26 Mart 2025

Ölesiye yaşamak

nefes almak kadar kolay,
nefes vermek kadar zor;
ölesiye yaşamak..

hakikatten bîhaber
arzuların peşinde
hayallerin izinde
nefsin pençesinde ölesiye yaşamak

uykusuz rüyalarda,
aşksız hülyalarda,
bilinmez diyarlarda, 
kimsesiz ücralarda ölesiye yaşamak..

ihtiras peşinde,
mülkiyet derdinde,
faniler izinde,
dünya zevkinde ölesiye yaşamak..

nefes almak kadar kolay,
nefes vermek kadar zor;
ölesiye yaşamak..

Peyami Bayram
28 Aralık 2024
Arnavutköy, İstanbul 






21 Şubat 2025

IRAK İZLENİMLERİM

 


Irak (Arapça: العراق el-‘Irāk; Kürtçe: عێراق Êraq), resmî adıyla Irak Cumhuriyeti (Arapça: جمهورية العـراق el-Cumhūrīyyetü'l-‘Irākīyye; Kürtçe: كۆماريى عێراق Komarî Êraq), Batı Asya'da bir ülkedir.

IRAK, kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneydoğuda Kuveyt, güneyde Suudi Arabistan, güneybatıda Ürdün, batıda ise Suriye ile sınır komşusudur. 

Başkenti ve en büyük şehri Bağdat olan federal parlamenter cumhuriyet ile yönetilen bir ülkedir.

Bugün Irak, Orta Doğu'da yer alan stratejik konumu ve sahip olduğu petrol rezervleri ile Körfez'in önemli ülkelerinden biri durumundadır. Irak savaştan önce, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden sonra dünyanın en büyük üçüncü petrol rezervine sahipti. Amerika'yla savaştan ve işgalden sonra üretimde önemli düşüşler olmuştur. Fakat doğal rezerv sıralamasındaki yerini korumaktadır.

İngiliz mandası (1920-1932)

Modern Irak, 1920'de Osmanlıların I. Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin, Osmanlı eyaleti olan Musul, Bağdat ve Basra'yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur.

İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda özellikle Şii halk rol almıştır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef, bu dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Muhammed bin Abdullah'ın soyundan gelen Kral Faysal Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hâkim olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır.

Kral Faysal'ın başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmiştir.

İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasında entegrasyon süreci yaşanmış, karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928'e gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı.

Irak Krallığı (1932-1958)

1930 yılında Irak hükûmeti bağımsız bir devlet olma yolunda Birleşik Krallık ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Milletler Cemiyeti'ne bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933'te Kral Faysal'ın ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı.

1935'te İtalyanların Habeşistan'ı işgali Orta Doğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların Kuzey Afrika'da kurduğu bu hâkimiyeti Yemen'le yaptığı anlaşmayla Kızıldeniz'in çıkışını kontrol eder hâle gelmesiyle Orta Doğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu nedenle Orta Doğu ülkeleri arasında Sadabat Paktı kuruldu.

1936 yılında genç reformcuların desteğini kazanan Hikmet Süleyman adlı eski bir politikacı Kürt kökenli bir albay olan Bekir Sıdkı'nın liderlik ettiği bir askerî darbeyle hükûmeti ele geçirdi. Bir süre sonra ordu içindeki muhalif bir kanat, Bekir Sıdkı'yı öldürerek yönetime ağırlığını koydu. Böylece ordu içindeki hiziplerin çatışmasına dayanan hükûmetler dönemi başladı.

Kral Gazi'nin II. Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce bir araba kazasında ölmesi üzerine yerine dört yaşındaki oğlu II. Faysal geçti. Yeni kralın amcası Emir Abdullah naip olarak yönetimi üstlendi.

1941'de ise Mayıs harekâtı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. II. Dünya Savaşı yıllarında hâkim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hâkimiyeti kurmuştur. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yardım edip, buradaki İngiliz hâkimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi, Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.

1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği harekâtı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunun sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan'ın tek bir ülke olarak birleşmesi düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle Birleşik Krallık destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hâkimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hâkimiyeti altına almayı amaçlıyordu. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan Mısır da bu birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma özelliğini yitirecek olması idi. Orta Doğu'da İngilizlerin etkisinin zayıflaması, İsrail devletinin kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. 1960'lı yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmesi dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.

İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir döneme girdi. ABD'nin etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve Birleşik Krallık'ın aktif katılımıyla Bağdat Paktı'nı imzaladı.

