08 Haziran 2015

Çarıklı Erkan-ı Harp

Çarıklı Erkan-ı Harp

Birilerinin "göbeğini kaşıyan adam", "bidon kafalı" ya da "dağdaki çoban" diye aşağıladığı halk bu ülkenin temel harcıdır.

Kim ne derse desin ben bu halkı seviyorum. 
Bu benim halkım.
Yemen'e, Trablusgarb'e gidip dönmeyen,
Allahuekber Dağları'nda sessizce donarak ölen,
Çanakkale'de destan yazan,
Sakarya-Dumlupınar'da şaha kalkan,
Kıbrıs'ta dirilen
ve iç güvenlikte yitirdiği evladının ardından her şeye rağmen "vatan sağolsun" diyebilen yine bu halk. 
İşte ben bu halkı seviyorum.

Onun fedakarlığı,
cansiperane vatan sevgisi,
cömertliği,
misafirperverliği,
ve engin sağduyusu..
Bunlar benim halkımın en karakteristik özellikleri.

Mehmet Akif'in dizelerinde;
"Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum!"
diye nefis bir şekilde tanımladığı Türk halkı işte bu.

Bu millet demokrasiyi de çok iyi kullanıyor.

Şöyle yakın geçmişe bakalım;
12 Eylül 1980 darbecilerini alkışlayıp onların anayasasını %92 ile onaylasa da ilk serbest seçimde onların adayını değil kendi adayını iktidara taşıdı. 
Oyunun takipçisi olan bu halk ANAP'ın iktidar sarhoşluğunu affetmedi ve oyunu aldığı kitlelere ters düştüğünde yüzüne bir şamar vurup onu darmadağın etti.

Yıllarca "mürteci" damgası vurulan ve çeşitli şekillerde okulda öğrenim görme, orduda görev yapma ve seçilme hakkı engellenen bir kitleyi önce belediyelerde test eden sonra ufak bir miktarda oy oranıyla meclise sokan ve nihayetinde Türkiye'nin en büyük partisi haline getirip tek başına 13 yıl ona iktidar veren yine benim halkım.

Bu kez iktidardakine önemli bir ihtarda bulunurken ondan ümidinin bitmediğinin mesajını da vermiştir. Bununla beraber muhalefet partilerinin de hiç birisine tek başına iktidarı layık görmemiştir.

Bu seçimde benim güzel yurdumun ince zekalı ve derin sezgili halkı dünyanın en önemli ve güçlü devletlerinden birisi olmamız yolunda en büyük engellerden birisinin daha kaldırılması için HDP'ye, dolayısıyla TBMM'ne bir şans vermiştir. 
Benim bu mesajdan anladığım;
1. Dağdan in, silahı bırak.
2. Mecliste yerini al, sorunların çözüm yeri burasıdır.
3. Eğer ilk iki maddeye uyarsan birlikte kardeşçe yaşamamız için bir engel yok. 
Böylece güzel Türkiyemiz'in bir önemli meselesi daha halkımızın üstün iradesi ile çözüme kavuşma yoluna girmiş olacaktır.
Bu iradeye eskiler "çarıklı erkan-ı harp" demişler. Yani bugünkü dille biz ona "halkın kurmay zekası" diyebiliriz. 

İşte bu güzide milleti saygıyla selamlıyorum.

