hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Aralık 2023

BİR KUŞ MASALI



Yavru kuşun en büyük dileği uçsuz bucaksız göklerde özgürce kanat açıp uçmaktı. Başka bir şey istemezdi hayatta. 
Karnını doyuracak bir şeyler her yerde bulunurdu nasıl olsa. 
Bu küçük kuş da diğer bütün kuşlar gibiydi, onun da iki ayağı ve iki kanadı vardı. . 
Annesi ve babası vakti gelince uçacağını söylüyorlardı ona sürekli. Fakat bizim yavru kuş onların bu söylediğine inanamıyordu. İnanmaktan öte söylenenlere bir anlam da veremiyordu. Zira anne ve babası bu yaşa gelmiş hala uçabilmiş değillerdi. 
Vadideki diğer kuşlar gibi onlar da daima koşturmaca içindeydiler. Avlayacak bir şeyler varsa onları yakalama, yoksa da buldukları çer çöpün içinden yenilebilecekleri seçip karın doyurma derdindeydiler. Kuş oldukları ve kanatları olduğu halde neden uçmadıkları veya uçamadıklarını hiç konuşmazlardı.


Bununla beraber sürekli uçmaktan bahsediyorlardı tıpkı diğer komşu ve akrabaları gibi.


Neden sürekli uçmaktan bahsederlerdi ki? Üstelik uçmak için gayretli bir çabaları ve kararlı bir tutumları da yoktu. Filhakika bu vadideki bütün kuşlar böyleydi.


Bir de  geçmiş atalarının uçma hikayelerini bol ve abartılı anlatır, onunla gururlanırlardı. Bizim yavru kuş bu hikayelerde anlatılan kuşlarla aynı cinsten olduğuna inanamıyordu bir türlü. Öyle ya; geçmiş nesillerdeki kuşlar öyle güzel uçmuşlarsa neden şimdi bu vadide yaşayan hiç bir kuş uçmuyordu, uçamıyordu? Ya anlatılanlar doğru değildi ya da başka bir şey vardı onun bilmediği, anlamadığı.


Vadide yaşayan bazı kuşlar ise vadiye yakın yamaçlarda yaşayan kuşların uçtuklarını söylüyordu. Aslında vadide yaşayanlar oraya çıkamadıkları için bu da geçmiş nesillerle ilgili hikayelere benziyordu. Belki de yamaçta yaşayan kuşlar vadide yaşayanlara oranla daha yüksekte olduklarından ve onların yaşadıkları yerler tepelerin zirvelerine daha yakın olduğu için vadidekiler onların uçtuğunu zannederek öyle söylemekteydiler. Yamaçta yaşayanların uçtuğunu da bizzat gören olmamıştı nitekim. 


Çok nadiren de olsa gökyüzünde yükseklerde uçan bazı kuşlar görülürdü. Ancak bu görülen kuşların vadide ve yamaçta yaşayanlarla aynı cinsten olup olmadığını dahi anlamak imkansızdı. Çok yüksekten uçtukları için gözle görüp tanımak mümkün olamazdı. Zaten bu vadideki kuşların hangi biri kaldırıp kafasını semaya bakardı ki? Hepsinin kafası yerde sürekli yem aramakla meşguldü. Çok nadir de olsa bazı kuşlar semaya baksa da hiç birisinde uçuş tecrübesi olmadığından havada süzülen kuşların kendi cinslerinden olup olmadıklarını anlayamazlardı.


Bütün bunlarla beraber bizim yavru kuş uçmayı kendisine en büyük hedef haline getirmişti. Her yattığında rüyalarında kendisini masmavi göklerde özgürce uçarken görüyordu. Zaman zaman annesi ve babası da ona uçarken eşlik ediyorlardı fakat çoğunlukla yalnız uçuyordu. Rüyalarında yaşadığı bu doyumsuz hazzı hayatta da yaşamak için bütün gün kanatlarını açıp kapatıyor, nefesini geliştirmeye çalışıyor ve sürekli uçmak için kendini yukarı doğru zıplatıp duruyordu. Onun bu durumu bir çok arkadaşına oldukça saçma geliyordu. 


Yavru kuş kendi başına kalıp ne zaman uçuş denemelerine başlasa çoğu zaman arkadaşları başına toplanırdı. Böyle durumlarda her kafadan bir ses çıkıyordu;

"Ne yani bu vadideki bunca kuşun içinde senden başka uçacak mı kalmadı?"
"Sen mi uçacaksın? Şu haline bakmaz mısın?"
"Eğer uçabilseydi benim babam uçardı, o çok çalışkan bir kuştu."
"Bırak sen bu uçma merakını, ne gerek var kendini yormaya, herkes gibi yaşasana!"
"Uçmak eski nesilde kalmış, kendini boşa yorarsın!" 
"Bu vadide nesillerdir yaşayıp gidiyoruz, burada hepimize yetecek yem de var, sen ne bulacaksın göklerde?"

Yavru kuş bunların hiç birini duymazdan gelerek her gün daha bir azimle uçma talimine devam ediyordu.


Aslında annesi ve babası da onun bu yaptıklarına bir anlam vermiyorlar ama onun kalbi kırılmasın, gücenmesin diye müdahale etmiyorlardı.


