İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2025

Ramazan Notları 3 ÜLFET

Ramazan Notları 3

ÜLFET

Sözlükte “alışmak, birleşip kaynaşmak, sevmek” anlamındaki ilf (elf) kökünden türeyen ülfet insanların birbirine ilgi ve sevgi duymasını, destek olmasını sağlayan, toplumsal uyum, birlik ve beraberliği güçlendiren kaynaşma ve birlikte yaşama eğilimini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de ülfet kavramı sosyal ve ahlâkî anlamıyla iki yerde geçmektedir. Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde müslümanlar Allah’ın dinine ve kitabına sarılıp tefrikadan kaçınmaya çağrıldıktan sonra asırlardan beri birbiriyle çatışma halinde bulunan Arap topluluklarının, özellikle Medineli yerlileri Evs ve Hazrec kabilelerinin Allah’ın kalplerine verdiği ülfet sayesinde kardeş oldukları belirtilmekte, bu değişim, “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken Allah sizi oradan kurtardı” şeklinde dile getirilmektedir. Enfâl sûresinin 63. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, “Dünyanın bütün servetlerini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin” ifadesiyle aynı çatışmacı kültüre işaret edilmiş ve Allah’ın kalplerine koyduğu ülfetle onları kaynaştırdığı bildirilmiştir. İslâm öncesi çatışma ve savaşlar, İslâm sonrası ise ülfet ve muhabbet dönemidir. Hadislerde de Araplar arasındaki eski düşmanlıklara temas edilerek İslâm’ın ve Resûlullah’ın birbirine düşman olanları birbiriyle uzlaştırdığına dikkat çekilmektedir (meselâ bk. , I, 190; III, 76, 104, 253; Buhârî, “Meġāzî”, 56). Resûl-i Ekrem’in ashabına öğrettiği bir duada, “Allahım, kalplerimize ülfet ver, aramızı düzelt!” ifadesi de yer alır (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 178). Resûlullah mümini “başkalarıyla ülfet eden kimse” diye tanımlamış, başkalarıyla ülfet etmeyen kimsede hayır bulunmadığını bildirmiş (, II, 400; V, 335), münafıkların kusurlarını sayarken, “Kibirlidirler, ne onlar başkalarıyla ne başkaları onlarla ilişki kurabilir” demiştir (, II, 393). Diğer bir hadiste, insanlarla bir arada yaşayıp sıkıntılarına katlananların, müslüman kardeşinin sıkıntılarına katlanmayanlardan daha çok sevap alacakları belirtilmiştir (, II, 43). Hadislerde ülfet anlamında “muâşeret” ve “muhâlata” gibi kavramlar da geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında “Hüsnü’l-muâşere” başlığı altında aile içinde kaynaşmayı teşvik eden hadisler toplanmıştır (Buhârî, “Nikâḥ”, 82; İbn Mâce, “Nikâḥ”, 50; Dârimî, “Nikâḥ”, 55). Hadis kitaplarında, Resûlullah’ın insanlarla bir arada bulunmaktan duyduğu memnuniyeti ve başkalarına karşı güzel davranışlarını anlatan çok sayıda rivayet mevcuttur. Gazzâlî’nin bunlardan derlediğine göre (İḥyâʾ, II, 358-367) Hz. Peygamber insanların en yumuşak huylusu, en müsamahakârı, en cömerdi ve en afifiydi. Herkesin davetine icabet eder, insanlarla hediyeleşir, fakirlerle birlikte otururdu. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılırdı. Hiç kimseye sıkıntı vermez, özür dileyenin özrünü kabul eder, insanlarla şakalaşırdı. Herkese karşı güler yüz gösterirdi. İnsanların ihtiyacını karşılar, birinin ihtiyaç için geldiğini hissederse namazını kısa tutup ihtiyacını sorardı.

