30 Nisan 2015

Annem



Annem

Hesapsız ve çıkarsız;
sevmeyi sen öğrettin.

İçim dertli olsa da
şükretmeyi senden öğrendim.

Yetime döşek serdin;
şefkati sen öğrettin.

Muhtaçlara kapın daima açıktı;
merhameti senden öğrendim.

Bitmezdi hiç umudun;
sabrı sen öğrettin.

Karşılıksız ikram ettin;
cömertliği senden öğrendim. 

Sadaka misali tatlı tebessümünle;
gülmeyi sen öğrettin.

Acılarını içinde tutup dimdik duruşunla;
İzzeti sende tanıdım.

Kimseyi unutmadan hatır soruşunla,
uzakları yakın edişinle;
vefayı senden öğrendim.

Darda olsan da darda kalana hep verdin;
fedakarlığı sen öğrettin. 

Kusurları hep affettin;
affetmeyi senden öğrendim.

Her lokmayı kardeşlerimle üleştirdin;
paylaşmayı sen öğrettin.

Sen öğrettin daha pek çok şeyi;
komşuya vermeyi,
akraba ziyaretini,
hasta ziyaretini,
sözünde durmayı,
özünü temiz tutmayı,
saygıyı,
edebi,
dost kalmayı,
küsleri barıştırmayı,
olanla yetinmeyi,
mutedil olmayı,
mutlu olmayı,
hayata cesaretle bakmayı,
ailenin değerini,
evladına özeni,
tatlı dili,
güler yüzü,
sadakati,
erdemi,
kardeşliği,
barışı,
adaletli olmayı,
şerefle yaşamayı
ve
çok önemli bir şeyi daha;
öğrenme merakını da
dizinin dibinde iken senden öğrendim.

Dinimi de tüm bu ilke ve değerlerle 
yaşanır bir hayat olarak 
sen öğrettin.
Rabbim seni Cennetinde hesapsız rızıklandırsın, 
beni de sana orada tekrar kavuştursun 
canım annem...

Peyami Bayram
30/04/2015
İstanbul





27 Nisan 2015

Klişe yaşamları olan insanlar farklı ne üretebilir ki?

I. ÇERÇEVE

Her bina aynı, her sokak aynı.
Evlerdeki mobilyalar, televizyonlarda izlenenler, takip edilenler hep aynı.
Okullarda standart bilgi hapları, onu da kimseye yutturamıyorlar.
Yutanlar da bir nüddet sonra istifra edip çıkarıyor sistemin ona yutturduklarını.
Zararlıların revaçta olduğu, yararlı işlerin yok hükmüne getirildiği fesat üreten sistem.
Sistemin "error" vermesine aldırış etmeden onun bu kusurlu halinden menfaat edinmeye çalışan sistem sömürücüler.

II. KAPSAM

Kabuk bağlamış yaşlılar, maskelerin arkasındaki gençler.
Çoğunluğu dijital hapishanelerdeki toplum.
Özgürlüğü ve dahi özgünlüğü unutmuş hatta ekseriyeti onu hiç tanımamış şehirli köleler.
Köleliğini özgürlük sanan tek dünyalılar.
Portatif putlarını her an yanında taşıyan modern paganlar.
Kul pazarından kendilerine kul arayan yarı/Tanrılaşmış din bezirganları.
Kendilerine zerre kadar yararı olmayacak, gelecek hiç bir zarara da fayda etmeyecek şeylerin peşinde koşan zavallılar.

III. BAĞLAM VE İÇERİK

Şimdi yukarıdaki sıralananlara alemlerin Rabbi olan Allah'ın nebilerin sonuncusu ile bize ilettiği son mesajı Kur'an penceresinden bakalım;

O suçluların, Rabblerinin huzurunda başlarını eğerek, “Ey Rabbimiz!Gördük, duyduk. Artık bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Çünkü biz kesin olarak inandık” diyecekleri anı bir görsen!

Biz dileseydik herkesi doğru yola iletirdik. Fakat, “cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım” diye söz verdim.

Suçlulara, “Bu gününüze kavuşacağınızı unuttuğunuzdan dolayı cezanızı çekin! Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan dolayı süreli azabı tadın!” denilecektir.

Bizim âyetlerimize ancak, onlar hatırlatıldığında secdeye kapanan, Rabblerini övgü ile tesbih eden ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.

Onlar geceleyin yataklarından kalkarlar. Korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler. Verdiğimiz rızıklardan da karşılıksız yardım ederler.

Yaptıklarına karşılık olarak onlar için, gözleri aydınlatıcı ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.

İnananla yoldan çıkan bir olur mu? Elbette bir olamazlar.

İnanıp iyi amelde bulunanlara gelince; onlar için, yaptıklarına karşılık konaklayacakları cennetler vardır.

Yoldan çıkanlar ateşte konaklayacaklardır. Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yalanladığınız cehennem azabını tadın!” denir.

Andolsun ki, biz onlara o büyük azaptan önce pek yakın/dünya azabı da tattıracağız. Belki dönerler! (32- Secde Suresi, ayet 12-22)

Peyami Bayram
27/04/2015
İstanbul

08 Nisan 2015

TEVHİD YA DA KAOS


TEVHİD YA DA KAOS


I


İnsanoğlunun önünde her zaman iki yol/seçenek vardır.