Peyami Bayram
08/06/2015, İstanbul




04 Haziran 2015

Eğitim sistemindeki doldur-boşalta bir son verilmelidir

Türkiye'de 61 bin 936 okulda, 9 milyon 27 bin 343'ü erkek, 8 milyon 505 bin 645'ini kızların oluşturduğu, 17 milyon 532 bin 988 öğrenci eğitim görüyor. Bu kurumlarda 405 bin 496'sı erkek, 468 bin 251'i kadın olmak üzere 873 bin 747 öğretmen, 562 bin 882 derslikte görev yapıyor.
Yurt genelinde resmi ve özel 5 bin 430 anaokulundan 1 milyon 59 bin 495  öğrenci faydalanırken, bu kurumlarda 25 bin 858 öğretmen çalışıyor.Okul öncesi eğitim alanların 555 bin 194'ü erkek, 504 bin 301'i kız öğrenci. Okul öncesi eğitim kurumlarında ise 50 bin 466 derslik bulunuyor.
Türkiye'de 28 bin 532 ilkokulda, 2 milyon 850 bin 72'si erkek, 2 milyon 724 bin 844'ü kız olmak üzere 5 milyon 574 bin 916 öğrenci eğitim görüyor. Bu okullarda 243 bin 305 derslikte, 288 bin 444 öğretmen görev yapıyor.
Ortaokulda ise 17 bin 19 eğitim kurumunda okuyan 5 milyon 478 bin 399 öğrencinin, 2 milyon 762 bin 595'ini erkekler, 2 milyon 715 bin 804'ünü de kızlar oluşturuyor. Ortaokullarda 280 bin 804 öğretmen, 128 bin 551 derslikte eğitim veriyor. Açıköğretim ortaokulunda ise 298 bin 148 öğrenci eğitim alıyor. Açıköğretim ortaokullarındaki öğrencilerin, 189 bin 35'ini kızlar, 109 bin 113'ünü erkekler oluşturuyor.
Açıköğretim de dahil 10 bin 955 resmi ve özel lisede, 2 milyon 859 bin 482'si erkek, 2 milyon 560 bin 696'sı kız olmak üzere 5 milyon 420 bin 178 öğrenci okuyor. Liselerdeki öğrencilerin, 3 milyon 916 bin 521'i devlet okullarında, 196 bin 663'ü özel okullarda, 1 milyon 306 bin 994'ü ise açık liselerde okuyor.
Bu haber tamamen resmi rakamları veriyor.

43 yıldır Türkiye'deki eğitim sistemini bir öğrenci, öğrenci velisi ve meraklı ve ilgili bir vatandaş olarak yakından takip etmekteyim.
Konunun teknik detayları, devletin ve/veya hükümetlerin milli eğitim stratejileri/politikaları, müfredat, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve buna benzer konulara girmek niyetinde değilim. Özellikle okullarımızdaki boşa geçen zamanın nasıl bir israfa sebep olduğunun altını çizmek ve bu konuda yetkilileri uyarmak niyetindeyim.

Hepimizin bildiği gibi okulların açıldığı ilk iki hafta ve kapanmadan önceki son iki hafta çoğunlukla okullarda bir boşluk olmaktadır. Bunun sebeplerine hiç girmeyeceğim, doğrudan sonuçlar üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Bahsettiğimiz süre dört hafta, yirmi iş günü, ortalama günlük 6 ders saatinden 120 ders saati demektir. Aslında birinci ve ikinci yarıyı başlangıç ve bitişlerini ayrı ayrı ele alsak bu rakam daha da artacaktır ama biz bu kadarını ele alalım.

Bu durumdan iyi niyetli olarak şunu anlıyorum ki; aslında uygulanan müfredatı tamamlamak için kalan süre bizim eğitim sistemimiz içinde yeterli olmaktadır.

Yaklaşık 61.936 okulda ve 562.882 derslikte 17.533.000 öğrenci 873.747 öğretmenle birlikte hiç bir ders işlenmeyen 120 ders saatinde toplamda elektrik, su , öğretmenlere verilen ders saati ücreti, kullanılan diğer kırtasiye vs masrafları için benim hesaplamalarıma göre yaklaşık olarak bir milyar TL hazineden harcanmaktadır, öğrenci ve öğretmenlerin yol masrafları, şehir trafiğine kattıkları yoğunluk ve diğer etkileri hesaplamak ayrıca bir uğraş gerektirir. Konunun psikolojik, pedagojik, sosyolojik, ahlaki, disiplin ve daha pek çok alanda olumsuz etkilerinin olabilirliğini bir kenara bırakarak sadece maddi anlamdaki kayıplar ve alternatif kazançları irdelemek istiyorum burada.

Boşa geçen bu sürenin, yani her bir öğretmen ve öğrenci için 120 saatin alternatif olarak nasıl daha verimli hale getirilebileceği üzerinde düşünürsek. Bu kadar sürede ve bu bütçe ile;

- Öğrencilere herhangi bir sanat, meslek veya spor alanında uygulamalı eğitimler verilebilir, belki öğretmenler de bu şekilde farklı bir alandaki yeteneklerini geliştirir ve aynı zamanda öğrencileri ile daha iyi bir iletişim imkanı doğar. 
- Öğrenci ve öğretmenlere şehir içinde ve şehir dışında eğitici nitelikli kültür turları düzenlenebilir.
- Öğrenciler bulundukları bölgede farklı iş kollarında çıraklık eğitimine tabi tutulabilir.
- Kitap okuma alışkanlığı geliştirmek için programlar hazırlanabilir.
- Bu süre tamamen yabancı dil eğitimi için kullanılabilir.
- Bir dizi sosyal sorumluluk projeleri öğrenci ve öğretmenlerle birlikte yerine getirilebilir.

