Yaz günü kavurucu sıcakta bir asfaltta yol alırken uzakta yolun üzerinde su birikintileri görürüz. Ya da daha doğru ifadeyle görür gibi oluruz. Aynı şey çölde de vuku bulur. Uzun süre çölde yol alan insan uzakta büyük veya küçük su birikintileri görür. Gerçekte olmayan ama insanın varmış gibi gördüğü, daha doğrusu gördüğünü sandığı şey bir seraptır. Bir hayal, bir yanılsama. Eski dilde buna “galat-ı his” diyorlarmış. Yani hissedişteki yanılma, görünüşü gerçek zannettiren duygu veya hâfıza yanılması, yani illüzyon.
Modern çağda insanın zaman ve mekan algısı tıpkı bir serap gibi yanılsamalarla dolu.
Yaratılmışların en mütekamili olan insan diğer canlılara nazaran ne kadar komplike bir yapıya sahip olsa da maddi ve manevi sınırlılıkları vardır. Gözümüzün sınırları mikroskobik canlıları çıplak gözle görmemize müsaade etmez. Kulağımız 20 ila 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilir. Yine normal bir insan çıplak elle belli bir ısının üstünde veya altındaki cisimlere dokunamaz. Aynı şekilde açlığa, susuzluğa, yorgunluğa ve uykusuzluğa da belli sürelerde dayanabiliriz. Bir de insanın ömür süresi var elbette. Her insan doğar ve ölür. Bunlar insan olarak bizim sınırlarımızdır.
İnsanın bu ve buna benzer sınırları teknolojinin imkanlarıyla belli bir seviyeye kadar aşılabilmektedir. Bilim ve teknikteki gelişmelerle bu sınırlar tarih boyunca hep genişlemiştir. İnsanın fizik kurallarını zorlamak isteği tarih boyunca hep var olmuş. Makineler, ulaşım vasıtaları, uçaklar, roketler, gemiler ve daha pek çok şey hep sınırları zorlama isteğinin bir sonucu olarak keşfedilmiştir.
Burada insanın sınırlarını zorlamanın iki cephesi olduğunun altını çizelim. Birisi fizik sınırlar olarak mekan ve diğeri de zaman boyutu. Belki fiziki sınırları zorlamak da zamanın sınırlarını zorlamak içindir. Nitekim Einstein'ın izafiyet teorisine göre zaman uzaydaki dördüncü boyutmuş.
Bundan ikiyüz yıl önce yaşamış bir insan için kıtalar arası seyahat aylar süren bir yolculuk demekti. Çünkü hava araçları henüz yoktu. Yine aynı yıllarda telgrafın dahi olmadığını düşününce uzak mesafelerden haber, bilgi almak aylar sürebiliyordu. İçinde bulunduğumuz 2026 yılında teknolojik gelişmeler sayesinde herkes saatler içinde kıtalararası seyahat edebiliyor. Yine dünyanın her yerindeki insanlarla anlık yazılı, sesli ve görüntülü haberleşebiliyoruz.
Peki, bu ne sağladı bize?
Zamandan tasarruf, değil mi?
Yani insan ömrüne sığamayacak şeyler fazlasıyla sığmaya başlamış oluyor. Mesela tarihteki ünlü gezginler arasında teknolojik imkanlar olmadan sadece yaya ve atlı olarak en uzun mesafeli seyahati gerçekleştiren İbn-i Batuta (1304-1369) 65 yıllık ömründe ülkesi Magrib (Fas)'tan yola çıkarak yaklaşık 120.000 km yol kat etmiştir. Gezdiği yerler Afrika, Orta Doğu, Hindistan, Çin ve Güneydoğu Asyadır. Bugüne dönecek olursak bu kadar mesafeyi sıradan bir firmanın ihracat satış elemanı neredeyse her yıl kat etmektedir.
