Resul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Resul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2022

MUHAMMED KİMDİR?

Bugün Cuma namazı kılmak için gittiğim camide namaz öncesi vaazı dinliyordum. Kürsüdeki hoca ben camiye girdiğimde peygamberimiz hakkında konuşuyordu. O'nun güzel ahlakından, misyonundan falan bahsediyordu. Sonra peygambere övgüler yaparken öyle bir noktaya getirdi ki; "her şeyin yaratılış sebebi Hz. Muhammed'dir, bütün alem O'nun için yaratılmıştır, Hz. İsa'nın da, Hz. Musa'nın da ve hatta ilk atamız Hz. Adem'in yaratılması da O'nun içindir. Bütün yaratılış O'nun içindir, O'na sebeptir" dedi.

Bu sözleri ilk defa işitmemiştim ama duyduklarım beni son derece rahatsız etti. Büyükçe bir camide kalabalık bir cemaat bu vaazı dinliyordu. İçimizden bazıları her zamanki gibi ellerindeki telefonla meşgul olsalar da bu vaazın muhataplarıydık hepimiz. Benim şahit olduğum neredeyse her zaman ve bütün camilerde olduğu gibi cemaat sessizlik içinde vaazı dinler, sonra namazını kılar ve huzur içinde evine, işine döner. Ben de o sessiz yığının içindeki biriyim ve duyduklarım karşısında sessiz kaldım ama tepkisiz kalmadım.

Gelelim beni rahatsız eden konuya. Gerçekten bütün alemler, insanlar, nebiler, resuller Hz. Muhammed için veya O'nun hatırına, O'nun sebebiyle mi yaratılmış? Nereden çıktı bu görüş? 

Tasavvuf düşüncesinde "levlake hadisi" olarak bilinen ve kutsi hadis olarak aktarılan bir rivayettir bunun temeli. Fakat hadis âlimleri tarafından açıkça 'uydurma (mevzu)'olduğu belirtilen, kısaca; “Sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı yaratmazdım" diye aktarılan bir söz. Açıkçası tasavvuf ehlinin Nur-u Muhammediye veya Hakikat-i Muhammediye dedikleri yaratılan bütün mevcudatın ilk ve asıl sebebi ile ilgili bir görüştür bu.

Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayet bunu teyit etmez, bilakis bir çok ayet bu düşünceyi tekzip eder.

Peygamberimizin insanüstü değil bilakis bizim gibi bir beşer olduğunu ifade eden aşağıdaki gibi bir çok hadis de rivayet edilmiştir:

Ömer b. Hattâb, “Hz. Peygamber’i şöyle derken işitmiştim” demiş ve şu rivayeti aktarmıştır:

“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyin! Şüphesiz ki ben sadece Allah’ın  ku­luyum. (O yüzden bana sadece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin.”

Enes b. Mâlik’in rivayet ettiği bir hadise göre bir adam Nebîmize “ya seyyidî /ey efendim, ey efendimin oğlu! Ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” gibi sözler sarf ederek seslenmişti. Adamın bu sözlerini işiten Nebîmiz ise şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın.Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum.”

Başka bir rivayet şöyledir: Resûlullâh, Ümmü Seleme’nin odasının kapısı önünde şiddetli bir kavga işitmiş ve dışarı çıkıp kavga edenlere şöyle demişti:

“Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım. Zaman olur ki bana sizden iki hasım gelir de biriniz haksızken diğerinden daha düzgün konuşmuş olabilir; ben de o düz­gün sözleri doğru sanarak onun lehine hükmedebilirim. Binaenaleyh kimin lehine bir Müslümanın hakkı ile hükmettimse bilsin ki bu hak ateşten bir parçadır; ister onu alsın, ister bıraksın.”