İslâm ahlâkçıları toplumsal kaynaşmanın, uyum içinde birlikte yaşamanın gerekliliği ve faydaları üzerinde durmuştur. Ebû Bekir er-Râzî aklın insana başkalarıyla iyi ilişkiler ve dostluklar kurmayı öğütlediğini, hayattaki güzelliklerin büyük bir kısmının insanlarla dostça bağlar kurup yardımlaşmaktan doğduğunu belirtir (Resâʾil felsefiyye, s. 80). Fârâbî siyaset felsefesini, insanın kendi yetkinliğini başkalarıyla birlikte yaşayıp yardımlaşmakla kazanabileceği fikri üzerine kurmuştur (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 117). Hiç kimsenin yetkinliğini tek başına yaşayarak kazanamayacağını belirten İbn Miskeveyh’e göre ihtiyaçlardan dolayı farklı insan grupları birleşip kaynaşmakta, bir bedenin organları gibi toplumun fertleri arasında birlik ve ülfete dayalı ortak hayat doğmaktadır. İbn Miskeveyh, bazı ibadetlerin toplu icra edilmesiyle insanlar arasında sevgi, iyilik ve mutluluğun yaygınlaşmasının hedeflendiğini ifade eder (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 125, 130-131).

İslâm ahlâk düşünürleri arasında sosyal ahlâka büyük önem verdiği bilinen Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde geniş bir şekilde incelediği ülfeti (s. 148-208) huzur ve mutluluğa ulaşmanın başlıca şartlarından biri olarak görür. Ülfet insanlar arasında duygu bağını sağlayan bir motiftir. Zira insanların ilkel tabiatları başkalarına eziyet etmeye meyillidir. Fertler arasında ülfet bağı kurulmazsa düşmanlık ve kıskançlık duyguları hayatı çekilmez duruma getirir. Mâverdî ülfet sebeplerini beş başlık altında inceler: Din, akrabalık, hısımlık, sevgi, iyilik etme. Din toplumda dayanışmayı sağlar, fertlerin birbirinden uzaklaşmasını önleyen ahlâkî bir işleve sahiptir. Hz. Peygamber’in müslümanları birbirine sırt çevirmekten, birbirini kıskanmaktan sakındıran, küskünlüğü üç günden fazla sürdürmeyi doğru bulmayan hadisi (, I, 3, 5, 7; Müslim, “Birr”, 24; Tirmizî, “Birr”, 24) dinin bu işlevine işaret eder. Resûlullah’ın Araplar arasında çok derin kopmaların, ayrılık ve düşmanlıkların yaşandığı bir dönemde gönderildiğini söyleyen Mâverdî, onun tebliğ ettiği din sayesinde düşmanlıkların güçlü kardeşliğe dönüştüğünü ve aralarında dayanışma ruhu oluştuğunu belirtir. Bu arada mezhep farklılıklarının tefrika, düşmanlık ve çatışmaya sebebiyet verdiğine dikkat çeker. Soy birliği aile ve akrabalar arasında dayanışma duygusunu besler. Hûd sûresinin 80. âyetindeki “sağlam bir destek” ifadesini “koruyucu aşiret” diye açıklayan Mâverdî’ye göre dinde sıla-i rahime önem verilmesinin sebebi de insanlar arasında ülfetin güçlendirilmesidir. Ülfetin önemli bir aracı da hısımlıktır. Mâverdî evlilikle ilgili bazı âyetleri (en-Nahl 16/72; er-Rûm 30/21) ülfet amaçlı olarak yorumlamaktadır. Sevgi duygusunun ülfeti güçlendirdiğine dair bazı hadisler ve ahlâkî sözler aktaran Mâverdî’ye göre dostluğun gelişme sürecinde psikolojik uyumdan ünsiyet, ünsiyetten halis niyet, bundan da sadakat ve muhabbet doğar. Muhabbetin asıl sebebi kişinin sevdiğini güzel görmesidir. Bu güzellik ruhun erdemlerindeki güzellikse bundan saygı, görünüş güzelliğiyse bundan da aşk doğar. Aşk sevginin, dolayısıyla ülfetin en yüksek derecesidir. Sevginin bu derecesinde insanların ruhları birbiriyle kaynaşıp bütünleşir. Gerçek dost insan için en değerli hazine, en büyük servettir. İyilik gönülleri sevgi ve şefkate yöneltir. Mâverdî, “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın” meâlindeki âyeti (el-Mâide 5/2) yorumlayarak Allah’ın hoşnutluğunun takvâda, insanların hoşnutluğunun iyilikte olduğunu, ikisini kazananın en ileri seviyede mutluluğa kavuşacağını ifade eder. Ayrıca âyet ve hadislerle zengin edebî literatürden yararlanıp, hayırların özellikle sosyal barış ve kaynaşmaya yapacağı katkılar üzerinde durur.

Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inin on beşinci bölümü “Ülfet, Kardeşlik, Sohbet ve Farklı İnsan Kesimleriyle Muaşeretin Âdâbı” başlığını taşır (II, 157-221). Gazzâlî’ye göre ülfet güzel ahlâkın, ayrışma kötü ahlâkın ürünüdür. Güzel ahlâk karşılıklı sevgiyi, kötü ahlâk nefretleşmeyi, kıskançlığı doğurur. Bu arada ülfet ve kardeşliğe dair âyet ve hadislerle İslâm büyüklerinin sözlerinden örnekler veren Gazzâlî birlikte yaşamanın sosyal, psikolojik ve ahlâkî sebeplerini incelerken insanlar arasındaki karakter uyumunun sevgi ve ülfet üzerindeki etkisine dikkat çeker. Ruhları ordu birliklerine benzeten, tanışıp uyuşanların aralarında ülfet kurduklarını, uyuşmayanların birbirinden uzaklaştıklarını bildiren hadiste de (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 2; Müslim, “Birr”, 159, 160; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 16) buna işaret edildiğini belirtir. Sevgi duygusunun geniş bir tahlilini yaparak gerçek sevginin Allah için ve Allah’tan dolayı olması gerektiğini söyler; kardeşlik ve dostluğun yüklediği ödevleri, birlikte yaşamanın sorumluluklarını geniş biçimde inceler. Eserin “Uzletin Âdâbı” başlığını taşıyan on altıncı bölümünde uzlete ve birlikte yaşamaya dair farklı görüşler açıklanır. Gerek Gazzâlî gerekse diğer âlimler birlikte yaşamanın gerekliliği üzerinde dururken kişinin dinî ve ahlâkî hayatı için zararlı olan bir çevreyi terketmek gerektiğini de hatırlatmışlardır.


BİBLİYOGRAFYA

, “elf” md.

, “elf” md.

, I, 3, 5, 7, 190; II, 43, 393, 400; III, 76, 104, 253; V, 335.

Ebû Bekir er-Râzî, Resâʾil felsefiyye (nşr. P. Kraus), Kahire 1939, s. 80.

Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1985, s. 117.

İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ (nşr. Hasan Temîm), Beyrut 1398, s. 125, 130-131.

Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1978, s. 148-208.

Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 369.

, II, 157-221, 358-367.

, VIII, 164; XV, 189-190.

Hasan eş-Şerkāvî, Muʿcemü elfâẓi’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1987, s. 282-283.


Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı, TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

14 Kasım 2017

İslam, Batı ve Müslümanlar

"Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir."

"Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapmayın."

1.  "Müslüman"lara karşı zaten müteyakkız halde olan tüm Avrupa ve batılı ülkeler Fransa'daki olaylar üzerinden harekete geçirilmek isteniyor.

2. Beyaz Adam'ın Orta Doğu olarak adlandırdığı coğrafyada yüz yıl önce yapılan paylaşımın yenilenmesi isteniyor.
Şimdiki güçler oranında hisseler isteniyor diyebiliriz.

3. İslamofobiye haklılık kazandırılarak batılı ülkelerde "cadı avı" başlatılabilir. Böylece Avrupa'da artmakta olan Müslüman nüfus azaltılabilir.
Göçmenlerin girişine engel olmanın haklılığı ve bunlara karşı katı tutumun sürdürülerek kalıcı kılınması sağlanabilir.