II. Dünya Savaşı sonrası dünya üzerindeki güç dengelerinde büyük değişmeler yaşandı. Birleşik Krallık hâkimiyetini yitirirken ortaya çıkan boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak ise bu dönemde Sovyetler Birliği yanında yer aldı.

Irak Cumhuriyeti (1958-1968)

1958 yılında gerçekleşen kanlı darbe ile krallık devrilip cumhuriyet ilan edildi. Darbenin liderlerinden General Abdülkerim Kasım başbakan oldu. Irak bu darbenin ardından Bağdat Paktı'ndan çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünizm ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.

Irak'ta yaşanan bu değişiklik Orta Doğu'daki tüm dengeleri altüst etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askerî darbe yaşandı. Orta Doğu'nun tamamen Sovyetler Birliği'nin hâkimiyetine girmemesi için ABD ve Birleşik Krallık harekete geçti. ABD, Lübnan'a askerî müdahale yaparken Birleşik Krallık, Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.

Orta Doğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi, ABD ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler, Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu ülkelere yönelik bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymaktadır.

8 Kasım 1963'te Baas Partisi mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General Abdüsselam Arif yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı başlatıldı.

Baas Rejimi (1968-2003)

Baas Hareketi: Baas Arap dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye'de kurulan bu hareketin ilk teorisyenleri Ekrem Havrani ile Mişel Eflak'tır (Eflak, Suriyeli bir Hristiyan ve bu ideolojinin lideridir). Baas ideolojisi, amaç olarak Orta Doğu'da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı Birlik, özgürlük ve sosyalizm idi. Parti ideolojisi parti birliğine ve dış baskılara karşı durmaya dayanıyordu. Baas hareketi Suriye'de ortaya çıkmışsa da, Irak'ta da taraftar bulmuştur. Baas Partisi Suriye ve Irak'ta yaptıkları devrimlerle iktidarı ele geçirmişlerdir. Saddam Hüseyin ve Hafız Esad Baas akımının son büyük temsilcileridir.

1967'deki Altı Gün Savaşı'nda Arap ülkelerinin İsrail'e karşı ağır bir yenilgi almaları Irak'taki Baas hareketine olan desteği artırdı. 17 Temmuz 1968'de gerçekleşen kansız bir darbenin ardından iktidar tamamen Baasçılara geçti. Hükûmet programı konusunda başlayan anlaşmazlıklar üzerine Baas yanlısı Saddam Hüseyin'in başında bulunduğu bir grup subay temmuz sonlarında öteki darbeci hizipleri saf dışı bıraktı. Devlet başkanlığı ve başbakanlığa getirilen el-Bekir, aynı zamanda yeni oluşturulan Devrimci Komuta Konseyi ve Baas Partisi Bölgesel Komutanlığı başkanı olarak kesin bir denetim sağladı. Hükûmete ağırlığını koyan Baas Partisi, örgütlü yapısıyla hemen hemen bütün kurumları ele geçirmeyi başardı. Tabanını genişletmek isteyen parti, 1970'te Kürtlerle çatışmaya son vererek Irak Komünist Partisi (IKP), Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve öteki bazı milliyetçi ve sol eğilimli siyasi güçlerle iş birliğine yöneldi. Ancak, 1974'te Kürtlerle, ardından komünistlerle ilişkilerin bozulması nedeniyle yeniden tek partili sıkı bir rejime dönüldü.

1976'da başbakanlığı ve bazı önemli yetkileri Hasan El Bekir'den devralan Saddam Hüseyin, Temmuz 1979'da, Irak devlet başkanı oldu.

İran-Irak Savaşı: 1979 yılında İran'da yaşanan İslam Devrimi oldu. 1975'te Kürt sorununu çözmek için İran'a bazı ödünler veren Irak 1979'da bu ülkede yaşanan rejim değişikliğinden yararlanarak İran'a savaş açtı. Her iki ülkeye de insani ve ekonomik olarak büyük kayıplar verdiren İran-Irak Savaşı 1988'de imzalanan bir ateşkes antlaşmasıyla sona erdi.

I. Körfez Savaşı: II. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan Soğuk Savaş tüm dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar Sovyetler'in çözülme sürecine girmesine ve Soğuk Savaş'ın sonuçlanmasına sahne oldu. İki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya doğru etkinlik haritasının tekrar çizilmeye başlanması, Orta Doğu'ya da yansıdı.

