07 Mayıs 2015

Seçiminizi yaptınız mı?

Seçiminizi yaptınız mı?

"Ben" diye başlıyor..
Ne hoş bir insanım, çok hoş..
Ailem, ülkem, halkım hepsi güzel.
Hayır, çok güzel, en güzel.
Güzelden de öte.. çok özel.
Diğerleri? Öteki? 
Bana ne onlardan canım..
Bizden/benden daha mükemmeli yok!

İşte böyle başlayıp gidiyor ırkçı, dışlayıcı, ayrıştırıcı, bencil, kavmiyetçi, milliyetçi, ulusalcı, şovenist, faşist görünümlü savlar/tezler. Kendini yüceltip, ötekini küçümseyen, diğerini aşağılayan, daha da ileri gidip hiçe sayan, ezen, sömüren, sürgün eden ve katleden zihni sapma böyle safha safha ilerliyor.

Söyler misiniz kim özgür iradesiyle seçmiş bu dünyaya gelirken anasını, babasını, rengini, ırkını, dilini, yöresini? Kim boyunun ölçüsünü, kaşını, gözünü veya engelini tercih etmiş?
Bunlar biz insanların seçimini yapmadan kendimizi içerisinde bulduğumuz değişmez yaradılış gerçekleridir.
Kim bu gerçekleri inkar edip, yok sayabilir ki? Kendisi ya da başkası tarafından inkar edilse veya yok sayılsa ne değişir ki? Amerikalı siyahi bir şarkıcı kendisini beyazlatmaya çalıştı da ne oldu? Dünya tarihinde bunca soykırım oldu da kim kazandı?

Gelelim biz insanların özgür irademizle seçebileceğimiz şeylere.

Doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, hırsızlık, yolsuzluk, yardımseverlik, cimrilik, tutumluluk, şeref, izzet, iffet, nezaket, saldırganlık ve daha onlarca iyi veya kötü davranış var ki burada sıralamakla bitmez. İşte bunlar bizim tercihimizle bize mal olan, onunla tanımlandığımız özelliklerdir. Bunlar için insanlar tartışabilir, bunlar için bir birlerine övgüde bulunabilir, davacı olunabilir, yargılanabilir, cezalandırılabilir, gerekirse uğrunda savaşılabilinir. Çünkü bunlar evrensel anlamda iyi-kötü, doğru-yanlış gibi sınıflandırmalara sokulabilir. Nasıl ki yalan, yolsuzluk, hırsızlık, adam öldürme, tecavüz gibi eylemler dün olduğu gibi bugün de doğu-batı, ileri-geri, müslim-gayri-müslim, sarı-siyah ırk farketmeksizin her yerde kötü ve çirkin kabul ediliyor ve hatta hukuken cezayı gerektiriyorsa; aynı şekilde iyi ve olumlu davranışlar da ayırt edilmeksizin bütün toplumlarda övgüye, ödüle layık görülür. Fakat yukarıda sıraladığımız ırk, cins, bölge, fiziksel özellikler gibi bizim tercihimiz dışında doğuştan gelen özelliklerimizden dolayı nasıl başkasının bizi hor görmesini, aşağılamasını, alaya almasını ve bundan da beter olan baskı, zulüm, işkence ve katlini istemez, haklı görmez ve kabul etmez isek biz de bir başka kişi, halk, kavim, bölge için benzer şeyleri yapmamalıyız.

Aslında her şey bir kişide başlıyor ve bitiyor. Tıpkı ilk insanın yaratılış hikayesinde olduğu gibi. Önce İblis "ben ondan üstünüm; onu topraktan, beni ateşten yarattın" dedi ve kendisini yaratan Rabbi'nin ikazına rağmen bu söyleminden vazgeçmeyerek ırkçılığı ilk başlatan oldu. Peşinden İblis, Adem'i "mülkün ebedi sahibi olmak" fikriyle kandırdı ve onun da ayağını kaydırdı. Ancak Adem(a.s.) bu hatasında ısrar etmedi, tevbe etmeyi tercih etti ve kurtulanlardan oldu.

Ve biz Ademoğulları olarak her an tekrar ve tekrar aynı süreci yaşamaktayız. Seçtiğimiz kendi kaderimizdir aslında. Tercihimizi Hak ve adaletten yana yapmalıyız, seçimimiz bencillikten uzak ötekiyle bir arada yaşamak üzere olmalı. 

Ne olursa olsun zulümden uzak durmak şiarımız olsun.