4. Türkiye'nin bu süreçte safını netleştirmesi istenecektir.
Batı'dan yana mı yoksa Orta Doğu'lu ve Müslüman bir ülke olarak İslam safında mı?

5. Adına Batı'da "barış", "demokrasi" vs. bizim tarafta ise "İslami" dense veya adında "İslam" ve benzer çağrıştırıcı ifadeler olsa da zalimden yana olmak zulme ortak olmaktır.

6. Türkiye bu süreçte kilit konumdadır ve dünyaya yeni bir dil ve istikamet bulmalıdır.
Bu hem Batılılar hem de İslam ülkeleri için hayırlı bir tutum olacaktır.

Allah'tan başka bütün güç ve otoritelerin hakikatte zayıf ve bitici olduğuna inanıyorum.

Allah bütün masum ve mazlumların yardımcısıdır.

14/11/2015
İstanbul

08 Nisan 2015

TEVHİD YA DA KAOS


TEVHİD YA DA KAOS


I


İnsanoğlunun önünde her zaman iki yol/seçenek vardır.

Doğumundan ölümüne kadar insan daima bu iki seçenek arasında tercihte bulunur. Elbette yeni doğan bir bebeğin bir seçimi söz konusu olamaz. Belli bir olgunluğa erişinceye kadar çocukların tercihlerini ebeveynleri yapar veya yönlendirir.

Bu tercihin en önemlisi ise insanın ebedi hayatı ile ilgili olanıdır şüphesiz. Hiç kimse bu aleme yokluktan gelmediği gibi yok olup da gitmeyecek. Biz insanlar bize bahşedilen ebedi hayatın yeryüzünde, şu anda bulunduğumuz boyutta ve bu zamandaki safhasını yaşamaktayız. Bundan önceki hayatımıza dair, en somut olan ana karnında geçirdiğimiz süre ve bebeklik çağımız dahil  hiç bir şeyi bellek düzeyinde bilemeyiz, hatırlayamayız. Buna bağlı olarak öldükten sonra da bir hayatımız olacağına inanıyoruz. Ahiret dediğimiz bu hayatla ilgili olarak alemlerin Rabbi olan Allah bize orada neler olacağı ile ilgili bu dünyanın şartları ile anlayabileceğimiz şekilde gerekli olan temel bilgileri yeter miktarda bildirmiştir. Ahiret konusu kesinlikle ve tamamen inanç alanına giren bir konudur. Bu sebepten dolayı ahirete inanmayan kişilerin yazının bundan sonraki bölümlerini okuyup okumamaları kendi tercihleridir.

Kur'an-ı Kerim ile bize bildirilenlerden öğrendiğime göre insanın bu dünyada yapıp ettiklerinin tamamı ölümünden sonra en küçük detayına, atom parçacıklarına kadar kaydedilmiş olarak karşısına konacak. Yapılacak net bir hesapla dünyadaki tercihlerine göre iki yerden birine, yani cennet veya cehenneme sonsuza dek kalmak üzere yerleştirilecek. Yalnız burada çok önemli bir şey var, o ebedi yurda sevk edilmeye kişinin sözleri, söylemleri tek başına yeterli olamayacak; sadece eylem ve işlemleri hesaba katılacak. Hatta kişinin "ben şöyle biriydim, böyle inanmıştım, öyle söylemiştim" şeklinde savunma yapmasının kesinlikle bir faydası da olamayacak. Çünkü her şey en küçük detayları ile kaydedilmiş olarak karşımıza dizilecek.