İbn-i Batuta ile günümüzde dünyanın dört bir yanında hızla mesafeler kat eden insanın hayata ve dünyaya bakışı çok farklıdır. Birinin o sadelik ve hayatın doğal akışındaki gözlemlerini not etmesinin yanında ötekinin yolculuk ederken veya vardığı yerde konaklarken "iş" dışında başka bir şey gör(e)memesi. İşte bu bize kadim zamanlardaki bilgeliğin yanında hızla yaşayan (belki de hızla yarışan) modern çağın insanının ne kadar sığ kaldığı gerçeğini apaçık gösterir. Bu arada modern çağda belgesel film çekenler ve bilimsel araştırmalar yapanların o kadim bilgeliği sürdürdüklerini göz ardı etmiyorum.
Modern çağda insan zamanla yarışıyor.
Çünkü insan ölümsüzlüğü arzular. Hz. Adem'i cennette kandıran iblis onu yasak ağacın meyvesini yerse ölümsüzlük kazanacağıyla aldatmıştı. Yani biz ilk atamızdan beri zamanla yarışıyor ve ölümsüzlüğü arzuluyoruz.
Modern insanın son teknolojik imkanlarla mekanları yakın etmesi, çok hızlı hareket edebilmesi, sınırlı ömrüne çok fazla şeyleri sığdırması hala onu ölümsüz kılmadı. İnsanın sınırlılıkları hala değişmedi. İbn-i Batuta'nın yaşadığı çağa göre günümüz insanının açlığa, susuzluğa, yorgunluğa ve uykusuzluğa dayanma sınırı belki çok daha gerilerdedir. Dolayısıyla eskiye nazaran çok daha hızlı yaşıyor, çok yer geziyor, çok şey görüyor, çok hızlı iletişim kuruyor olsak da hala ölümlü bir mahlukuz.
Modern insanın dijital çağda gördüklerinin, işittiklerinin ve tanıklık ettiklerinin yine teknolojinin sağladığı imkanlarla her türlü manipülasyona açık olduğunu bilmesi şarttır. Ne zamanı dondurabiliriz ne de aynı anda farklı mekanlarda olabiliriz. Bunlar birer manipülatif oyundur. Bunun bir yanılsama olduğunu idrak etmeli ve gerçeklikten kopmamalıyız.
Yetmişli yıllarda çocukluğumuzda Amerikan dizisi Uzay Yolu'nda oyuncuların "Işınla beni Scotty" demesiyle bir anda bir yerden çok uzak başka bir yere ışınlanmasını hayranlıkla izlemiştik. Şimdiki çocuklar ve gençler de çeşitli dijital platformlarda, özellikle sanal gerçeklik (VR) gözlükler, dijital oyunlar, robotlar ve yapay zeka uygulamaları ile benzer şeyleri ve daha da fazlasını görüyorlar. Bunun sonucunda da doğal olarak sanal dünyanın tesirinde kalıyorlar.
Sınırsızca sunulan dijital ürünlerin dünyasında gittikçe daha hızlı yaşayan insan eskiye nazaran zamandan çok fazla tasarruf etmektedir. Öyle ya, eskiden aylar süren bir mesafeye şimdi saatler içinde ulaşılabiliyor.
Peki, modern çağın ve dijital teknolojilerin sunduğu imkanlarla kazandığımız bu zamanları nereye harcıyoruz ona bakalım.
Sanırım bu çağda esas meselemiz şudur; zamanın verimli kullanılmaması.
Gerçeklikten kopmadan insanın yaşadığı her anı tatlı bir anıya dönüştürmesi mümkündür. Dijital dünyanın gösterdiklerini değil içinde bulunduğumuz anı ve yaşadığımız çevreyi hissederek yaşamalıyız. Yoksa korkarım zamanın ve mekanın gerçek sahibi tarafından bize verilmiş bu kısıtlı hayatı ıskalamış olacağız.
İnsanın yanılsamalar içinde kaybolması değil, sınırlı ömrünü nasıl daha verimli, bereketli hale getirebilirim demesi gerekmez mi?
Peyami Bayram
1 Mart 2026
Arnavutköy, İstanbul

Elinize dilinize kaleminize sağlık. Düşündürücü bir yazı. Aktı gitti.
YanıtlaSilTeşekkür ederim. Selamlar, sevgiler.
Sil