Günlerden bir gün babası yamaçtaki kuşların yanına gitmeye bir yol olduğunu söyler bizim yavru kuşa. Belki yavrusunu o yamaca gönderirse bir ihtimal orada uçabilirdi. Nitekim onlar da bazıları gibi yamaçta yaşayan kuşların uçtuklarına inanıyorlardı. Babası çok zor olsa da kendisinin cesaret edip gidemediği yere büyük bir cesaretle ve özveriyle yavru kuşu göndermeye karar vermişti. Ancak annesi yavru kuşundan ayrılmak istemiyordu, onun başına bir şey gelmesinden endişe ediyordu. Çünkü yamaca gidebilen çok az sayıda kuş vardı ve hiç biri de vadiye bir daha asla dönmemişlerdi. Yamaçta yaşamanın getirdiği ayrıcalık mıdır, geri dönmenin utancını yaşamamak için midir bilinmez ama gidip de dönen olmamıştı bugüne kadar. 

Yavru kuş heyecanlanmıştı duyduklarına. Ne de olsa uçmak için bir fırsat, bir yol, bir imkan arıyordu sürekli. Belki bu onun için bir dönüm noktası olacaktı. Çok heveslenmişti, bunu kaçırmak istemiyordu.


Ve uzun tartışmalar sonunda ayrılık vakti gelmişti. 

Yavru kuş anne ve babasıyla vedalaşıp çıktı sonu bilinmez yolculuğa. Bu yolculukta başına her şey gelebilirdi. Bir daha dönmesi neredeyse imkansızdı. Ardına son bir kez baktı, annesinin o andaki yaşlı gözleri hayatında bir daha silinmeyecek bir iz bırakacaktı. Fakat o ileri baktı ve bir de göklere, sonra yürüdü gitti.


Babasının büyük bir gizlilik içinde gösterdiği yoldan çıktı yolculuğa. O andan itibaren sırlarla dolu bir o kadar da zorlu yamaç yolculuğu başladı. Yolculuğa çıkarken yuvasından zihnindeki hatıraları hariç hiç bir şey almadı yanına. Yolculuğun ilk adımı yalnız ve yalın başladı böylece.


Yolculuk çok da uzun sürmedi. Aslında epeyce uzak gözüken yamaç pek de uzakta değilmiş. 


Yamaca ulaştığında yavru kuş merakla her yanı ve her şeyi inceden inceye gözden geçirdi. Neydi burayı doğup büyüdüğü vadiden farklı kılan şey?  

Buradaki hayatın vadideki yaşamdan farkını anlamaya çalışıyordu. 


Yamaçta ilk gördüğü şey, daha doğrusu göremediği ise burada uçan bir tek kuş yoktu! Bu durum ona oldukça garip geldi. Vadide iken buradaki kuşların hepsinin uçtuğu söylenmesine karşın yavru kuş yamaçta bir tane bile kuşun uçtuğunu görmüyordu. Bütün kuşlar vadideki gibi yürüyorlardı. Bir farkla; burada çok iyi bir düzen vardı ve karmaşa yoktu. Sonra "belki de benim buraya geldiğim vakit bunların uçma saati değildir" diye düşündü.


Kalacağı ağaç kovuğu da vadidekinden pek farklı değildi. Olsun, nasıl olsa günü gelince uçmaya başlar ve ağaçların üstünde, tepelerin doruklarında, kayalıkların zirvesinde kendisine çeşit çeşit yuvalar yapacaktı. Şimdi bugünün yorgunluğunu atmak için bir an önce yatıp dinlenmeli..

Sabahın ilk ışıkları ile beraber daha önce hiç duymadığı bir kuş sesi ile uyandı. İşte bu çok hoşuna gitti. Burada farklı şeyler yaşamaya başlıyordu işte. Sonradan öğrenecekti bunun her sabah yamaçtaki kuşları kaldıran özel bir kuş olduğunu..


Dışarıdaki koşturmacayı görünce o da derhal uyuduğu kovuktan dışarıya fırladı. O da ne? Dışarıda gördükleri yavru kuşu çok şaşırttı.Akşam karanlığında görememişti. Meğerse oradaki bütün kuşlar kendisi gibi birer ağaç kovuğunda sabahlamışlardı. Uyandıran kuşun sesiyle bütün kuşlar birer kovuktan çıkmış açık alanda toplanmaya başlamışlardı.


Bugün ilk günü olduğu için çok heyecanlıydı bizim yavru kuş. İçindeki coşku ve merakla bütün kuşların toplandığı yere doğru yöneldi. İki yaşlı kuş orada bütün kuşları bir hizaya dizip derhal harekete geçmelerini istiyorlardı. Yavru kuşu görünce onun da diğer kuşların arasına girmesini söylediler. Yavru kuş da hemen diğer kuşların arasına katıldı. 


