01 Nisan 2014

KAYBEDENLERE VE KAZANMAK İSTEYENLERE

Hiç üzülmeyin hem de ağlamayın kaybettik diye.
Anlamak isterseniz oturun düşünün bir daha etraflıca.
Neden size oy vermiyor bu insanlar?
Niçin başkasını seçiyorlar da sizi seçmiyorlar?

Şimdi bırakın sandıklarda hile iddialarını falan bir kenara.
İşin esasına gelin.

İsterseniz dinleyin,
bak ne diyor o “kısa boylu”,
“göbeğini kaşıyan”,
“bidon kafalı”,
“dağdaki çoban”..

Köylü oldum ekmeğimi yediniz, şehrin caddelerine bile sokmadınız,
horladınız, aşağıladınız..

Cahil bırakıldım, yardım etmediniz, cahilliğimden faydalanıp ezdiniz, sömürdünüz.

Fakir oldum, umutlarımı istismar ettiniz, görmezden geldiniz, kendi zenginliğinizi artırdınız.

Kürt oldum, ırkçılık yaptınız, “kıro” deyip, “kart, kurt” deyip yok saydınız, anamın dilini yasak ettiniz, beni dağa çıkaran emperyalist güçlerin eline bıraktınız.

Müslüman oldum, irtica dediniz, yobaz dediniz, işinize gelince “biz de müslümanız” dediniz. "Allah" demekten korkar oldum zulmünüzden. Kılık, kıyafet yasaları ve yönetmelikleriyle şekillendirmeye çalıştınız beni. Yıllarca hacca gitmeyi bile yasak ettiniz. Dindar olmaktan ve hatta dindar görünmekten çekinir oldum.

“Halkların kardeşliği” dedim, siz “kızıl komünist” dediniz, “vatan haini” yaptınız, yasakladınız, yargıladınız.

Öğrenci oldum, bozuk düzene soru sordum, gidişata itiraz ettim, karşıma polis çıkarttınız, karakol çıkarttınız, hapsin yolunu gösterdiniz.

Kitap okudum, yasakladınız, toplattınız, yaktınız.

Subay/Astsubay oldum, “Allah! Allah” nidalarıyla taaruz eden, ölünce “şehid” olunan bir orduda gizli gizli namaz kıldım. Eşimi başı örtülü diye kendi oturduğum lojmana bile almadınız. Sonra da “disiplinsiz” yaftasıyla yargısız, hukuksuz ordudan attınız.

Asker oldum, beni peygamber ocağı diye bildiğim asker ocağına “ya şehid ol ya da gazi” diye yollayan annemi başörtülü olduğu için nizamiyeden içeri sokmadınız yemin törenimde.

İşçi oldum, kendinizin bir öğünlük masrafı olan asgari ücrete çalıştırdınız. Bunu iyileştirmeyi hiç dert etmediniz. Üstelik sigortasız çalıştırıp, tazminatsız işten attınız.

Memur oldum, sizinle aynı siyasi görüşte olmadığımdan sürgünlere maruz kaldım.

Vatandaş oldum ne zaman bir kamu kurumuna gitsem düzler hep yokuş oldu, memurlar, amirler duvar oldu karşımda.

Mahkemeye düştüm, adaletin olmaması bir yana haklı olsam da dava yıllarca bitmedi.

Hasta oldum hastane hastane dolandım, sıra buluncaya kadar canımın yarısı gitti. Sıra bulup da ilaç yazsa doktor verecek eczane bulamadım.

Kısacası ne insan yerine kondum, ne insanca yaşadım…

Şimdi kalkmış bu halkın verdiği oyları sorguluyorsunuz.
Koyun olmakla suçluyorsunuz.
Bu ülkede yaşamaktan usandığınızdan bahsediyorsunuz.

Bakın size ne diyeceğim.