Irak, Ağustos 1990'da petrol üretim kotalarını aşmak ve tartışmalı bölgelerden petrol çıkarmakla suçladığı komşusu Kuveyt'i işgal ederek 19. ili olarak topraklarına kattığını ilan etti. Saddam Hüseyin'in uzlaşmaz tutumu karşısında BM'ye üye çeşitli ülkeler ABD öncülüğünde Suudi Arabistan'a askerî yığınak yapmaya başladı. BM Güvenlik Konseyi Irak'a 15 Ocak 1991'e değin Kuveyt'ten çekilmesi için son bir uyarıda bulundu. 17 Ocak 1991'de başlayan ve Körfez Savaşı olarak bilinen Çöl Fırtınası Harekâtı sonunda 27 Şubat 1991'de Kuveyt kurtarıldı. 28 Şubat'taki ateşkesin ardından kuzeydeki Kürtler ve güneydeki Şiiler arasında başlayan ayaklanmalar Irak kuvvetlerince acımasızca bastırıldı. 2 milyonun üzerinde Iraklı Kürt Türkiye ve İran'a sığındı. Bunun üzerine BM, 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyindeki bölgeleri Irak uçuşlarına yasakladı.

ABD yönetimindeki müttefik kuvvetler 1993, 1996, 1998 ve 2001 yıllarında Irak'a karşı hava saldırıları düzenledi. Körfez Savaşı'ndan sonra uygulamaya konan Birleşmiş Milletler ambargosu 1996 yılında başlayan Gıda Karşılığı Petrol Programıyla yumuşatıldı.

Irak'ın İşgali (2003-2011)

ABD ve Birleşik Krallık öncülüğündeki koalisyon kuvvetleri Irak'ı kitle imha silahlarından arındırmak, Saddam Hüseyin'in teröre verdiği desteği kesmek ve Irak halkını özgürleştirmek gerekçeleriyle Irak'taki Baas Rejimi'ne karşı saldırıya geçti. 20 Mart 2003'te başlayan hava saldırısı ve onu takip eden kara harekâtı sonunda 9 Nisan 2003'te başkent Bağdat'a giren koalisyon güçleri Saddam Hüseyin iktidarını devirdi. 15 Nisan'da Irak tümüyle koalisyon güçlerinin denetimine geçti. Bundan sonra bir süre belli bir direniş gerçekleşmedi. Aralık 2003'te Saddam Hüseyin yakalandı. Sonraki dönemlerde işgalci ABD güçlerine karşı bir direniş başladı ve günümüzde de bazen çok şiddetli olarak (özellikle Felluce) devam etmektedir. Bunun yanında Şiiler ile Sünniler arasında derin bir ayrışma ortaya çıkmış ve adeta iç savaşı andıran, günümüzde de devam eden şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır. Terör örgütleri tarafından da düzenlenen saldırılarda çok sayıda insan ölmüştür. 2008 başlarında işgalin başladığı Mart 2003'ten beri 4020 civarında ABD askeri ölürken 1 milyondan fazla Iraklının şiddet, çatışma ve direniş olayları sonucu öldüğü belirtilmiştir. Ayrıca ABD'nin Iraklı tutuklulara yaptığı işkenceler skandala yol açmıştır. Bunun yanında keyfî uygulamalar sonucu öldürülen Iraklı sivillere rastlanmıştır.

2014 yılı nüfus tahminlerine göre Irak, 32.585.692 kişilik bir nüfusa sahiptir.[21] Toplam nüfusun %75-80'i Araplar, %15-20'si Kürtler ve %5'i ise Türkmenler, Süryaniler, Keldaniler, Nesturiler, Asuriler ve diğer etnik gruplara mensuptur.

%97'si Müslüman olan halkın %60-65'i Şii Müslümanlar, %32-37'si Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır.

Şii Araplar Irak'ın güneyinde yaşarken, Bağdat civarında Sünni ve Şii Araplar, Irak'ın kuzeyinde ise Sünni Kürtler, Yezidiler ve Irak Türkmenleri yaşamaktadır.

Irak oldukça genç bir nüfusa sahip olup nüfusun %55'i 15-64 yaş grubuna, %42'si 0-14 yaş grubuna, %3'ü 65 yaş ve üzeri gruba dâhildir. Ortalama ömrün yaklaşık 66,5 yıl olduğu Irak'ta bebek ölüm oranlarının yüksekliği (%6,2) önemli bir sorundur. Irak nüfusunun %58‘i okuma yazma bilmektedir. Bu oran erkeklerde %70,7'ye çıkarken, kadınlarda %45'e inmektedir. 2000 yılı nüfus artış hızı %2,86 olarak tahmin edilmiştir. Bu itibarla günümüzde Irak'ın nüfusunun verilen nüfus artış hızını dikkate alırsak 37 milyonun üzerinde seyrettiği muhtemeldir.