Şimdi hepsi bir hizaya dizilmişlerdi. Tecrübeli yamaç kuşlarının liderliğinde meydanı dolduran bütün kuşlar hep birlikte meydanda bir uçtan bir uca defalarca gidip geldiler. Bu hareketleri esnasında ağaçlardan dökülen veya rüzgarla başka yerlerden savrulup gelen çer çöp ne varsa hepsini yediler. Tecrübeli yamaç kuşları yiyecek bir şey olmasa dahi gagalarıyla yere eğilip kalkmalarını, yeri didiklemelerini söylüyorlar ve bunu sık sık yüksek sesle tekrar ediyorlardı.


Yavru kuş çok yorulmuştu. Diğer kuşlar da çok yorulmuşlardı. Bir an önce bu işin bitmesini istiyorlardı fakat hiç biri ses çıkaramıyordu.


Sonunda bir sesle hepsi durdu. Şimdi tekrar hizaya geçmeleri istenmişti.

Bütün kuşlar yorgun argın tekrar hizaya girdiler.

İşte ne olduysa o toplanmada oldu. 


Tecrübeli kuşların yanında daha irice ve daha yaşlı gözüken bir başka yamaç kuşu başladı konuşmaya.


"Hepiniz farklı vadilerden buraya gelmiş kuşlarsınız. Sizler seçkin kuşlarsınız, uçmak sizin hakkınız. Burada uçmayı öğrenecek ve bütün kuşlara da öğreteceksiniz. Vadideki hayatınızı buraya taşımayacaksınız. Orada öğrendiklerinizi unutun, her şeye burada sil baştan başlayacaksınız. Burası seçkin ve asillerin yurdudur. Hepiniz asil bir kuş olarak bir gün mutlaka uçacaksınız."


Bu sözler yavru kuşu daha da heyecanlandırdı. Evet, tam da istediği olacak ve uçma hayalini gerçekleştirecekti.


Sonrasında başlayan eğitimler de kendisinin daha önceden vadideyken yaptıklarından başka bir şey değildi. Hiç dert etmedi bunu, hatta herkesten çok çalıştı ve hep başarı üstüne başarı kazandı. Bütün çabası bir gün uçabilmekti. Bunun için her türlü yorgunluğa katlanıyordu.


Günler geçti, aylar geçti bizim yavru kuş bir tane de olsa uçan bir kuş görmedi. Evet uçmaktan çok söz ediliyordu. Yaşlı lider kuşların her konuşmalarında hep uçmaktan, uçmanın faziletlerinden, uçan kuşların ne kadar yüce bir iş başardıklarından bahsediyorlardı. Yamaçtaki diğer kuşlar da bu söylevlere öyle inanmışlardı ki kendi aralarında da aynı sözleri tekrar edip duruyorlardı.


Bizim yavru kuş bu duruma hiç anlam veremiyordu. Buradaki kuşlar da tıpkı vadidekiler gibi iki ayakları üzerinde yürüyor, yemlenmek için gagalarını yerde buldukları yeme uzatıyorlardı. Kanatları, ya kanatları? Yavru kuş hep bunu düşünüyordu. O rüyalarında gördüğü uçsuz bucaksız göklerde süzülüp uçarken açtığı kanatlar. O kanatlar sırtında taşıdığı bu kanatlar değil miydi? Neden hem vadidediler hem de yamaçtaki kuşlar bu kanatlarını hiç kullanamazlar buna bir türlü akıl, sır erdiremiyordu yavru kuş.


Bir gün bir arkadaşıyla etrafta gezintiye çıkmışlardı. Arkadaşı ona "sana bir sır vereyim mi?" dedi. Yavru kuş aylardır ailesinden ayrılıp geldiği bu yamaçta ilk defa heyecanlanmıştı "evet, tabii ki, nedir o sır?" diye merakla sordu. "Gel benimle" dedi arkadaşı ve yamacın yukarısına doğru koşmaya başladı. "Ama oraya gitmemiz yasak değil mi?" diye endişe ve aynı zamanda merakla seslendi arkasından bizim yavru kuş. Arkadaşı kararlı bir şekilde ve yüksek sesle "evet, biliyorum, unutma ki bu riski göze alamazsan hiç bir zaman uçamayacaksın!" diyerek koşmaya devam etti. Yavru kuşun merakı iyice arttı. Ama aynı esnada korkusu da arttı. Bir yandan arkadaşının peşi sıra koşuyor bir yandan da heyecanla mı yoksa korkuyla mıydı bilinmez kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Bir yandan da vadideki hayatını, sonra uçabilmek için verdiği mücadeleyi, rüyalardaki uçuşlarını, vadiden yamaca yolculuğunu ve sonra yamaçtaki hayal kırıklıklarını düşünüyordu. Evet, buraya, yamaca geleli beri belki de ilk defa birisi ona uçmakla ilgili ham hayal ve kuru bir konuşmadan öte gerçekten heyecan verici şeyler söylemişti. Bunları düşünürken koşarak arkadaşının ardından yasak bölgeye geçti. 


Bu noktadan itibaren korku ve heyecanın birbirine karıştığı duygular zirveye çıkmıştı yavru kuşta. Kalbi öyle atıyordu ki adeta yerinden çıkacak gibiydi. Ayaklarında da hiç derman kalmamıştı. Nihayet arkadaşına yetişti. Aralarında bir kaç adım kalmıştı.


"Gel" dedi önden giden arkadaşı "artık zirvedesin, bundan ötesi özgürlük" dedi.

