demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Haziran 2023

Seçmenler ne seçer ve seçilmişler ne yapar?

Çok taze bir seçimin ardından demokrasi, seçimler ve seçilmişler ile bir de  bu sistemin sağlıklı işlemesi için olmazsa olmazı hukuk üzerine düşündüklerimi kısaca paylaşmak isterim. 


Demokratik yönetimlerde seçim bir sonuç değil bir süreçtir aslında. Bu süreçte halk demokratik hayata imkanları, kabiliyetleri ile bilimsel ve entellektüel potansiyelleri nispetinde katılım sağlar. Bunun en asgarisi seçim günü sandığa giderek oy kullanmaktır. 


Siyasi partilerin maksatları ise ülke yönetimine demokratik yollarla gelmektir. 


Hukuk da hem ülkenin anayasa ve yasalar ile adaletle yönetilmesi hem de yönetim sisteminin ve demokratik hakların korunmasını, denetlenmesini sağlayan kurallar bütünüdür. 


2018 seçimleri ile ilk defa tanıştığımız cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile beş yıl süreliğine yasama organı olarak TBMM’de görev yapacak partili veya bağımsız milletvekilleri ve yürütmenin başı olarak da cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Yürütme organı olan bakanlar kurulu ise seçilen cumhurbaşkanının seçtiği kişilerden oluşmaktadır. 


Bu sistemde demokratik ilkeler gereği partiler seçim bölgelerinde milletvekili adaylarını belirleyerek halkın oyuna sunulmak üzere Yüksek Seçim Kurulu’na bildirir.


Buraya kadar belki bilinen şeylerden söz ettim. Bu bağlamda iki ayrı hakkın yerine getirilmesi gerektiğini düşünüyorum;

  1. Milletvekili adaylık süreci partilerin liderlerinin iki dudağı arasından kurtarılmalı, partilere ön seçim şartı getirilmeli. Seçim bölgelerinde parti üyelerinin en az yüzde 51’nin katılacağı ön seçim yapılmalı. Böylece en azından bir partiye üye olarak aktif siyaset yapan vatandaşların kendi oy verecekleri adaylarını belirlemeleri sağlanmış ve demokrasi tabana yayılmış olur. Bu demokratik hukukun tam olarak tahakkuk etmesi için aktif siyasetin içinde olan seçmenin hakkıdır. 
  2. Cumhurbaşkanı adayları kazandığı takdirde çalışacağı kadroyu seçim kampanyası dönemi başlarken resmî olarak açıklamalı. Kimlerin hangi görevlere getirileceğini ve sorumluluklarının ne olacağını, hükümet programı dahil seçmenlere önceden ilan etmeliler. Kuru ve mesnetsiz seçim vaatleri unutulup gidiyor. Enkaz devraldık ve benzeri savunmalarla seçim sonrasında başka bir tabloyla karşı karşıya kalıyor seçmen kitlesi. Sadece cumhurbaşkanı adayları değil yardımcıları ve bakanlar kurulu adayları da görev alanları ile ilgili plan ve projeleri ile ilgili rakipleri ile kamuoyu önünde tartışmalıdır. Bu şekilde daha şeffaf ve rekabetçi bir sistem olur. Bu şekilde üretilen ve ilan edilen plan ve projelerin hem takibi daha kolay olur hem de kazanan taraf eğer karşı tarafın makul projeleri varsa onları da alıp kullanabilir. Bu da yine demokratik hukukun tam olarak tahakkuk etmesi için tüm seçmenlerin hakkıdır. 

Ben böyle düşünüyorum. Ne bileyim belki de siyaset erbabı bunları çoktan düşünmüştür ama uygulamak işlerine gelmemiştir. Olsun, ben bunları sıcağı sıcağına yazıp buraya bırakayım da. Ne olur ne olmaz. Söz uçar yazı kalır. 


Bence bunlar istikbal ve istiklalimiz açısından önemli konulardır. Çünkü her zaman aklımızda tutmalıyız ki; Türkiye Cumhuriyeti dünyanın umududur ve Türk tüm dünya mazlumları için beklenendir. 


