Türkiye Cumhuriyeti'nde 100 yıldır taşlar bir türlü yerine oturamıyor.
Bir başka açıdan bakıldığında ise memleketin kabuk değişimi veya rota değişimi de Sultan İkinci Mahmut döneminden itibaren hep ordudan başlamış veya ordudan başlatılmıştır.
Bunların yanında ülkenin siyasi veya ideolojik kargaşa/kaos dönemlerinde yine ordu veya ordu içinden bir kısım cuntacılar isyana, darbeye kalkışmışlardır. Bir kısmının başarılı, bir kısmının ise başarısız olduğu bu darbelerin hepsinin sonunda ülke insanının kanı akmış, canı yanmış, hukuk ihlalleri olmuş ve neticesinde bütün Türkiye bedel ödemiştir.
İnsanın bir yeri ağrıyorsa veya vücudunun bir bölgesinde renk, şekil değişikliği varsa metabolizması o insanın bünyesinde bir rahatsızlık ve belki de ciddi bir hastalık olduğunu haber veriyordur. Sağlıklı bir insanın vücudunun bütün organları doğal bir uyum içinde işlerken, düzenli beslenip, yeterli egzersiz yapıp, temizliğe özen gösterip iyi uyku uyursa o insanın bedensel olarak yaşam konforunu artırmaktan başka bir ihtiyacı kalmamıştır.
İnsan toplulukları da aynen böyledir. En küçük birim olan ailede dahi her aile ferdinin sağlığı, gündelik yaşantısı, işi ve alışkanlıkları o ailenin ortalaması ile uyumlu ise o aile sağlıklı ve mutlu bir aile olmaktadır. Şayet aile fertlerinden birinin sağlık sorunu, maddi sıkıntısı, kötü alışkanlıkları veya ailenin rahatsızlığına sebep olacak farklı bir sorunu varsa bütün aile bireylerini az ya da çok etkiler. Bu sorun giderilinceye kadar herkes rahatsız olur.
Bir ülkenin/milletin ordusu da o ülkede aynen bir vücudun herhangi bir organı gibidir. Belki ülkeyi/milleti bir vücuda benzetirsek ordu, o ülkenin savunma, yeri geldiğinde saldırı yapan eli, kolu, bacağı, ayağı gibidir. Sağlıklı bir bünyenin eli, kolu, ayağı, bacağı da sağlıklı olmalı ve bulunduğu ortama göre yeterli kabiliyetleri de olmalı ki gerektiğinde bu vücuda gelecek saldırılara karşı bir koruma sağlayabilsin. Ama her halükarda bu vücudun bütün azaları uyum içinde olmalı ve her şey yerli yerinde olmalı. Beyin görevini mideye, kalp görevini kaslara vermemelidir.
Aynı topraklar üzerinde yaşayan, orayı yurt edinmiş insanların bir arada yaşaması da tıpkı yukarıdaki aile örneğindeki gibidir. Devlet dediğimiz üst yapı ise bu memlekette yaşayan bütün yurttaşların ortak yaşamının daha güvenli, barış ve huzur içinde sağlıklı ve uzun ömürlü olması içindir.
Siyasetçiler, devlet adamları ve onların yönettiği bürokrasi de bunun için var olması gereken unsurlardır.
Türkiye Cumhuriyeti Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış olan Osmanlı Devleti’nin mirasçısı olarak kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin yaklaşık son 250 yıllık gerileme ve yıkılış sürecindeki tecrübelerle yeni devleti şekillendirmek isteyen kurucu irade ve sonrakiler elbette isabetli kararlarının yanında doğal olarak hatalı karar ve uygulamalara da imza atmış olabilirler. Reform bir şeydeki aksaklık ve eksiklikleri daha iyi bir duruma getirmektir. İnkılap ise kısa sürede yapılan köklü değişikliklerdir. Dolayısıyla bir toplumun yüzlerce yıllık kültür, medeniyet ve geleneklerinin çok kısa sürede cebren, kanun zoruyla alelacele değiştirilmesi, dönüştürülmesi doğal olarak sancılı olacaktır. Bu sancı bir anlık değil toplumun tüm kesimlerinde dalga dalga hissedilerek bir süreç içinde sindirilmeye çalışılacaktır. Sonucunun ne olacağını ise tarih söyleyecektir.
Osmanlı Devleti'nin gerileme ve yıkılmasında bir çok sebebin yanında hatalı/yanlış din/İslam anlayışı ve buna bağlı bir takım devlet uygulamaları ile bunlara paralel topluma sirayet etmiş yanlış alışkanlıklar da vardı şüphesiz. Bunları düzeltmek için bir takım tedbire ihtiyaç duymuş olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve yöneticilerinin ilk yıllarda oldukça abartılı olarak dine mesafeli bir tutum aldıkları bilinen bir gerçektir. Dini kurumların kapatılması, alfabenin değiştirilmesi, dinî/geleneksel kılık-kıyafet ve kisvelerin yasaklanması ve ilk yıllarda okullarda dini eğitimin müfredattan tamamen çıkarılması gibi kararlar yüzyıllardır İslam dinini bir yaşam şekli olarak özümsemiş, özellikle son neslini bu uğurda feda eden, 1870lerden beri süregelen yaklaşık elli yıllık uzun bir savaşı "Allah Allah!" nidalarıyla "ölürsek şehid, kalırsak gazi" diyerek son Kurtuluş Savaşı'nı kazanan millete ağır gelmişti şüphesiz. Fakat bu yorgun halkın bununla uğraşmaya, cedelleşmeye niyeti de yoktu, mecali de kalmamıştı. Önceki yüzyıllarda olduğu gibi yine "devlet baba"ya itaate icbar edilen halkın teslim olmaktan başka pek bir seçeneği de kalmamıştı doğrusu.
Yeni Cumhuriyet idaresinin bu alışılmadık tutumuna mesafeli duran biraz muhafazakar, biraz mutaassıp ama her şeyden önce kendini müslüman ve dindar olarak tanımlayan aslında geleneksel yapıya sıkı sıkıya bağlı millet önceleri okullardan(özellikle kız çocuklarını göndermeyerek) uzak durdu, devletin bu üstenci yaklaşımı Osmanlı zamanından beri değişmediği için milletin devlete korkuyla bezeli saygısının yanında mesafesi de hep uzak oldu.
Bir o kadar dikkatle izlemeyi de sürdürdü.
Kendi geleneklerini yaşatmak, kültürünü korumak için farklı yollar, yöntemler keşfetti.
Bu süreçte halkın engin birikimi yeni sistem içinde kısmen törpülenerek, kısmen modernize olarak yenilendi ve ülkeye ve dünyaya yeni bir bakışla bakmaya başladı.