Şaşkın bir şekilde "nasıl yani?" diyebildi hem yorgunluk hem de karmaşık duygulardan bitkin bir halde olan yavru kuş.

Yavru kuş duyduklarına bir anlam veremiyordu. "Ne zirvesi, ne özgürlüğü, nasıl yani?" derken bir kaç adım daha atıp arkadaşının yanına yaklaşınca gerçekten bir zirvede olduklarını gördü. Aşağıya doğru yamaç ve daha aşağıda dümdüz ova gözüküyordu. Bu çok harika bir manzaraydı. İlk defa gördüğü bu manzaraya hayran kaldı. Bakmaya doyamıyordu. Bütün yorgunluğu geçmişti.


"Zirve tamam, çok güzel, harika görünüyor" diyerek duygularını ifade ederken "peki, ya özgürlük?" deyiverdi.

"Yasak bölgeye geçmek ve zirveye çıkmakla özgürlüğe kavuştun işte, manzaranın tadını çıkar" derken gülümsüyordu ve hemen ilave etti "yetmedi mi bu kadar özgürlük sana?"

"Manzara gerçekten müthiş, çok etkileyici, ama ne bileyim işte, belki de uçabileceğimi düşünmüştüm. Hani öyle bir laf etmiştin ya?" dedi yavru kuş merakla ve kuşkuyla karışık.

"Bundan sonrası sana kalmış" dedi arkadaşı bilgece bir tavırla.

"Yani?" diyekaldı yavru kuş.

"Bak bu güzel manzaraya, bir de şu uçsuz bucaksız masmavi semaya. Sonra bir de kendine bak, sende olanlara" derken kanatlarını işaret ediyordu yavru kuşun.

"Nasıl yani?" diyebildi şaşkın ve çaresiz bir edayla yavru kuş.

"Evet, tam da aklından geçtiği gibi, tam da rüyalarındaki gibi"

"Yani?"

"Yani, sen bir kuşsun ve senin uçmak için kanatların var. Unut bütün herşeyi. Sana öğretilenleri, ve sana öğretilmeyenleri ama senin hissettiklerini düşün, bir de sık sık gördüğün rüyalarını hatırla!"

Bunları duyunca yavru kuşun tıpkı rüyalarındaki gibi uçmak geldi içinden. Ayakları titriyordu korkudan ama içindeki uçma arzusu onu uçurumun kenarına kadar getirdi. Arkadaşı öylece izliyordu onu. Evet, tıpkı rüyalarındaki gibiydi. Rüyasında da böyle yüksek yerlerde geziyor, uçuyor da uçuyordu. Şimdi nasıl olacaktı? Artık buraya kadar gelmişti, olan olmuştu, bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Korkuların geride kalması gerektiğini umudun peşinde koşmaya devam etmesi gerektiğini düşündü. Ve buna ailesinden ayrılırken nasıl inandıysa öylece inandı. Bu inancı bütün benliğini kapladığı anda kanatları kımıldamaya başladı. Bu harika bir şeydi, buna kendisi de hayret etti. Artık vakit gelmişti. Arkadaşını geride bırakarak kanatlarını açtı ve kendini boşluğa bıraktı. 

Aman Allahım, bu ne müthiş bir his, bu ne muazzam bir duyguydu böyle. Rüyada gibiydi adeta. 

Hayır, hayır o defalarca gördüğü rüyalarda bu kadar haz almamıştı. 

Bu gerçeğin ta kendisiydi. 

İşte özgürlük buydu. 

Bundan daha güzel bir şey olamazdı.

Artık o gerçekten uçsuz bucaksız göklerde kanat açıp uçan bir kuştu.


Ona artık herkes HÜRKUŞ diyecekti.


Bir yandan doyasıya uçuyor, bir yandan da avazının çıktığı kadar haykırıyordu;

HÜRKUŞ

HÜRKUŞ

BEN BİR HÜRKUŞUM..


Peyami Bayram

8 Aralık 2023

Arnavutköy, İstanbul














11 Mart 2019

Servet (Kısa bir hikaye)




Servet

İçinde bir boşluk olduğunu söylüyordu uzun zamandır. 
Bir gün o boşluğun içine düştü. 
Boşlukta ne ile boğuştuğunu bile bilemeden çabaladı durdu aylarca. 
Onlarca kez bu boşluktan kurtulma denemesi bir sonuç vermemişti. Kendi boşluğunda kaybolmak üzere iken bir şey çınladı kulağına. 
Bir zamanlar çokça okuduğu bir kitaptandı bu. 
Sanki bir mucize gibi karşısına çıkan bu sözler onun etrafındaki boşluğa bir renk vermiş, bir ışık huzmesi olmuştu. 
Sonra ansızın annesinin onu şefkatle okşayan elini ürpertiyle hissetti alnında ve yanaklarında. 
İrkildi, birden bakındı sağına soluna annesini arayan gözlerle. 
Göremedi yıllardır çeşitli mazeretlerle yanına varmadığı annesini. 
Hayali geldi o tatlı tebessümüyle gözünün önüne, "yavrum" diyen sesi kulağında çınladı. 
Hatırladı bütün maziyi. 

