08 Mart 2026

BİZ BU SAVAŞIN NERESİNDEYİZ?

Hemen başta merakınızı gidereyim.

Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız.

Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda izah etmeye çalışacağım. 

Evet, birinci resimde de görüldüğü gibi coğrafi konum olarak ateşin tam ortasındayız. Son otuz yılda etrafımızdaki yaşanan ve yaşanmakta olan savaşlara bakınca böyle bir tablo var doğrusu.

Lakin bu yeni bir şey değil. Yüzlerce yıldır Türkiye toprakları öyle ya da böyle savaşların başladığı, üzerinden geçtiği veya komşu olduğu bir merkez olmuştur. Yani bir anlamda biz Türk milleti olarak alışığız bu duruma. Bu yüzdendir belki de bize "asker millet" denmesi.

Yaklaşık altıyüz yıl boyunca aşağıdaki ikinci resimdeki haritada görüldüğü gibi geniş bir coğrafyanın idaresi bizim elimizdeydi. Fetihler sebebiyle her devir için farklı olmakla beraber en geniş sınırlara sahip olduğumuz zamanlar haritadaki gibiydi. Bu büyük devletinin genişliği ilk büyük toprak kaybının yaşandığı 1699'dan evvel 20 milyon km2'ye ulaştığı söylenir. Tâbi devletlerle bu rakam 24 milyon km2'yi buluyordu.

Yani ilk haritayla ikinci haritayı üst üste getirdiğimizde Osmanlı Devleti 1923'te fiilen sona ermiş olsa da onun hakimiyetinden çıkan topraklarda savaşlar hiç bitmedi. Halen de devam etmektedir. Günümüzde bu topraklar üzerinde irili ufaklı tam 64 devlet bulunduğunu da burada belirtmeden geçmeyelim. (2026 yılı itibariyle Birleşmiş Milletler'e üye devlet sayısı 193'tür) 

Neden böyle?

1760'ta İngiltere'de başlayan Sanayi Devrimi modern çağın başlangıcı kabul edilir genellikle. Üretimde makineleşmenin öne çıkması demek olan Sanayi Devrimi 1840'a kadar İngiltere'den Avrupa'ya ve oradan da ABD'ye hızla yayılmıştır. Önceleri üretimde buharlı makineler kullanılırken ardından elektrik ve en sonunda içten yanmalı motorların 1876 yılında icadıyla başka bir evreye girmiştir. Bu teknolojik gelişmeler haliyle enerji ihtiyacını ortaya çıkardı. Önceleri buhar üretmek için kömür, sonra elektrik ve en sonunda makineleri, araçları çalıştırmak ve daha pek çok şey için ihtiyaç duyulan enerjinin hammaddesi olarak petrol açık farkla öne çıktı.

Neredeyse 19. Yüzyılın sonlarına kadar Arap Yarımadası çölden ibaret, Müslümanlar dışında hiç kimsenin ilgisini çekmeyen bir bölgeydi. Dünyada petrolün en bol ve en kolay çıkarıldığı bir bölge olduğu anlaşılınca başta İngiltere olmak üzere bütün dünyanın ilgisi bu bölgeye kaydı.

İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

Osmanlı Devleti'nin sanayileşme ve teknolojik gelişmelerden uzak kaldığı, aynı zamanda dış borçlarının arttığı bir zaman dilimiydi o zamanlar. Batıyı takip ve taklit etmeyi yönetim krizleriyle bir yere oturtamayan Osmanlı bu dönemde güçten düşmeye ve toprak kaybetmeye başlamıştı. Osmanlı bu zafiyet içindeyken geniş coğrafyasının dört bir yanında casuslar kol gezmeye başladı. Bunun neticesinde de terör, iç isyanlar, çatışmalar, işgaller, darbeler peş peşe geldi. 1914-1918 yılları arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı Osmanlı topraklarının batılı güçler tarafından paylaşılmasıyla son buldu. Bizde Harb-i Umumi denilen bu savaşın asıl maksadı da buydu zaten. 

