15 Temmuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Temmuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2023

15 Temmuz 2016’ya Nasıl Gelindi?

“Türk olamadıysan oldun Amerikalı”

İsmet Özel


Türkiye Cumhuriyeti tarihi bir dizi darbelerle şekillenmiştir. 

Cumhuriyet kurulmadan çok önce de Osmanlı Devletini bir kaç önemli darbe ve darbe girişimi zaafiyete uğratmıştı. İçteki hainlerin dışarıdaki emperyalist güçlere ram olması neticesinde koskoca imparatorluk malum olduğu üzere paramparça edilerek büyük bir işgalin neticesinde son nefesini vermek üzereyken kuvayı milliye ruhu ile adeta küllerinden yeniden doğmuştu. 


Bu esnada dünyada Osmanlı Devletinin parçalanması ile değişen güç dengeleriyle Birleşik Krallık denilen üzerinde güneş batmayan imparatorluğun yeni dünyadaki üssünde kıta Avrupa’sını da etki alanına alarak okyanus ötesinde kurulmuş ve hazırlanmış olan ABD adında yeni bir güç dünya sathına yayılmaya başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı Devletini ortadan kaldıran bu güçler İkinci Dünya Savaşı ile de  arkalarında yetmiş milyondan fazla ölü ve yakılıp yıkılan yüzlerce şehir bırakarak Sovyetler Birliği ile dünyadaki egemenlik alanlarını pay etmişlerdi aralarında.


Türkiye Cumhuriyeti Kore Savaşında komünist doğuya karşı batıya sadakatini ispatlamış olarak miladi 1952 yılında ABD ve İngiltere’nin domine ettiği, yani aslında sırf kendi menfaatleri için kurulan  Kuzey Atlantik İttifakına kabul edilmişti. Türkiye NATO saflarında “Allah Allah” nidaları ile savaşan tek müslüman ülkedir hala. 


Sonra ne mi oldu?


Adına Amerikan Askeri Yardım Heyeti denilen JUSMMAT (Joint US Military Mission for Aid to Turkey, "Türkiye'ye Yardım için Ortak ABD Askeri Kurulu Ankara’nın göbeğine yerleştirildi. Genelkurmay Başkanlığımızı adeta perde ardından yöneten bu garip(!) kurum yakın zamana kadar işlevini sürdürdü. 


1960 ve 1980 askeri darbeleri, 1971 12 Mart muhtırası, 1997 28 Şubat MGK Bildirisi, 2007 27 Nisan E-Muhtırası Türkiye’nin demokrasi tarihine doğrudan ve dolaylı askeri müdahaleler olarak geçmişse bunda NATO vasıtası ile Türk Silahlı Kuvvetleri’ne nüfuz eden Amerika’nın marifeti ve payının büyüklüğü tartışmasızdır.


Bu esnada Türkiye’de fikir hareketleri de hem dünyadaki gelişmelerin etkisiyle hem de içteki bazı gelişmelerle Anadolu halkının geleneksel/örfi talepleri neticesinde farklı ve zıt kutuplarda gelişmekteydi. Siyasete yön veren büyük güçlerin bunu da mutlaka kontrol altında tutması gerekirdi. Bir yandan sol/sosyalist/komünist fikirler, diğer yandan ise milliyetçi/muhafazakar/dindar akımlar Türkiye’nin istihbarat örgütünün de doğrudan içinde olan ABD’nin yakın takip ve yönlendirmesi altındaydı. Bu fikir hareketleri farklı örgütlenmelere ya yönlendiriliyor veya mevcut örgütler içine sızdırılan elemanlar vasıtasıyla istenilen mecralara sürükleniyordu. 


ABD için bütün ilişkilerde kazanç esastır. Hiçbir fikir, inanç, düşünce veya harekete duygusal ve teorik bazlı bakmazlar. Kendi menfaatleri için uygun hale getirebildikleri her türlü fikir, inanç veya organizasyonu desteklerler. 


Yukarıda zikrettiğim darbe ve darbe benzeri askeri müdahalelerin hepsinin öncesinde bu tür mekanizmalar ABD tarafından istismar edilmiştir. Sadece ülkemizde değil bütün dünyada uzun vadeli planlar yapan ABD kurduğu veya desteklediği örgütleri çok farklı projelerde de kullanmak üzere alternatif planlar yapmaktadır. 