Ellerine baktı, 
ve düşündü
bütün yapıp ettiklerini. 

Birer birer gözünün önüne geldi
sevdikleri
nefret ettikleri
haksızlık ettikleri,
ömrünü feda ettikleri,
sevdikleri,
umut verdikleri,
umut bağladıkları,
tekrar tekrar niyetlenip
sonra vaz geçtikleri,
içinden çıkamadığı
girift olmuş meseleler. 
Yaşadıkları sanki tek tek geliyordu gözünün önüne. 

Hepsi için artık çok geç olmuştu, belki de son anlarını yaşıyordu hayatının. 

Hastaneye getirdiklerinde kazadan sağ kurtulan tek kişiydi. Ailesine öldü diye haber verilmişti. Diğer kazazede yakınları gibi cenaze teslim almaya gelen annesine yoğun bakımda olduğunun söylenmesi bir müjde olmuştu. 

Altıncı günün sonunda o uzun, bitmek bilmeyen rüyadan uyandığında yanında annesi vardı. Eli annesinin o müşfik elleri arasındaydı, dudakları dualarla kıpırdıyordu yüreği yaralı kadının. Yarı baygın bakışlarını farkeden annesinin "yavrummm, Rabbim sana şükürler olsun" diyen sesi odayı doldurdu. Sonra annesinin sevinç gözyaşları karıştı şükür dualarına. Daima vakarlı ve mütevekkil duran annesinin o sevinç halindeki ani ses yükselmesi hemşirenin de koşarak gelmesine sebep oldu. 

İki günde bir nöbetlerinde yoğun bakımdaki umutsuz vaka olarak gördüğü hasta ve onun refakatçisi  bu mübarek kadının o asil duruşu hemşireyi çok etkilemişti. Öyle ki bu annenin ölüm döşeğinde yatan evladına sevgisi ve merhameti onun için de anlamlı bir anıdan öte hayatı anlamlandıran önemli bir ders olmuştu. Bu anneye sadece saygı duymuyor, zaman zaman adeta onun kerim sevgisini oğlundan kıskanmış, sanki bir azize gibi masumane dualar ile sebatkar bekleyişine hayran olmuştu. Saygıdeğer bir hasta refakatçisi olan bu sevimli kadın hemşirenin savruk ve biraz da başıboş yaşantısını sorgulamasına da vesile olmuştu. Aslında çok yorucu ve yıpratıcı olan yoğun bakım nöbetlerini sırf o annenin evladıyla ilişkisini, ona ihtimamını ve fedakarlığını gözlemlemek için neredeyse iple çeker olmuştu. 

Hemşirenin koşarken ilk aklına gelen şey olmamış, genç adam ölmemişti. Annenin oğluna gözyaşları ve şükür ifadeleri ile sarılmasına müdahale etmedi, bilakis bir an onları öylece izledi ve göz pınarlarında biriken iki damla gözyaşına da engel olamadı. Mesleğinin ilk yıllarındaki hemşire birden kendini toparladı ve profesyonel bir davranışla annenin oğluna sarılırken bağlı olan serum ve cihazlara bir zarar vermediğinden emin olduktan sonra aynı heyecanla doktora koşup haber verdi. Bu haber doktor için de bir müjde idi. Dokuz saat süren bir ameliyat, peşinden bir kaç defa hastayı kaybedecek kadar tablonun kötüleşmesi ve şimdi bu haber günün son saatlerinde yorgun düşen bir cerrah için kesinlikle bir müjde niteliğindeydi. 

Doktor odaya girdiğinde anne biraz geç farkına vardı ve derhal kendisine çeki düzen vererek doktora dönüp bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da "biliyordum, Rabbim ona bir fırsat daha verecekti, sonsuz şükürler olsun, elhamdulillah' dedi ve geriye çekilerek doktorun hastaya yaklaşması için yol verdi. 

Doktor çok bitkin halde yarı açık gözlerle bakan hastaya "beni duyuyormusun?" diye sordu, cevap alamayınca elini tutarak "beni duyuyorsan gözlerini kapatıp açarak cevap ver" dedi. Bu şekilde ve bir kaç farklı yoldan hastayla  iletişim denemelerinde bulunduysa da başarılı olamadı. El ve ayaklarındaki refleksler kısmen sözlü ve görsel iletişimden daha iyiydi. 

Merakla izleyen anneye dönerek "şimdilik bir şey söylemek için biraz erken olsa da galiba sizin dualarınız etkisini gösterdi" dedi hafiften gülümseyerek. Hemşireye dönüp "Türker hoca ameliyattan çıkınca haber verelim, bir de o görsün" dedi ve odadan çıktı. 

Annesi çok uykulu ve yorgun gözüken oğlunun gözlerinin içine baktı ve "çok yorgunsun, istersen biraz dinlen, sonra konuşuruz, ben buralardayım, tamam mı?" derken yine elini alnına ve sonra sıvazlayarak yanağına götürdü. Oğlunun gözleri yavaşça kapandı. 

....