Bu saydıklarıma çok daha farklı öneriler de eklenebilir elbette. Yeter ki okullarda mevzuat/müfredat/bürokrasi gereği doldur-boşalt yapmak yerine gelecek nesiller için azami faydayı elde etmek hedef alınsın.


Peyami Bayram
04/06/2015
İstanbul






02 Haziran 2015

Eduard Kaukin

Seyahat ettiğim eski Doğu Bloku veya Sovyetler Birliği ülkelerinde sosyalist rejim zamanında yaşamış, o yıllarda öğrenim görmüş, herhangi bir işte çalışmış, şimdi serbest kapitalist dönemde de yaşayan insanlarla karşılaştığımda onlarla tanışmak benim için büyük bir zevk ve düşünce dünyam açısından da önemli bir kazanç oluyor. Yaşayan tarih diyebileceğim bu insanlar aslında günümüz dünyasını anlama, insanı, toplumları ve yönetim sistemlerini tanıma, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve manevi/ruhi farklılık ve benzerlikleri yerinde ve canlı şahitlerle gözlemleme fırsatı sunuyorlar.

İşte Eduard Gaukin de en son seyahatimde Kazakistan'ın Almatı şehrinde tanıdığım bir insan.

Göğsünde gururla taşıdığı Sovyet madalyaları ile adeta kişisel tercihini de ilan eden bir hali vardı.

1934 Ukrayna doğumlu.
Dedeleri Tarafından Fin kökenli.
8 Yaşında iken ailesi ile birlikte Stalin tarafından Polonya'ya sürgün edilmiş.
Oradan da Almanya'ya toplama kampına gönderilmiş.
Almanya'da 2 yıl fabrikada çalıştırılmış.
Oradayken Alman askerleri için her ay bir litre kanlarını almışlar. Bu yüzden gelişim çağında ve bedenen çalışan bir çocuk olarak bünyesi çok zayıf kalmış ve uzun zaman kilo alamamış.
İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra da Almanya'dan Kazakistan'a gönderilmişler. Burada Sovyet rejiminde tahsilini tamamlamış.
Kazakistan'da otuz yıl bir fabrikada tekniker olarak çalışmış. Yirmi yıla yakın voleybol oynamış.
Bu hafta evliliğinin ellinci yıldönümünü kutluyor. Torun ve torun çocukları var.
İki kez kalp krizi geçirmiş. Şeker hastası. Muhtemelen şekere bağlı görme sorunu var. Bastonla yürüyebiliyor.

Bu şekilde tanıştığım bütün eski sosyalist ülke vatandaşı olan özellikle emeklilik çağında olan ve İkinci Dünya Savaşı'nı görmüş olan insanlarda gözlemlediğim ilk ve en önemli şey derin bir hüzün diyebilirim. Onların gözlerinde ıssız bir feryat, çaresiz bir teslimiyet, ümitsiz bir bakış ve derin bir güven arayışı ile elbette sevgi ve ilgiye muhtaçlık gördüm. Bunların bir kısmı belki bütün yaşlı insanlarda görülebilir ancak iki farklı dünyayı da yaşamış bu insanların durumu gerçekten çok değişik.

Düşünsenize uzun yıllar kapalı bir sistemde yaşamış; bir insan olarak maddi ihtiyaçları her yönüyle yeter miktarda da olsa kimseye muhtaç olmayacak şekilde karşılanmış bu insanlar birdenbire arkasındaki bütün destekleri ortadan kaldırılarak iş, konut, eğitim, sağlık, güvenlik, adalet gibi insanın temel ihtiyaçlarının bile parayla çözüldüğü bir sistemin ortasında yapayalnız bırakılmışlar.

Sovyet zamanında herşeyimiz vardı; çok iyi bir eğitim, konut, iş, sağlık, güvenlik, adalet gibi konular halkın hiç dert etmeyeceği konulardı diyor o nesil. Çünkü devlet bunları herkes için en uygun şartlarda sağlıyordu.

Şimdi 6000 Tenge maaş alıyor ve 6000 de sürgünden dolayı alıyor. Yaklaşık toplamda 60 USD. Bunun ne anlama geldiğini izah etmek için kısa bir bilgi; Almatı'da en düşük ev kirası 800 dolar civarında, bir ekmek yaklaşık yarım dolar.

Bunca yaşadıklarından sonra hayatında onu mutlu eden neler yaşadığını sorduğumda Sovyet dönemindeki rahat ve huzurunu söyledi. Şimdi herşeyin sona erdiğini ve hiç bir şeyin onu huzura erdirmediğini anlattı. Sadece cebinden çıkarıp fotoğrafını gösterdiği torunlarının varlığının onu mutlu ettiğini anladım. Sanırım bu onun neslinin devamı olmasından ötürü ona bambaşka bir ebedîlik duygusu veriyordu.
"Biz bundan sonra da bir hayat olduğuna inanıyoruz" dediğimde inanmaz bir şekilde karşılık vererek "varsa da hayatın çoğu burada" diye karşılık verdi. 