Fetullah Gülen ve ekibi de 1960lardan itibaren pek çok diğer örgüt ve benzerleri gibi kullanışlı bir aparat olarak günden güne güçlendirilerek uluslararası bir hale getirilmişti. Hem ılımlı İslam fikirleri ile İslam dünyasında hem de Türk okulları ile Türk dünyasında müzahir grupların ilgi odağı haline getirilmişti. Fakat Fetullah’ın himayesindeki bu örgüt Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokrasi, yargı ve askeri kurumlara sinsice yerleştirilen elemanları vasıtasıyla 1980lerden itibaren her kademede gizli bir şekilde nüfuz elde etmişti. 


ABD ve NATO ile uyum içinde çalışan ve Fetullah’ın örgütü ile de ilk zamanlarda işbirliğine giden Recep Tayyip Erdoğan hükümetleri zaman içinde askeriye dahil kamu kurumları üzerinde yeterli nüfuza eriştiğine kanaat getirince Fetullah’ın elemanları ile yolları ayırdı. Bu durum ABD’nin hiç işine gelmedi. Zira Erdoğan gibi güçlü bir liderin yıllardır planlar yapıp emek verdiği 1979 İran devriminden sonra Orta Doğu’nun merkezine oturttuğu çok önemli bir konumdaki Türkiye’nin başında kontrolsüz bırakılması uygun değildi. Bu maksatla FETÖ militanı yargıçlar tarafından MİT müsteşarının ifadeye çağrılması aslında dönemin başbakanı için kurulmuş bir kumpastı. Tıpkı daha önce TSK içindeki kadrolaşmalarının önünü açmak için yapılan kumpaslar gibi. Son olarak 2015 seçimlerinde de demokratik yollarla iktidardan uzaklaştırılamayan Erdoğan’ın tasfiyesi için tek bir yol kalmıştı; askeri bir darbe. 


15 Temmuz 2016 gününe işte böyle gelinmişti. 


Devam edecek..


Peyami Bayram

15 Temmuz 2023

Arnavutköy, İstanbul 

15 Temmuz 2019

15 Temmuz 2016 kalkışmasının kısa özeti ve çıkardığım dersler

15 Temmuz 2016 kalkışmasının kısa özeti ve çıkardığım dersler;

1. 15 Temmuz 2016 tarihine gelinceye kadar Fetullah Gülen isimli şahıs yüce İslâm dininin kavramlarını suistimal ederek uydurduğu kendi dinine topladığı müritleriyle yaklaşık kırk yıllık bir süreçte sistematik olarak ve sinsice Türkiye Cumhuriyeti'nin en hassas noktaları olan başta TSK, Emniyet ve Yargıdan başlamak üzere yerleştirdiği elemanları ile devleti neredeyse ele geçirmişti.

2. Devlet bürokrasisi, istihbarat birimleri, askeri yüksek idare ve özellikle de siyâset erbabı bu süreçte bu yapıyı ya tam çözemedi  veya büyümesi ile birlikte ulaştığı güç ve özellikle küresel güçlerle bağlantıları nedeniyle menfaatdaş olmayı yeğlediler.

Bu hususta ilk zamanlarda islamcı gruplar Fettulah Gülen'in de "müslüman" olmasını, "aynı kıbleye yöneliyor" olmayı, "alnı secdeli insanlardan zarar gelmez" fikrini göz önüne alarak görüşleri ve yöntemlerini beğenmeseler de bu kadrolaşmaya sessiz kaldılar. Hatta bu cemaate veya liderine yapılan eleştiri ve suçlamalara dahi savunma refleksi gösterdiler.

Öte yandan sol, sosyal demokrat veya kemalist düşüncedekiler de bu yapıyı diğer tüm dindarlar ile aynı kefeye koymak suretiyle asıl ve yakın tehlikenin doğru ve net bir şekilde tanımlanmasını ve mücadele edilmesini dolaylı olarak engellemiş oldular.