Tam sekiz gündür gözlerini şuursuzca açıyor ve hiç bir şekilde iletişim kurmuyordu. Servis hemşiresi annesinin oğluyla bir bebek gibi ilgilendiğini gördükçe hem onu takdir ediyor, hem üzülüyor hem de "ne zaman yorulacak acaba bu kadın?" diye içinden geçiriyordu. 

"Bugün Türker hoca Servet'in tekrar MR'ını istedi" dedi hemşire hastanın kanını alırken. "Niye ki?" der gibi oldu, sonra "Türker hoca istemişse mutlaka Servet'im için bir şeyler düşünmüştür, ben hiç ümidimi yitirmedim" dedi annesi. Hemşire "teyze, sen iki haftadır bu odadan çıkmadın, hiç mi yorulmadın?" deyince kadın biraz şaşkın ve biraz da hisli bir şekilde "kızım insan evladının ihtiyacı varken onu nasıl bırakır da gider?" dedi. "Ama onun şuuru yerinde değil, koma halinde, üstelik biz her ihtiyacını görüyoruz burada" diye biraz da son kısmını tonlamalı söyledi hemşire. "Estağfirullah kızım, ben o manada söylemedim, onun bana başka türlü ihtiyacı vardır, bunu sana anlatamam, bu başka bir şey, anlatması mümkün olmayan" dedi ve sustu mahzun bir halde. 

Öğleden sonra Servet'i MR çekimine götürdüler. Türker hoca asistanları ve diğer branşlardan konsultant hekimler ile toplantı yaptıktan sonra Servet'i ertesi gün beyin ameliyatına almaya karar verdi. Annesi bu kararı duyduğunda çocuklar gibi sevindi. Halbuki bu ameliyatın çok riskli olduğu, Servet'in ameliyat sonrası neyi kazanıp neyi kaybedeceğini söylemenin mümkün olamayacağını, her türlü olumsuz sonuca hazır olması gerektiği bizzat Türker hoca tarafından tane tane anlatılmış hatta bir de rızasının olduğunu imzalı belge ile teyit ettirmişlerdi annesine. 

O gece Safinaz hanım hiç uyumadı, sabaha kadar, namaz kıldı ve dua etti. En samimi duygularla niyaz etti, yalvardı Rabbi'ne. Rabbi'nin bildiği kalbini dua yaptı döktü diline, açtı bütün içini, dertleşti, halleşti Rabbi'yle. İstedi O'ndan, istedi ve yine istedi, yalvardı. Bütün sonuçlara razı olarak yalvardı. Biliyor ve kesin iman ediyordu ki ne gelirse O'ndandı ve mutlaka mütevekkildi, öylesine emindi Rabbi'nden. Özellikle Duha ve İnşirah surelerini okudu durdu sabaha kadar. 

Sabah erkenden ameliyathane ekibi Servet'i almaya geldi. Bütün evrakları ile birlikte Servet'i asansöre bindirirlerken Safinaz Hanım'a oraya gelemeyeceğini, burada beklemesi gerektiğini söylediler, O da oğlunun yüzünü tekrar dualarla sıvazladı ve alnından öperek vedalaştı. 

Zişan hemşire nöbeti devraldığında öğrendi Servet'in ameliyata alındığını, annesi odada yalnız oturuyordu. Elinde tespih, dudakları yine kıpır kıpırdı. Zişan'ı görünce "hoş geldin kızım, hayırlı sabahlar" dedi gülen çehresiyle. "Günaydın teyzeciğim, haydi bakalım, hayırlısıyla iyi bir ameliyat olur inşallah" dedi, "inşallah kızım" diye karşılık verdi Safinaz Hanım. "Bir şeye ihtiyacın olursa biliyorsun ben daima buradayım" dedi Zişan hemşire odadan çıkarken. O da tespih çekmeye ve dudakları kımıldamaya devam ederken başıyla onaylayıp gülümsedi. 
Birkaç saat sonra Zişan hemşire bir bardak çay ve birkaç bisküvi ile odaya geldiğinde Safinaz Hanım'ı oturduğu yerde uyuklar vaziyette buldu, onu rahatsız etmemek için sessizce kapıyı çekerken uyandı ve "sen miydin kızım?" dedi, "seni uyandırmak istememiştim" dedi. "Servet'imden bir haber mi var?" dedi merakla. "Yok, hayır, ben sadece sana çayla bir kaç bisküvi getirmiştim" dedi ve elindekileri ikram edip yanına ilişti. Çoktandır Safinaz Hanım'a sormak isteyip de fırsat bulamadığı şeyleri ona sormak için iyi bir fırsattı Zişan için. 
"Servet bey senin tek yakının herhalde?" diyerek doğrudan konuya girdi. 
Çok zeki bir insan olan Safinaz Hanım Zişan'ın niyetini anlayıp o da lafı uzatmadan başladı anlatmaya;