Gelin siz de bu halkın arasına katılın.
Kaynaşın onlarla.
Sevin onları, sevişin onlarla.
Gülümseyin yüzlerine samimiyetle,
Anlamaya çalışın onları.
Hele biraz da ikramda bulunun, bakın nasıl karşılık verir size.
Korkmayın kendi insanınızdan.
Çekinmeyin halkınızdan.
Girin onların arasına bir Cuma namazı kılın birlikte.
Bir piknik yapın mesela “göbeğini kaşıyan adam”la.
Ekmeğinizi bölüşün bir gün bir fakirle.
Bir yetimin bir ihtiyacını karşılayın.
Bir köylünün sofrasında iftar yapın oruç tutmasanız da.
Yalın ayaklı, burnu sümüklü bir fakir çocuğun gözündeki ışıltıya bakın ve kucaklayın onu sevgiyle.

Yoksa siz yapamaz mısınız bunları?

Öyleyse oturup ağlayın, ağlayın ki belki anlarsınız.
Siz ağlamayı da ayıp sayar ağlamaz mısınız yoksa?

Ağlayamazsanız hiç anlayamazsınız!..


Peyami Bayram
31/03/2014
İstanbul 

20 Mart 2014

Sevginin Işıltısı

Herkes kendine bir yer edinmeye çalışıyor bu alemde. Hiç kimse öteki alemdeki yeri için bu kadar uğraşmıyor. Sanki hiç gitmeyecekmiş gibi!
"Şimdi ve burada" olan ile fazla meşgul oldukça insan sonrasını ve öte tarafını ihmal ediyor daima. Halbuki hayat ölümle bitmez, ölümü son bilmek kendini yok bilmektir aslında. Hem yaşadığını inkar edersin ölümü yok oluş kabul edersen hem de anlamı olmaz yaşarken verdiğin bunca emeğin.
Kim neye inanırsa inansın, isterse taştan, tahtadan putlara tapsın sonunda ölüm var herkes için.
Bütün insanlar ve inançlar da aslında ölümü aşamadıkları veya ölümdeki gizemi çözemediklerindendir bu dünyadaki kargaşanın, savaşın, sömürünün ve yoksulluğun sebebi bence.
Öncelikle ölüm bize acziyetimizi hatırlatır; "ey insan, sen ölümlüsün ve aldığın nefes sayılıdır" der.
Ancak nefis, içgüdü, heves ve arzu bunun üstünü örter ve; "hadi bunu da ye, şunu da iç, onu da yap" der ve insanı önüne katar götürür.
Akıl zaman zaman sorgulasa da yine aklın yoluyla mantık üreterek yola devam eder.
Kalbin devreye girmesi lazım azizim, kalpsizlik bu dünyayı bu hale getiriyor kalpsizlik.
Kalbine sevgi girmeyen insan Adem olmaktan adam olmaya evrilemez.
Gözlerinizden sevginin ışıltısı eksilmesin!



17 Ocak 2014

Çocuğu, kendi kendini savunmak zorunda bırakmayınız. Sürekli bu durumda kalan çocuk, haklıyken de haksızken de kendini savunmak için tüm savunma mekanizmalarını çalıştıracaktır.

Çocuğu yargılamayınız. “Aptal, geri zekalı, sersem, serseri” demek yargılamaktır. Bu şekilde yargıladığınız çocuk kendi kendisini öyle olduğuna inandırmaya başlarsa onun aptal olmadığına, geri zekalı olmadığına, işe yaramaz olmadığına inandırmak çok zor olabilir. Ve ilerde onun aptalca işler yapması artık kendisi tarafından olağan karşılanabilir. Daha da kötüsü, kendisinin hakkındaki bu olumsuz yargılara çocuğun kendisi de katılması halinde, kendisini değiştirme iradesini yitirir. 