Doğumundan ölümüne kadar insan daima bu iki seçenek arasında tercihte bulunur. Elbette yeni doğan bir bebeğin bir seçimi söz konusu olamaz. Belli bir olgunluğa erişinceye kadar çocukların tercihlerini ebeveynleri yapar veya yönlendirir.

Bu tercihin en önemlisi ise insanın ebedi hayatı ile ilgili olanıdır şüphesiz. Hiç kimse bu aleme yokluktan gelmediği gibi yok olup da gitmeyecek. Biz insanlar bize bahşedilen ebedi hayatın yeryüzünde, şu anda bulunduğumuz boyutta ve bu zamandaki safhasını yaşamaktayız. Bundan önceki hayatımıza dair, en somut olan ana karnında geçirdiğimiz süre ve bebeklik çağımız dahil  hiç bir şeyi bellek düzeyinde bilemeyiz, hatırlayamayız. Buna bağlı olarak öldükten sonra da bir hayatımız olacağına inanıyoruz. Ahiret dediğimiz bu hayatla ilgili olarak alemlerin Rabbi olan Allah bize orada neler olacağı ile ilgili bu dünyanın şartları ile anlayabileceğimiz şekilde gerekli olan temel bilgileri yeter miktarda bildirmiştir. Ahiret konusu kesinlikle ve tamamen inanç alanına giren bir konudur. Bu sebepten dolayı ahirete inanmayan kişilerin yazının bundan sonraki bölümlerini okuyup okumamaları kendi tercihleridir.

Kur'an-ı Kerim ile bize bildirilenlerden öğrendiğime göre insanın bu dünyada yapıp ettiklerinin tamamı ölümünden sonra en küçük detayına, atom parçacıklarına kadar kaydedilmiş olarak karşısına konacak. Yapılacak net bir hesapla dünyadaki tercihlerine göre iki yerden birine, yani cennet veya cehenneme sonsuza dek kalmak üzere yerleştirilecek. Yalnız burada çok önemli bir şey var, o ebedi yurda sevk edilmeye kişinin sözleri, söylemleri tek başına yeterli olamayacak; sadece eylem ve işlemleri hesaba katılacak. Hatta kişinin "ben şöyle biriydim, böyle inanmıştım, öyle söylemiştim" şeklinde savunma yapmasının kesinlikle bir faydası da olamayacak. Çünkü her şey en küçük detayları ile kaydedilmiş olarak karşımıza dizilecek.

Aslında İslam, yani Hakk'a ve barışa, esenliğe, gerçek adalete, iyiliğe ve doğruluğa, samimiyete ve dürüstlüğe, sevgi ve hoşgörüye teslim olmanın kitaptaki sistematik adıdır.
Bunun pratik hayattaki karşılığı iman etmek ve inandığını ifade ettiği gibi yaşamaktır. İşte buna "tevhid" denir. Yani birlemek, birleştirmek, bir etmek, bir arada tutmak, birbirine bağlamak gibi çok yönlü ve çok derin bir anlama sahip bir kavramdır tevhid. Kuru kuruya "lailahe illallah" (Allah'tan başka tanrı/ilah yoktur) demekle iş bitmiyor kısacası. İnandığını söyleyen insanın bu sözün getirdiklerini, bağladıklarını, topladıklarını, ayırdıklarını, ayıkladıklarını ve daha pek çok şeyi idrak etmesi ve yaşamına katmasıdır tevhide iman etmek, yoksa sadece dilde tekrarlanan bir kelime olmakla yeterli olsaydı Allah'ın ahiretteki hesabının ne anlamı olacaktı ki?

Tevhid kavramının içeriğinde insanın tamamen ahiret yani sonsuz yaşamı için bir çaba varmış gibi gözükse de aslında dünyadaki yaşantısı da bu bağlamda rahat ve huzura kavuşmaktadır. Yalan söyleyen, iftira eden, hasetlik yapan, insana, hayvana, çevreye zulmeden, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, zina eden, kumar oynayan ve her türlü kötü alışkanlıklara müptela kişilerin bedenleri ne kadar sağlıklı, içleri ne kadar rahat, gönülleri ne kadar huzurlu ve sonuçta yaptıklarından ne kadar mutlu olabilirler ki?

Tevhide inanan ve buna uygun yaşantı süren kimselerin ahiretle ilgili beklentilerinin yanı sıra buradaki huzur ve mutlulukları bu dünyayı da onlara cennet gibi yaşamalarına vesile olmaktadır. Tevhid inancında olan kimse için dünya ve ahiret ayrımı olmamakta, ahireti dünya hayatının bir devamı olarak görmektedir. Bu inanç sebebiyle; dünya-ahiret bütünlüğü içinde yaşayan, bir gün tüm açık ve gizli kayıtların detayları ile açığa çıkacağından yaptıkları ve hatta yapabileceği halde yapmadıklarını bile hesap eden kişi gerçek mü'min(inanan) insandır. Böyle kişiler yokluk, yoksulluk, hastalık, zulüm ve benzeri sıkıntılar içinde olsalar bile bu dünyada da içleri huzurlu, yaşantıları mutlu, gelecekten ümitli yaşarlar. Hatta günah bile işleseler.. Çünkü inandıkları Allah'ın kullarına karşı ne kadar merhametli, adil, cömert, bağışlayıcı ve tükenmez hazineleri olduğunu bilirler. İşte butük enmeyen bir hazine değerinde olan iki dünya mutluluğudur.