Peyami Bayram

2 Haziran 2023

Arnavutköy, İstanbul 


28 Ekim 2022

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ADALET



CUMHURİYET, DEMOKRASİ ve adalet

Yıllardır “cumhuriyet” üzerine çok şey işittik. Peki ama “cumhuriyet” nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar alınır: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”. “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”; “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır.

Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik bir inanç var. Her ne hikmetse, “cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.

Öğrencilere “monarşi nedir” diye sorulduğunda ise, genellikle, “monarşinin bir kişinin yönetimi olduğu”, “monarşide iktidarın halka değil, krala ait olduğu”, hatta “krallığın anti-demokratik ve kötü bir rejim olduğu” yolunda cevaplar alınmaktadır. Bu cevaplar, yine öğrencilerin ilkokul birden beri edindikleri kültürü göstermektedir.

Bu cevapları veren öğrenciler monarşiyi demokrasinin karşıt kavramı olarak tanımlamaktadırlar. Aslında ülkemizde, pek farkında olmasak da, her nedense, monarşi ile demokrasinin karşıt kavramlar olduğu yolunda yerleşik bir anlayış var. Monarşinin anti-demokratik bir rejim olduğu, demokrasiyle uzlaşamayacağı yolunda bilinç-altımıza yerleşmiş bir kanı var. Oysa bu kanı bütünüyle yanlıştır. Bazı araştırmacıların demokratik olarak kabul ettiği 21 ülkeden 10’u cumhuriyet, 11’i ise monarşidir. Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.

Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir. Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

O halde biz cumhuriyet ve krallığın/monarşinin gözlemlenmiş ve deneyimlenmiş verilerle geçerli olan tanımlarını yapmak zorundayız.

Kanımızca cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yukarıdaki tanımlar, demokratik ve anti-demokratik, mevcut tüm cumhuriyetler ve monarşiler için geçerlidir.

Şüphesiz cumhuriyete ve monarşiye isteyen herkes istediği duygusal anlamı atfedebilir. Ama ampirik verilerle tutarlı olan tek tanım yukarıdaki cumhuriyet ve monarşi tanımıdır. O halde, demokrasiye atıf yapmadan, cumhuriyet ve monarşi birbirinin karşıt kavramı olarak tanımlanmalıdır.

Aslında cumhuriyetin demokrasiyle özdeşleştirilerek tanımlanması sadece bize özgü bir hata değildir. Fransız anayasa hukukçularının bir kısmı da cumhuriyeti demokrasinin eş anlamlısı olarak tanımlamaktadır. Onlara göre cumhuriyet, seçilmiş yöneticilerin ömür boyu değil, sadece belirli bir zaman için görevde kalmasını gerektirir. Bu şart sayesinde cumhuriyet, millî egemenliğin en iyi şekilde gerçekleştiği hükûmet şekli haline gelir. Böylece cumhuriyet, millî egemenlik ile ve dolayısıyla demokrasiyle özdeşleşir.

Belki de cumhuriyetin bu yanlış anlaşılış tarzı bize Fransız kültüründen geçmiştir.

Cumhuriyeti devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği rejim olarak tanımladığımıza göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyen Anayasamızın 1’inci maddesinin Türkiye’de babadan oğula veraset yoluyla geçen bir devlet başkanlığının ihdasını yasakladığını söyleyebiliriz. Başka bir şeyi değil.

Türkiye’de cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddınının Tavzihen Tadiline Dair Kanun” ile ilan edilmiştir. Bu Kanunun 1'inci maddesine göre, “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir”. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyerek cumhuriyeti sürdürmüşlerdir. (*)

Antik Yunan felsefesinin babası olarak kabul edilen Sokrates, öğrencisi Platon tarafından yazılan diyaloglarda, demokrasi hakkında derin endişelere ve olumsuz düşüncelere sahip biri olarak tasvir edilir. Platon'un 10 kitaptan oluşan meşhur Cumhuriyet (Republic) isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir diğer karakter ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus'a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye ve anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates, toplumu bir gemiye benzetir.

Sokrates şöyle sorar: "Eğer ki deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?"

Ademantus'un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates'in buna cevabı ise şu şekildedir: "Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanların rastgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?"