Birinci Dünya Savaşı'nın dünyaya yansıyan en net tarihi sonucu yeni enerji kaynağı olan petrol yataklarının olduğu bölgenin hakimiyeti Osmanlı Devleti'nin elinden alınmıştı. Yapay bir şekilde bölünen çok parçalı bir Arap Yarımadası vardı artık. Dilleri, kültürleri ve büyük çoğunlukla dinleri de aynı olan bu bölgede Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi onun üzerinde sözde bağımsız devlet kuruldu. İngiltere ve Fransa'nın himaye/kontrolündeki bu topraklardaki petrol gelirleri böylece batıya akmaya başlamıştı.

Bu birinci savaştan sonra ABD'nin yeni bir güç olarak dünya sahnesine çıkması dengeleri değiştirmeye başladı. Sosyalit Sovyet Rusya ve Nazizm'in hakimiyetindeki Almanya'nın da güç yarışına girmesiyle 1939-1946 yılları arasında dünyada ikinci paylaşım savaşı (İkinci Dünya Savaşı) yaşandı.

Bu ikinci savaşta Türkiye savaşa girmemişti. Ancak savaşın sonunda iki kutuplu hale gelen dünyada Türkiye de safını seçmek mecburiyetinde bırakıldı. Türkiye muhtemelen öteden beri batıya yönelen/öykünen bir ülke olmanın da etkisiyle Sovyet Rusya'nın karşısında ABD'nin yanında saf tuttu. Bunun doğal sonucu olarak da batılı ülkelerin savunma paktı olan NATO'nun içinde yer aldı.

Bu arada dünyada bir gelişme daha yaşandı ve 1944'te Bretton Woods Anlaşmaları ile Amerikan Doları dünyada rezerv para birimi oldu. Bu anlaşmayla 1 ons altının karşılığı 35 Amerikan Doları olarak sabitlenmişti. Ülkeler arası ödeme sistemi için de buna göre kurallar belirlenmişti. Kısacası artık dünyada Doların Yüzyılı, veya diğer deyişle Amerikan rüyası böylece başlamıştı.

Doğuda başını Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)'nin ve batıda ise Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin başını çektiği ve adına Soğuk Savaş denilen iki kutuplu dünyada bu yeni para sistemi ve süreç içinde ona entegre daha pek çok sistemlerle avantajlı konumda olan ABD hormonlu bir şekilde büyüdü. Tüm dünyanın kaynaklarını dolar finans sistemi ile ülkesine taşıyan ABD artık kabına sığmayan bir güç olmuştu.  ABD, Vietnam'dan Küba'ya, Tayvan'dan Nikaragua'ya, Suudi Arabistan'dan Avrupa'ya kadar dünyanın her yanında kendine tabi yönetimler kurmak için her türlü entrikaya başvurdu. Çoğunda da başarılı oldu. Bir çok ülkede askeri üsler kurdu ve ticari, finansal ayrıcalıklar elde etti. Elbette çok önemli bir enerji kaynağı olan petrol rezervine sahip Arap Yarımadası'ndaki ülkelerde de kurduğu, ortak olduğu veya satın aldığı şirketler vasıtasıyla hakimiyeti ele geçirmeyi başardı.

Güç zehirlenmesi yaşayan ABD, 1971'de Bretton Woods Anlaşması uyarınca doların altına çevrilebilirliğini tek taraflı olarak sonlandırdı. Eş zamanlı olarak dünyadaki petrol ticareti de Amerikan dolarıyla işlem görmeye başladı ve böylece Arap-Amerikan ortaklığıyla petrodolar kavramı ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti'nin tasfiyesiyle 1920'lerde başlayan Filistin topraklarınının işgali neticesinde 1948'de kurulan İsrail artık ABD'nin Orta Doğu'daki ileri karakolu olmuştu. Bu süreçte ağırlıkla ABD ve Avrupa'daki siyonist sermayedarların oluşturduğu lobilerin ABD yönetimini mutlak etkisi altına alması da ABD ve İsrail ikilisinin birbirine ne kadar girift ilişki ağlarıyla bağlı olduklarını yeterince izah ediyor sanırım. Bu girift ilişkilerde sahada devletlerin yerini şirketler almıştır artık. Exxon, Mobil, Chevron, Gulf Oil, Texaco, Royal Dutch Shel ve British Petroleum . Bunlar 7 sisters denilen bölgedeki petrolün neredeyse tamamını kontrol eden batılı şirketlerdir.