II

Tevhidi anlamak aslında çok kolay. Onu anlamamızı zora sokan başta bizim egomuz sonra sırasıyla alışkanlıklarımız ve sosyal ortamdır. 

Önce bizi olumsuz etkileyen sosyal ortamı değiştirmeli, sonra alışkanlıklarımızı yenilemeli ve son olarak egomuzla ciddi bir mücadele içine girmeliyiz. Buradaki sıralama şüphesiz kişinin kendi özel şartlarına göre yer değiştirebilecektir.

Toplumun bize biçtiği roller ve buna paralel gelişen alışkanlıklarımız bizi özgür ve özgün olmaktan uzaklaştırır, bu da egoyu öne çıkarır. 

Evvela insanın doğuştan saf ve temiz yaratıldığını ve bütün kötü alışkanlık, azgınlık, sapma ve sapıtmanın sonradan edinildiğini belirtmeliyiz. 

Doğumdan itibaren her insan başta ailesinden olmak üzere çeşitli etkilere maruz kalır. Bu etkiler ilk çocukluk devresinin ardından ergenlikle beraber etkileşime evrilir. Artık o bir ergendir ve onun da kendini geliştirme ve ispatlama, kariyer edinme, konfora erişme, mülk edinme, cinsellik gibi arzu ve hevesleri vardır ve bunların da tesiri altındadır. Bu içten gelen etkilerin yanında okul, mahalle, arkadaş ve diğer sosyal ortamlar da artık kişiye tesir eden etmenler arasındadır. Bundan sonra ise farklı zamanlarda ve ortamlarda yol ayrımlarıyla karşı karşıya gelecek olan insanın her zaman en az iki tercih hakkı vardır. Bunlar temelde "doğru-yanlış", "kar-zarar", "iyi-kötü" veya "hak-batıl" olarak insanın karşısına dikilir ve bir seçim yapmasını ister. Her insan bu tercihi kullanır ve kendine bir yol seçer. Böylece insanoğlu Adem/adam olmaya başlar.

İnsan daima yaptıklarının esiri olur, bu da onun egosunu öne çıkartarak kendini savunma refleksiyle ortaya koyar. Doğru-yanlış ayırmayan bu savunma refleksi egoyu besler, yükselen ego kendine yandaşlar arar ve o yandaşları hemen yanı başında bulur; onlar kendisinin bir benzeri ve hatta eşi (Havva)dır..İşte bu cennetten (huzurlu ortamdan) çıkışın başlangıcıdır.

Şimdi anlayana sınav başlıyor. 

Sorular hangi kitaptan belli. Cevap şıkları çok net. Çeldirici (şeytan) ise insanın kendi içinde, yani egonun ta kendisi. Şimdi ne istersen onun yolu sana açıktır. Yokuşa tırmanmak, düz yolda yürümek veya bayır aşağı iniş, ne istersen seçebilirsin. Buradaki seçme özgürlüğü (irade) insanın aslında dünya hayatına dair temel dayanak noktasıdır. Bu noktadan yani irade beyanını ortaya koyduktan sonra dıştan gelen tahrik (ayartmalar) ve içten gelen kışkırtmalar(nefis/heva) insanı tabiatı gereği doğru yolda gitmekten uzaklaştırır.

Kısacası egodan sıyrılmak; diğerkam olmak(empati yapmak), herkese karşı açık ve dürüst olmak, cömert ve sosyal adaletçi, özgürlükçü ve her şeyden önemlisi kula kulluk etmeden uzaklaşarak mutlak hakikate yani ölüm ve sonrasındaki hesap gününün sahibi olan Allah'a kulluk etmektir. Tevhid imanın öteki adıdır, onun zıddı olan şirk ise şüphesiz bir pisliktir.

İnanmak bir söylem değil, ancak ve ancak bir eylem olduğunda anlam kazanır. Onu yalnızca dille söylemek söyleyenin bir iddiası olmaktan öteye geçemeyecektir asla. Her iddia bir ispat ister hakeza.


Kısacası; tevhid, yani iman samimiyet ister, gayret ister, emek ister, yürek ister vesselam...

"Ey İnananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği Kitap'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününu inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." 
(Nisa Suresi 4; 136)

III

İslam, tevhid esasına dayalı bir dindir.

Tevhid inancının temeli ise Allah'ı tanımaktır.

Bu temel sağlam kurulmazsa üzerindeki hiçbir şey kalıcı olamaz.

Öyle ya insan tam ve doğru bir şekilde tanımadığı bir Tanrı'ya niçin ve nasıl inansın. 
Ve şayet tam ve doğru bir şekilde tanımadan inandığını söylüyorsa bu inanç çok da sağlam bir zemine oturmuş sayılmaz. Öyle değil mi?

Düşünün bakalım nasıl bir şeydir inandığınız Tanrı;

- sadece bir yaratıcı mı?
- göklerin sahibi güçlü bir hükümdar mı?
- bilinmezleri bilen bir kahin mi?
- çokça bağışlayan müşfik bir baba mı?
- ölüm anını bekleyen bir hesap sorucu mu?
- zorluk ve sıkıntı anında çağırınca hemen yanı başında belirmesini istediğin güçlü bir yardımcı mı?
önünde insanların yerlere kapanmasından haz duyan yüce bir imparator mu?
- çok büyük bir oyun kurucu mu?
- ölümsüz bir kahraman mı?
- mutlak adaleti sağlayacak son kurtarıcı mı?
- evreni kurgulayıp ilk hareketi verip sonra kendi haline bırakan bir tasarımcı mı?