Irak nüfusu (2025): 46.635.000 kişi.


Irak 19 ilden (Arapça: محافظات muḥāfaẓat, tekil hâlinde محافظة muhafazah) oluşur:

Bağdat (بغداد) (Bağdat)

Selahaddin (صلاح الدين) (Tikrit)

Diyala (ديالى) (Bakuba)

Vasıt (واسط) (Kut)

Meysan (ميسان) (Amara)

Basra (البصرة) (Basra)

Zi Kar (ذي قار) (Nasiriye)

Müsenna (مثنى) (Samava)

Kadisiye (قادسية) (Divaniye)

Babil (بابل) (Hilla)

Kerbela (كربلاء) (Kerbela)

Necef (النجف) (Necef)

Enbar (أنبار) (Ramadi)

Ninova (نينوى) (Musul)

Duhok (دهوك) (Duhok)

Erbil (أربيل) (Erbil)

Kerkük (كركوك) (Kerkük)

Süleymaniye (سليمانية) (Süleymaniye)

Halepçe (حلبجة) (Halepçe)

Irak'ın kuzeyinde, Türkiye ile sınır komşusu olan Kürdistan bölgesi siyasi ve ekonomik olarak Irak merkezi hükümetine bağlı özerk bir yönetimdir. Bu bölgeye Türk vatandaşları vizesiz girebildiği halde Irak'ın güneyindeki merkezi yönetim bölgesine vize ile girebilmektedir. Ticari ilişkilere de bu durum yansımıştır. Türkiye'nin Kuzey Irak Kürdistan yönetimi ile ticareti daha kolay ve daha yoğundur. Güneyde ise sanki merkezi hükümetin başbakanı Şii mezhebine mensup olmasından dolayı İran ile ticaret daha yoğun gözükmektedir.

Basra liman şehri ise deniz yoluyla yapılan ticaretin merkezidir.

Bağdat'ın her yerinde çok yoğun güvenlik önlemleri göze çarpmaktadır. Ayrıca Bağdat'ta Green Zone olarak isimlendirilen ABD'lilerin, merkezi hükümetin ve Türkiye Cumhuriyeti de dahil pek çok ülkenin büyükelçiliklerinin bulunduğu yüksek güvenlikli bir iç bölge mevcuttur.

Başkent Bağdat'ta her yerde İsrail tarafından katledilen İranlı General Kasım Süleymani ile Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın posterleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra yollar, meydanlar, köprüler, geçitler ve tüm altyapı inşaatları çok yavaş bir şekilde devam ediyor.

Irak, Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında beş yıldır Almanya ve ABD'nin ardından hep üçüncü sırada yer almaktadır.

732410 GTIP kodlu paslanmaz çelik eviyelerde ise Irak, Türkiye'nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 2019'dan 2023'e kadar 500.000 ila 1.000.000 USD ihracatla 18inci sırada yer almaktadır.

Irak'ta sabit kur politikası uygulanmaktadır. 1 USD = 1320 Irak Dinarı. Resmi kurumlar ve bankalarda uygulanan bu kurun aksine serbest piyasada 1 USD 1500 Irak Dinarına ulaşmıştır.

İran'dan Irak'a günde yaklaşık 2.000 TIR giriş yapmaktadır. İran'ın ambargo uygulanan bir ülke olmasından dolayı bu yoğun ticaret tamamen gayri resmi yapılmakta, para transferleri ise sarraflar üzerinden gerçekleştirilmektedir. Irak'ta ekonominin büyük bölümü belki de bu yüzden kayıt dışı devam etmektedir. Bu kayıt dışılık ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Zaten işgal yıllarından beri petrol gelirleri çok fazla düşmüş olan Irak vergi de toplayamadığı için yatırım yapamamakta, başladığı yatırımları da sürdürememektedir. 

2023 yılından itibaren ülkede etkin olan ABD'nin zorlamasıyla dış ticarette banka yoluyla transferler mecburi hale getirilmiş ama ticaret erbabı kayıt dışı kalmak istediği için şimdilik bu tür bir ticareti tercih etmemektedir.

Irak, Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında beş yıldır Almanya ve ABD'nin ardından hep üçüncü sırada yer almaktadır.