Sokrates'in bahsetmeye çalıştığı şey, seçimlerde oy kullanmanın bir "yetenek" olduğudur. Sokrates'e göre oy kullanmak, "rastgele bir sezgi" olarak görülemez. Dolayısıyla oy kullanmanın da, diğer her yetenek gibi insanlara sonradan, dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Yeterli donanıma ve eğitime sahip olmaksızın insanlara oy kullanma hakkının tanınması, yeterli donanım ve eğitime sahip olmayanlara fırtınalı bir havada yolculuk yapacak bir geminin kontrolünün kime teslim edileceği kararını alma yetkisi vermekle aynıdır. 

Platon Devlet adlı kitabında aynen şöyle der: "Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar."

Bize tarih olarak çok daha yakın Nietzsche ise bu konuda aynı görüşleri şu şekilde ifade eder: "Cahil bir toplum özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiç bir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak okuma yazma bilmeyen bir adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir."

Marks’a göre ise, "Cehalet ayrıcalıklı sınıfın elinde ustaca kullanılan bir silahtır."

Elbette bir okul tedrisatından geçmenin ve diplomalı olmanın önemi yadsınamaz. Ama bu tür bir eğitimin mevcut şartlardaki anlamını ve zaaflarını görmeden, bunu kendi başına demokrasi kültürünün gelişimi ve garanti altına alınması açısından yeterli saymak yanıltıcıdır. 

Gerçekten de bu koşullarda en modern eğitim bile, demokrat yetiştirmez, belki sadece bilgiyi meta sanan malumatfuruş yetiştirir… Örneğin Avrupa’da eğer bugün de nispeten kökleşmiş bir demokrasi varsa, bu daha çok 19.yüzyılın eğitimi az yoksul kitlelerinin örgütlü mücadelesi sayesindedir. Görünen o ki; örgütlü ve hakları için mücadele eden "düşük diplomalı" bir işçinin demokrasi eğitimi ve bilinci, kendi halinde ve siyasete katılımı oy vermekle sınırlı "yüksek diplomalı" birinin demokrasi eğitimi ve  bilinicinden çok daha yüksek olacaktır.

Şimdi dönüp bakalım durumumuza. 

Türkiye Cumhuriyeti'ni ayakta tutan şey başta siyaset olmak üzere muhtelif kurumlardır. Demokrasi bireysel olarak aileden başlayarak parlamentoya kadar uzanan toplumun tamamını kapsaması gereken bir bilinç halidir. En küçük köy derneğinden başlayın, sendikalar, meslek birlik ve odalarından siyasi partilere kadar hangi örgütlenmede demokratik bir ortam var? Bir kesim "kurucu irade" olarak kurduğu kurumu, sistemi veya başka bir kesim ise belli bir güç marifetiyle ele geçirerek "zapt ettiği" mevzii kimseye bırakmıyor. Bu durumda düşünen, akleden insanlar  monarşiden kurtulmuş ama oligarşik bir düzende çaresiz bir şekilde demokrasi arayışına giriyor. 

Cumhuriyetin sağlıklı bir demokrasiyle yürümesinin tek çaresi adil bir düzenin tesis edilmesidir. Adaletin sağlanamadığı bir ülkenin cumhuriyet veya monarşi olmasının bir önemi kalmaz. Aynı şekilde adaletin olmadığı bir sistemde demokrasi veya otokrasinin olmasının da hiç önemi olmaz.

Allah nefes verdiği müddetçe yapılması gereken yegane şey yılmadan, usanmadan üretmek için çok çalışmaktır. Bilim, teknoloji, sanat, felsefe, siyaset alanında ürettiğimiz her şey Türkiye Cumhuriyeti'nin daha ileri gitmesine hizmettir. Aynı zamanda çok önemli bir husus da demokrasinin ve demokratik kültürün gelişmesi için her vatandaşın sivil toplum faaliyetlerine azami katılım sağlanmasıdır. Sadece oturduğu yerden eleştiriyle, klavye başında, sosyal medyada paylaşım yapmakla, cafelerdeki dedikodularla ne adalet gelir ne de demokrasi! 