Peyami Bayram
06/05/2015
İstanbul









06 Mayıs 2015

Kim Tanrı'ya inanır?

Kim Tanrı'ya inanır?

Tanrı'ya inanmadığını söyleyen birinin nasıl bir Tanrı'ya inanmadığını sorarak başlamak gerek sanırım. Zira bir şeye inanmamak ile inkar etmek birbirlerinden farklı şeylerdir, tanımak ya da tanımamak ise daha farklı.

Şimdi öncelikle bazı sözcüklerin anlamlarına bir göz atalım.

Ateist sözcüğüne tanrıtanımaz olarak karşılık vermiş TDK sözlük.

İnkar kelimesi 1. Yaptığını, söylediğini, tanık olduğunu saklama, gizleme, yadsıma. 2. Kabul etmeme, tanımama. olarak tanımlanıyor sözlükte.

İnanmak ise; 1. Bir şeyi doğru olarak benimsemek 2. Birini doğru sözlü olarak bilmek, güvenmek 3. Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmek 4. Sevecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmek, iman etmek 5. Kanarak aldanmak 6. İman etmek şeklinde tanımlanıyor.

Tanımak sözcüğüne de sözlükte şöyle anlamlar verilmiş; 1. Daha önce görülen, bilinen bir kimse veya şeyle karşılaşıldığında bunun kim veya ne olduğunu hatırlamak  2. Daha önce görmüş olmak, ilişkisi bulunmak, bilmek 3. Bir kimse veya şeyle ilgili, doğru ve tam bilgisi bulunmak  4. Bilip ayırmak, seçmek, ayırt etmek 5. Varlığını kabul etmek. 6. Boyun eğmek, yargısına uymak, saymak. 7. Sorumlu bilmek 8. Bir şeyin yapılması, bitirilmesi için belli bir süre vermek

Bu tanımlardan yola çıkarsak ateist denilen kimseler, yani öz Türkçe olarak tanrıtanımaz karşılığı verilen bu kişiler kendilerini nasıl tanımlıyorlar bilmem ama dilbilim düzeyinde kavramsal olarak aslında bir inkar veya inanmama ile değil öncelikle tanımamak ile tanımlanıyorlar.

Buradaki tanımak, varlığını kabul etmek anlamına gelmekle beraber aslında yaşayan bir kavram olarak içine girdiğimiz zaman tanış olmak durumu ile bir paralellik var gibi duruyor. Nitekim ister bizim Müslüman toplumumuzda olsun isterse ilahi dinler olarak bilinen Hristiyan ve Yahudi toplumlarında olsun Tanrı/Allah inancı geleneksel olarak aile ortamında içselleştirilir. Ailenin yanı sıra çeşitli ibadethane, cemaat, okul ve diğer sivil toplum kuruluşları ile de bu inancın temelleri geliştirilmeye çalışılır. Bu meyanda ateizmin putperest, pagan ve buna benzer inanışlardaki toplumlarda bir yeri olduğunu da sanmıyorum. Zaten ateistlerin tanımadıkları Tanrı ilahi dinlerin Tanrısı yani; Allah. Aslında bu bile konumuzun önem ve ciddiyetini anlatmaya yeterlidir. Demek ki tanrıtanımaz aslında Allah'ı tanımıyor.

Peki, Tanrı'ya inandığını, başka bir ifadeyle Tanrı'yı tanıdığını söyleyen milyonlarca Müslüman, Hristiyan ve Musevi'nin bu tanrıtanımazların tanrıtanımazlıklarında nasıl bir etkileri var? Ya da onların Tanrı'yı inkar veya reddedişinde ne gibi rolleri olmuştur? Veya bu dinlerin müntesipleri Tanrı'yı tanıma, tanımlama ve tanıtma konusunda ne gibi hatalar içindeler ki birlikte yaşadıkları bazı insanlar onlardan kopuyor? Nitekim ateistlerin bu ülkelerin nüfusu içindeki payı farklı kaynaklara göre %1 düzeylerinden başlayıp %85(İsveç)'e kadar varan oranlarda seyrediyormuş.

Sanırım bazı kimseler yaşadığı toplumun genel kabul gören inanç ve düşüncelerini biraz inceden ve derinden eleştiriye tabi tutuyorlar. Bu tahlili yaparken de temel referans olarak o toplumdaki insanların tek tek yaşantılarını özellikle de aile içinde ve öncelikle de ebeveyn davranışlarını birinci planda değerlendirmeye alıyorlar. Bu gözlemde kişiler ile inançları ve düşünceleri arasında gördükleri aksaklık, terslik, uyumsuzluk, uygunsuzluk ve buna benzer tezatlıkları bir kenara not ediyorlar. Daha sonra bu sorunu kökten o inanç ve düşüncenin bizatihi kaynağına yani Tanrı'ya atfederek hükme bağlıyorlar. Sonuç olarak kökten reddedişle bu tutarsızlıktan kurtulmaya çalışıyorlar ve ateizmi seçiyorlar.