732410 GTIP kodlu paslanmaz çelik eviyelerde ise Irak, Türkiye'nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 2019'dan 2023'e kadar 500.000 ila 1.000.000 USD ihracatla 18inci sırada yer almaktadır.

Her şeye rağmen çok genç bir nüfusa sahip olan Irak'ta her türlü altyapı ve tüketim ürünlerine çok fazla talep vardır. Çin'in diğer ülkelerde gördüğümüz gibi pazara çok fazla girememiş olması dikkat çekicidir. 1-7 Şubat 2025 tarihleri arasında KROMEVYE SAN. VE TİC. A. Ş. olarak katıldığımız Bağdat Uluslararası Fuarı'nda sadece bir Çinli otomotiv firmasının olması durumu izaha yeterlidir sanırım.

21 Şubat 2025


25 Ocak 2025

Kim suçlu?

İnsanlık tarih boyunca deprem, sel, çığ gibi doğal afetler yaşamıştır ve hâlâ yaşanır. Bu afetlerde bazen binlerce insan ölür, hatta bir kentin tamamı bile yok olur. Veba, tifo, dizanteri gibi salgın hastalıkların da böyle neticeleri olmuş tarihte. 

Çağlar boyunca insanlığın birbirine bıraktığı ortak mirası olan bilim, sanat ve felsefenin getirdiği buluşlar, teknikler ve düzenlemeler ile mesela pek çok salgın hastalık neredeyse dünya genelinde tamamen önlenmiş, depremin en etkili yerlerinden olan Japonya’da bile depremlerde can ve mal kaybı asgari düzeye inmiştir. 

Bu gelişmelerin birinci şartı bilim ve teknikteki yenilikler iken ikinci ve tamamlayıcı şartı da uygulamadaki mükemmellik arayışıdır.

Bu arayışın da iki yönü var kanımca. Biri yönetenler veya kurgulayanlar(kanun ve kural koyucular), diğeri ise yönetilenler; yani mevcut kanunu, kuralı uygulaması gerekenler, yani halk, yani hepimiz. 

Yaşadığımız çağda ve ortamda bize sunulanların yasal, kurallara uygun, doğru, hak ve adalet ölçüsünde olup olmadığını görmek, incelemek, fark etmek ve gerektiğinde reddetmek, müdahale etmek önemli bir erdem olarak öne çıkmaktadır. Bu hassasiyet öncelikle kendimiz ve ailemiz, sonra içinde bulunduğumuz toplum ve son olarak da geleceğimiz için çok çok önemlidir. 

Bunun aksine olumsuz, yanlış, hak ve adalete uymayan, kurallara aykırı ve yasal olmayan şeyleri “kılıfına uyduran” bir davranış tüm toplumumuzu sarmış durumda maalesef. Fakat bir felaket yaşanınca hep beraber feveran etmeyi, sorumlu aramayı pek severiz. Bunlar neden başımıza geldi diye akl-ı selimle düşünüp ibret almak, olaylardan ders çıkarmak ve kalıcı tedbirler almak, gerçekten sorumlulardan hesap sormak yerine kör döğüşü gibi polemiklerle geçiştiriyoruz. 

Peki ama neden?

Çünkü hepimiz suçluyuz! Bu çok net.

Hangimiz bir yerde sıra beklenirken başkasının önüne geçmemiştir, hangimiz basit bir işini halletmek için yasal bile olsa birilerini araya sokmamıştır, hangimiz gördüğü bir yanlışı görmemezlikten gelmemiştir ve daha pek çok şey..

Zina isnadı ile taşlanması istenen kadını meydan yerine getirenlere ne demişti Hz. İsa(as):

“Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!” (8. Bölüm, Yuhanna İncili)

Öyleyse bu suçlu toplum, yani biz neden bu haldeyiz?

Bence samimiyetsiz, yani iki yüzlü yaşıyoruz. Bu hal ise doğal ve arızî felaketlerden daha büyük bir felakettir. Belki de diğer felaketlerin de esas sebebidir. 

Kanaatim odur ki; içimizde “akleden kalb” (22/Hac, 46) sahibi dürüstlükte örnek ve samimiyet sahibi insanlar çoğalırsa bu toplumsal felaketten ancak kurtulabiliriz. 

Peyami Bayram 

25 Ocak 2025

Sarayburnu, İstanbul

30 Kasım 2024

Göz boyama oyunu

Birileri "millet",
ötekiler “cumhur”,
başka birileri "halk",
daha başkaları "ümmet",
kimileri de "yurttaş" derken
öyle anlamlar yüklüyorlar ki
bu kavramlara;
deyim yerindeyse
tam bir göz boyama.