3. Baştan beri CIA ile irtibatı olup olmadığı tam bilinmiyor olsa da belli bir büyüklüğe ulaştıktan ve hele de Fetullah Gülenin ABD'ye yerleşmesinden sonra tamamen CIA kontrol ve yönlendirmesinde olduğunu bilmek için fazla zeki olmaya gerek yoktu. (Buraya bir not bırakmış olalım: geri zekalı fetöcülerden bunu hala anlayamayanlar var olduğunu yine Fetullahçı ahmaklardan başka herkes görüyordur sanırım.)

4.  Yıllardır yerleştiği devlet kadrolarında en iyi yaptıkları iş bukalemun gibi takiyyecilik yapmak olan bu fettulah dininin müntesipleri 2010-2011'den itibaren siyasi iktidardan alamadıkları kadrolar/makamlardan ötürü hükümeti devirmek için öncelikle ellerindeki emniyet ve yargı güçlerini kullandılar. Bu esnada TSK içindeki hiyerarşik yapıda kendi elemanlarının önünü açmak için yine yargı kumpaslarıyla bazı subayların ordudan atılması veya terfilerinin engellenmesini sağladılar.

5. 2016 Ağustos ayında yapılacak YAŞ toplantısında TSK içindeki kendi elemanlarının tasfiye edileceği söylentisi belki en fazla 2-3 yıl sonra tamamen sessizce ele geçirecekleri devlet aygıtının avuçlarının içinden kayıp gittiğini düşünerek telaşa kapılmalarına sebep oldu. Onlar robot gibi yetiştirildiklerinden pek düşünemezler, onların yerine düşünen NATO/CIA kanadı mevcut kadro ile bu sefer hıyaneti aleniyete dökerek ve  milletin namlusunu millete doğrultarak 15 Temmuz 2016 tarihinde askeri bir kalkışma/darbe cüretinde bulundular.

6. Kırk yıldır korku krallığı ile kurdukları takiyyeci yapının cüretini destekleyecek cesareti doğal olarak olamazdı. Burada onlara cesaret verici NATO/CIA bağlantılı unsurlar oldu. Bu kalkışmaya cüret eden hainler karşılarında kendilerinden çok daha cesur bir ordu-millet olduğunu gördüklerinde yaptıklarını ellerine yüzlerine bulaştırıp yaklaşık 12 saat içinde rezil bir şekilde teslim olmak zorunda kaldılar.

7. TSK içinde bu sapık dinin mensuplarının karşısına dikilen, onların yaptığı hainliklere prim vermeyen gerçek vatan sevdalısı ve milletine aşık subaylar o gecenin görünmeyen kahramanlarıdır. Her ne kadar bazı ikbalperest subaylar gerçekte inanmadıkları halde fettulah dininin peşine takılmış olsalar da onlardan daha fazlası milletinin yanında sağduyu sahibi gerçek cesur subaylar/astsubaylar vardı. Albay Sait Ertürk ve astsubay Ömer Halisdemir gibi niceleri milletinin ve devletinin yanında hainlere karşı direnmiş ve şehit olmuşlardı. Orgeneral Ümit Dündar ve Korgeneral Zekai Aksakallı gibi daha nice değerli subaylarımızın devlete ve millete sadakati ve hainlere karşı büyük bir tepkiyle sokaklara dökülen millet ile beraber darbeci hainlere gösterdikleri cesur savunma bu kalkışmayı başarısız kılmıştır.

8. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ise bu hain darbe teşebbüsünden öncesinde haberdar olduğunu ve o gece için hazırlıklı olduğunu zannediyorum. O gün ve devamındaki süreci oldukça soğukkanlı ve mahirane idare etmesinden bunu tahmin ediyorum. Bu hususun yıllar geçtikçe netleşeceği kanaatindeyim.

Şimdi de bu tür olayların tekerrür etmemesi ve devlet ve millet olarak tekamülümüz için almamız gereken dersler ve tedbirler neler olmalı onlara bakalım;

1. Allah'ın insanlığa gönderdiği son kitap Kur'an-ı Kerim ve son nebi Hz. Muhammed (as)ın örnekliği apaçık ortada dururken cemaat, tarikat bilmem ne yapılanmalarına kimsenin, özellikle de kamu görevindekilerin ihtiyacı yoktur.