Bilmeyen insan bunun gibi daha pek çok şekilde tahayyül edebilir Tanrı'yı. 

Oysa, insanın ilk başta inandığı Tanrı'yı tanıması gerekmez mi?

Gerçeğin peşinde olan bir insan doğru ve net bilgilerle inancını temellendiremezse sahte Tanrılara teslim olur. 

Dünyada sahte Tanrı pazarlayan o kadar çok din bezirganı var ki hiç boşluk bırakmazlar. Hemen benzer bir kültürü din diye sunarlar insanın önüne, hem de her türlüsünden. 

Kolay yoldan aklını kiraya verip oradan elde edeceği ufak bir kazancın karşılığında tevhid inancından çıkanlar da çoktur maalesef. 
Aldıkları geçici dünya kazancı ve menfaatine mukabil kişiliklerini kaybettiklerinin farkına bile varamıyorlar.

Tevhid kelimesi: La ilahe illallah.

Bu sözü söyleyen ve inanan insan iman yoluna girmiştir. 
Artık ona mü'min denir.
Peki ne diyor mü'min bu kelimeyle; Allah'tan başka ilah/tanrı yoktur.

O halde tüm sahte ilahları/tanrıları terk eden mü'min Allah'ı çok iyi tanımalıdır.

Kur'an-ı Kerim Allah'ı nasıl tanıtıyor bize, buyurun;

Allah: Kulluk Edilmeye Layık Tek Tanrı/İlah

“De ki: 

O Allah Ehaddır; eşsiz ve benzersiz bir tektir.

Allah Samed’dir; başkasına asla muhtaç olmayan, herkesin ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu yegane varlıktır. 

O, doğurmamıştır ve doğmamıştır. (Hiç kimseden yetki almamıştır ve hiç kimseye herhangi bir yetki de vermemiştir.)

Hiç kimse ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer olmamıştır ve olamaz.”

(İhlâs 112:1-4)

"ALLAH -ki O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır, 

O’nu ne uyuklama tutar, ne de uyku. 

Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. 

O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimdir? 

O, kullarının önünde(açıkta) olan şeyleri de, ardında(gizli) olan şeyleri de bilir.

Oysa onlar, O dilemedikçe O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır.

Üstelik onları görüp gözetmek O’na güç gelmez; zira yüce ve azametli olan yalnızca O’dur."

(Bakara 2: 255)

"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur, O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir."

(Furkan 25: 2)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur. " Şura 11

"O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz." Enbiya 23

"O arş'ın sahibidir, pek yücedir." Buruc 15

"Kuşkusuz, Allah'ın gücü her şeye yeter." Bakara 20, 106, 109

Allah’ı hakkıyla tanıyan ve O’na gereği gibi iman eden kişi; kulluğunu yalnızca O’na adar. Yani hayatının her sahasında O’nun adına hareket eder. Kayıtsız şartsız itaat edilecek tek makamın Allah olduğunu bilir, kendini O’na teslim eder ve başka hiç kimseye teslim olmaz. Dünya planındaki en büyük kıymete ve özgürlüğe böylece erişmiş olur.

Varlığının Allah'ı tanımakla anlam ve değer bulacağını bilir. 

Bu yüzden O’na verdiği kıymeti her şeyin üstünde tutar. 

Allah kaygısıyla yaşar, planlarına O’nu dâhil eder. 

Allah’ın sözünü herkesin sözünün önüne geçirir.

Besmelesiz bir hayata razı olmaz. 

Yani; "Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum" demektir besmele.

Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına..

Bismillahirrahmanirrahim..


Peyami Bayram
22/02/2015
İstanbul

03 Nisan 2015

Savcıyı kim öldürdü?

Bir olayın kamuoyunda duyulmasıyla beraber ilgili ilgisiz herkesten derhal yorumlar sadır olmaya başlar.  Bir yaraya merhem olacak hiçbir söz edilmesi de beklenmez aslında bu laf kalabalıklığından. Olsun yine de ağzı olan konuşur da aklı olana kimse danışmaz. Bu durumlarda zaten akıl ortada gözükmez. Fısıltı gazetesinin bütün yazarları ve çizerleri olabildiğince senaryolar ve senaryo içinde senaryolar üretirler. Bu türden ipe sapa gelmez, akıl süzgecinden geçmez ve haberin sahici kaynakları tarafından da teyit edilmemiş sözler böyle dedikodu ve boş laf meraklılarını derhal bulur. Onların da "sağır duymaz benzetir" kabilinden veya kulaktan kulağa oyunundaki gibi aslıyla alakası olan olmayan ne varsa herşey birbirine karışır ve ortaya gerçekleşenin benzeri fakat başka bir senaryo çıkar. 

Yetkisi olanlar mı? Onlar ya işlerini yapıyorlar bu esnada veya ortalıkta dolaşan laflara laf katmaya uğraşıyorlardır. 

Bu yazdıklarımızda bir tek hakikat var; vuku bulan bir olay. Elbet bir de işini usulüne göre düzgün yapmaya çalışan bir kaç iyi insan. 