“Peygamberimizin her zaman ve her durumda insan olduğu, Allah’ın ancak bir kulu olup yalnız ona kulluk yaptığı açık ve kesin iken İslam’a mensup kimi çevreler onun hakkında aşırı gitmekte, kulluğa yakışmayan kimi nitelemelerle nitelemektedir. Yüce Allah, onun için ve başkaları için “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (Zümer, 39/30) dediği halde kimileri, başka insanlardan ayırarak bedeni ve ruhu ile yaşadığı, insanlar arasında dolaştığı, rüyalarına girdiği veya toplantılarına katılarak kendileriyle konuştuğu, kendisi ile görüşüp hadis rivayetlerinin sahih olup olmadığını kendisinden sorup öğrendikleri, kabrinde diri olup kendisine yapılan seslenmeleri ve duaları işittiği gibi şeylere inanmakta ve seslendirmektedir.”

 “De ki: Ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.”  (Kehf, 18/110)

 “Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, etrafını aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/45–46)

 “De ki: Ben resûllerin ilki değilim. Benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf, 46/9)

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.

De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.

Benimkisi yalnız Allah’tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar.” (Cinn, 72/21–23)

 “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En’âm, 6/50)

 “De ki: Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim: Ne fayda sağlayabilirim ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet gaybı bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim ve bana hiç fenalık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.” (A’râf, 7/188)

“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olmak için elçi gönderdik.”(Enbiyâ, 21/107)

Bu son ayete özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. Bu ayette Allah Teâlâ Peygamberimizin bir beşer/insan olarak yaratılışını değil, risâletini/elçiliğini ön plana çıkarmaktadır. Yani ayette “biz seni âlemlere rahmet olmak için yarattık” değil; “seni âlemlere rahmet olmak için elçi gönderdik” buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu iki cümle birbirinden tamamen farklı manalar taşımaktadır. Âlemlere rahmet olan; onun yaratılışı değil; peygamberliğidir. Bu da Peygamberimizin risaletinin ön planda tutulması gerektiğini göstermektedir.

Ayetler gayet açık ve net.. Biz, “yüzü suyu hürmetine tüm kâinatın yaratıldığı ve kendisinde Allah’ın tecelli ettiğine” inanılan insanüstü bir peygambere değil; tıpkı bizim gibi bir beşer olan ve bu yüzden bize örnek gösterilen (üsve-i hasene), melek olmayan, gaybı bilmeyen, yeri geldiğinde Rabbinden azar işiten, -tıpkı bizim gibi- işlediği günahları için tevbe – istiğfar etmesi istenen; ama bütün bunların yanında büyük bir ahlak sahibi olan, risâleti açısından âlemlere rahmet olarak gönderilen ve her yeri bu risâlet nuru ile aydınlatan beşer peygambere iman etmekle mükellefiz. Çünkü bu, bizim imanımızın ilk şartı, olmazsa olmazıdır. Bir kişinin mümin olabilmesi için öncelikle Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, ardından da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik etmesi gerekir:

“Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine ben şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür.”

Şahitlik etmek, tanıklık etmektir. Tanıklık ise olayı hiçbir şüpheye yer vermeksizin görmek demektir. Bu yüzden “ben müminim” diyen herkesin, Peygamberimizin Allah’ın resûllüğünden önce herkes gibi bir kul (abd) olduğuna tanıklık etmesi yani bunu gözüyle görmüş gibi kesin bir şekilde bilmesi ve inanması gerekir. Onun her şeyden önce bir kul olması; aşırı yüceltmeci, beşer üstü bir peygamber tasavvuruna İslam’da yer olmadığının en temel göstergesidir.

Bütün bunlardan sonra bazı yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için şu gerçeği dile getirmemiz gerekmektedir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem muhteşem ahlakıyla, örnek kişiliğiyle (üsve-i hasene), mü’minlere olan engin merhamet duygusuyla, adaletiyle, şefkatiyle… bir insan olarak hepimizden üstündür. Bu üstünlük, çalışıp gayret gösterilmiş ve hak edilmiş bir üstünlüktür. İşte onun Allah tarafından bize örnek gösterilmesinin sebebi de budur. Bunu bir kenara bırakarak onu beşer üstü bir varlık gibi görmek ve göstermek, sebebi ne olursa olsun ilk başta Resûlullah’a haksızlıktır, onun örnekliğini yok etmektir. Bu yüzden her Müslüman bütün davranışlarında olması gerektiği gibi bu konuda da dengeli ve dikkatli olmalı, Resûlullâh’ı Allah’ın tanıttığı şekilde tanımalı ve her durumda onu örnek alarak yaşamaya çalışmalıdır.