2. Dindar olmak ile herhangi bir cemaat, tarikat vb mensubu olmak arasındaki farkın özellikle dine mesafeli veya karşı duran kesimlerce çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde maalesef ayrım gözetmeden dindar gözüken kişilere yapılan ötekileştirme ve uzaklaştırma takiyyeci grupların kamufle olarak daha da güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Laiklik savunuluyor sanılırken dindarlara toptan cephe almanın getirdiği sonucu bu acı tecrübeyle hep beraber yaşamış olduk.

3. Bütün kamu görevlerinde liyakat ve ehliyet esas alınmalı, KPSS, diploma derecesi ve diğer bilgi ve beceri ölçümlemeleri gibi somut veriler başat kriter olmalı, mülâkat gibi subjektif olabilecek kriterler ise minimize edilmelidir.

4. Hukukun üstünlüğü her şeyden daha önemli hale getirilmeli. Adil yargılama için yargı tamamen bağımsız olmalı, adalet mekanizması hızlı ve pratik işlemeli.

5. Katılımcı demokrasinin gelişmesi için sivil toplum güçlendirilmeli.

6. Siyasi partilerin de kamu hizmeti gördükleri varsayılarak ehliyet ve liyakat esaslarını dikkate almak partilerin de vazgeçilmezi olmalıdır. Ayrıca parti içi demokrasi kesinlikle işler hale getirilmelidir. Elbette bu husus siyasi partilerin seçmenlerinin katılımcı demokrasinin gereği olarak partilerine seçimden seçime değil de daima destek vermeleri ile olacaktır. Yani her vatandaş şayet bir partinin taraftarı ise partisini olumlu ve/veya olumsuz gidişatla ilgili denetlemeli, görüş, öneri ve varsa projelerini paylaşmalı.

7. Medya etiği ve hukuku konularında akademik çalışmalar yoğunlaşmalı. Medyanın güvenilirliği üst seviyelere çıkarılmalıdır.

8. Eğitimde araştırma, sorgulama ve kritik düşünmeyi genç nesillere uygulamalı öğretecek eğiticiler/öğretmenler yetiştirilmeli.

Peyami Bayram
15/07/2019
İstanbul

02 Ağustos 2016

DESTAN

DESTAN

Bir destanın kahramanları nasıl bir iş yaptıklarının o destan yazılır veya yaşanırken farkında olmayabilirler. Sonuçlarını kimisi görür bu kahramanların kimisi de göremez. Ya o destanın içinde şehit olarak yazdırmıştır adını ya da bu destanın önemi ve büyüklüğü uzun yıllar sonra anlaşıldığı için ömrü yetmez bazılarının.

1915 yılında Gelibolu'da Yahya Çavuş, Seyit Onbaşı, Asteğmen Mehmet Muzaffer, Yüzbaşı Dimitroyati veya Yarbay Mustafa Kemal sadece o an ne yapmaları gerekiyorsa onu olanca fedakarlıkla yaptılar, önünü veya arkasını düşünmediler. Tıpkı 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye'nin her yerinde tankların önüne yatan, mermilere karşı yürüyen aziz Türk milletinin kahraman erkekleri, kadınları, yaşlıları ve gençleri gibi. 

1915'te Çanakkale'ye saldıran o günkü dünyanın en güçlü orduları ve donanmalarının gayesi "hasta adam" dedikleri Osmanlı Devleti'ne son darbeyi vurarak devirecekleri 600 yıllık devletin son kalan parçasını da aralarında bölüşüp tarih sahnesinden silmekti. 

Cepheden cepheye koşmaktan yorulmuş, ekonomik olarak çökmüş, askeri başarıları bitmiş, uzun zamandır bilim ve teknoloji olarak çağın gerisinde kalmış bir ülkenin işgal edilmesi oldukça kolay gözüküyordu o günkü dünyanın sömürgeci güçlerine. Lakin bilmedikleri bir şey vardı bu topraklarda yaşayan asil bir millet vardı. Onların karınları aç olabilir, ayakları yalın olabilir, silahsız ve süngüsüz olabilirlerdi fakat söz konusu vatan ve namus olunca canlarını dişlerine takar yola çıkar, kadınları kağnılarla mermi taşır, çocuk yaştakiler asker olur, anadan, yardan ve serden geçilir vatandan, namustan ve istiklalden geçilmezdi.