Şimdi dönelim konumuza; önce bir çocuk cinayeti üzerinden her türlü kamplaşma ve çekişmeler yaşandı. Pek tabii ki bu konu ile uzaktan veya yakından hiç bir bilgisi ve ilgisi olmayan her türlü zat ve de zerzevat ileri geri konuştu, yorum yaptı, propoganda yaptı, provokasyon yaptı, film yaptı, röportaj yaptı, rol yaptı, siyaset yaptı dahası bazıları bundan prim yaptı nitekim. Ne işe yarar bütün bunlar? Hangisi o yavrucağızı geri getirir? Bu adalet sisteminde sözgelimi katiller delil-i sübutla yakalansa onlara ne ceza verilir ki? Devlet bütçesi yani hepimizin vergileri ile 
Adalet Bakanlığı tarafından işletilen misafirhanelerde bir süre dinlenmeye alınırlar hepsi o kadar. Sonra? Aynı devran süregider, hepsi bu...

Boşboğazlık ederek nafile söz eden halk, olduk olmadık demeçler veren siyasetçi, biraz daha fazla reklam arası alabilmek için uzun uzun siyaset-tartışma-atışma-çatışma programları yapan medya ve bütün bunlarla kabarıp mayalanan terör finansörleri ve onların taşeron bozuntusu eylemcileri nihayet harekete geçer. Sonunda bütün bu olumsuz şartlar içinde görevini yapmaya çalışan bir masum insan daha hedef alınır ve infaz edilir maalesef. 

Kimlerin mi eline kan bulaşmıştır?

Lütfen hak ve adaleti tesis etmek isteyen akleden insanlar bir kez daha ellerine baksınlar. 

Ellerine kan bulaşmamış, sıfatların ve maskelerin ardına gizlenmeyen, kalabalıklar içinde rüzgâra kapılmayan, kişiliğini aidiyetlerinden önde tutan cesur yürekli insanlara selam olsun!

Peyami Bayram
03/04/2015
İSTANBUL 

29 Mart 2015

Dijital Çağ ve Sosyal Medya

İçerisinde bulunduğumuz dijital çağın kişisel yaşantımıza, aile hayatımıza, hısım-akraba, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerimize ne kadar etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. 

Bir kısım olumlu etkilerin yanında pek çok olumsuz etkilerinin olduğunu herkes konuşuyor bu dijital çağın. Çoğu zaman şikayetçi olduğumuz gittikçe bozulan ilişkilerin tek sorumlusu olarak yaşadığımız çağı ve çevreyi göstermek artık sıradanlaştı sanırım. Bence teknik olarak "süper iletişim çağı" diyebileceğimiz bu devir aslında insani iletişimin çok yara aldığı, yanıltma ve yanılsamaların birbirine girdiği, normların yerle bir edildiği, formların ise tanınmaz hale getirildiği tarihin farklı bir evresine geçiş süreci olarak tarihe geçecektir. 

Bu çağın geleceğinde ya büyük bir çöküşün ve felaketin ya da insanlık tarihinde yeni bir medeniyetin kuruluşuna şahit olacaklar o günleri görebilenler. 

Çöküşün bir parçası olmamak ve yeni bir medeniyet inşasının temellerinde bir nebzecik de olsa katkımız olması için yapmamız ve yapmamamız gerekenleri herkes kendi özelinde tek tek gözden geçirerek titizlikle hayatında tatbik etmelidir. 

Ben kendimce aklıma gelen ve uygulamam gerekenleri şöylece not ettim:

1. Yüz yüze iletişim birinci sırada olmalıdır. İnsanların birbirleri ile göz teması kurarak yaptıkları iletişim en sahici ve etkili iletişimdir. Bunun dışındaki bütün dijital, sesli, görüntülü ve benzeri iletişim çeşitleri ise sadece herhangi bir haber, bilgi veya doküman paylaşımı için kullanılan vasıtalar olabilir, sadece o kadar. 

2. Her türlü dijital ortamdaki bilgi ve belgelerin güvenirliği kanıtlanmadan veri olarak kabul edilmemelidir. Herkes sanal alemde gördüğü her türlü haber ve bilgiyi doğruluğunu ve güvenilirliğini teyit etmeden kabul etmekte, bununla da kalmayıp bunu paylaşarak yaymaktadır. Bu da enformatik bir kirlilik oluşturmakta, hem yalan yanlış bilgilerle zihinleri dejenere ederek toplumu ifsad etmekte, hem de gereksiz malumatla beyinleri doldurarak faydalı iş yapma potansiyeli sekteye uğratılmaktadır. 

3. Dijital ortamlarda kişisel ve ailevi bilgilerin paylaşılmasının pek çok sakıncası olduğundan sadece birebir iletişimler vasıtasıyla paylaşılmasının uygun olacağı. Bilinmesi gereken en basit kural şudur: evinize, mahreminize girmesini istemediğiniz, çocuklarınızın görüşmesinde sakınca gördüğünüz kişiler bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarınızın içinde. 