Sosyalizmin maneviyatsızlığından kapitalizmin acımasızlığına savrulan bir insanın portresini daha böylece görmüş oldum.


Peyami Bayram
30/05/2015
Almatı, Kazakistan

28 Mayıs 2015

Unutma!

istemesen de
içinde O'nunla atan
bir kalbin olduğunu,
bir gün mutlaka
toprak olacak,
bir çiğnem etten
yaratıldığını..

Unutma!
sevmenin vermek,
vermenin gülümsetmek,
yaşamanın ötekini hissetmek,
kardeşliğin bölüşmek olduğunu..

Kurtar kendini;
bencilliğin hapishanesinden çık!
hesapların üstünde
hiç şaşmayan
bir hesap olduğunu,
unutma!
ve
kimsenin kimseye
en ufak bir yardımı
olamayacak bir günde
hiç kimsen
olmayacağını..

bütün bunlara
ister inan
ister inanma;
bir gün
mutlaka
tamamlamadan
gittiğin
bir gün olacak!
hiç olmazsa bunu
Unutma!

Peyami Bayram
28/05/2015
Almatı, Kazakistan 

21 Mayıs 2015

"Biz" olamayanlar

"Biz" olamayanlar

"Ben"leri biriktirince veya bir araya toplayınca her zaman "biz" olmuyor hayatta.

Kimileri bunun adına parti, grup, cemaat, camia, ümmet, millet, ulus vb adlandırmalar yapsa da bir araya gelen, bir yerde toplanan bütün insan yığınlarının her zaman "biz" olamayacağını bilmek gerek.

Mezun olduğunuz okul arkadaşlarınızla ilgili "bizim arkadaşlar" diyebilirsiniz mesela ama birlikte bir iş yapmak, bir eylem yapmak durumunda "biz" olarak hareket etmeniz çok güçleşir. Aynı apartmanda oturan, aynı sokakta yaşayan, aynı işte çalışan insanlar dahi aynı durumdadır bu anlamda. Hatta daha da ilerisine gidecek olursak aynı ailede bile her fert ayrı bir kişilik olmakla beraber çoğu ailelerde herkes ayrı telden çalar, her fert farklı bir yola gider ve bir aile bile "biz" olarak bir ve beraber hareket edemez.  Herkes kendi yakın çevresine şöyle bir göz attığında bunun gibi örneklerin çok fazla olduğunu görecektir.

Başarı hikayelerini dinlediğimiz kişilerin ferdi başarılarını irdelediğimizde; "biz" olamayan aile, iş, okul vs. gibi ortamlardan kendilerini izole ederek özel bir alana yöneldiklerini ve var güçleri ile bir alanda çalışarak bu başarıyı elde ettiklerini görürüz. Yine aynı şekilde bir grup, hizip, parti veya şirket gibi çok kişinin bir araya gelmesiyle teşekkül eden yapıların başarısında ise "biz" olma, yani aynı ideale inanmak ve aynı hedefe birlikte koşmakla mümkün olabildiğini görürüz. Bir kişinin kişisel başarısı ile bir topluluğun başarısı elbette aynı olamaz.  Bir topluluğun bir kişi gibi hareket etmesi ve büyük bir başarı elde etmesi daha komplike ve zor bir iştir. Bu yüzden bazı şirketler, spor kulüpleri, cemaatler ve ülkeler böyle güçlüdürler. Grubu bir insan gibi düşünürsek; bütün herkesin aynı şeyi görmesi, aynı şekilde düşünmesi, aynı anda ve aynı güçle hareket etmesi, aynı reflekslere sahip olması, aynı performansı göstermesi gerekir. Çok iyi de olsalar yöneticilerle böyle bir grup başarısı sağlanamaz. Bunu sağlayabilmek için de çok güçlü bir iradeye, gruba yön verecek kuvvetli bir rüzgara, sarsılmayan bir karalılıkla istikameti tayin edecek, karizmatik kişiliğiyle gönüllere de girmeyi başarabilen, fertlerin enerjisini ortak hedefe teksif edebilen lidere ihtiyaç vardır. Lider, yöneticiler de dahil grubun tamamına vizyon sağlayan, onları bir misyona sevk edebilen seçkin kişinin adıdır.