İsrail, ABD'nin desteğiyle 1970'ler ve 1980'lerde tamamen terörist bir örgüt olduğunu utanmazlıkla ve şımarıklıkla aleniyete dökmüştür. İsrail'in Orta Doğu'daki terör eylemlerini artırmasıyla eş zamanlı olarak ABD'nin de bölgedeki nüfuz ajanlarının etkisi artmıştı.

1991'de Sovyetler Birliği ve dolayısıyla Varşova Paktı dağıldı. Artık iki kutuplu dünya sona ermişti. ABD adeta köpeksiz köyde değneksiz gezmeye başlamıştı. Aynı yıl ABD pek çok batılı ülkeyi ve batılılara ram olmuş ülkeleri de yanına alarak sözde Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in "kıyamet silahları"nı yok etmeye yönelik Birinci Körfez Harekatı ile bölgeye daha fazla ABD askeri yerleşmeye başladı.

Bu harekat İsrail ile ABD'nin birlikte planladıkları Orta Doğu'yu yeniden şekillendirme planlarının bir parçasıydı. Nitekim bunun bir kısmı sonraki yıllarda ABD Başkanı George W. Bush tarafından BÜYÜK ORTA DOĞU PROJESİ (BOP) olarak isimlendirilmişti.

1990'larda bölgede ABD ve İsrail tarafından yönetilen muhtelif terör örgütleri eliyle çok yoğun vekalet savaşları yürütülmüştür. Ayrıca sadece Orta Doğu değil Balkanlar'da ve Kafkaslar'da da gerginlikler, etnik çatışmalar sürekli körüklenmiştir.

Bir yandan da1979'da başlayan Sovyetler'in Afganistan'ı işgali 1989'a kadar sürmüştü. 

1979'da İran'daki İslami Devrimin ardından ABD'nin İran'daki menfaatleri son bulmuştu.

2000'li yılların hemen başında, 9 Eylül 2001'de ABD'nin New York şehrindeki İkiz Kuleler'e düzenlenen şaibeli bir saldırının ardından bu defa ABD girdi Afganistan topraklarına. 10 yıl sovyet işgali altında kalan Afganistan bu defa da 2021 yılına kadar 20 yıl ABD işgali altında kalmıştı. 


Bütün bu süreçte, yani1940'lardan ve 1970'lerden itibaren bölgenin ve aslında tüm dünyanın çıban başı veya daha doğru ifadeyle başbelası olan terör örgütü İsrail neydi ve ne oldu. İşte üçüncü haritada da bu durum apaçık görülmektedir.

Bütün bu olup bitenler ve dahi devam eden savaşlar muazzam bir savaş ekonomisi oluşturmaktadır. Yukarıda sayılan bütün savaşlar ve çatışmalar ister devletlerin silahlı kuvvetleri isterse farklı terör örgütleri veya paramiliter yapılar eliyle yürütülsün hepsinin silah, araç, gereç ve mühimmat ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçları da harp veya savunma sanayii olan ülkeler tarafından karşılanmaktadır. Mesela, ne gariptir ki Rusya'ya karşı savaşan Çeçen mücahitler Rusya'daki silah sanayiinden aldıkları silah ve mühimmatla bu savaşı yürütmüşlerdir. Veya Türkiye uzun yıllar PKK ile yürüttüğü mücadelede milyarlarca dolarlık askeri harcamar yapmıştır. Aynı şekilde PKK da uyuşturucu ticareti gibi benzer yollarla elde ettiği kara parayı yine bu silah sanayiine aktarmıştır. Sonuçta savaşan iki tarafın her ikisi de aynı uluslararası silah tüccarlarına para aktarıyorlar. 

Burada Sanayi Devrimi ile başlayan süreçte sermaye sahipleri veya şirketler zamanla öyle devasa boyutlara ulaşmışlardır ki bazı ülkeler bu zenginliklerin yanında çok küçük kalmaktadır. Yani artık dünyada devletlerden güçlü sermaye grupları vardır.