Aslında İslam, yani Hakk'a ve barışa, esenliğe, gerçek adalete, iyiliğe ve doğruluğa, samimiyete ve dürüstlüğe, sevgi ve hoşgörüye teslim olmanın kitaptaki sistematik adıdır.
Bunun pratik hayattaki karşılığı iman etmek ve inandığını ifade ettiği gibi yaşamaktır. İşte buna "tevhid" denir. Yani birlemek, birleştirmek, bir etmek, bir arada tutmak, birbirine bağlamak gibi çok yönlü ve çok derin bir anlama sahip bir kavramdır tevhid. Kuru kuruya "lailahe illallah" (Allah'tan başka tanrı/ilah yoktur) demekle iş bitmiyor kısacası. İnandığını söyleyen insanın bu sözün getirdiklerini, bağladıklarını, topladıklarını, ayırdıklarını, ayıkladıklarını ve daha pek çok şeyi idrak etmesi ve yaşamına katmasıdır tevhide iman etmek, yoksa sadece dilde tekrarlanan bir kelime olmakla yeterli olsaydı Allah'ın ahiretteki hesabının ne anlamı olacaktı ki?

Tevhid kavramının içeriğinde insanın tamamen ahiret yani sonsuz yaşamı için bir çaba varmış gibi gözükse de aslında dünyadaki yaşantısı da bu bağlamda rahat ve huzura kavuşmaktadır. Yalan söyleyen, iftira eden, hasetlik yapan, insana, hayvana, çevreye zulmeden, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, zina eden, kumar oynayan ve her türlü kötü alışkanlıklara müptela kişilerin bedenleri ne kadar sağlıklı, içleri ne kadar rahat, gönülleri ne kadar huzurlu ve sonuçta yaptıklarından ne kadar mutlu olabilirler ki?

Tevhide inanan ve buna uygun yaşantı süren kimselerin ahiretle ilgili beklentilerinin yanı sıra buradaki huzur ve mutlulukları bu dünyayı da onlara cennet gibi yaşamalarına vesile olmaktadır. Tevhid inancında olan kimse için dünya ve ahiret ayrımı olmamakta, ahireti dünya hayatının bir devamı olarak görmektedir. Bu inanç sebebiyle; dünya-ahiret bütünlüğü içinde yaşayan, bir gün tüm açık ve gizli kayıtların detayları ile açığa çıkacağından yaptıkları ve hatta yapabileceği halde yapmadıklarını bile hesap eden kişi gerçek mü'min(inanan) insandır. Böyle kişiler yokluk, yoksulluk, hastalık, zulüm ve benzeri sıkıntılar içinde olsalar bile bu dünyada da içleri huzurlu, yaşantıları mutlu, gelecekten ümitli yaşarlar. Hatta günah bile işleseler.. Çünkü inandıkları Allah'ın kullarına karşı ne kadar merhametli, adil, cömert, bağışlayıcı ve tükenmez hazineleri olduğunu bilirler. İşte butük enmeyen bir hazine değerinde olan iki dünya mutluluğudur.

II

Tevhidi anlamak aslında çok kolay. Onu anlamamızı zora sokan başta bizim egomuz sonra sırasıyla alışkanlıklarımız ve sosyal ortamdır. 

Önce bizi olumsuz etkileyen sosyal ortamı değiştirmeli, sonra alışkanlıklarımızı yenilemeli ve son olarak egomuzla ciddi bir mücadele içine girmeliyiz. Buradaki sıralama şüphesiz kişinin kendi özel şartlarına göre yer değiştirebilecektir.

Toplumun bize biçtiği roller ve buna paralel gelişen alışkanlıklarımız bizi özgür ve özgün olmaktan uzaklaştırır, bu da egoyu öne çıkarır. 

Evvela insanın doğuştan saf ve temiz yaratıldığını ve bütün kötü alışkanlık, azgınlık, sapma ve sapıtmanın sonradan edinildiğini belirtmeliyiz. 