Demokrasi fiilen katılımcılık ister.

Biz binlerce yıllık mazisi olan büyük bir milletiz. Bizden bir kaç kuşak önceki neslin destansı bir mücadele vererek kazandıklarını bırakın tüketmeyi bizim zedeleme hakkımız dahi asla yoktur. Bizim işimiz devraldığımız mirası sorgulamak değil, en az onlar kadar mücadele ederek sonraki nesillere daha yaşanabilir, adil ve müreffeh bir ülke bırakmaktır. 

Yüzüncü yılına girdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin şanlı bayrağının altında hür ve bağımsız yaşamak bizim için en büyük şereftir. 

Unutmayalım ki; Türkiye Cumhuriyeti dünyanın umududur!

Bu şuurda kalmak için en az haftada birer defa on kıtası ile İstiklal Marşı'nın tamamını,  ve Gençliğe Hitabe'yi okumalıyız, çocuklara ve gençlere de okutmalıyız.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

Peyami Bayram


(*)Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34. (www.anayasa.gen.tr/cumhuriyet.htm; erişim tarihi).

24 Haziran 2019

23 Haziran 2019 Seçim Sonuçları

23 Haziran 2019 Seçim Sonuçları 

Seçim sonucu İstanbul için inşallah hayırlı olur.
Kazanan bir aday veya bir kadro değil İstanbul halkı olur umarım.
Seçim sonuçları sadece İBB Başkanı seçimi ile sonuçlanmış olmayacak gibi duruyor. Beklenen muhtemel gelişmeler şöyle olacak sanki;
Türkiye siyaseti yeniden tasarlanacak,
CHP için muhafazakâr duyarlılık önemli ve öncelikli olacak,
AK Parti aldığı yenilgiyi ve seçmenin mesajını mutlaka değerlendirecek ama kadroların yenilenmesi dahi partide olacak reformun önüne geçemeyecek.
Sağ muhafazakâr yelpazede yeni açılımlar ortaya çıkacak,
Milliyetçi kesim siyaset yapma temellerini ve tarzlarını yeniden gözden geçirecek.
Sol siyaset kalmadığı ve ideolojilere rağbet olmadığı için Türkiye'nin yeni solu HDP üzerinden devam edecek. HDP de terör örgütleriyle ilişkisini kısıtlayarak bu kulvardaki alanını genişletmek için çaba gösterecek.
Yukarıdaki gelişmeler doğal olarak ülkemizi bir erken seçime götürür.
Siyaseti izlemeyi bile bilmediğimiz, demokrasiyi sadece sandıkta oy vermekten ibaret bellediğimiz için kampanya süresince verilen sözlerin ve seçim vaatlerinin takipçisi olamayacağız ve çoğunluğu bir sonraki seçime kadar unutulup gidecek muhtemelen.
Bu meyanda Türkiye'nin son 40 yıllık siyasetini bilfiil yaşayarak gözlemlemiş birisi olarak Ekrem İmamoğlu'nun beni yanıltmasını gönülden arzu ediyorum.

Peyami Bayram
24.06.2019
İstanbul

17 Haziran 2019

İBB SEÇİMLERİ

İBB adayları Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu'nun çıktığı İsmail Küçükkaya moderatörlüğündeki tartışma programı öncelikle karşılıklı insani ve demokratik ölçülerde, bel altına vurmadan fikirlerin tartışılabilmesini ortaya koyması açısından yeni siyasi hayatımız için iyi bir başlangıç oldu diyebiliriz.

Bu tür tartışmaların doğal olarak galibi ve mağlubu olmaz. Herkes tuttuğu tarafın üstünlüklerini görür. Lakin kampanya süresince kendi adayına odaklandığı için karşı taraf hakkında daha az ve dolaylı bilgi sahibi olur. Bu tür tartışmalar bu açıdan faydalı olabilir. Aynı zamanda medeni bir şekilde fikirlerin insanca  tartışılması ve karşıt görüşlerin sorunlara çözüm alternatiflerini sergilemesi için uygun bir zemin ve güzel bir örnek oluşturmaktadır.