Çocuğunuzun size olan bağlılık duygularını istismar etmeyiniz. Mesela çocuğunuza emek verdiğiniz bir sırada “Ben şimdi sana böyle emek verip bakıyorum, yarın büyüyüp elin oğluna/kızına varınca beni unutup bir köşeye atarsın, onun anasına ana, babasına baba dersin” türünden bir söylem, çocuğunuzun duygularını sömürmek ve onun karakterinde geleceğe ilişkin onulmaz bir yara açmak demektir. Bu tür sözlerle büyümüş çocuklar, evlendiklerinde eşlerini ya da eşlerinin anne-babalarını kendi ebeveynlerinin rakibi gibi görüp, onlara ilgi duymayı anne-babalarına karşı bir vefasızlık, hatta bir ihanet olarak algılayabilecektir. Bu telkinlerle yetişen biri, eşini sevmeye, ona ilgi duymaya, ona karşı görevlerini yapmaya karşı ömür boyu direnebilir.


Kendine güven duymayan bir çocuk, büyüdüğünde maskeli bir insan olacaktır. Çünkü ona bir şeyi yapması söylenirken “doğru yürü, seni ayıplarlar”, “yaramazlık yapma, amca sana kötü çocuk der”, “elini yüzünü yıka, sonra görenler pis çocuk der” şeklinde hep dışbükey yetiştirilmiştir. Bu, çocuğun kendi kendini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engeldir ve ilerde “yarım insan” olmaya mahkum olacaktır.

Dışa dönük ya da içe kapanık bir birey çocukluğunda dengesiz muamele görmüştür.

Sürekli eleştirilen ve her yaptığına kabahat bulunan çocuk, savunmacı biri olur. O artık her eleştirmeye kalkanı, gücünün yettiği her tür imkanla susturmaya çalışır.

Ailede mutsuz olan çocuk aileden her fırsatta kaçmayı, uzaklaşmayı düşünecektir. Aile onun için bir sığınak değil, kaçılması gereken bir hapishanedir.

Çocuklarınızın hayal kurmasını engellemeyiniz. Bu onların ruh dünyalarını ve akıllarını geliştirir. Ancak, onlara hayalle gerçek arasındaki farkı mutlaka gösterin. Hayatı hayal sanmasının önüne geçin.

Çocuğun hayal gücüne dayanarak söylediklerini bir çok anne-baba “yalan söylüyor” zannederek azarlar ve tepki gösterir. Yalan sözle hayal ürünü olan sözleri birbirinden ayırıp, hayal ürünü olan sözleri başkaları tarafından duyulunca rahatsız olunmayacak bir yöne kanalize ediniz.

Çocuğun hayal dünyasının zenginliğini keşfedemediği için onu “yalan söylüyor” zannederek azarlayanlar, çocuğundaki harika bir yeteneği daha doğmadan yatağında boğuyorlar demektir.


[Mustafa İSLAMOĞLU]