Köşe başını tutmaya niyetlenen ya da köşe dönmek isteyen kimseler önce bir senaryo yazmışlar, sonra kendilerine bir rol biçmişler, role uygun bir kostüm ve ağızlarına da bir replik yamamışlar başlamışlar oynamaya. 

Bunu böyle basitçe sıraladık diye bu işler öyle çok da kolay sanılmasın. Bu iş evvela kurnazca işleyen ince bir zeka gerektirir, sonra maharetli bir azim ve elbet bu planın hasılatının toplanacağı münbit bir kitle lazım. İşte her şeyin hem başladığı hem de bittiği yer aslında bu kitle. Veya güruh..

Hakikatte başı kabak, karnı aç, çulsuz ve yalınayak olan bu kitlenin mevcut haline bakmadan vaatlere kanmasıdır esas mesele. Göz boyayıcıların kitlelerin önüne çıkıp da hoş ve aslında boş hayalleri gerçekle karıştırarak anlatması ama kendilerinin makam kapmak ve köşe dönmek olan asıl maksatlarını gizlemesi en büyük hünerleridir.

Modern zamanlarda hile ve göz boyama oyunu pek çok ve oyun izleyenler için bir o kadar da cazip ve eğlencelidir. 

Kağıt para sisteminin bile ne olduğunu, insanlara nasıl bir bir soygun düzeni kurduğunu anlayamadan kredi kartı denilen plastik paraya alıştırıldık. O da yetmedi şimdi fiziksel varlığı dahi olmayan sadece ekranda görünen sanal bir değer değişim aracı oluyor. 

Çık bakalım bu oyunun içinden çıkabilirsen sade vatandaş! 

Ne gariptir ki bu dünya için hiç bir garantisi olmayan, çoğunlukla da mesnetsiz vaatlere aldanırken nedense ölüm gibi mutlak bir hakikatle yüzleşmekten ise bir hayli kaçınırız. Oysa ki ölümden sonra görülecek bir hesabın gerçekleşme ihtimali yarı yarıya bile olsa daha çok ciddiye alınması gerektiğini akıl etmeli değil miyiz? 

Varsa eğer ebedi bir hayatın huzuru yerine şimdi ve buradaki görece kısacık hayatın ham hayallerine umut bağlamak nedense hep daha cazip geliyor biz insanlara. 

Gel de anlat bunu hangi sahile varacağını umursamadan gönüllü olarak hedonizmin kayığına binmiş, modernlik hevesine kapılmış, bir lokma ekmek için kapitalizmin kıskacına düşmüş zavallı insana..

Mezara birer birer defnedildiğimiz gibi yaşadığımız hayatın hesabını da tek başımıza ve hiç bir yardım alamadan vereceğiz. 

Ne diyeyim ki; anlatması anlamaktan çok daha zor.

Ah, kendime bunu anlatabilsem kafi. Zannımca başkalarının da en az benim kadar aklı vardır zahir geçici menfaatlerin kalıcı değerlerden daha fazla öne çıktığı bu dünyada!

Peyami Bayram
26 Kasım 2024
Arnavutköy, İstanbul








23 Kasım 2024

Kimlik ve kişilik

İnsanlar birbirlerini ilk başta kimlikleriyle tanır. 

Karşısındaki kimdir, adı ve sanı nedir, ne işle meşguldür, nerelidir gibi bir insanın genel kimlik bilgileriyle tanış olunur ilk önce. Muhatabın ilk baştaki kimlik bilgileri gerekirse ve ilişki uzarsa zaman içinde detaylanır. Aile, yakın çevre, ilgi alanları, geçmişi ve daha pek çok bilgi kişiye olan ilgi ve merak seviyesine göre karşılıklı olarak birbirine aktarılır. Samimi dostluklar da bu aşamadan sonra başlar genellikle. Çoğu kişi için bu yolla elde edilen kimlik bilgileri yeterli görülür, hele bir de ortak tanıdıklar ve ortak değerler olması ilişkide güven boyutunu da önemli ölçüde halleder.