Doğumdan itibaren her insan başta ailesinden olmak üzere çeşitli etkilere maruz kalır. Bu etkiler ilk çocukluk devresinin ardından ergenlikle beraber etkileşime evrilir. Artık o bir ergendir ve onun da kendini geliştirme ve ispatlama, kariyer edinme, konfora erişme, mülk edinme, cinsellik gibi arzu ve hevesleri vardır ve bunların da tesiri altındadır. Bu içten gelen etkilerin yanında okul, mahalle, arkadaş ve diğer sosyal ortamlar da artık kişiye tesir eden etmenler arasındadır. Bundan sonra ise farklı zamanlarda ve ortamlarda yol ayrımlarıyla karşı karşıya gelecek olan insanın her zaman en az iki tercih hakkı vardır. Bunlar temelde "doğru-yanlış", "kar-zarar", "iyi-kötü" veya "hak-batıl" olarak insanın karşısına dikilir ve bir seçim yapmasını ister. Her insan bu tercihi kullanır ve kendine bir yol seçer. Böylece insanoğlu Adem/adam olmaya başlar.

İnsan daima yaptıklarının esiri olur, bu da onun egosunu öne çıkartarak kendini savunma refleksiyle ortaya koyar. Doğru-yanlış ayırmayan bu savunma refleksi egoyu besler, yükselen ego kendine yandaşlar arar ve o yandaşları hemen yanı başında bulur; onlar kendisinin bir benzeri ve hatta eşi (Havva)dır..İşte bu cennetten (huzurlu ortamdan) çıkışın başlangıcıdır.

Şimdi anlayana sınav başlıyor. 

Sorular hangi kitaptan belli. Cevap şıkları çok net. Çeldirici (şeytan) ise insanın kendi içinde, yani egonun ta kendisi. Şimdi ne istersen onun yolu sana açıktır. Yokuşa tırmanmak, düz yolda yürümek veya bayır aşağı iniş, ne istersen seçebilirsin. Buradaki seçme özgürlüğü (irade) insanın aslında dünya hayatına dair temel dayanak noktasıdır. Bu noktadan yani irade beyanını ortaya koyduktan sonra dıştan gelen tahrik (ayartmalar) ve içten gelen kışkırtmalar(nefis/heva) insanı tabiatı gereği doğru yolda gitmekten uzaklaştırır.

Kısacası egodan sıyrılmak; diğerkam olmak(empati yapmak), herkese karşı açık ve dürüst olmak, cömert ve sosyal adaletçi, özgürlükçü ve her şeyden önemlisi kula kulluk etmeden uzaklaşarak mutlak hakikate yani ölüm ve sonrasındaki hesap gününün sahibi olan Allah'a kulluk etmektir. Tevhid imanın öteki adıdır, onun zıddı olan şirk ise şüphesiz bir pisliktir.

İnanmak bir söylem değil, ancak ve ancak bir eylem olduğunda anlam kazanır. Onu yalnızca dille söylemek söyleyenin bir iddiası olmaktan öteye geçemeyecektir asla. Her iddia bir ispat ister hakeza.


Kısacası; tevhid, yani iman samimiyet ister, gayret ister, emek ister, yürek ister vesselam...

"Ey İnananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği Kitap'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününu inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." 
(Nisa Suresi 4; 136)

III

İslam, tevhid esasına dayalı bir dindir.

Tevhid inancının temeli ise Allah'ı tanımaktır.

Bu temel sağlam kurulmazsa üzerindeki hiçbir şey kalıcı olamaz.

Öyle ya insan tam ve doğru bir şekilde tanımadığı bir Tanrı'ya niçin ve nasıl inansın. 
Ve şayet tam ve doğru bir şekilde tanımadan inandığını söylüyorsa bu inanç çok da sağlam bir zemine oturmuş sayılmaz. Öyle değil mi?

Düşünün bakalım nasıl bir şeydir inandığınız Tanrı;

- sadece bir yaratıcı mı?
- göklerin sahibi güçlü bir hükümdar mı?
- bilinmezleri bilen bir kahin mi?
- çokça bağışlayan müşfik bir baba mı?
- ölüm anını bekleyen bir hesap sorucu mu?
- zorluk ve sıkıntı anında çağırınca hemen yanı başında belirmesini istediğin güçlü bir yardımcı mı?
önünde insanların yerlere kapanmasından haz duyan yüce bir imparator mu?
- çok büyük bir oyun kurucu mu?
- ölümsüz bir kahraman mı?
- mutlak adaleti sağlayacak son kurtarıcı mı?
- evreni kurgulayıp ilk hareketi verip sonra kendi haline bırakan bir tasarımcı mı?