"Servet'in babası o henüz benim karnımda iken bir kaza sonucu rahmetli oldu. Daha bir yıllık bile evli değildik. Oğlumu doğurduğumda ondan başka bir yakınım yok denecek durumdaydı. Bu yüzden onun adını Servet koydum, o benim dünyadaki tek Servet'im oldu gerçekten de. Öğretmen olduğum için o hep benim yanımdaydı, yani hep okulda. Bu yüzden okulu fazla sevemedi. Fakat yine de üniversiteyi kazandı, belki biraz benden, benim okulumdan ve öğrencim gibi olmaktan kaçar gibi başka bir şehre gitti. İşte herşey bundan sonra değişti. Oradaki arkadaşları, çevresi ve sonrasında o kız" dedi ve duraksadı. "Neyse Allah rahmet etsin, o da bu kazada ölmüş" dediğinde Zişan hemşirenin yüz ifadesi çok değişmişti. "Ben oğluma haram lokma yedirmedim, onu her şeyden gözüm gibi sakındım. Lise yıllarında da bir kaç kez ergen isyanları olmuştu fakat birlikte aşmıştık onları. Bana hiç kıyamazdı, çok gençtim o yıllarda, beni çok da kıskanırdı, hiç bir yere yalnız göndermezdi, o liseye başladıktan sonra ben alışverişe bile gitmezdim, her şeyimizi o alırdı. Hatta boş zamanlarında ve yaz tatillerinde çalışmaya başlamıştı. Evimizin borcu vardı, son taksitlerini Servet'imle birlikte ödedik. Üniversite hayatının ilk iki yılında da çok iyiydi, sık sık gelirdi, yazları birlikte çok güzel vakit geçirirdik, gündüz çalışırdı, akşamları beraber yürüyüş yapar, çay bahçesine gider, evde muhabbet ederdik. Üçüncü sınıfta okuldan bir asistanın tavsiye ettiği bir firmada part-time işe başladı, orada bir kızla arkadaş olmuş, benimle en kısa sürede tanıştıracağını söyledi. O zamana kadar hiç bir kızla arkadaşlığı veya sevdiği bir kız olmamıştı. Sömestr tatilinde ben emekli olmuştum, yanına gittim, orada beni o kızla tanıştırdı. İlk gördüğüm andan itibaren hiç beğenmedim o kızı" "Teyzeciğim, ölmüş gitmiş, nesini beğenmedin kızcağızın?" diye kesti Zişan hemşire Safinaz Hanım'ın sözünü. "Nasıl anlatayım sana, o pek anlatılmaz, biraz öngörü, biraz insan sarraflığı belki biraz da annelik içgüdüsüyle hissedilen bazı şeyler" dediğinde "hımmm" dedi ve devamını bekler bir bakışla baktı Zişan Safinaz Hanım'ın yüzüne. "Neyleyeyim ki erişkin bir insanın yaptıklarına müdahale etme imkanınız olamıyor." dedi kestirmeden ve devamında; "yok, öyle ona müdahale ettim, vazgeçirmeye çalıştım falan sanma sakın. Hiç bir şey söylemedim. Ertesi gün o kız beni ailesiyle tanıştırmak istemiş, bizi yemeğe davet etti. Olmayacak ya, o gün beni bir karın ağrısı tuttu, afedersin bir ishal olmuşum, öğleden sonra hastanedeydik, gece yarısına kadar serum takılıydı, sonra çıktık hastaneden. Ertesi gün ben Servet'ten beni derhal uçakla göndermesini istedim, o daha tam iyileşmeden göndermek istemedi ama ben ısrar edince bileti aldık ve ben eve döndüm. O günden sonra ben bir daha o kız hakkında hiç konuşmadım. Telefon görüşmelerimizde Servet uzun süre  o kızın bana selamını söyledi, ondan haberler verdi fakat ben pek karşılık vermedim. O da bir süre sonra bahsetmedi. Üçüncü sınıfın sonunda yaz tatiline geldiğinde artık eskisi gibi değildik. Ben ona her zamanki gibi, belki daha fazla ihtimam gösteriyordum. Emekli ikramiyemden ayırdığım parayla onun odasının mobilyalarını bile değiştirmiştim fakat o sadece bir teşekkür etti hepsi o kadar. Eskiden olsa bana ne laflar sıralar, ne methiyeler dizerdi. Zaten tatilin yarısı olmadan oradaki işten çağırdıklarını söyleyip döndü. Son senesinde ise sömestr tatilinde dahi gelmedi eve, iş yoğunluğu varmış, neyse okulu başarıyla bitirdi ve beni mezuniyet törenine "mutlaka bulunmalısın, sensiz olmaz, bu senin emeğin, sensin beni bugünlere getiren" gibi çok içten ve samimi bir arzuyla çağırdı. Biletimi bile almıştı. Nasıl anlatayım, çok mutlu olmuştu gittiğime, birlikte güzel bir gün geçirdik. Ertesi gün işyerine de uğramamı istedi, kırmadım gittim. Güzel bir işi vardı, Antalya'nın en büyük sigorta şirketlerinden birinde sevilen, gözde bir eleman olmuştu benim oğlum, gurur duydum." 
"Afedersiniz, Zişan hemşire bizim hastanın serumu bitti bakar mısınız?" diye gelen refakatçi Safinaz hanımın sözünü böldü. 
"Teyzeciğim, ben hastalarıma bir bakıp geleyim" diyerek odadan çıktı. 

