12 Nisan 2023
Ramazan ayının düşündürdükleri 3
12 Kasım 2021
TİCARETTE HERŞEY KARŞILIĞINI BULUR, YA HAYATTA?
Başladığımız her işe bitirilmesinin neticesinde bir beklentimiz olduğu için başlarız.
Bilgi, beceri, meslek veya diploma edinmek için eğitim alır ya da öğrenim görür;
muhtelif ihtiyaçlar için gerekli parayı kazanmak maksadıyla ücretli bir işte çalışır veya ticaret yapar;
çeşitli mahsuller elde etmek için bağ, bahçe, tarla işleri ile uğraşır;
hastalığa şifa bulmak için hastaneye gider;
ziyaret, dinlenmek ve eğlenmek için seyahat eder;
mutlu bir yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak için evleniriz.
Yani ne yaparsak yapalım o işin sonucunda bir şey elde etmek maksadıyla başlarız.
Herhangi bir işe başlamadan önce kimi insan inceden inceye bir çok plan, program ve hesap yapar, kimisi de tabiri caizse bodoslama girer işin içine. Her iki durumda da bir beklenti vardır elbette neticeden. Çok hesap edenin mi beklentisi ve/veya kazancı daha çok olur, yoksa diğerinin mi bu bilinmez.
Kimin nasıl başladığı ve bitirdiğinden ziyade insanın elinde ne kaldığına bakarak bundan tatmin olup olmadığı ile ilgilidir yazıdaki konumuz.
İlk çocukluk evresi ile ergenlik sürecinde daha çok ebeveyn yönlendirme ve yönetimi altında olduğu için bu kısmı saymazsak insanın okul, iş ve meslek, evlilik, aile ve sosyal hayat gibi bir çok alanda tercihler ve seçimleri vardır. İnsan bütün bu tercih ve seçimlerinin ve tabii ki o yolda sarf ettiği emeğin karşılığını alır.
Başarılı bir eğitim hayatı ve iyi bir kariyer yolunda iş ve çalışma hayatını yürüten kişinin emeklerinin karşılığını aldığını ve bu süreçten kârlı çıktığını düşünebiliriz. Aynı şekilde güzel bir ticaret yapan ve günden güne sermayesini artıran bir tüccarın da süreçten kârlı çıktığını söyleyebiliriz. Gerçekten de bu durumdaki insanların zarar ettiğini kimse düşünmez.
Şurası bir gerçek ki hayat sadece eğitim, sadece iş, sadece aile, sadece sosyal hayat değil bunların da içinde olduğu bir bütündür. Hatta bu saydıklarımızın dahi kendi içinde safhaları, bölümleri vardır. İnsanın hayatın her alanında ve her alanın da her safhasında ve bölümlerinde kazançlı olması, kârlı çıkması neredeyse imkansız. Mesela herkes hastalanabilir, bir yakınını kaybedebilir, bir işinde zarar edebilir, bir dersten düşük not alabilir vs.
Burada üzerinde durmak istediğim konu hayata bütüncül olarak baktığımızda varılacak son noktada neticenin kâr mı yoksa zarar mı olacağının, kazananın veya kaybedenin neye göre belirleneceğidir.
Esasında belki de söylenmesi gereken tek ve en gerçek şey şudur: her insan bir gün mutlaka ölür.
İşte her şey burada bitiyor gibi gözükse de aslında burada başlıyor.
Neden?
Çünkü ölüm herkesi eşitliyor.
Çıplak ve soğuk bir beden ve toprakla buluşma..
Ya sonra?
İşte asıl hesap bundan sonra.
Nasıl mı?
Tıpkı bir ticaret gibi.
Elindeki bir defaya mahsus verilmiş olan sermayeyi(hayat) nasıl yönettin, ne aldın, ne sattın, hangi yatırımı yaptın, nasıl tasarruf ettin veya nasıl israf ettin, kimin hakkı kaldı, kimin gözü kaldı, kimden (ç)aldın, kime/kimi sattın?