Liderlik böyle son derece önemli bir kurumdur ve hiç şakaya da gelmez.

Tarih de bunun gibi çok örneklerle dolu. Baksanıza her zafer bir liderle anılır tarihte.

Türkiye'de bugün maalesef eski tabirle kaht-ı rical(adam yokluğu) sebebiyle lider yetişmiyor ve başarılar bireysel olmaktan öteye gidemiyor. Çünkü tek tip insan yetiştirme projesi hala bizim hem ailede hem de sosyal ve devlet yaşamında vazgeçemediğimiz bir saplantı olarak duruyor. Oysa her insan nev-i şahsına münhasır, yani özgün bir varlık olarak dünyaya gelir ve özgür düşünce ile gelişir. Bizim ülkemizde ebeveynler ve devlet kişiler üzerindeki yoğun baskılarla onun bu yönünü köreltmek için çaba veriyor sanki. 

Ve sonuç; vesayetçi, teslimiyetçi, gölgesinden korkan, girişimcilikten uzak, taklitçi, tembel, sabırsız ve ümitsiz bir nesil. 

Bunun üstüne bir de çağın getirdiği hız ve haz tutkusu maalesef kaliteli insan yetiştirmemizin önündeki en büyük engeller olarak önümüzde durmaktalar.

Lider kişilikler ancak kaliteli insanlardan çıkar. Ülkemizin en küçük firmasından spor kulübüne, ordusundan siyasi partisine kadar her alanda ihtiyaç duyduğu kaliteli insan ihtiyacı önce ailedeki temel ahlaki eğitimle başlar sonra diğer eğitim safhaları gelir. Başarılı bireyler yetiştirmek için gençlerin kişiliklerine saygı duyarak, özgünlüğünü bozmadan, özgürlüklerini kısıtlamadan ama gerçek hayatın içinde, dinamik, manevi yönden gıdasını eksik bırakmadan; okuma, öğrenme ve araştırma sevdasıyla yetiştirmemiz gerekmektedir. Bunun için kesinlikle bir ideal, bir ülkü, bir mefkûre verilmeli gençlere. Belirli bir hedefi olmayanlar için yolculuğun da bir anlamı yoktur. Aynı hedefe ulaşabilmek için emek sarf edenler takım ruhunu, birlik şuurunu canlı tutanlardır. Böyle birlikteliklerde ‘ben’ler ortadan kalkar ve herkes ‘biz’ şuuruyla hareket eder. İşte bu yolun ve böyle bir yolculuğun ulaşacağı yer insana gerçek mutluluğu verir.  Ayrıca din, dil, ırk veya bölge farkı ortadan kalkar ve elde edilen sonuç tüm insanlık için fayda sağlar. 

En başta sevgiyle ve ilgiyle...

Peyami Bayram
19/05/2015
İstanbul





08 Mayıs 2015

WhatsApp nasıl para kazanıyor?

Bilgilerinizi ne yapıyor?

Facebook neden 19 milyar dolara bu şirketi aldı?

Tüm bu soruların cevabı WhatsApp'ın Kullanım Şartları'nda gizli. 
İşte sizleri şaşkına uğratacak detaylar.
Sosyal paylaşım devi Facebook 'un mobil mesajlaşma devi WhatsApp'ı Çarşamba günü 19 milyar dolara satın alması tüm dünyada şok etkisi yarattı. Kimsenin beklemediği bu satın alımda insanların en merak ettiği soru reklam almayan ve ücretsiz olan WhatsApp'ın nasıl ayakta durduğu ve Facebook'un bu şirkete neden bu kadar para ödediği idi.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan yatırım şirketi Sequoia Capital, WhatsApp'ın pazarlamaya tek bir kuruş harcamadığına dikkat çekmiş ve "ABD'de bu kadar büyüyüp yabancı ülkelerde geniş kitlelerce sevilen ve içeride de takdir edilen başka bir teknoloji şirketi yok" demişti.
WhatsApp ilk kullanımda bir yıl süre ile ücretsiz bir yıl ardından yıllık 0.99 dolar ücretli. Ancak şu ana kadar 0.99 dolar talep ettiği kişiye pek rastlanmış değil. Ancak şirketin 2013 yılı sonu itibariyle 400 milyon kullanıcısı olması düşük bir ihtimal olsa da şirketin yılda 400 milyon dolar muhtemel geliri olabileceğini gösteriyor. Şirkette yalnızca 55 tam zamanlı çalışan olduğu düşünüldüğünde bu, çalışan başına 7,27 milyon dolar net gelir anlamına geliyor.
Tabi bu rakamlar potansiyel gelir miktarı. Şu an durum ne? WhatsApp halka açık bir şirket olmadığı için gelir ve gider kalemleri ile ilgili çok fazla bilgi yok. Bilinen en son şey Forbes'ın şirketin geçen yıl 20 milyon dolar gelir elde ettiğini yazması. Ancak giderler ile ilgili bir bilgi verilmedi.