Bilmeyen insan bunun gibi daha pek çok şekilde tahayyül edebilir Tanrı'yı. 

Oysa, insanın ilk başta inandığı Tanrı'yı tanıması gerekmez mi?

Gerçeğin peşinde olan bir insan doğru ve net bilgilerle inancını temellendiremezse sahte Tanrılara teslim olur. 

Dünyada sahte Tanrı pazarlayan o kadar çok din bezirganı var ki hiç boşluk bırakmazlar. Hemen benzer bir kültürü din diye sunarlar insanın önüne, hem de her türlüsünden. 

Kolay yoldan aklını kiraya verip oradan elde edeceği ufak bir kazancın karşılığında tevhid inancından çıkanlar da çoktur maalesef. 
Aldıkları geçici dünya kazancı ve menfaatine mukabil kişiliklerini kaybettiklerinin farkına bile varamıyorlar.

Tevhid kelimesi: La ilahe illallah.

Bu sözü söyleyen ve inanan insan iman yoluna girmiştir. 
Artık ona mü'min denir.
Peki ne diyor mü'min bu kelimeyle; Allah'tan başka ilah/tanrı yoktur.

O halde tüm sahte ilahları/tanrıları terk eden mü'min Allah'ı çok iyi tanımalıdır.

Kur'an-ı Kerim Allah'ı nasıl tanıtıyor bize, buyurun;

Allah: Kulluk Edilmeye Layık Tek Tanrı/İlah

“De ki: 

O Allah Ehaddır; eşsiz ve benzersiz bir tektir.

Allah Samed’dir; başkasına asla muhtaç olmayan, herkesin ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu yegane varlıktır. 

O, doğurmamıştır ve doğmamıştır. (Hiç kimseden yetki almamıştır ve hiç kimseye herhangi bir yetki de vermemiştir.)

Hiç kimse ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer olmamıştır ve olamaz.”

(İhlâs 112:1-4)

"ALLAH -ki O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır, 

O’nu ne uyuklama tutar, ne de uyku. 

Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. 

O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimdir? 

O, kullarının önünde(açıkta) olan şeyleri de, ardında(gizli) olan şeyleri de bilir.

Oysa onlar, O dilemedikçe O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır.

Üstelik onları görüp gözetmek O’na güç gelmez; zira yüce ve azametli olan yalnızca O’dur."

(Bakara 2: 255)

"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur, O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir."

(Furkan 25: 2)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur. " Şura 11

"O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz." Enbiya 23

"O arş'ın sahibidir, pek yücedir." Buruc 15

"Kuşkusuz, Allah'ın gücü her şeye yeter." Bakara 20, 106, 109

Allah’ı hakkıyla tanıyan ve O’na gereği gibi iman eden kişi; kulluğunu yalnızca O’na adar. Yani hayatının her sahasında O’nun adına hareket eder. Kayıtsız şartsız itaat edilecek tek makamın Allah olduğunu bilir, kendini O’na teslim eder ve başka hiç kimseye teslim olmaz. Dünya planındaki en büyük kıymete ve özgürlüğe böylece erişmiş olur.

Varlığının Allah'ı tanımakla anlam ve değer bulacağını bilir. 

Bu yüzden O’na verdiği kıymeti her şeyin üstünde tutar. 

Allah kaygısıyla yaşar, planlarına O’nu dâhil eder. 

Allah’ın sözünü herkesin sözünün önüne geçirir.

Besmelesiz bir hayata razı olmaz. 

Yani; "Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum" demektir besmele.

Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına..

Bismillahirrahmanirrahim..


Peyami Bayram
22/02/2015
İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...