4. Sosyal medya platformlarında arkadaşlığın gerçek hayattaki ile bir ilgisinin olmadığının mutlaka bilinmesi gerektiği. Yıllar önceki okul arkadaşınız, çocukluk arkadaşınız, asker arkadaşınız, uzun zamandır hiç görmediğiniz akrabanız ve buna benzer onlarcası ile aslında ortak olan pek fazla şeyinizin olmadığını sadece hayatın bir bölümündeki herhangi bir ortak mekan, zaman veya kişiler olduğudur. Bu ise sahici bir arkadaşlık veya dostluk ilişkisi değildir. Bir kişinin bir sosyal medya ortamında onbinlerce arkadaş, takipçi vs. olması onun için ciddi bir yanılsamaya sebep olabilir. Gerçek hayatta bu insan ihtiyaç duyduğunda bir ünite kan, bir öğün yemek, bir fincan kahve içimlik bir sohbet için bir tek kişiyi bile bulamayabilir. 

5. Gerçek hayatta yapmadığını sosyal medyada söylemenin en basitinden bir ahlak sorunu olduğunun fark edilmesi gerektiği. Bir çok insanın sosyal medyada takma isimlerle ve/veya farklı kimliklerle dolaştığını herkes biliyor. Gerçek hayatta böyle maskelerle ve sahte kimliklerle dolaşmak ne kadar ahlaksızca ve ahlaksızlığa kapı aralayan bir durumsa sanal alemdeki daha da beter bir durumdur. 

6. Ahlakın ve erdemli davranışların her yönüyle sosyal medya ve dijital ortamlarda da hassasiyetle gözetilmesi gerektiği. Klavye ve ekranın arkasına gizlenerek sahte kahramanlıklar göstermek hiç inandırıcı olmuyor, kimseye de bir fayda vermiyor. 

7. Bilginin esas kaynağının dijital ortam olmadığı, hele sosyal medyanın hiç bir şekilde bilgi kaynağı olmadığının mutlaka bilinmesi. Bilgi ve hikmeti arayanların sanal ortamdan alacakları bir şey yok, belki çok sınırlı oranda verebilecekleri bazı şeyler olabilir. 

8. Sosyal medyanın sadece adının sosyal olduğu, gerçekte ise bir sosyalleşmeden öte insanı asosyal hale getiren içe kapanık kapalı bir ortam olduğunun bilincine varmak. Bu meyanda sosyal medyadaki en çok beğeni alan paylaşımların dahi kapı komşusuna verilen bir selam ve güler yüzün yanında hiç bir değeri olmadığını ifade etmeliyim. 

Peyami Bayram
29/03/2015
İstanbul

24 Mart 2015

Ne boş işlerle uğraşıyoruz..

Ne boş işlerle uğraşıyoruz..

Siyaset, magazin, medya ve spor dünyasının oyuncuları ne yapsalar haber haline getiriliyor. 
Kim tarafından? 
Tabii ki medya.
Aslında vatandaşı ilgilendiren tarafı dedikodu malzemesi olmasından öte asla haber değeri olmayan konular bunlar.

Sonra, 
bütün millet bu haber kırıntısı bile diyemeyeceğimiz zokaya atlıyor.
Al sana bir dolu gereksiz tartışma, konuşma, gevezelik.
Hele ki kendisine bir kuruşluk faydası olmadığı halde bu mevzulara dalan gariban halk yok mu!
Ne demeli bilmem ki?
Yok bilmem kim filankeşe ne demiş, o da ona şöyle demişmiş, 
kim kiminle berabermiş, 
kimlerle kimler ne işler çevirmişler, 
aşna fişnalar,
birinin iftirası,
ötekinin sataşması,
yalanlar, düzenler,
falan filan.

Sana ne kardeşim; 
evde tencerede kaynatacak bulguru borçla alırsın,
kredi kartlarıyla kuyruğunu bağlamışsın,
Çocuklarının eğitim, iş, aş, gelecek ve güvenliği ile ilgili ne düşünüyorsun? Sen ona bak!
Bir dirhem bilgi, bir an düşünme, bir konuda akletme yok.
Kendimize, ailemize ve insanlığa yarayacak bir konuda kılımızı kımıldatmaz, iki laf etmez, iki satır okumayız. 
Affedersiniz, şimdi bu sosyal medya var. 
Değil mi ya?
Herkes her konuda bilgileniyor bu sosyal medya denilen asosyal tezgahtan!

Her neyse, ne diyorduk, medyanın bizi içine çektiği dedikodu ve fitne-fücur bataklığını konuşuyorduk.
Biz insanların düştüğü en büyük tuzakların başında geliyor bu avlanmalar.
Kendimizi ilgilendirmeyen konuları konuşmak, bunlara vakit ayırmak, daha da kötüsü böylesi ilgisiz meseleler yüzünden kavgalar, çatışmalar içine girmek. Hatta belki de can alıp, can vermek.
Düşünsenize bir takım taraftarının eline ne geçer ki o takım için çatışmak, kırmak, dökmek ve maalesef ölmek ve öldürmekle.
Veya buna benzer bir başka şey için.

İnsanın yüce bir amacı olmalı.
Ölümle bitmeyecek, ölünce bile kaybetmeyeceği.
Yoksa ne için yaşanır söyler misiniz?