"Dinde zorlama yoktur." (2 Bakara, 256)

Şüphesiz hiç kimse belli bir inançta olmaya veya olmamaya zorlanamaz.  İnançlar yaşamdan beslenir, hayatın içinde yeşerir ve yine yaşanırsa bir anlam ifade eder. Yoksa sadece belli bir inançta olduğunu diliyle ifade etmesi sadece diğer insanların kişiyi o inançla betimlemesine vesile olur, Tanrı'nın değil. İnancın kişinin hayatına ne kadar renk verdiği, nasıl bir şekle soktuğu ve hayatında neleri değiştirdiğidir esas olan. Ne demişler "ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz". Yani kişinin söylediği değil yaptığıdır dikkate alınan. Elbette herhangi bir şeye inandığını iddia eden bir kişiden onun ispatı derhal istenmez fakat o artık gözlem altındadır etrafındakiler tarafından. Bakalım bu insan inandığını söylediği değerlere uygun yaşıyor mu yoksa sadece dilinde mi diye. Böylece her kişi kendi tutarlılığını sağlamaya çalışmalıdır. İman da budur aslında; insanın içini temizleyerek onu dışına da yansıtmasıdır. Yoksa dışını bir takım sembollerle ve sözlerle süsleyerek ancak kendini avutur.

"İnsanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz? Kitabı okuyup durduğunuz halde düşünmez misiniz?" 2 Bakara, 44

"Ey iman edenler!Yapmayacağınız şeyi ne diye söylersiniz?" 61 Saff, 2

Tanrı'yı göklere hapseden veya uzaklardaki Tanrı'ya inanan bir zihniyet elbette bunları dikkate alacak değildir.

"Andolsun ki insanı biz yarattık. Ona nefsinin ne fısıldadığını da biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." 50 Kaf, 16

Allah'ı daima kendine yakın ve kendisini de sürekli Allah ile beraber bilenler muhataplarına pazarlıksız ve hesapsız bir şekilde dosdoğru bir örnek olmaya devam edeceklerdir şüphesiz.

Peyami Bayram
05/05/2015
İstanbul

04 Mayıs 2015

sen uyurken

sen uyurken

herşey 
sen uyurken 
oldu bitti..

yemek yedik
biz
seninkini de yedik
sen uyurken..

herşeyi bölüştük
biz
seninkini de
pay ettik
aramızda
sen uyurken..

işleri de 
bölüştük
aramızda
sana verdik
bütün işleri
sen uyurken..

uyandırmak
istemezdik
seni
yapılacak işler
olmasa..

çok iş verdik 
sana
yorulmalısın
tekrar
uykuya
dalmalısın..

ne güzeldi
herşey
sen uyurken...


Peyami Bayram
04/05/2015
İstanbul





30 Nisan 2015

Annem



Annem

Hesapsız ve çıkarsız;
sevmeyi sen öğrettin.

İçim dertli olsa da
şükretmeyi senden öğrendim.

Yetime döşek serdin;
şefkati sen öğrettin.

Muhtaçlara kapın daima açıktı;
merhameti senden öğrendim.

Bitmezdi hiç umudun;
sabrı sen öğrettin.

Karşılıksız ikram ettin;
cömertliği senden öğrendim. 

Sadaka misali tatlı tebessümünle;
gülmeyi sen öğrettin.

Acılarını içinde tutup dimdik duruşunla;
İzzeti sende tanıdım.

Kimseyi unutmadan hatır soruşunla,
uzakları yakın edişinle;
vefayı senden öğrendim.

Darda olsan da darda kalana hep verdin;
fedakarlığı sen öğrettin. 

Kusurları hep affettin;
affetmeyi senden öğrendim.

Her lokmayı kardeşlerimle üleştirdin;
paylaşmayı sen öğrettin.