Peki reklam almayan, kullanıcılarından ücret talep etmeyen bir şirket yılda nasıl 20 milyon dolar gelir elde ediyor? 
Daha da önemlisi Facebook, yılda sadece 20 milyon dolar gelir elde eden bir şirkete neden 19 milyar dolar verdi? Sorunların cevabı aslında WhatsApp'ın kendi sitesinde yayınladığı Kullanım Şartları Sözleşmesi'nin detaylarında gizli. Özetlemek gerekirse Facebook, milyarlarca doları şirkete değil 400 milyon kullanıcının bilgilerine verdi. Ayrıca şirket gerektiğinde bilgilerinin ABD hükümetine verilebileceği uyarısında da bulunuyor. Toplamda boşluksuz 11 sayfa Word belgesi tutan Kullanım Şartları'nın ayrıntılarında oldukça dikkat çekici ifadeler yer alıyor.

Neler yaptığınız takip ediliyor

Şart 1: "WhatsApp Bilgilerinizi Ne Zaman Paylaşır?" başlığı altında şu ifadelere yer veriliyor:
"Belli bir kişiye tanımlanabilir olmayan bilgileri (anonim kullanıcı kullanım verileri, sayfalara ve URL'lere giriş ve çıkış, platform tipleri, aktif görüntülemeler, tıklama sayısı gibi…) … belirli içerikler, servisler ve reklamların kullanım kalıplarını anlamalarına yardımcı olmak amacıyla üçüncü taraflar ile paylaşabiliriz. Kanunlar gerekli gördüğünde veya devlete ve federal kanunlara, uluslararası kanunlara veya mahkeme emirlerine, mahkeme celbine veya arama emrine veya benzeri kararlara itaatin gerektirdiği iyi niyet inancıyla veya bir şahsın fiziksel güvenliğinin risk ya da tehdit altında olduğuna inanmamız durumunda kişiye tanımlanabilir ve/veya kişiye tanımlanabilir olmayan bilgileri toplayabilir ve açıklayabiliriz.
Anlam: Bilgileriniz üçüncü taraflar ile paylaşılabilir. Şu an paylaşıp paylaşılmadığını bilmiyoruz. Ancak şirketin bir arkadaşınızın size gönderdiği linkten o siteye girip girmediğiniz, bir içeriğe ne kadar tıkladığınız, hangi platformları kullandığınız gibi… bilgileri paylaşma hakkı var. Bu paylaşma sadece ticari amaçla sınırlı değil. Gerekli görüldüğünde bilgileriniz ABD hükümeti ile paylaşılıyor. Bu bilgiler "kişiye tanımlanabilir" ifadesinden de anlaşılacağı gibi adınız, yaşınız, cinsiyetiniz, beğenileriniz, sevdikleriniz, nefret ettikleriniz, zaaflarınız gibi sadece size ait bilgiler de olabilir.
Facebook'un satın aldığı uygulama değil, bilgileriniz
Şart 2: Şirket "Birleşme, Satış Veya İflas Halinde" başlığı altında tüm bilgilerinizin WhatsApp'ı satın alacak şirkete devredileceğini belirtiyor:
"WhatsApp'ın üçüncü bir parti tarafından satın alınması veya üçüncü bir parti ile birleşmesi durumunda; bu birleşme, satın alım, satış kapsamında kullanıcılardan toplanan bilgileri transfer etme ya da devretme hakkı vardır. İflas, haciz, yeniden yapılandırma, yedieminlik, borç verenlerin yararına alacak temliklerde veya yasaların ya da genel olarak borç verenlerin haklarını etkileyen adalet prensiplerinin uygulanması durumunda kişisel bilgilerinizin transferi, kullanımı ve bu bilgilere muameleyi kontrol edemeyebiliriz.
Anlam: Geçen hafta Facebook'a satılan WhatsApp böylece kullanıcılara ait şu ana kadar elde ettiği bilgileri de satın almış oldu. Facebook'un Google' ın ardından internet reklam pazarında ikinci sırada olduğu düşünüldüğünde 400 milyon kişinin hem kişisel bilgilerini almak hem de kullanım alışkanlıklarını öğrenmek uzun vadede Facebook'a bu pazarda önemli bir atılım yapma fırsatı da verecektir. Trend devam ettiği takdirde bu 400 milyon kişinin daha da artacağı büyük ihtimal. Herkesin internet alışkanlığı olmayabilir ancak hemen hemen herkesin telefon alışkanlığı var. Facebook bu adımı ile reklam kalitesini artırmak için yalnızca kendi sitesindeki kullanıcılardan gelen bilgiler ile yetinmek zorunda kalmayacak. Şu an WhatsApp'ın kullanıcı kitlesi büyük oranda genç kesim ancak teknoloji ile büyümüş bu gençlik 70-80 yaşına geldiğinde belki bütün gününü vererek bir sosyal paylaşım sitesinde bulunmayacak ancak SMS'in yerine almış bir WhatsApp ile iletişim kurmaya devam edecek. Günümüzün yaşlı insanları gençliklerinin getirdiği alışkanlıklar nedeniyle teknolojiye bağlı olmayabilir ancak bu, çağımız gençliğinin yaşlandığında teknolojiye bağımlı olmayacağı anlamına gelmiyor. Tam tersi bağımlılık sürecek. Yukarıdaki şartta dikkat çeken bir diğer unsur ise WhatsApp'ın gelecekte bilgilerinize ne olacağı garantisini vermemesi.