Peyami Bayram
23/03/2015
İstanbul



20 Mart 2015

Günahın Patolojisi


Günahın Patolojisi I

Yıllar sonra bile hatırlamak istemediğiniz anılarınız olur. Hüzün, ayrılık, korku, umutsuzluk, hayal kırıklığı, ihanet, başarısızlık, terk edilme, aldatılma, zulüm ve daha nice can yakıcı haller gelmiştir insanın başına. Bununla beraber daha beter olanı ise insanın bu kötü anılarının içinde kendi kusurunun olmasıdır. Eğer yaşadığınız her türlü olumsuzlukta sizin de bir parça payınız bulunmuşsa işte o anıyı ne silebilirsiniz ne de kendinizi affedebilirsiniz. Bazı durumlar vardır ki aslında tamamen sizin özelinizde yaşanmışlığı vardır, belki sizden ve Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği bir şeydir o. Fakat sizin inancınız, sosyo-kültürel durumunuz, aldığınız eğitim, terbiye ve yaşam tarzınız o davranışınızı kendi kendinize aklamanıza müsaade etmez. İşte günahın patolojisi budur sanırım.

Çoğu kez günah deyince büyük ve başkalarını da içine alan bir zararlar ve hasarlar zinciri akla gelir. Oysa ki günahın birincil etkisi kişinin kendisine yöneliktir. Kişiyi aşan kısmı ile artık başkalarına da zarar vermeye başlar.

İslam dininde en büyük günah şirktir. Bu günah tamamen öznel bir durumdur. Yani kişinin tamamen iç dünyası ile ilgilidir. Diyebilirsiniz ki bırakın neye istiyorlarsa ona inansınlar. Evet, Kur'an da aynı şeyi söylüyor(Bakara Suresi, Ayet 256). Özgürlük var elbette, işte kaos ve çatışma da bundan sonra başlıyor aslında.








Günahın Patolojisi II

Özgürlük insanın düşünce dünyası ile davranışlarında farklı seyreder. Çeşitli sebeplerle engellenen ve sınırlanan fiziksel özgürlüğe karşın zihinsel/düşünsel özgürlük nispeten çok daha geniş bir alana sahiptir, hatta bir çok kişiye göre sınırsızdır. Dünya tarihinde nice despotlar, tiranlar, nemrutlar, firavunlar, faşist ve baskıcı yönetimler her ne ad altında gelmişlerse de özgür düşünen insanların kafalarını kesseler, yüreklerini yerinden sökseler bile kafalarının ve yüreklerinin içindeki o özgür düşünceyi engelleyememişlerdir. İnsanlık tarihi aslında hep bu baskıcı zihniyetle hür düşünce arasındaki çatışmanın tarihidir desek çok da yanlış olmaz sanırım.

Özgür düşünen insanoğlunun her zaman yine de bir sınırı olmuştur. Bu sınır ise o kişinin yaşam süresidir. Yani ne kadar uzun yaşasa da kişi bir gün ölümle yüzyüze geleceğini bilerek yaşar. Bu ölüm gerçeği insanoğlunun aşamayacağı bir nokta olarak her zaman düşüncesinin içinde duracak ve ona doğru veya ona göre bir yol/ yöntem benimseyecektir. Ölümü mutlak bir son olarak görmek veya ölüm sonrasında bir hayatın olduğuna inanmak o kişinin düşünce ve davranışlarının temelini oluşturacaktır.

Bu noktada düşünce ile inancın kesiştiğini ve birbirini etkilediğini görüyoruz. Şöyle bir soru çıkabilir karşımıza; düşünce mi önce gelir yoksa inanç mı?Aslında bu sorunun tek bir cevabı olmasa gerek, isteyen düşünüp inanır, dileyen de inanıp düşünür. Fakat olması gereken insanın hem düşünmesi hem de inanmasıdır. İnançsız bir düşünce ya da düşüncesiz bir inanç son derece absürttür.

Burada şunu söylemek gerekli sanırım önemli olan insanın düşüncesi ile inancının aynı paralelde gitmesidir. Tabii ki bunun sonucu olarak davranışların da aynı istikamette yürümesi gerekecektir. Eğer bunlar arasında bir uyumsuzluk ve/veya çatışma olursa bunun birinci derecede zararı kişinin kendisine olacaktır şüphesiz. Ancak çatışmaların şiddetine göre zararlar zincirleme olarak kişinin yakın çevresinden başlamak üzere bütün insanlığı ve belki de tarihi etkileyecektir. Günahın kişiselliğinden evrenselliğe giden yolu da işte böyle başlıyor.



Günahın Patolojisi III

İnanç, esasen insanda bilinç oluşturan prensipler manzumesidir. Her insanın inandığı bir değerler sistemi vardır. Bu anlamda inançsız insan olması düşünülemez. Müslüman, hristiyan, ateşperest, paganist veya ateist olsun her insanın kendi iç dünyasındaki esas bilinci oluşturan, ona bağlı olarak düşünme melekesini düzenlediği ve nihayetinde davranışlarını etkileyen bir inancı vardır. Bu temel inancı din, felsefe, ideoloji veya başka bir adla adlandırmanız sonucu değiştirmeyecektir.

Şimdi kim yapıp ettiklerini bunun dışında tutabilir?

Toplum düzeni içinde kanun, kural, örf, anane ve benzeri kodlamalar insanı elbette bazen inandığı ve/veya düşündüğü gibi yaşamak/davranmaktan kısmen uzaklaştırabilir. Fakat inancında samimi, kararlı ve ısrarlı olan hiç kimse bu zorlamalara boyun eğmez, mutlaka kendine bir yol bulur. Ya o sistemi değiştirmeyi ya da daha uygun şartlarda inandığı/düşündüğü gibi yaşayacağı bir ortama geçmeyi seçecektir.