Sen öğrettin daha pek çok şeyi;
komşuya vermeyi,
akraba ziyaretini,
hasta ziyaretini,
sözünde durmayı,
özünü temiz tutmayı,
saygıyı,
edebi,
dost kalmayı,
küsleri barıştırmayı,
olanla yetinmeyi,
mutedil olmayı,
mutlu olmayı,
hayata cesaretle bakmayı,
ailenin değerini,
evladına özeni,
tatlı dili,
güler yüzü,
sadakati,
erdemi,
kardeşliği,
barışı,
adaletli olmayı,
şerefle yaşamayı
ve
çok önemli bir şeyi daha;
öğrenme merakını da
dizinin dibinde iken senden öğrendim.

Dinimi de tüm bu ilke ve değerlerle 
yaşanır bir hayat olarak 
sen öğrettin.
Rabbim seni Cennetinde hesapsız rızıklandırsın, 
beni de sana orada tekrar kavuştursun 
canım annem...

Peyami Bayram
30/04/2015
İstanbul





27 Nisan 2015

Klişe yaşamları olan insanlar farklı ne üretebilir ki?

I. ÇERÇEVE

Her bina aynı, her sokak aynı.
Evlerdeki mobilyalar, televizyonlarda izlenenler, takip edilenler hep aynı.
Okullarda standart bilgi hapları, onu da kimseye yutturamıyorlar.
Yutanlar da bir nüddet sonra istifra edip çıkarıyor sistemin ona yutturduklarını.
Zararlıların revaçta olduğu, yararlı işlerin yok hükmüne getirildiği fesat üreten sistem.
Sistemin "error" vermesine aldırış etmeden onun bu kusurlu halinden menfaat edinmeye çalışan sistem sömürücüler.

II. KAPSAM

Kabuk bağlamış yaşlılar, maskelerin arkasındaki gençler.
Çoğunluğu dijital hapishanelerdeki toplum.
Özgürlüğü ve dahi özgünlüğü unutmuş hatta ekseriyeti onu hiç tanımamış şehirli köleler.
Köleliğini özgürlük sanan tek dünyalılar.
Portatif putlarını her an yanında taşıyan modern paganlar.
Kul pazarından kendilerine kul arayan yarı/Tanrılaşmış din bezirganları.
Kendilerine zerre kadar yararı olmayacak, gelecek hiç bir zarara da fayda etmeyecek şeylerin peşinde koşan zavallılar.

III. BAĞLAM VE İÇERİK

Şimdi yukarıdaki sıralananlara alemlerin Rabbi olan Allah'ın nebilerin sonuncusu ile bize ilettiği son mesajı Kur'an penceresinden bakalım;

O suçluların, Rabblerinin huzurunda başlarını eğerek, “Ey Rabbimiz!Gördük, duyduk. Artık bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım. Çünkü biz kesin olarak inandık” diyecekleri anı bir görsen!

Biz dileseydik herkesi doğru yola iletirdik. Fakat, “cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım” diye söz verdim.

Suçlulara, “Bu gününüze kavuşacağınızı unuttuğunuzdan dolayı cezanızı çekin! Biz de sizi unuttuk. Yaptıklarınızdan dolayı süreli azabı tadın!” denilecektir.

Bizim âyetlerimize ancak, onlar hatırlatıldığında secdeye kapanan, Rabblerini övgü ile tesbih eden ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.

Onlar geceleyin yataklarından kalkarlar. Korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler. Verdiğimiz rızıklardan da karşılıksız yardım ederler.

Yaptıklarına karşılık olarak onlar için, gözleri aydınlatıcı ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.

İnananla yoldan çıkan bir olur mu? Elbette bir olamazlar.

İnanıp iyi amelde bulunanlara gelince; onlar için, yaptıklarına karşılık konaklayacakları cennetler vardır.

Yoldan çıkanlar ateşte konaklayacaklardır. Oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya geri döndürülürler ve kendilerine, “Yalanladığınız cehennem azabını tadın!” denir.

Andolsun ki, biz onlara o büyük azaptan önce pek yakın/dünya azabı da tattıracağız. Belki dönerler! (32- Secde Suresi, ayet 12-22)

Peyami Bayram
27/04/2015
İstanbul

08 Nisan 2015

TEVHİD YA DA KAOS


TEVHİD YA DA KAOS


I


İnsanoğlunun önünde her zaman iki yol/seçenek vardır.

Doğumundan ölümüne kadar insan daima bu iki seçenek arasında tercihte bulunur. Elbette yeni doğan bir bebeğin bir seçimi söz konusu olamaz. Belli bir olgunluğa erişinceye kadar çocukların tercihlerini ebeveynleri yapar veya yönlendirir.