ABD'nin uygun görmediği ülkenin vatandaşları WhatsApp kullanamaz

Şart 3: WhatsApp ABD çıkarlarına göre hareket ettiğini aşağıdaki cümlelerde açıkça dile getiriyor:
"[WhatsApp hizmetini kullanmak için] ABD hükümetinin ambargosu altında olan bir ülkede veya ABD hükümetince belirlenmiş "terörizmi destekleyen" bir ülkede yaşamıyor olmanız gerekiyor. Ayrıca ABD hükümetince yasaklanmış ya da kısıtlanmış taraflarda listelenmemiş olmalısınız."
Anlam: Global Web Index, her ay dünya çapında gençlerin yüzde 25'inin WhatsApp'ı kullandığını belirtiyor. Araştırmaya göre Ortadoğu ve Afrika WhatsApp'ın kullanımının en fazla olduğu bölge. Kullanım oranı yüzde 69 seviyesinde. Bu bölgeyi yüzde 62 ile Latin Amerika takip ederken Avrupa'da kullanım oranı yüzde 40 civarında. Araştırmadan asıl önemli olan WhatsApp'ın kendi ülkesinin de bulunduğu Kuzey Amerika'da kullanım oranının yüzde 4 seviyelerinde olması. Kullanıcı kitlesinin uluslararası olması WhatsApp'ın bir ABD şirketi olduğu gerçeğini değiştirmez. Her ülkenin şirketinin yapmakla yükümlü olduğu gibi WhatsApp da kendi ülkesinin çıkarlarını gözetmekle yükümlüdür. Ayrıca son cümlede ifade edildiği gibi ABD ile ticaretin yapılmasını yasakladığı bir şirkette de çalışıyorsanız WhatsApp kullanamazsınız.

Türkiye'de yaşıyor olsanız da ABD kanunlarına tabisiniz

Şart 4: Şirket ABD dışında yaşayanların ABD'de geçerli kanunları kabul etmiş olduğunu şu şekilde kaydediyor:
"WhatsApp sayfası ve Servisi Amerika Birleşik Devletleri'ndedir ve doğrudan Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kullanıcılara yöneliktir. Amerika Birleşik Devletleri'nden farklı [kendilerine ait] kişisel verileri toplamayı, kullanımını ve ifşasını düzenleyen regülasyonları ve kanunları olan Avrupa Birliği, Asya veya diğer bölgelerden; California yasalarına tabi olan WhatsApp sayfasını ve hizmetini kullanmaya devam ederek bu Gizlilik Politikası ve Hizmet Şartları kapsamında kişisel bilgilerinizi Amerika Birleşik Devletleri'ne transfer ettiğinizi ve bu transferi kabul ettiğinizi ve bu amaçlara California yasalarınca kullanılabileceğini lütfen bilin.
Anlam: Hangi ülkede yaşadığınızın bir önemi yok. Eğer bu sözleşmeyi kabul ettiyseniz, Türkiye'de yaşıyor olsanız da ve Türkiye'nin kişisel verinin mahremiyeti ile ilgili kendisine ait kanunları olsa da bu kanunların bir hükmü yok. Kayda alınacak kanun ABD kanunlarıdır.

Çocukların WhatsApp'ı kullanması yasak


Şart 5: "Çocukların Mahremiyetine Bağlılığımız" başlığı altında şirket WhatsApp'ın 16 yaşındakiler uygun olmadığını gayet açık bir şekilde belirtiyor..