Bunun gibi daha pek çok soru gibi soruların yaşanmış cevaplarını da karşımızda bulacağımız bir hesap sonunda hayat sermayemizden kar mı ettik yoksa zarar mı ortaya çıkacak.
Karşılığı mı?
Evet, çok yaşasa yüz yıllık ömrü olan insana bir kez daha dönüşü olmayan yaşanmışlıklardan ebedi bir hayata geçişte kaybettiğini görmüş olmak bile ceza olarak yeter bence. Hiç bir cehennem sahnesini düşünmeye gerek yok, o ebedi pişmanlık yeter. Birilerinin bayram ettiğini, sevinç çığlıkları atıp, mutluluktan uçtuğu bir ortamda tüm sermayesini kaybeden için çılgın alevli ateşlerden daha kötüsü hissedeceği pişmanlık ve hüzündür.
Oysa kazananın sevinci ne büyüktür düşünsenize. Kıt kanaat olsa da geçinip giderken ne en ufak ne bir menfaat ne de geçici bir heves yüzünden hiç bir kötülüğün, ahlaksızlığın, yalanın, dolanın, talanın ve zulmün yanında olmadan dümdüz yaşamış; alnının teri ve emeğinin karşılığında elde ettiği tertemiz kazancı ile hayatını idame ettirmiş bir insanın imtihanı/ticareti kazandığının müjdesini aldığındaki sevinç gözyaşları cennet ırmaklarıdır. Onun yaşadığı ebedi mutluluğun hazzının tarifi imkansızdır.
"Ve öyle kimseler var ki gerçekte inanmadıkları halde “Biz Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyoruz” derler.
(Aslında) onlar, (böylece) Allah'ı ve imana ermiş olanları kandırmak isterler. Halbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar; ve bunu da fark etmezler.
Kalpleri hastalıklıdır, Allah hastalıklarını daha da arttırmıştır ve ısrarlı yalanlarından dolayı onları şiddetli bir azap beklemektedir.
Onlara “Yeryüzünde fesat yaymayın!” denildiğinde “Biz sadece ıslah edicileriz!” diye cevap verirler.
Gerçekte onlar fesat saçan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.
Onlara: “Diğer insanların inandığı gibi inanın!” denildiğinde, “(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi?” diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler!
Ve imana ermiş olanlarla karşılaştıklarında, “Biz de [sizin gibi] inanıyoruz!” derler; ama şeytanî dürtüleriyle baş başa kaldıklarında, “Aslında biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece eğleniyoruz” derler.
Allah da bu alaycı tavırlarından dolayı onlara hak ettikleri karşılığı verecek ve onları küstahlıkları ile başbaşa şaşkınca bocalamaya terk edecektir.
(Çünkü) onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlar, ama ne (bu) ticaretleri onlara fayda sağlamış, ne de [başka bir şekilde] hidayet bulmuşlardır." (Bakara Suresi, Ayet 9-16)
"Allah'ın vahyine [şeksiz şüphesiz] uyanlar, namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli-açık başkaları için harcayanlar: işte ancak bunlar hiç kesintiye uğramayacak bir kazanç umabilirler." (Fatır 29)
"Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar." (NUR 37)
"Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için) gizli ve açık sarf edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler." (FATIR 29)
Peyami Bayram
12 Kasım 2021
Arnavutköy, İstanbul
27 Aralık 2020
Ölüm ve Sonrası
Ölüm ve Sonrası
Hayatta duymak istemediğimiz, hatta düşünmek, aklımıza dahi getirmek istemediğimiz şeyler vardır.
Ölüm bunların en baskınıdır zahir.