Bu tercihin en önemlisi ise insanın ebedi hayatı ile ilgili olanıdır şüphesiz. Hiç kimse bu aleme yokluktan gelmediği gibi yok olup da gitmeyecek. Biz insanlar bize bahşedilen ebedi hayatın yeryüzünde, şu anda bulunduğumuz boyutta ve bu zamandaki safhasını yaşamaktayız. Bundan önceki hayatımıza dair, en somut olan ana karnında geçirdiğimiz süre ve bebeklik çağımız dahil  hiç bir şeyi bellek düzeyinde bilemeyiz, hatırlayamayız. Buna bağlı olarak öldükten sonra da bir hayatımız olacağına inanıyoruz. Ahiret dediğimiz bu hayatla ilgili olarak alemlerin Rabbi olan Allah bize orada neler olacağı ile ilgili bu dünyanın şartları ile anlayabileceğimiz şekilde gerekli olan temel bilgileri yeter miktarda bildirmiştir. Ahiret konusu kesinlikle ve tamamen inanç alanına giren bir konudur. Bu sebepten dolayı ahirete inanmayan kişilerin yazının bundan sonraki bölümlerini okuyup okumamaları kendi tercihleridir.

Kur'an-ı Kerim ile bize bildirilenlerden öğrendiğime göre insanın bu dünyada yapıp ettiklerinin tamamı ölümünden sonra en küçük detayına, atom parçacıklarına kadar kaydedilmiş olarak karşısına konacak. Yapılacak net bir hesapla dünyadaki tercihlerine göre iki yerden birine, yani cennet veya cehenneme sonsuza dek kalmak üzere yerleştirilecek. Yalnız burada çok önemli bir şey var, o ebedi yurda sevk edilmeye kişinin sözleri, söylemleri tek başına yeterli olamayacak; sadece eylem ve işlemleri hesaba katılacak. Hatta kişinin "ben şöyle biriydim, böyle inanmıştım, öyle söylemiştim" şeklinde savunma yapmasının kesinlikle bir faydası da olamayacak. Çünkü her şey en küçük detayları ile kaydedilmiş olarak karşımıza dizilecek.

Aslında İslam, yani Hakk'a ve barışa, esenliğe, gerçek adalete, iyiliğe ve doğruluğa, samimiyete ve dürüstlüğe, sevgi ve hoşgörüye teslim olmanın kitaptaki sistematik adıdır.
Bunun pratik hayattaki karşılığı iman etmek ve inandığını ifade ettiği gibi yaşamaktır. İşte buna "tevhid" denir. Yani birlemek, birleştirmek, bir etmek, bir arada tutmak, birbirine bağlamak gibi çok yönlü ve çok derin bir anlama sahip bir kavramdır tevhid. Kuru kuruya "lailahe illallah" (Allah'tan başka tanrı/ilah yoktur) demekle iş bitmiyor kısacası. İnandığını söyleyen insanın bu sözün getirdiklerini, bağladıklarını, topladıklarını, ayırdıklarını, ayıkladıklarını ve daha pek çok şeyi idrak etmesi ve yaşamına katmasıdır tevhide iman etmek, yoksa sadece dilde tekrarlanan bir kelime olmakla yeterli olsaydı Allah'ın ahiretteki hesabının ne anlamı olacaktı ki?

Tevhid kavramının içeriğinde insanın tamamen ahiret yani sonsuz yaşamı için bir çaba varmış gibi gözükse de aslında dünyadaki yaşantısı da bu bağlamda rahat ve huzura kavuşmaktadır. Yalan söyleyen, iftira eden, hasetlik yapan, insana, hayvana, çevreye zulmeden, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, zina eden, kumar oynayan ve her türlü kötü alışkanlıklara müptela kişilerin bedenleri ne kadar sağlıklı, içleri ne kadar rahat, gönülleri ne kadar huzurlu ve sonuçta yaptıklarından ne kadar mutlu olabilirler ki?

Tevhide inanan ve buna uygun yaşantı süren kimselerin ahiretle ilgili beklentilerinin yanı sıra buradaki huzur ve mutlulukları bu dünyayı da onlara cennet gibi yaşamalarına vesile olmaktadır. Tevhid inancında olan kimse için dünya ve ahiret ayrımı olmamakta, ahireti dünya hayatının bir devamı olarak görmektedir. Bu inanç sebebiyle; dünya-ahiret bütünlüğü içinde yaşayan, bir gün tüm açık ve gizli kayıtların detayları ile açığa çıkacağından yaptıkları ve hatta yapabileceği halde yapmadıklarını bile hesap eden kişi gerçek mü'min(inanan) insandır. Böyle kişiler yokluk, yoksulluk, hastalık, zulüm ve benzeri sıkıntılar içinde olsalar bile bu dünyada da içleri huzurlu, yaşantıları mutlu, gelecekten ümitli yaşarlar. Hatta günah bile işleseler.. Çünkü inandıkları Allah'ın kullarına karşı ne kadar merhametli, adil, cömert, bağışlayıcı ve tükenmez hazineleri olduğunu bilirler. İşte butük enmeyen bir hazine değerinde olan iki dünya mutluluğudur.