Servet ameliyata gideli dört buçuk saat olmuştu, öğle ezanı okunuyordu, ezan biter bitmez Safiye hanım hemen namaza durdu. Namazı bitince uzun uzun dualar etti yine. Zişan'ın da işleri bitmişti, tekrar geldiğinde Safinaz hanım merakla; "Servet'imden bir haber var mı?" diye sordu. "Hayır yok teyzeciğim, biz de bekliyoruz" dedi. "Hadi sen anlatmaya devam et, bak hem vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsun"
"Ah kızım, seni de meşgul ediyorum." diyerek söze başladı Safinaz hanım
"Her şey çok güzeldi, şirketin sahipleri Servet'i çok seviyorlar ve beni gururlandıracak ifadelerde bulunuyorlardı. Part-time olarak girdiği işte iki yılda neredeyse patronlardan sonra en önemli elemanı olmuştu şirketin. Lakin o kız.." dedi ve duraksadı. Sanki bir şeyler söylemek istiyordu da söyleyemiyordu. Biraz daha durdu, gözleri buğulanmaya başladı, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi olmuştu, nefesi sıklaştı, burnundan sık nefesler almaya başlamıştı ki hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Zişan ne yapacağını şaşırdı, bu asil ve güçlü görünen kadının bu haline nasıl tepki vereceğini bilemedi, dona kaldı. Son anda, hızlı bir hamleyle etajerin üzerindeki peçetelikten bir peçete verebildi. Bir yandan sağanak yağmur gibi boşalan gözyaşlarını silerken bir taraftan o hıçkırıkların arasında anlatmaya devam etmeye çalışıyordu; "o kızcağız..." dedi tekrar hıçkırıklara boğuldu, evet Zişan çok iyi fark etmişti, o ana kadar bahsederken zavallı bir yaratık gibi bahsettiği kız şimdi acınası ve belki de himmet edilesi bir ifadeyle anılmıştı. "O kızcağız Servet'imin yanında beni görünce nezaketle ve gülümseyerek elimi öpmeye yöneldi.." yine hıçkırıklarla ağlayarak ve bu sefer Zişan'ın boynuna sarılarak "ben ona elimi vermedim..."
Kadıncağız sarsıla sarsıla ağlıyordu ve Zişan'ın ona yapabileceği bir şey yoktu. Zişan da ona bu konuda hak vermiyordu, içinden geçenler yüzüne yansımıştı. Allah'tan yüz yüze değillerdi o anda. 
Safinaz hanım Zişan'ı hiç bırakmak istemiyordu sanki. Belki de bu itiraftan sonra yüz yüze gelmek istemiyordu. Böyle bir süre ağladıktan sonra Zişan'ı bıraktı ve başı önüne eğik, tıpkı suçlu bir çocuk gibi ağlamaya devamla; "işte o gün bizim oğlumla ayrılığımız başladı, tam üç yıl oldu, ilk bir yıl o hep bana ulaşmaya çalıştı fakat ben o kızcağızdan vazgeçmesini umarak ona karşılık vermedim, sonra o da beni aramaktan vazgeçti."
"Haklıydı, ne diyebilirim ki, ben çok kabalık ettim, onu çok incittim, onu hiç ummadığı bir yerden ve çok zamansız vurdum, haklıydı, kabahat bende olduğu halde o bana döndü, ben yine ona yüz vermedim. İçim yanıyor, ben nasıl böyle yaptım, ben nasıl bir anneyim, nasıl bir insanım? Allahım beni affet..." 
"Evlenmişler, bunu işittiğimde bir kez daha sarsıldım, çok aramak istedim, hatta yanına gitmeyi düşündüm defalarca..."
"Olmadı işte, olmadı, olmadı..."
"Burada, bu şekilde kavuşmak varmış..."
"Onun suçu yok, benim bütün kabahat, gururum, kibrim, nefsim, kıskançlığım... ne dersen de..."
"Rabbim beni affet.."
"Böyle biteceğini, böyle buluşacağımı hiç düşünmezdim..."
"Şimdi kızcağızla helalleşemedim, inşallah Servet'imle..."
Tekrar hıçkırıklara boğuldu. 
Zişan hemşire bir bardak su uzattı; "bunu için biraz, kuruyan  boğazınıza iyi gelir" dedi, suyu titreyen ellerinde zor tutuyordu. 
O sırada koridordaki ses Zişan hemşireyi çağırıyordu. 
"Beni çağırıyorlar, gitmem lazım" diyerek, biraz da bu ortamdan kaçarcasına koşarak çıktı. 
Bankoya vardığında Türker hocayla yüz  yüze geldiler. Türker hoca dudaklarını büzerek başını iki yana salladı ve odasına doğru yürüdü. 
Zişan olduğu yerde donakaldı. 
Bu durumu Safinaz hanıma nasıl söyleyeceğini düşünmek bile istemedi. 
Aklına ilk gelen şey ise bir kaç ay önce yüzüstü bırakıp, "bıktım artık" diyerek terkettiği yatalak annesine bakan babasını aramak oldu. 
Babası derhal açtı telefonu ve hasret, sevinç ve şefkatle "kızııım" der demez Zişan hemşire zorla "babamm" deyip hıçkırıklarla ağlamaya başladı. 

Peyami Bayram
11 Mart 2019
İstanbul





RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...