O günkü Osmanlı topraklarının dört bir yanından, Kars'tan, Edirne'den, Gazze'den, Halep'ten, Rize'den, Aydın'dan, Kastamonu'dan, Dersim'den, Cezayir'den, Selanik'ten, Van'dan, İstanbul'dan kopup gelen Muhammed, Ahmet, Hüsrev, Mustafa, Abdurrahman, Esat, Kefo, İzzet ile Vahan, Mıgırdıç, Agop ve Paranuk da hep beraber şehadet şerbetini içtiler.

Türk milletine karşı ittifak eden emperyalistler dünyada o güne kadar görülmemiş güçte bir donanmayla, dünya tarihinde ilk defa savaş uçaklarının kullanıldığı bir taarruzla ve dünyanın dört bir yanından, ta Avustralya'dan Yeni Zelanda'dan, Kanada'dan, Hindistan'dan getirilmiş birliklerle yaptıkları alçakça taarruzların aziz Türk milletinin iman dolu göğsünde parçalandığını görünce büyük bir sükut-u hayale uğradılar. Hevesleri kursaklarında kaldı.

Yüz yıllık modernleş(tir)me, batılılaş(tır)ma çabaları bir yandan hızla sürüp giderken bir yandan da milletin özündeki dindarlık horlandı, dışlandı. Farklılıkların zenginlik olduğu unutturulup düşmanlık tohumları ekildi. Bunların neticesi olarak da bazıları din(kesinlikle İslam değil) adına ve farklı kimlikler adına yeraltına indiler, gizli örgütlenmeler oluşturdular akıllarınca. 

Su uyur, düşman uyumaz..

Bütün bunlar olup biterken değişen dünyada değişmeyen bir şey vardı; hedefteki ülke Türkiye . 
Dünyanın gözbebeği olan, jeostratejik olarak merkezi konumu ile son derece önemli bir yere sahip Türkiye'yi 1769-1821 yıllarında yaşayan Fransız imparator Napolyon Bonapart şöyle tanımlıyordu; "dünya tek bir ülke olsa başkenti İstanbul olurdu".

20nci yüzyılda yapılan iki dünya savaşı ve onlarca iç savaş, darbe, işgal ve nihayet günümüzde terör adı altında yürütülen örtülü savaşların bütün gayesi dünyanın egemen güçlerinin nüfuz alanlarının belirlenmesi ile verimli bölgelerinin paylaşılmasıdır.
Yüzyıllık arada düşmanlarımız sayıca azalmadı bilakis çoğaldı belki de.
Bu arada bizim NATO ittifakı içinde yer almamızdan ötürü bazı önemli düşmanlarımız kuzu postuna bürünmüş kurt misali dost gibi gözüküp düşmanlıklarını ve saldırılarını sinsice sürdürdüler.

Bütün yukarıda yazdıklarımızdan daha vahimi ise küffarın içimizden birilerini mankurtlaştırarak kendi maksadına "hizmet" ettirmesi olmuştur. 
Üstelik buna bir de "din/dindar" kisvesi giydirilerek muazzez dinimiz İslam da hedef alınmıştır. Tıpkı IŞİD ve benzerlerinde olduğu gibi.

15 Temmuz'da bu alçakça saldırıyı yapanlar nasıl ki tarihteki diğer sapık, gözü dönmüş hainlerin yanında yer alacaklarsa onların karşısında 21inci asrın ilk destanını yazan Türk Milleti de en müstesna yerini alacaktır.

Allah'a sonsuz şükürler olsun ki Aziz Türk Milleti bu son saldırıyı da yüz yıl önceki aynı duygularla ve duyarlılıkla hep birlikte bertaraf edip bastırmıştır. Umarım düşmanlar da bu milletin fabrika ayarlarını kaybetmediğini çok iyi bir şekilde görmüş ve anlamışlardır.

Elbette düşman uyumayacak ve bu savaş kıyamete kadar sürüp gidecektir.

Şimdi bize düşen öncelikle şu iki soru üzerinde derin derin düşünüp çokça tartışmak(çatışmak değil);
1. Nerede hata yaptık da başımıza bunlar geldi?
2. Buradan çıkan dersle bundan sonra neler yapmalıyız?


Peyami Bayram
02/08/2016, İstanbul




RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...