Konuyu daha iyi anlamak için buna biraz daha yakından bakalım:

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki (1945-1950) ekonomik tablo ile günümüzün (2024-2025) manzarası arasında devasa bir fark var. Savaş sonrası dünya ağır sanayi ve petrol üzerine kuruluyken, bugün teknoloji ve yazılım dünyayı yönetiyor.

İşte iki farklı dönemin devleri ve zenginleri:

1. Savaş Sonrası Dönem (1945 - 1950)

Bu dönemde ABD, dünya üretiminin yaklaşık yarısını tek başına gerçekleştiriyordu. Şirketler genellikle "fiziksel" üretim ve enerji odaklıydı.

Dünyanın En Büyük Şirketleri (Piyasa Değeri ve Ciro Odaklı)

O dönemde bugünkü gibi anlık "piyasa değeri" verileri çok yaygın olmasa da hakimiyet şu şirketlerdeydi:

-       -  General Motors (GM): Dünyanın en büyük sanayi kuruluşu ve işvereniydi. 1950'lerin başında cirosu milyarlarca dolara ulaşan ilk şirketti.

-        - Standard Oil (Exxon/Mobil): Enerji sektörünün tartışmasız lideri.

-        - U.S. Steel: Savaş sonrası yeniden yapılanmanın çelik tedarikçisi.

-        - General Electric (GE): Elektrik ve altyapı devi.


Dünyanın En Zengin Kişileri

Bu dönemde servetler genellikle sanayi ve petrol hanedanlıklarındaydı.

-        - Henry Ford: 1947'deki ölümüne kadar dünyanın en zenginlerinden biriydi. Serveti enflasyona göre uyarlandığında bugünün 200 milyar dolarına eşdeğer kabul edilir.

 H. L. Hunt: 1940'ların sonunda petrol sayesinde dünyanın en zengin adamı olarak anılmaya başlandı.

-       -  Haydarabad Nizamı (Osman Ali Han): 1940'larda yaklaşık 2 milyar dolar (bugünün parasıyla 35-40 milyar dolar) servetiyle "dünyanın en zengin insanı" olarak Time kapağı olmuştu.

 

2. 21. Yüzyıl: 2024 ve 2025 Verileri

Günümüzde fiziksel varlıklardan ziyade "veriler" ve "çip teknolojisi" en yüksek değeri yaratıyor.

Dünyanın En Büyük Şirketleri (Piyasa Değeri - Mart 2024/2025)

Şirket değerleri artık "Trilyon Dolar" kulübünde yarışıyor:

Sıra

Şirket

Sektör

Piyasa Değeri (USD)

1

NVIDIA

Yapay Zeka / Çip Tasarımı

$3.5 - 4.3 Trilyon

2

Apple

Tüketici Elektroniği / Donanım

$3.3 - 3.8 Trilyon

3

Microsoft

Yazılım / Bulut Bilişim

$3.0 - 3.4 Trilyon

4

Alphabet (Google)

İnternet Hizmetleri / Veri

$2.0 - 2.5 Trilyon

5

Amazon

E-Ticaret / Bulut Bilişim

$1.8 - 2.2 Trilyon

Not: Suudi Arabistan'ın petrol devi Saudi Aramco, teknoloji dışı olup bu listede ilk 5'i zorlayan tek şirkettir.

Dünyanın En Zengin Kişileri (2024 Forbes/Bloomberg)

Bireysel servetler artık 200 milyar dolar barajını aşmış durumda:

-        - Elon Musk: ~250 Milyar $ (Tesla, SpaceX)

-       - Bernard Arnault: ~230 Milyar $ (LVMH - Lüks Tüketim) 

-      -   Jeff Bezos: ~200 Milyar $ (Amazon)

-       -  Mark Zuckerberg: ~175 Milyar $ (Meta)


Temel Farklar: O Gün vs. Bugün

Ölçek: 1950'lerde 1 milyar dolar devasa bir rakamken, bugün "Mega Ölçekli" tabir edilen şirketler 3.000 milyar (3 trilyon) doları aşmış durumda.

Sektör Kayması: Savaş sonrası güç "Petrol ve Çelik" iken, bugün güç "Çip ve Algoritma" üzerine kurulu.