Not: Dr. Yahya Şenol'un makalesinden faydalanılmıştır.

Peyami Bayram

14.10.2022

İstanbul


02 Şubat 2017

HADİS VE SÜNNET, RESUL VE NEBİ

HADİS VE SÜNNET, RESUL VE NEBİ

Resûlü'ne imân ve itâat olmadan Allah'a imân ve itâat olmaz. Çünkü Allahü teâlâ, kendine itâ'ati, bir çok âyette, Resûlü ile birlikte zikretmistir. Meselâ buyuruyor ki:

(Resûle itâ'at eden, Allah'a itâ'at etmis olur.) [Nisâ 80]

(Resûl, size ne verdiyse onu alin, size neyi yasakladiysa ondan sakinin!) [Hasr 7]

(De ki "Eger Allah'i seviyorsaniz bana uyun ki Allah da sizi sevsin!") [A.0mrân 31]

[Bu âyet-i kerîme inince, münâfiklar, simdiki mürted ve zindiklar gibi, "Muhammed kendine tapilmasini istiyor" dediler. Bunun üzerine asagidaki âyet-i kerîme indi. (Sifâ-i serîf)]

(De ki, "Allah'a ve Peygambere itâ'at edin! Eger [Peygambere uymayip] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A.0mrân 32]

Allahü teâlâ, Peygamber efendimize itâati emrettigi gibi, ona muhâlefeti, isyâni da yasaklamistir:

(Kim Allah'a ve Resûlüne isyân eder ve hududullahi asarsa Allah onu, temelli kalacagi Cehenneme sokar.) [Nisâ 14] [Hududullah, Allah'in emir ve yasaklari]

(Dogru yol belli olduktan sonra, Peygambere karsi geleni ve mü'minlerin yolundan baska bir yola uyani, o yolda birakir ve cehenneme sokariz.) [Nisâ 115]

Allah'a, Resûlüne isyân

(Allah ve Resûlüne karsi gelen, bilsin ki Allah'in azâbi çetindir.) [Enfal 13]

(Ey îmân edenler, sizi hayat verecek seylere [dinin emîrlerine] da'vet edince, Allah'a ve Resûlüne icâbet edin!) [Enfâl 24]

(Allah'a ve Resûlüne karsi gelen, apaçik bir sapikliga düsmüs olur.) [Ahzâb 36]

Muhammed (as), kendisine Kur’an vahyedilmeye başlandığı andan itibaren Nebi idi. Nebilik onun Kur’an ile birlikte aldığı unvandır. Onun bu ünvanı süreklilik arz eder. Yani O, 40 yaşından sonra sürekli olarak (Gündüz-gece) Nebi idi. Ama Resullük onun yaptığı bir görevdi. O yalnızca Kur’an’ı tebliğ ederken Resul’dü. Dolayısıyla O yedi gün yirmidört saat (her daim) Nebi ama yalnızca Kur’an’ı tebliğ ederken (aralıklı olarak) Resul’dü.

Kur’an’ın Resul’e itaat istemesinin nedeni budur (Resul’ün Kur’an’ı tebliğ etmesi). Resul kendisine vahyedilen ayetleri olduğu gibi tebliğ eder. İlave veya eksiltme yapmaz. Yapamaz. İçtihat da yapmaz. Dolayısıyla Resul’ün hata yapma ihtimali yoktur. Resul’ün hem kendisi hem de tebliğ ettiği ayetler ilahi koruma altındadır. Ama Nebi ilahi koruma altında değildir. Bu nedenle Nebinin bazı içtihatlarında yanıldığı olmuştur. Bunlar Kur’an ile sabittir.