II

Tevhidi anlamak aslında çok kolay. Onu anlamamızı zora sokan başta bizim egomuz sonra sırasıyla alışkanlıklarımız ve sosyal ortamdır. 

Önce bizi olumsuz etkileyen sosyal ortamı değiştirmeli, sonra alışkanlıklarımızı yenilemeli ve son olarak egomuzla ciddi bir mücadele içine girmeliyiz. Buradaki sıralama şüphesiz kişinin kendi özel şartlarına göre yer değiştirebilecektir.

Toplumun bize biçtiği roller ve buna paralel gelişen alışkanlıklarımız bizi özgür ve özgün olmaktan uzaklaştırır, bu da egoyu öne çıkarır. 

Evvela insanın doğuştan saf ve temiz yaratıldığını ve bütün kötü alışkanlık, azgınlık, sapma ve sapıtmanın sonradan edinildiğini belirtmeliyiz. 

Doğumdan itibaren her insan başta ailesinden olmak üzere çeşitli etkilere maruz kalır. Bu etkiler ilk çocukluk devresinin ardından ergenlikle beraber etkileşime evrilir. Artık o bir ergendir ve onun da kendini geliştirme ve ispatlama, kariyer edinme, konfora erişme, mülk edinme, cinsellik gibi arzu ve hevesleri vardır ve bunların da tesiri altındadır. Bu içten gelen etkilerin yanında okul, mahalle, arkadaş ve diğer sosyal ortamlar da artık kişiye tesir eden etmenler arasındadır. Bundan sonra ise farklı zamanlarda ve ortamlarda yol ayrımlarıyla karşı karşıya gelecek olan insanın her zaman en az iki tercih hakkı vardır. Bunlar temelde "doğru-yanlış", "kar-zarar", "iyi-kötü" veya "hak-batıl" olarak insanın karşısına dikilir ve bir seçim yapmasını ister. Her insan bu tercihi kullanır ve kendine bir yol seçer. Böylece insanoğlu Adem/adam olmaya başlar.

İnsan daima yaptıklarının esiri olur, bu da onun egosunu öne çıkartarak kendini savunma refleksiyle ortaya koyar. Doğru-yanlış ayırmayan bu savunma refleksi egoyu besler, yükselen ego kendine yandaşlar arar ve o yandaşları hemen yanı başında bulur; onlar kendisinin bir benzeri ve hatta eşi (Havva)dır..İşte bu cennetten (huzurlu ortamdan) çıkışın başlangıcıdır.

Şimdi anlayana sınav başlıyor. 

Sorular hangi kitaptan belli. Cevap şıkları çok net. Çeldirici (şeytan) ise insanın kendi içinde, yani egonun ta kendisi. Şimdi ne istersen onun yolu sana açıktır. Yokuşa tırmanmak, düz yolda yürümek veya bayır aşağı iniş, ne istersen seçebilirsin. Buradaki seçme özgürlüğü (irade) insanın aslında dünya hayatına dair temel dayanak noktasıdır. Bu noktadan yani irade beyanını ortaya koyduktan sonra dıştan gelen tahrik (ayartmalar) ve içten gelen kışkırtmalar(nefis/heva) insanı tabiatı gereği doğru yolda gitmekten uzaklaştırır.

Kısacası egodan sıyrılmak; diğerkam olmak(empati yapmak), herkese karşı açık ve dürüst olmak, cömert ve sosyal adaletçi, özgürlükçü ve her şeyden önemlisi kula kulluk etmeden uzaklaşarak mutlak hakikate yani ölüm ve sonrasındaki hesap gününün sahibi olan Allah'a kulluk etmektir. Tevhid imanın öteki adıdır, onun zıddı olan şirk ise şüphesiz bir pisliktir.

İnanmak bir söylem değil, ancak ve ancak bir eylem olduğunda anlam kazanır. Onu yalnızca dille söylemek söyleyenin bir iddiası olmaktan öteye geçemeyecektir asla. Her iddia bir ispat ister hakeza.