İnsanlar hayatı, yaşamayı, canlı olmayı, diri kalmayı sever, ömrüne ömür katılsın ister. Öyle ki yaşlandıkça dünyaya bağlanma daha da artar. Çünkü mal, mülk, makam, mevki, çoluk, çocuk, torunlar derken insanın terk edemeyeceği şeyler çoğalır, hayatla bağları sıkılaşır.
Aslında kimsenin yaşlanarak belli bir yaşın üstünde hayata veda etmek gibi bir garantisi yoktur ama yine de yaşanılan toplumdaki ölüm yaşı ortalaması sanki herkes için geçerliymiş gibi varsayılır. Hatta ortalama insan yaşam süresinin sonuna yaklaştıkça bunu daha da ötelemek isteriz.
Bu minval üzere yaşarken çoğu insan ölümü hep uzak görmek, mümkünse hiç düşünmeden yaşamak ister. Dolayısıyla ölüm gerçeğini uzak gören, düşüncesini dahi kafasından uzak tutan kişiler aslında ölümle doğrudan ya da dolaylı ilintisi olan bir çok şeyi yapmayı ertelemek veya ihmal etmek kolaycılığına kaçar. Belki de kolaycılık yerine kurnazlık demeliydik buna.
"Unutmak" gibi saçma bir bahaneyi ileri sürmeyi günlük hayatın sıradan bir mazereti haline getiren insan bunu bütün hayatının, her türlü emek ve çabasının hasılası için nasıl kullanabilir anlamak oldukça zor. Anlaması zor olsa da ölümü hatırlamakla arasına koyduğu mazeretler içinde unutmak kadar insanın kendi varoluşuyla çeliştiği başka bir şey yoktur kanımca.
Dünyaya gelen her insanın öleceğini bilmesi ve buna paralel olarak ölünceye kadar yaptıklarının/yaşadıklarının sorumluluğunun ona getirdiği veya getireceği hesabı ödemek durumunda olduğu/olacağı aklı başında olanların kaçınamayacağı mutlak bir hakikattir.
Maddi açıdan, yani bedensel ölüm gibi kaçınılmaz bir sonun hiçbir din, inanç, felsefe ya da ideoloji ile ilgisi yoktur, her doğan bir gün ölür..
Ancak doğumla ölüm arasındaki sorumluluklar ile ölüm sonrası ile ilgili senaryolar dinî inanç, felsefe veya ideolojinin konusu olabilir.
Benim esas sorgulamak istediğim nokta insanın aklı yetmeye başladığı andan itibaren bir gün öleceği hakikatini apaçık ve net bir şekilde zihninde canlı tutmaktan kaçınmasının nedenleridir.
Mesela ücretli çalışanlar, neredeyse işe başladıkları andan itibaren emeklilik hesabı yaparlar. Efendim ne zaman emekli olacak, yok ne kadar tazminat alacak, alacağı tazminat ve diğer birikimleri ile nereden ev alacak, nasıl bir emeklilik hayatı yaşayacak gibi bir dizi hesap, kitap, hayal kurmaca..
Hayır, yanlış anlaşılmasın, bu kötü bir şey değil elbette. İnsanın hayatında planlar yapması, hedeflerinin ve hayallerinin olması bilakis güzel bir şey.
Burada eksik olan şey ölümsüzlük diyarındaymış gibi planlar yapılması. Ölümün ya hiç, ya da çok az hesaba katılıyor olması.
Ölüm, inancın bir konusu değil ama ölümden sonrası tamamen inancın ve felsefenin konusu.
Ölümü bilmek sadece en alt düzeyde zeka gerektiriyor. Ölümden sonrası hakkında düşünmek ise akıl ve inanç gerektirir. Aklı başında bir insanın ölümü hatırlamaması neredeyse imkansız, fakat ölüm sonrası hakkında düşünmemesi bilinçli bir tercih. Burada da karşımıza insanın aldanışları, yanlış tercihleri, hesap hataları çıkıyor. Bunun nedeni doğru bilgiden uzaklaşmak, bilginin hakikatini arama külfetindense bilmemenin konforunu yaşamak olduğunu düşünüyorum.