Kur’an’ın Resul’e itaat istemesi ve Resul’ü örnek göstermesi ama Nebiye itaat emrinin veya Nebiyi örnek alma tavsiyesinin bulunmaması işte bu sebeplere dayanır; 1) Kur’an’ı tebliğ edenin Resul olması, 2) Resul’ün yanılmaması, 3) Resul’ün ve tebliğ ettiği ayetlerin ilahi koruma altında olması, 4) Nebinin ilahi koruma altında olmaması ve 5) Bazen yanılmasıdır. Kısaca Allah’ın Resul’ü vasıtasıyla bize ilettiği tüm buyrukların ilahi koruma altında bize intikal etmesi, bu sayede Resul’e itaatin daima mümkün olması ama Nebiye itaat etmenin ve ‘Nebiyi örnek almanın biz Mü’minler için fiilen imkansız olmasıdır’ diyebiliriz.

Resul’e itaat etmek ve Resul’ü örnek almak (Nebiye isnad edilen hadislere tabi olarak değil) ancak Resul’ün hadisleri olan Kur’an’a tabi olarak sağlanabilir. Allah’ın kelamı Resul’ün beyanı olan Kur’an ; Resul Muhammed’in (vahye dayalı) hadisleridir. En güzel en sahih hadisler ayetlerdir. Kur’an kendi ayetlerini böyle tanımlamaktadır. (en güzel hadis/ahsene’l-hadis şeklinde)
Kur’an’ın bütün ayetleri Resul Muhammed’in ağzından çıkan beyanlardır. İnsanlık alemi Allah’ın kelamı olan bu ayetleri ‘şerefli bir Resul’ün sözü’ olarak işitmiştir. Kur’an’da bulunup da Resul Muhammed’in ağzından çıkmış olmayan (Resul’ün hadisi olmayan) hiçbir ayet yoktur. Allah ayetlerini Resul’üne vahyetmiş, Resul’de kendisine vahyedilen bu ayetleri insanlara tebliğ etmiştir. Dolayısıyla Kur’an ayetlerinin; 1) Resul’ün ağzından çıktığı ( Resul’ün beyanı olduğu), 2) Allah’a ait (vahye dayalı) olduğu, 3) İlahi koruma altında olduğu ve 4) bizlere tevatüren intikal ettiği kesindir. Kısaca Allah kelamı olan Kur’an’ın Resul Muhammed’in vahye dayalı (gerçek) hadisleri olduğu kesindir. Buna dair hiçbir şüphemiz yoktur.

Buna karşı klasik hadislerin (Nebiye isnad edilen söz, fiil ve takrirlerin) Nebiye aidiyeti bile kesin değildir. Kaldı ki bunların Nebiye aidiyeti kesin olsa bile Kur’an’ın Nebiye itaat emri ve/veya Nebiyi örnek alma tavsiyesi bulunmadığından bağlayıcılığı yoktur. 
Nebiye isnad edilen hadislerle Kur’an’da bulunmayan herhangi bir hüküm ihdas edilemez. Bu Kur’an’a ilave yapmak anlamına gelir. Oysa Kur’an din konusunda tam olarak (eksik olmayan) bir kitaptır. Ne var ki Kur’an ile mutabık olan (ayetlerin hükmünü izhar eden) hadislere tabi olunabilir. Ama bu Kur’an’a tabi olmak anlamına gelir.

Allah, Mü’minlere lazım olan her bilgiyi (tüm dini ahkamı) Resul’ün hadisleri (Kur’an) ile bildirmiştir. Hem de tafsilatı ile birlikte. Kur’an içerdiği bilgileri Mü’minler için ayrıca tafsil eden (açıklayan) bir kitaptır. Bu nedenle müminler Kur’an hükümlerinden hesaba çekileceklerdir. Ama Kur’an’da bulunmayan hükümlerden yükümlü değildirler.

Allah insanları yanlızca kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kur’an’ın temel emride budur; Allah’a itaat. Ama Kur’an Allah’a itaat emrini daima ‘Allah’a ve Resul’üne itaat edin’ kalıbı ile bildirir. Kur’an’da Allah’a itaatin emredildiği ama Resul’e itaatin emredilmediği hiç bir ayet yoktur. Allah ile birlikte mutlaka Resul’e de itaat emredilir. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Demek ki Allah’a ve Resul’üne itaati emreden ayetler ‘Allah’ın Resul’ü ile gönderdiği ayetlerine tabi olun’ emrini vermiş olur. Bu ayetlerde kullanılan kelimenin daima (Nebi değil) Resul olması da bunu gösterir.