Bireysel Servet: Eskiden servetler nesiller boyu aktarılan hanedanlıklar (Rockefeller, Ford) üzerinden yürürken, günümüzde teknoloji girişimcileri tek bir ömürde dünyanın en zengini haline gelebiliyor.

Bu devasa ekonomik güçlerin günümüz savaşlarına yansıması, savaşın karakterini "fiziksel yıkımdan" "algoritmik üstünlüğe" doğru kaydırdı. Artık cephedeki tank sayısından ziyade, o tankı yönlendiren yazılımın ve verinin kimin elinde olduğu belirleyici hale geldi.

İşte bu dev şirketlerin ve zenginlerin modern savaşlardaki yansımaları:

1. "Bulut" ve "Yapay Zeka" Artık Birer Cephe

Eskiden savaşlar çelik fabrikaları ve petrol kuyuları için yapılırdı. Bugün ise Microsoft, Google ve Amazon gibi şirketlerin sunduğu bulut bilişim altyapıları, orduların "beyni" haline geldi.

  • Yapay Zekâ Odaklı Hedefleme: NVIDIA'nın çiplerini kullanan yapay zekâ sistemleri (örneğin Palantir gibi şirketlerin yazılımları), sahadaki binlerce veriyi saniyeler içinde işleyerek hedef tespiti yapıyor. Bu, savaşı insan hızından "makine hızına" çıkarıyor.
  • Veri Egemenliği: Bir ülkenin tüm devlet verileri Amazon veya Microsoft sunucularındaysa, o şirket (ve dolayısıyla o ülke) savaşın gidişatını teknik bir kısıtlamayla değiştirebilir.

2. Şahsi Güç: "Bireysel Diplomasi" ve Uydu Savaşları

İkinci Dünya Savaşı'nda zenginler devletlerine kaynak sağlardı; bugün ise devletler zenginlerin teknolojisine muhtaç durumda.

  • Elon Musk ve Starlink Örneği: Ukrayna ve Orta Doğu'daki çatışmalarda gördüğümüz üzere, Starlink uyduları bir ordunun tüm haberleşme altyapısını tek başına sırtlayabiliyor. Bir milyarderin "uyduları açma veya kapatma" kararı, bir operasyonun kaderini belirleyebiliyor. Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir "bireysel jeopolitik güç" kullanımıdır.

3. Çip Savaşları (Modern "Petrol" Krizi)

İkinci Dünya Savaşı'nda petrol neyse, bugün NVIDIA'nın tasarladığı ve Tayvan gibi bölgelerde üretilen gelişmiş çipler odur.

  • Yeni Ambargo Silahı: Eskiden düşman ülkeye petrol akışı kesilirdi; şimdi ise yüksek performanslı çiplerin satışı yasaklanıyor. Bir ülke en gelişmiş AI çiplerine erişemezse, sadece ekonomik olarak değil, askeri teknoloji olarak da "taş devrinde" kalma riskiyle karşılaşıyor.

4. Asimetrik Savaş ve Ucuz Teknoloji

Büyük şirketlerin sivil kullanım için ürettiği teknolojiler (ucuz drone motorları, kamera sensörleri, Starlink terminalleri), küçük grupların devlet ordularına karşı direnmesini sağlıyor.

  • Düşük Maliyet, Yüksek Yıkım: Birkaç bin dolarlık bir drone ve ticari bir yazılım, milyon dolarlık bir tankı etkisiz hale getirebiliyor. Bu, savunma sanayiindeki devasa bütçelerin sorgulanmasına neden oluyor.

Özetle Fark Nedir?

  • 1945: Devletler, şirketlere ne üreteceğini emrederdi (Savaş ekonomisi).
  • 2024-2026: Şirketler, devletlerin savaşma kapasitesini belirleyen teknolojileri ellerinde tutuyor.

Sonuç: Günümüzde savaşlar artık sadece toprakta değil, kodlarda, uydularda ve yarı iletkenlerde kazanılıyor veya kaybediliyor. En zenginler artık sadece para sahibi değil, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisinin "anahtar teslim" sağlayıcılarıdır. 

Savaşlar artık devletlerin, hükümetlerin değil trilyon dolarlık sermaye ve servet sahibi şirketlerin veya kişilerin arasındaki çatışmalardır diyebiliriz. Enerji kaynaklarına sahip olmak, enerji ve her türlü malların taşındığı lojistik ağlarına hükmetmek günümüzde devletlerin yanında çok uluslu büyük şirketlerin de ilgi alanındadır.