Ölümlü bir hayatı yaşarken ölümden sonrası hakkında adam akıllı düşünmemek emekli olacağı işte sonsuza kadar çalışma planı yapmaya benzer.
Bu meyanda ölüm hakkında ve ölüme dair fikirler insanın inancının ve ideolojisinin yani kısacası hayat tarzının belirleyicisi oluyor.
Son olarak mübarek Kur'an-ı Kerim'in 83ncü suresinin tamamını buraya alıntılıyorum. Zira bu surede Cenab-ı Hak insanoğlunun dünyada değer verdiği şeyleri nasıl arkada bırakılıp ölüp gideceğini ve dünyanın içindeki değerli ne varsa tüm doğal güzellikleri ile birlikte bir gün nasıl darmadağın olup parçalanacağını, insanın hayatının semeresinin önüne nasıl serileceğini, kudreti ilahi karşısındaki aczini bilfiil nasıl hissedeceğini muhteşem ifadelerle anlatıyor.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
04 Mart 2016
Ölümlü hayat ve sevginin ışıltısı
Herkes kendine bir yer edinmeye çalışıyor bu alemde. Hiç kimse öteki alemdeki yeri için bu kadar uğraşmıyor. Sanki hiç gitmeyecekmiş gibi!
Hem yaşadığını inkar edersin ölümü yok oluş kabul edersen
hem de anlamı olmaz yaşarken verdiğin bunca emeğin, mücadelenin.
veya ölümdeki gizemi çözemediklerindendir
bu dünyadaki kargaşanın, savaşın, sömürünün ve yoksulluğun sebebi.
"ey insan, sen ölümlüsün ve aldığın nefes sayılıdır" der.
"hadi bunu da ye, şunu da iç, onu da yap" der
ve insanı önüne katar götürür.
nefis mantık yürüterek yola devam eder.
Peyami Bayram
18/02/2016, İstanbul
15 Şubat 2013
Beklemenin diyalektiği
Beklemenin diyalektiği
Beklemek aslında çoğunlukla bir farkında olma durumudur. Birisini, bir olayı, bir tarihi veya saati, bir neticeyi, bir kararı beklemek gibi. Bunlar bizim bir ön bilgi veya bize bildirilen bir haber üzerine beklemelerdir. Hayallerimiz, ümitlerimiz, sezgilerimiz, keder ve sevinçlerimizle bezenmiş duygularla bekleriz hep beklediklerimizi.
Bir de farkında olmadan beklemeler vardır. Siz onu, o sizi bekler durursunuz; içten içe bir bir sızı, bir heyecan belki de bir korkuyla.. Bu tür bekleyişin vuslatının ne zaman, nerede ve nasıl olacağını hiç bilemezsiniz. Belki de, yok yok belki değil, muhakkak bunu bilmemek daha iyidir. Çünkü ölümü bildiğinde insanın yaşam çarkı dönmez. Dolayısıyla ölüm bizi, biz de ölümü farkında olmadan bekleriz.
Beklenti ise yukarıda bahsettiğimiz farkında olarak veya olmadan beklemenin dışında bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Beklemek kökünden gelse de bu bir ümit etme, heveslenme, arzulama ve çokça da yönelme içerir. Beklenti kişinin lehine olacak sonuçlardır aslında.İnsanın beklentileri eylemleri ile ne kadar mantıklı ve rasyonel bir ilişki kurmuşsa o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Aksi halde hayallerde kalan bir hatıradan öteye geçemez. Beklentilerin olumlu sonuçlanması için emek vererek beklemek gerekir.
Emeksiz ekmek olamayacağı aşikarken beklentilerini ham hayallerde besleyenlerin beklemeleri sadece kaybettikleri zamandır. Bu kaybedilen zaman bazıları için bir ömrü doldurur bazen. Ne yazık!
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...