Burada karşımıza çıkan inanç, düşünce, davranış ve dış ortam bağlamında kişinin tutumu konusudur. İnandığı temellere uygun düşünce sahibi bir insan yaşadığı ortamın kuralları ile ne kadar uyumlu veya buna karşıt bir durumda olduğunu değerlendirerek kendisine bir hal tarzı bulacaktır. İçindeki inanç ve düşünce ile yaşadığı ortamın uyuşmazlığını ne kadar tolore edebilir, ne kadar mücadele edebilir ya da bu konuda neler yapabilir? Bütün bunlara karar verecek olan yine kişinin kendisidir.

Bu nokta insanın inanç, düşünce ve davranış uyumluluğundan taviz verme aşamasına geçiştir. Şayet bu tavizi verirse buna şirk veya nifak denilmektedir. Artık o noktadan sonra zikzaklar ve gelgitler başlayacaktır kaçınılmaz olarak.

Bundan böyle günah işlemek kişinin gittiği yolun kaçınılmaz bir parçası olacaktır. Yani şirk ve nifak, günahın ana giriş kapısıdır.


Günanın Patolojisi IV

Günahın ana giriş kapısı açılmışsa insanoğlu için artık dönüşü olmayan bir yolculuk başlamış demektir. Bu yolun sonu mutlaka büyük azaba varacaktır. Böyle bir yolda U dönüşü yapılamaz. Zira inanç temelini yitirmiş olan zihin, yani şirk batağındaki aklın vicdan muhasabesi sekel olmuş, yaşam tarzı deformasyona uğramıştır. Bu durumdan kurtulmak imkansız değilse de ancak olağanüstü durumlarda mümkün olur, elbette Allah dilerse.

Günaha girmenin ana kapısından başka giriş yolları da vardır. Bunlar istikamet ve yol olarak inancı, aklı, düşünceyi ve yaşam tarzını aynı düzleme oturtmuş istikamet açısını uygun hedefe yönlendirmiş mü’min/müslüman kimseler içindir. Bu kimseler de insan olmanın doğallığıyla günah işlemekten tamamen uzak kalamazlar elbette. Ancak onların inanç, düşünce, akıl ve yaşam tarzları işleyecekleri günahtan  her zaman tevbe/ istiğfar yoluyla U dönüşü yapabilmelerine imkan verecektir.

Şirk ise insanın Rabbi’ne karşı ihaneti, saygısızlığı, hürmetsizliği ve daha da vahimi kendivaroluşunu inkarıdır. Yani ölümlü insanın; ölümsüz, sonsuz kerem sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı hadsizliğinin en müptezel halidir ki O’na nefsini ve/veya kendi nefsi gibi ölümlü bir başkasını, ideolojiyi, taş, toprak, şan, şöhret, mal, servet veya iktidarı ortak koşmasıdır. Tanrıya inanmadığını söyleyen ateist zavallılar da bunun dışında değillerdir. Onların inanmadıklarını ifade ettikleri Tanrı olmasa inkarlarının da bir mantığı olmaz zira.

İşte büyük günah olan şirk ve onun yavrularının bize gözüken hali kısaca böyle. Tercih kesinlikle bize bırakılmış. Herkesin günah işleme özgürlüğü bulunmaktadır ve olmalıdır da. Başlangıçta belirttiğimiz gibi bu özgürlüğü Allah bahşetmiştir insanoğluna. Bu özgürlüğü tamamiyle engellemek de bir başka zulümdür. Ancak yine insanoğlunun ortak menfaatleri gereği ve çeşitli günahların toplum üzerinde yapacağı kısa, orta ve uzun vadeli zararlarına engel olmak için ortak akıl olan kamu otoritesi kısıtlayıcı tedbirlere başvurmalıdır.

Sonuç olarak dünyaya tertemiz gelen çocukların aynı saflıkta hayatlarını idame ettirmeleri,  günahtan olabildiğince uzak, hayırlı bir ömür sürmeleri ve ebedi mutluluğa(cennet) kavuşmaları için ebeveynlerin vereceği temel ahlak eğitimi birinci derecede önem arz etmektedir.

Şirk;
anlamsızlıktır,
kaostur,
boşluktur,
güvensizliktir,
umutsuzluktur,
kararsızlıktır,
hüsrandır,
atalettir,
ölümdür,
kayıptır.

Tevhid/İman;
anlamdır,
düzendir,
ahenktir,
güvendir,
umuttur,
kararlılıktır,
sevinçtir,
dinamizmdir,
hayattır,
kazançtır.

Ve pek tabii ki sözün özü vahiyden;

35:14 -    Kendilerine dua ederseniz duanızı işitmezler. İşitseler bile size cevabını veremezler. Kıyamet günü de kendilerini Allah'a ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi bir haber veren olmaz.

31:13 -    Hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, çünkü Allah'a ortak koşmak (şirk), elbette büyük bir zulümdür."

2:106 -    Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler (imanlarına az çok bir şirk karıştırırlar).


10:66 -    Açın gözünüzü! Göklerde kim var, yerde kim varsa hep Allah'ındır. Allah'dan başkasına tapanlar dahi, Allah'a ortak koştuklarına uymuş olmuyorlar, ancak zanna uymuş oluyorlar. Ve yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


Peyami Bayram
20/03/2015
Arnavutköy, İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...