Allah’a itaat ancak Resul’üne itaat ile sağlanabilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Zaten Kur’an ‘kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur’ buyruğu ile bu durumu özel olarak da bildirmiştir.

Demek ki Allah’a ve Resul’üne ayrı ayrı itaat edilmeyecek yanlızca Allah’a itaat edilecektir. Ama bunun için de Resul’üne tabi olunacaktır. Çünkü Allah’a itaat etmenin başka bir yolu yoktur. Allah emirlerini insanlara direkt olarak değil, insanlar arasından seçtiği bir elçi (Resul) vasıtasıyla bildirmiştir. Allah’a itaat için Resul’ün getirdiği ayetlere tabi olmak gerekir. Böylece temsili olarak Resul’e ama asli olarak Allah’a yani aslında yalnızca Allah’a itaat etmiş olur.

Allah’ın bütün buyrukları bize Resul’ün beyanı ile gelmiştir. Kur’an Allah’ın kelamı-Resul’ün beyanıdır. Resul’ün beyanı olmaksızın bize intikal eden herhangi bir ayet yoktur (olamaz). Kur’an din konusunda bağlayıcı (Resul’ün beyanı) olan yegane sözdür. Ama Kur’an’dan başka bu niteliklere sahip (Allah’ın kelamı-Resul’ün beyanı) olan başka bir söz yoktur. Kısaca Resul’ün hadisleri olan Kur’an’dan başka Mü’minler için bağlayıcı olan başka bir söz yoktur. Çünkü bir sözün/hadisin din konusunda bağlayıcı olabilmesi için bu sözün/hadisin mutlaka Resul Muhammed tarafından beyan edilmiş olması (O’nun ağzından çıkmış olması) gerekir. Çünkü dinin mutlak sahibi Allah’tır ve Allah bütün emirlerini bize Resul’ü vasıtasıyla iletmiştir. Kur’an’ın böyle olduğu yani tüm ayetlerin Resul’ün vahye dayalı hadisleri olduğu kesindir. Ama Kur’an dışındaki hadisler Resul’ün hadisleri değil Nebiye isnad edilen söz, fiil ve takrirlerdir. İçlerinde Nebiye ait olmayanlar olduğu gibi O’na ait olanlarda vahye dayalı değildir.

O halde Resul’ün sünneti, Nebiye isnad edilen (klasik) hadislere değil Resul’ün hadisleri olan Kur’an’a dayanır. Dolayısıyla sünnet Kur’an’ın dışındaki hadisler değil bizzat Kur’an’ın kendisidir. Kur’an’ın a’dan z’ye tatbik edilmesidir. Resul Kur’an’ın hem emirlerini hem tavsiyelerini tatbik etmiştir. Çünkü Kur’an sadece farzları içeren bir kitap değildir. Fıkıh dilinde farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh ve haram diye tasnif edilen tüm ahkamı içerir. Kur’an’ın ‘yapın’ dedikleri farz, ‘yapmayın’ dedikleri haram, tavsiyeleri ise sünnettir. Yapılmasını tercihe bıraktıkları ve/veya bahsetmedikleri tüm şeyler de mübahtır. Resul’ün sünneti tüm bu ahkamın ( farz, vacip, sünnet, mübah vs) tatbik edilmesidir. Yani sünnet Kur’an’ın açıklaması, ilavesi, boşluklarının doldurulması, neshedeni değil (baştan sona) Kur’an’ın tatbik edilmesidir. Ayrıca fıkıh dilindeki ‘sünnet’ ile ‘Resul’ün’ sünneti kavramı ayırt edilmelidir. Fıkıh dilinde ‘sünnet’ dediğimiz zaman Kur’an’ın tavsiyelerini kast etmiş oluruz. Resul’ün sünneti ise fıkıh dilinde farz, vacip, sünnet vs dediğimiz tüm Kur’an ahkamının tatbikatını ifade eden şemsiye bir kavramdır. Dolayısıyla yaptırımı da aynı Kur’an gibidir.



RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...