Ağır sanayiden elektronik ve bilişim sektörüne kayan sermaye grupları kullanılan ödeme sistemlerini de buna uyumlu hale getirmişlerdir. Son yüz yıldır altın ve gümüş gibi değerli madenlerden sonra Amerikan dolarının küresel ödeme aracı olarak modern bankacılık sistemleriyle kullanılması yaygınlaşmıştı. İçinde bulunduğumuz dijital çağda değişim aracı olarak kripto varlıkların da ortaya çıkması dünyadaki finans piyasasını da köklü bir değişikliğe zorlamaktadır. Bankacılık sektörü de bu çağdaki savaşların baş aktörlerindendir.

Fakat her ne olursa olsun bir devlet ve onu destekleyenler her türlü sermaye gücü, hava kuvvetleri, uçak gemileri ve siber güçleri de elinde bulundursa “piyadenin (kara harekâtı) ayak basmadığı” bir yeri zaptu rapt altına alamadığına insanlık tarihi şahittir. Bunu beceremeyenler ise vekil güçleri devreye sokmaktadırlar. Bu maksatla asimetrik savaşı derinleştirmek için hedef ülkede rejim muhalifleri, ideolojik gruplar ve bunlara destek olmak üzere paramiliter unsurlar devreye girmektedir. Bunların hepsi maddi güçle elde edilebilir vasıtalardır.

Paranın satın alamayacağı tek şey ise bir ülküye, bir davaya, bir dine inanmış samimi insanlardır. Ülkelerin görünen maddi unsurların dışındaki en temel ve sarsılmaz gücü de budur aslında. Bu yüzden “en güçlü silah ölümü hiçe sayan inanmış askerdir” diye boşuna denmemiştir.

Bu sayılanların yanında güçlü bir ülke için bu çağda gelişmiş bir istihbarat sistemi savunma mimarisinin en önemli kısmını oluşturmaktadır.

Bütün bu bilgiler çerçevesinde gelelim Türkiye'nin durumuna: 

Osmanlı döneminde Birinci Mahmut (1730-1754) döneminden İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar batıya öykünen ve taklit etmeye çalışan bir ülke idik. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan iki kutuplu dünyada Türkiye Cumhuriyeti ABD'nin başını çektiği Batı Bloku içinde yer aldı. 1952'de NATO'ya giren Türkiye'nin bu tarihten itibaren ordu, istihbarat ve ekonomi alanı başta olmak üzere ABD tarafından şekillendirilmiştir.

ABD yönetimi bazı dönemlerde Türkiye Cumhuriyeti'nde daha köklü değişimler yapmak veya farklı mekanizmaları devreye sokarak menfaatlerini sağlama almak maksadıyla yönetime müdahale etmiştir. 1960, 1971, 1980 askeri darbeleri 28 Şubat süreci, 7 Nisan 2007 e-muhtırası ve son olarak da 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bunların görünenleridir.

ABD sadece bu darbe ve benzeri müdahaleler ile yetinmemiş 1940'lardan itibaren Türkiye'nin sosyolojisiyle de yakından ilgilenmiştir(!). ABD, Türkiye ile kurulan yakın(!) ilişkiler neticesinde askeri ve siyasi alanların dışında bilimsel, kültürel, sportif ve sanatsal pek çok alanda yaptıkları çalışmalarla Türk toplumunu ırkçılık, mezhepçilik, cemaatçilik, bölgecilik gibi çatışma gruplarına ayırmışlardır. Bunların içerisinde eğitip donattıklarını ise sahaya sürerek bir yandan da Türkiye'de her türlü anarşi ve terörü beslemiştir. 

Lakin her türlü ilişkiye ve plana parasal(dolar) karşılığı ile bakan azgın kapitalist Amerikan kafasının almadığı bir Türkiye gerçeği ve binlerce yıllık tarihi tecrübeye ve çok farklı dinamiklere sahip bir Türk Milleti var.