Kısacası; tevhid, yani iman samimiyet ister, gayret ister, emek ister, yürek ister vesselam...

"Ey İnananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitap'a ve daha önce indirdiği Kitap'a inanmakta sebat gösterin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününu inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır." 
(Nisa Suresi 4; 136)

III

İslam, tevhid esasına dayalı bir dindir.

Tevhid inancının temeli ise Allah'ı tanımaktır.

Bu temel sağlam kurulmazsa üzerindeki hiçbir şey kalıcı olamaz.

Öyle ya insan tam ve doğru bir şekilde tanımadığı bir Tanrı'ya niçin ve nasıl inansın. 
Ve şayet tam ve doğru bir şekilde tanımadan inandığını söylüyorsa bu inanç çok da sağlam bir zemine oturmuş sayılmaz. Öyle değil mi?

Düşünün bakalım nasıl bir şeydir inandığınız Tanrı;

- sadece bir yaratıcı mı?
- göklerin sahibi güçlü bir hükümdar mı?
- bilinmezleri bilen bir kahin mi?
- çokça bağışlayan müşfik bir baba mı?
- ölüm anını bekleyen bir hesap sorucu mu?
- zorluk ve sıkıntı anında çağırınca hemen yanı başında belirmesini istediğin güçlü bir yardımcı mı?
önünde insanların yerlere kapanmasından haz duyan yüce bir imparator mu?
- çok büyük bir oyun kurucu mu?
- ölümsüz bir kahraman mı?
- mutlak adaleti sağlayacak son kurtarıcı mı?
- evreni kurgulayıp ilk hareketi verip sonra kendi haline bırakan bir tasarımcı mı?

Bilmeyen insan bunun gibi daha pek çok şekilde tahayyül edebilir Tanrı'yı. 

Oysa, insanın ilk başta inandığı Tanrı'yı tanıması gerekmez mi?

Gerçeğin peşinde olan bir insan doğru ve net bilgilerle inancını temellendiremezse sahte Tanrılara teslim olur. 

Dünyada sahte Tanrı pazarlayan o kadar çok din bezirganı var ki hiç boşluk bırakmazlar. Hemen benzer bir kültürü din diye sunarlar insanın önüne, hem de her türlüsünden. 

Kolay yoldan aklını kiraya verip oradan elde edeceği ufak bir kazancın karşılığında tevhid inancından çıkanlar da çoktur maalesef. 
Aldıkları geçici dünya kazancı ve menfaatine mukabil kişiliklerini kaybettiklerinin farkına bile varamıyorlar.

Tevhid kelimesi: La ilahe illallah.

Bu sözü söyleyen ve inanan insan iman yoluna girmiştir. 
Artık ona mü'min denir.
Peki ne diyor mü'min bu kelimeyle; Allah'tan başka ilah/tanrı yoktur.

O halde tüm sahte ilahları/tanrıları terk eden mü'min Allah'ı çok iyi tanımalıdır.

Kur'an-ı Kerim Allah'ı nasıl tanıtıyor bize, buyurun;

Allah: Kulluk Edilmeye Layık Tek Tanrı/İlah

“De ki: 

O Allah Ehaddır; eşsiz ve benzersiz bir tektir.

Allah Samed’dir; başkasına asla muhtaç olmayan, herkesin ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu yegane varlıktır. 

O, doğurmamıştır ve doğmamıştır. (Hiç kimseden yetki almamıştır ve hiç kimseye herhangi bir yetki de vermemiştir.)

Hiç kimse ve hiçbir şey O’na asla denk ve benzer olmamıştır ve olamaz.”

(İhlâs 112:1-4)

"ALLAH -ki O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır, 

O’nu ne uyuklama tutar, ne de uyku. 

Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. 

O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimdir? 

O, kullarının önünde(açıkta) olan şeyleri de, ardında(gizli) olan şeyleri de bilir.

Oysa onlar, O dilemedikçe O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır.

Üstelik onları görüp gözetmek O’na güç gelmez; zira yüce ve azametli olan yalnızca O’dur."

(Bakara 2: 255)

"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur, O, bir çocuk edinmemiştir, mülkünde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir."