Lakin ilişkilerde ilk anda fark edilemeyen kimlikten çok daha önemli bir şey vardır; o da kişiliktir. Kişilik veya şahsiyet dediğimiz şey kimlikten tamamen bağımsız, oldukça karmaşık ve derin bir yapıdır. Bunun içine huy, mizaç, karakter ve ahlak gibi insanın içinin dışına yansıması olan duruş ve davranışların tamamı girer. Bunlar kişinin ailesinden, yaşadığı toplumdan, aldığı eğitimden, içinde bulunduğu ruhsal halden, yaşadığı travmalardan, inançlarından ve daha pek çok şeyden ona yansıyanlardır, veya onun bu sayılanları dışarıya yansıtma biçimidir. Nitekim insanlar bir örnek fabrikasyon ürün değillerdir, her insan tıpkı parmak izleri gibi birbirine çok benzer fakat bambaşka birer kişilik sahibidirler.

İnsanlar çoğunlukla birbirlerini  kimlikleri üzerinden tanır, bilir, yargılar ve hatta onun hakkında hüküm verirler. Halbuki asıl olan bir insanın kişiliğidir. Ve çoğunlukla kişilik kimliğin arkasında kalır, bu da muhatabını yanıltır. 

İnsan ilişkilerinde kişiliğin kimlikten daha önemli olduğunu hemen herkes bilir. Fakat bazen menfaatler, bazen zorunluluklar, bazen ön yargılar ve bazen de önem atfetmemekten dolayı ilişkilerde kimlik kişiliğin önüne geçer.

İyi ve tutarlı bir insani ilişki için muhatabın kimliğinden ziyade kişiliği önemsenmelidir. Bunun için insanların kişilikleri hakkında kanaat edinmek için para alışverişi yapmak, birlikte yolculuk yapmak, beraber yiyip içmek, emanet alıp vermek, beraber eğlenmek gibi farklı ilişki türleri muhatabı tanımak için oldukça faydalıdır. Ayrıca iyi gözlem yapanlar için insanların giyim kuşamı, konuşma tarzı, gülmesi, oturuşu, yürüyüşü, öfke hali, sevinç ve hüzün hali ile varlık ve yokluktaki tavırları da kişilik yapısı hakkında pek çok ip ucu verir.

Her şeye rağmen insan bir muammadır ve kalbinin içinde kim bilir ne sırlar gizlidir. Sadece bir insanı bile tam anlamıyla tanıyabilmek için bazen bir ömür yetmeyebilir. 

İnsan için en iyi şey kendini bilmek ve mutlaka haddini bilmektir.

Peyami Bayram

17 Kasım 2024

Arnavutköy, İstanbul 


PUT VE PUTÇULUK

Türkçe’ye put şeklinde geçen ve aslı Buddha ismine dayanan Farsça but kelimesi “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” diye tanımlanır. Batı dillerinde putun karşılığı olarak kullanılan idol “görünüş, şekil” anlamında eidos kelimesinden türetilen eidolondan gelir. 

Hiç düşündünüz mü gerçekten nasıl bir Tanrı’ya inanıyor ve neye/nelere kulluk ediyorsunuz? Evet, hemen buna itiraz edip, “bu nasıl bir soru böyle” diyeceğinizi biliyorum. Bu suali ilk önce kendime yönettiğimi de belirtmek isterim. Kendimizle ve dostlarımızla hakikati konuşmayacaksak hiç konuşmayalım. 

Yaşantımıza şöyle bir bakıp da “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” tanımına uyan neler olduğunu tespit etmeliyiz.

Burada da karşımıza ilah kavramı çıkıyor. Bu kavramı anlamadan zaten inandığımızı iddia ettiğimiz Allah’ı da tam olarak anlamamış ve zihnimizde doğru bir yere oturtmamış oluruz. Dolayısıyla Allah gönlümüzde de yeterince ve olması gereken yere yerleşmemiş olur.

İlâh kelimesinin sözlükte “tapınmak, kulluk etmek” anlamına gelen ulûhet (ilâhet, ulûhiyyet), “hayret etmek, gönülden bağlanıp sığınmak” mânalarındaki veleh (eleh) veya “gizli olup duyu idrakinin üstünde bulunmak” anlamındaki leyh kökünden türemiş olabileceği kabul edilir. Buna göre ilâh “tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan, duyularla idrak edilemeyen varlık” demektir.

Şimdi bir daha bakalım zihnimizde ve gönlümüzde yer verdiğimiz yegane ilah, tapındığımız, yüceliği karşısında hayrete düştüğümüz, gönülden bağlanıp sığındığımız, duyularla idrak edilemeyen tek varlık Allah mı? Yoksa somut veya soyut başka varlıklara da benzer nitelikleri atfediyor muyuz?