Biz seçmenler için siyaset her ne kadar bir hizmet yarışı gibi sunulsa da ülkemizde politikacıların bu işten nemalandıklarını göz ardı edemeyiz. Umulur ki bu tür kamuya açık tartışmalar ile daha şeffaf hale gelecek bir siyaset gerçekten halka hizmetten başka hiç kimsenin rant ve menfaat aracı olamasın.

Hukukun üstünlüğünü sağlayamaz, adaleti tesis edemezsek hiç bir dünya görüşü bize huzur ve refah getiremeyecektir.

Ülkemiz ve İstanbulumuz için hayırlısını dilerim.

Merak edenler için elbette benim de bir oyum var ama önemli olan oyumun rengini buradan beyan etmek değil, milletimin selâmeti için dua etmek daha evlâdır.

Peyami Bayram
17.06.2019
İstanbul

30 Mart 2019

31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve Düşündürdükleri

 Yarın(31 Mart 2019) Türkiye'de mahalli idareler seçim yapılacak.

Son saatlerde benim içimdeki hisler önceki seçimlerden biraz farklı.
Artık seçilmişlerin/siyasetçilerin farklı bir rol üstlendikleri, demokrasi oyununda seçenler ve seçilenler arasında üzerinde fazla düşünülmeyen farklı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her iki taraf da aslında -miş gibi yapıyor, hatta bunu seçmenler(halk) sanki daha çok yapıyor gibi. Siyasetçinin varacağı bir hedefi elde edeceği şahsi çıkarları olabilir. Ancak halkın seçimlerden beklentisi oldukça farklı gibi geliyor bana. Halk biraz daha yüzeysel, hayalperest, ütopik ve belki manevi(dini değil duygusal anlamda) bakıyor ve bu bakışıyla muhtemeldir ki farkında bile olmadan -miş gibi davranıyor. Çok sevdiğim arkadaşım, dostum Dr. Ali Kemal Güler'in sık kullandığı bir lafı vardır "deli numarası yapma" diye, işte tam bu noktada aklıma o geliyor. Zaten çoğunlukla insanlar hakikatin peşinde değiller. O halde yine bu oyuncular ve izleyenler/oylayanlar arasındaki sıradan hikaye devam edecek demek ki.

Benim yarınki seçimle ilgili son sözüm ise kısaca şöyle:

Sandıkta demokrasi olmaz.
Sandıktan demokrasi çıkmaz.
Sandık halkın önünde oynanan oyunların oylamasıdır.
Demokrasi hukukun üstünlüğü ile olur. Hukukun üstünlüğü ise yargının bağımsızlığı ile.
Şimdi perde kapanırken ışıkları söndürüp muhtemel sonuçları düşünüp oy kullanma zamanı.

Peyami Bayram
30/03/2019
İstanbul

19 Nisan 2017

Hesap

Keser döner sap döner..

Olmadı değil mi?
yine olmadı..
Tutmadı, hesaplar bir türlü tutmadı..

Ne oldu?
Yine son sözü onlar söyledi;
Türkiye'nin bağrı yanıkları,
bu toprakların öz evlatları.
Ekmeğinizin buğdayını yetiştiren,
kınalı kuzularını askere gönderen,
köyde çiftçi, 
şehirde işçi..
Öyle asilzade değil sizin(!) gibi,
sıradan asgari ücretli,
hani şu çok çocuklu,
makarna ve bulgurla beslenen,
kuru soğanı ekmeğine katık eden,
parasız yatılı okullarda okuyan,
yaz tatilini Kuran kurslarında geçiren.
Güler yüzlü,
misafirle ekmeğini bölüşen,
iki göz evde gülüşen
çoluk çocuk
dede torun
hısım akraba
derdine düşen.
Kim ne derse desin
bayrağını, ezanını, 
komşusunu,
bir de devletini namusu bilen;
bu ülkenin 
kuşlarına ve kedisine bile merhamet eden;
hainleri, namussuzları
ve bir de aslını unutmuş soysuzları
asla affetmeyen
güzel ülkemin;
Türkiyem'in saf çocukları.

Bize ne mutlu;
Türkiye'den bütün mazlum halklar umutlu..

Peyami Bayram
19/04/2017, İstanbul



RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...