Birinci Dünya Savaşı başlarken batılıların "hasta adam" olarak adlandırdıkları bir Osmanlı Devleti vardı karşılarında. Ülkenin içinde Duyun-u Umumiye İdaresi bulunan, bu yüzden maliyesi neredeyse çökmüştü. Ordu sistemi bozulmuş, Alman ekolü ile girişilen karmaşık bir yapıda emir-komuta birliği bozulmuştu. İşte böyle olumsuz şartlarda o günkü dünyanın en güçlüsü olan İngiliz ve Fransız donanmaları yanlarına aldıkları on binlerce sömürge askerleri de olduğu halde Çanakkale Boğazı'nı geçememişlerdi. Zayıflatılmış Osmanlı Hükümeti'nin zafiyetinden istifadeyle işgal ettikleri Anadolu topraklarını da terk etmek mecburiyetinde kalmışlar ve geride bıraktıkları Yunan askerleriyle yürüttükleri vekalet savaşını da kaybetmişlerdi.

Buradan günümüze gelecek olursak. Evet, Türkiye Cumhuriyeti bugün bir NATO üyesidir. Bu her ne kadar zalim ABD ile aynı safta olmak gibi bir talihsizlik gibi gözükse de bu durum bize bir koruma şemsiyesi de sağlamaktadır. Geçmiş ve yakın tarihten alınan derslerle Türk milleti savunma sanayiinde yaptığı atılımlarla bugün İHA ve SİHA'lar başta olmak üzere hava savunma sistemlerinden, milli muharip uçak, milli gemi, tank ve her türlü mühimmatı üretebilen ve bunları pek çok ülkeye satarak gelir elde eden bir ülke konumuna gelmiştir.

Yukarıda anlattığımızdan da anlaşılacağı gibi modern zamanlarda savaşlar güçlü olanın hiçbir hukuku gözetmeden ülkeleri bilfiil veya vekaletler yoluyla bilvasıta işgal etmesi şeklinde devam etmektedir. Eski çağlardakilerden daha tehlikeli ve etki sahası geniş silahlardan dolayı savaşlarda can ve mal kayıpları günümüzde çok daha fazla olmaktadır maalesef. Bütün bunlara rağmen dünyadaki güçlü devletlerin ve onları sonuna kadar destekleyen çok uluslu şirketlerin daha çok kazanma hırsları hala son bulmamıştır. Nerede zayıf gördükleri bir yer varsa oraya saldırmaktan geri durmamaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşları olarak aramızdaki siyasi, fikri, dini, mezhepsel, bölgesel, ırk ayrımlarını bir kenara bırakarak dünyanın bu gerçeğini görmek mecburiyetindeyiz. Çünkü dünyada uzun yıllardır yapılan ve yapılmakta olan savaşların tam ortasındayız. Bu kanlı, acımasız ve hukuk tanımaz Siyonist-Evanjelist-Kapitalist ittifakının karşısında birlik ve beraberlik içinde dimdik durmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de çok çalışmak ve her türlü zorluğa karşı yılmamak üzere azim ve kararlılıkta olmalıyız.

Unutmayalım ki:

Dünyanın mazlum halkları için Türkiye Cumhuriyeti bir umuttur.

Türk bütün dünyada beklenendir. 


M. Peyami Bayram
8 Mart 2026
Arnavutköy, İstanbul

4 yorum:

  1. Peyami abi yazını ilgi ile okudum .
    -Yazının sonunda "aramızdaki ayrımları bir kenara bırakmak için birlik olmalıyız" diyorsun. Somutlaştırır mısın ? Hangi zemin üzerinde birlik? Değerler mi, çıkarlar mı, tehdit algısı mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle yazıyı okuyup yorum yaptığın için teşekkür ederim. Soruna gelince; aslında sorunun cevabı yazının tamamında anlatılanlardır. Belirttiğin birlik çağrısı yapılan cümleden hemen sonraki cümle de hangi esas üzerinde ve neye karşı birlik olunacağını da ifade ediyor.

      Sil
  2. bu arada yeni farkettim dünyanın 3 te 1 bizden kurtuluş günü kutluyor ilginç ,kendi bağımsızlık günlerini

    YanıtlaSil

Lütfen yorumlarınızda isminizi belirtiniz. Teşekkürler.

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...