Put ve puta tapıcılık insanın olduğu her zaman diliminde ve her coğrafyada olmuştur ve olagelmektedir. Ne tarih öncesi, ne islam öncesi ne de ötekileştirme yapılarak farklı kimlikler ve inanışların içinde bulunduğu bir durum değildir.

Zaten en büyük tehlike de insanın kurtulmuştuk düşüncesi ve onun getirdiği konfordur.

Allah’ın son nebisi Hz. Muhammed içinde yaşadığı toplumun fertlerine “la ilahe illallah(Allah’tan başka ilah yoktur) deyin ve kurtulun” derken hangi kurtuluştan söz ediyordu? 

Bu bir davetti elbette ama kimi, neye davet ediyordu bunu çok iyi anlamak şart. Yoksa neye ve nasıl inandığımızı bilmeden hasbelkader kendimizi içinde bulunduğumuz bir tarih kesimi, bir coğrafya ve bir ailenin ferdi olmakla kurtuluşa erdiğimizi sanarak en büyük tuzağa düşmüş oluruz.

Peyami Bayram

23 Kasım 2024

Harbiye, İstanbul






16 Kasım 2024

Neden yazıyorum?

İnsanoğlu için iletişim belki de nefes alıp vermek, yiyip içmek ve sair temel gereksinimlerinden biridir. Kendi derdini anlatmak için, başkalarını tanımak için, aile, eğitim, ticaret, sanat, hukuk ve kısacası hayatın her alanı için iletişim olmadan insanın ne bireysel ne de toplumsal hayatı devam edemez. 

İletişim bilindiği gibi temel olarak sözlü, görsel, işitsel ve yazılı iletişim şeklinde olabilmektedir. İnsanoğlunun yazıyı icadından beri yazı yoluyla iletişim tarihin, bilimin, sanatın, kültürün, medeniyetin ve dinlerin ana kaynağı olagelmektedir. Her ne kadar günümüzde teknolojinin gelişmesi görsel ve işitsel iletişim vasıtalarını öne çıkarmış olsa da yazının önemi hep önde olmaya devam edecektir. 

Yüzyıllardır Herodot tarihi okunuyor, Dede Korkut masalları hem sözlü hem basılı nesilden nesile aktarılıyor, Aristo’nun, Eflatun’un, Da Vinci’nin, Victor Hugo’nun, Tolstoy’un, Evliya Çelebi’nin, Gazali’nin, Farabi’nin, İbn-i Sina’nın eserleri yeryüzündeki yüzlerce dilde binlerce nüsha basılmaya devam ediyor. Keza dünyanın en çok okunan kitapları olan Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes de hâlâ yeryüzünde en çok dile tercüme edilen ve basılan kitaplardır. 

Kısacası insanlık yazarak ve okuyarak bu günlere gelmiştir. Her türlü bilim, sanat, felsefe ve daha pek çok şey yazıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Dahası tarih araştırmalarının da en önemli nesnesi yazılı materyallerdir. 

Şu an bu yazıyı dijital bir ortamda yazıyorum, fiziksel olarak bu yazı evrende bir yer işgal etmiyor. Belki de bu ve bunun gibi dijital verilerin tamamı bir gün yok olacaktır. Bunların fiziksel olarak basılı hale getirilmesi bu yüzden ayrıca önem arz etmektedir. 

Yazının başlığındaki soruya dönecek olursam benim yazı yazmam öncelikle kendime notlarımdır, sonra yaşadığım çağın insanlarına ve özellikle birinci dereceden aile ve yakın çevremle kalıcı bir iletişim kurma çabasıdır. Günlük hayatta söylediklerimizi, konuştuklarımızı ve en önemlisi çoğunlukla hissiyatımızı birbirimize derli toplu aktaramıyoruz. Veya bu benim için böyle diyebilirim. Bu sebeple içimden geçenleri, gözlemlerimi, tecrübelerimi ve belki de bazen yanılma ihtimalim çok da olsa öngörülerimi paylaşmak için yazmayı, yazarak iletişim kurmayı seviyorum. Ayrıca yazının kalıcılığı ve gerek şimdiki zamanda gerek gelecek zamana aktarılabilirliğini de ciddiye alıyor ve belki bu anlamda yazmayı üzerime bir vazife olarak da görüyorum. Bu kendimi veya yazdıklarımı önemli gördüğüm anlamına gelmez. Sade ve basit bir yaşamı olan her insanın bu evrende bir iz bırakılabileceğine inanıyorum. 


Peyami Bayram 
16 Kasım 2024
Çemberlitaş, İstanbul 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...