07 Mayıs 2015

Seçiminizi yaptınız mı?

Seçiminizi yaptınız mı?

"Ben" diye başlıyor..
Ne hoş bir insanım, çok hoş..
Ailem, ülkem, halkım hepsi güzel.
Hayır, çok güzel, en güzel.
Güzelden de öte.. çok özel.
Diğerleri? Öteki? 
Bana ne onlardan canım..
Bizden/benden daha mükemmeli yok!

İşte böyle başlayıp gidiyor ırkçı, dışlayıcı, ayrıştırıcı, bencil, kavmiyetçi, milliyetçi, ulusalcı, şovenist, faşist görünümlü savlar/tezler. Kendini yüceltip, ötekini küçümseyen, diğerini aşağılayan, daha da ileri gidip hiçe sayan, ezen, sömüren, sürgün eden ve katleden zihni sapma böyle safha safha ilerliyor.

Söyler misiniz kim özgür iradesiyle seçmiş bu dünyaya gelirken anasını, babasını, rengini, ırkını, dilini, yöresini? Kim boyunun ölçüsünü, kaşını, gözünü veya engelini tercih etmiş?
Bunlar biz insanların seçimini yapmadan kendimizi içerisinde bulduğumuz değişmez yaradılış gerçekleridir.
Kim bu gerçekleri inkar edip, yok sayabilir ki? Kendisi ya da başkası tarafından inkar edilse veya yok sayılsa ne değişir ki? Amerikalı siyahi bir şarkıcı kendisini beyazlatmaya çalıştı da ne oldu? Dünya tarihinde bunca soykırım oldu da kim kazandı?

Gelelim biz insanların özgür irademizle seçebileceğimiz şeylere.

Doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, hırsızlık, yolsuzluk, yardımseverlik, cimrilik, tutumluluk, şeref, izzet, iffet, nezaket, saldırganlık ve daha onlarca iyi veya kötü davranış var ki burada sıralamakla bitmez. İşte bunlar bizim tercihimizle bize mal olan, onunla tanımlandığımız özelliklerdir. Bunlar için insanlar tartışabilir, bunlar için bir birlerine övgüde bulunabilir, davacı olunabilir, yargılanabilir, cezalandırılabilir, gerekirse uğrunda savaşılabilinir. Çünkü bunlar evrensel anlamda iyi-kötü, doğru-yanlış gibi sınıflandırmalara sokulabilir. Nasıl ki yalan, yolsuzluk, hırsızlık, adam öldürme, tecavüz gibi eylemler dün olduğu gibi bugün de doğu-batı, ileri-geri, müslim-gayri-müslim, sarı-siyah ırk farketmeksizin her yerde kötü ve çirkin kabul ediliyor ve hatta hukuken cezayı gerektiriyorsa; aynı şekilde iyi ve olumlu davranışlar da ayırt edilmeksizin bütün toplumlarda övgüye, ödüle layık görülür. Fakat yukarıda sıraladığımız ırk, cins, bölge, fiziksel özellikler gibi bizim tercihimiz dışında doğuştan gelen özelliklerimizden dolayı nasıl başkasının bizi hor görmesini, aşağılamasını, alaya almasını ve bundan da beter olan baskı, zulüm, işkence ve katlini istemez, haklı görmez ve kabul etmez isek biz de bir başka kişi, halk, kavim, bölge için benzer şeyleri yapmamalıyız.

Aslında her şey bir kişide başlıyor ve bitiyor. Tıpkı ilk insanın yaratılış hikayesinde olduğu gibi. Önce İblis "ben ondan üstünüm; onu topraktan, beni ateşten yarattın" dedi ve kendisini yaratan Rabbi'nin ikazına rağmen bu söyleminden vazgeçmeyerek ırkçılığı ilk başlatan oldu. Peşinden İblis, Adem'i "mülkün ebedi sahibi olmak" fikriyle kandırdı ve onun da ayağını kaydırdı. Ancak Adem(a.s.) bu hatasında ısrar etmedi, tevbe etmeyi tercih etti ve kurtulanlardan oldu.

Ve biz Ademoğulları olarak her an tekrar ve tekrar aynı süreci yaşamaktayız. Seçtiğimiz kendi kaderimizdir aslında. Tercihimizi Hak ve adaletten yana yapmalıyız, seçimimiz bencillikten uzak ötekiyle bir arada yaşamak üzere olmalı. 

Ne olursa olsun zulümden uzak durmak şiarımız olsun.


Peyami Bayram
06/05/2015
İstanbul









RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...