(Furkan 25: 2)

"O'na benzer hiçbir şey yoktur. " Şura 11

"O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz." Enbiya 23

"O arş'ın sahibidir, pek yücedir." Buruc 15

"Kuşkusuz, Allah'ın gücü her şeye yeter." Bakara 20, 106, 109

Allah’ı hakkıyla tanıyan ve O’na gereği gibi iman eden kişi; kulluğunu yalnızca O’na adar. Yani hayatının her sahasında O’nun adına hareket eder. Kayıtsız şartsız itaat edilecek tek makamın Allah olduğunu bilir, kendini O’na teslim eder ve başka hiç kimseye teslim olmaz. Dünya planındaki en büyük kıymete ve özgürlüğe böylece erişmiş olur.

Varlığının Allah'ı tanımakla anlam ve değer bulacağını bilir. 

Bu yüzden O’na verdiği kıymeti her şeyin üstünde tutar. 

Allah kaygısıyla yaşar, planlarına O’nu dâhil eder. 

Allah’ın sözünü herkesin sözünün önüne geçirir.

Besmelesiz bir hayata razı olmaz. 

Yani; "Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum" demektir besmele.

Özünde merhametli, işinde merhametli Allah adına..

Bismillahirrahmanirrahim..


Peyami Bayram
22/02/2015
İstanbul

03 Nisan 2015

Savcıyı kim öldürdü?

Bir olayın kamuoyunda duyulmasıyla beraber ilgili ilgisiz herkesten derhal yorumlar sadır olmaya başlar.  Bir yaraya merhem olacak hiçbir söz edilmesi de beklenmez aslında bu laf kalabalıklığından. Olsun yine de ağzı olan konuşur da aklı olana kimse danışmaz. Bu durumlarda zaten akıl ortada gözükmez. Fısıltı gazetesinin bütün yazarları ve çizerleri olabildiğince senaryolar ve senaryo içinde senaryolar üretirler. Bu türden ipe sapa gelmez, akıl süzgecinden geçmez ve haberin sahici kaynakları tarafından da teyit edilmemiş sözler böyle dedikodu ve boş laf meraklılarını derhal bulur. Onların da "sağır duymaz benzetir" kabilinden veya kulaktan kulağa oyunundaki gibi aslıyla alakası olan olmayan ne varsa herşey birbirine karışır ve ortaya gerçekleşenin benzeri fakat başka bir senaryo çıkar. 

Yetkisi olanlar mı? Onlar ya işlerini yapıyorlar bu esnada veya ortalıkta dolaşan laflara laf katmaya uğraşıyorlardır. 

Bu yazdıklarımızda bir tek hakikat var; vuku bulan bir olay. Elbet bir de işini usulüne göre düzgün yapmaya çalışan bir kaç iyi insan. 

Şimdi dönelim konumuza; önce bir çocuk cinayeti üzerinden her türlü kamplaşma ve çekişmeler yaşandı. Pek tabii ki bu konu ile uzaktan veya yakından hiç bir bilgisi ve ilgisi olmayan her türlü zat ve de zerzevat ileri geri konuştu, yorum yaptı, propoganda yaptı, provokasyon yaptı, film yaptı, röportaj yaptı, rol yaptı, siyaset yaptı dahası bazıları bundan prim yaptı nitekim. Ne işe yarar bütün bunlar? Hangisi o yavrucağızı geri getirir? Bu adalet sisteminde sözgelimi katiller delil-i sübutla yakalansa onlara ne ceza verilir ki? Devlet bütçesi yani hepimizin vergileri ile 
Adalet Bakanlığı tarafından işletilen misafirhanelerde bir süre dinlenmeye alınırlar hepsi o kadar. Sonra? Aynı devran süregider, hepsi bu...

Boşboğazlık ederek nafile söz eden halk, olduk olmadık demeçler veren siyasetçi, biraz daha fazla reklam arası alabilmek için uzun uzun siyaset-tartışma-atışma-çatışma programları yapan medya ve bütün bunlarla kabarıp mayalanan terör finansörleri ve onların taşeron bozuntusu eylemcileri nihayet harekete geçer. Sonunda bütün bu olumsuz şartlar içinde görevini yapmaya çalışan bir masum insan daha hedef alınır ve infaz edilir maalesef. 

Kimlerin mi eline kan bulaşmıştır?

Lütfen hak ve adaleti tesis etmek isteyen akleden insanlar bir kez daha ellerine baksınlar. 

Ellerine kan bulaşmamış, sıfatların ve maskelerin ardına gizlenmeyen, kalabalıklar içinde rüzgâra kapılmayan, kişiliğini aidiyetlerinden önde tutan cesur yürekli insanlara selam olsun!

Peyami Bayram
03/04/2015
İSTANBUL 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...