24 Temmuz 2013

Şapka Meselesi

ŞAPKA MESELESİ

1996 Yılının sanırım Kasım ayı idi, İzmir / Aliağa'dayız. Egenin soğuk ve esintili bir gününde iş yaptığımız şantiyeden gelip bir iş için doğruca Vergi Dairesi'ne gittim. Bir gün öncesinden beni çağıran Müdür Yardımcısı ile görüşmem gerekiyordu. Kendisinin Müdür'ün odasında bulunduğunu öğrendim. Kapıdaki görevliye içeri girmemde bir sakınca olup olmadığını danıştıktan sonra kapıyı çalarak içeriden buyur daveti alıp içeri girdim. Müdür Bey makamında, benim görüşeceğim yardımcısı ve başka birkaç memur da karşısında oturuyordu. 
"Özür dilerim, toplantınızı bölmek istemezdim. Müdür Yardımcısı Nevzat Bey beni çağırmışlardı, müsaadenizle kendisine buraya geldiğimi bildirmek isterim..." derken Müdür Bey mağrur ve buyurgan bir ses tonu ile adeta sözümü keserek "Bu kılıkla devlet dairesine gelinir mi?" deyince birden irkildim. Askeri eğitimden geçmiş ve bazı konularda duyarlılık karakterime işlemiş olduğundan ilk anda hemen suçluluk duygusuyla halimi düşündüm. Evet saçlarım biraz uzundu ve rüzgarda dağılıyordu, hava da soğuk olduğundan şapkayla hem soğuktan korunuyor hem de saçlarımın dağınık olmasına izin vermiyordum. Ayrıca 2-3 gündür de sakal traşı olmamıştım. Üzerimdeki kabanı ise içerisi sıcak olmasına rağmen daireye girdikten sonra çıkarmamış ve hatta önünü ise sanırım yine alışkanlık olsa gerek Müdür'ün odasına girerken sıkı sıkıya kapatmıştım. Kısa bir tereddütten sonra gayet mahcup ve saf bir şekilde "Ne varmış kılığımda?" deyiverdim. Fakat beyefendinin öfkesi daha da artmıştı sanki, hiç ikiletmeden elinin tersiyle de bir işaret yaparak "devlet dairesine şapkayla girilmez, çık dışarı!" dedi. O anda bütün askerlik yaşantım boyunca gördüğüm otoriter devlet ve onun despot memurunun zalim yönü bir kez daha karşımda canlandı. Hayır, bu kez ben gerçekten susmayacaktım. Hem mağdur olmuş, hem hakarete maruz kalmıştım ve üstelik de karşı taraf hakkında çok önemli bir koz aklıma gelivermişti. "Sayın Müdürüm, ben emekli bir subayım, nereye nasıl girileceği konusunda yeterli malumatım var. Buraya şapkayla girilmez diye bir kanun veya yönetmelik olmadığını da biliyorum." dedim. Bunun üzerine o şedid ve kibirli Müdür Bey birden değişiverdi ve hitap tarzı bile tersine dönerek özür diler bir üslupla; "Beyefendi, siz tabii ki bunları bilirsiniz, ben şahsım için bir talepte bulunmadım, bu makama saygıdır." dedi. Ben ise kaldığım yerden devam ederek; "Bakın benim sade bir vatandaş olarak buraya nasıl girmem gerektiğini belirleyen kanuni bir düzenleme yok. Ancak siz bir devlet memurusunuz ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile korunarak değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen Şapka İktisası Hakkında Kanun gereğince sizin şapka takmanız zorunludur. Şimdi ben sorarım size: nerede sizin şapkanız?" dememle birlikte bakışları bir tuhaf oldu. Ben söze ara vermeden; "Saygı konusuna gelince, sizin istediğiniz buysa buyurun size saygı!" diyerek başımdaki şapkayı başımdan çekip aldım ve dağılan saçlarıma aldırmadan şapkayı cebime sertçe yerleştirdim. Ardından, şaşkın şaşkın bakan diğer memurların olduğu tarafa dönerek görüşeceğim Müdür Yardımcısı'na hitaben "Nevzat Bey, sizinle buradaki  toplantınız bittikten sonra görüşürüz." dedim ve arkamı dönüp oradan çıktım.

18 Temmuz 2013

Serencam 1

Serencam 1

Geceye açtım gözümü;
Kopkoyu bir karanlık.
Sayamadım karanlıkları
ve yandaşlarını.
Yürüdüm,
yürüdüm hep karanlık.
Yol sandım;
karanlık dehlizleri
Beraber yürüdüklerim
karanlıkta kaldı.
Göremedim yüzlerini

Gün doğmaya yakın
müşfik bir ses
"Korkma!" dedi,
"Korkma, aç gözlerini"
Oysa açıktı gözlerim.
Korktum.
daha sıkı yumdum
Sonra
bir fener belirdi ufukta 
cılız
O da söndü korkudan.
Her yanım ıssız..

Birden irkildim.
Karanlıktaki buyurgan ses:
"Kimsin ve necisin?"
 Anladım.
Karanlığın oğlu bu,
yeni köleler arıyor,
pazarda satmaya.
Hayır,
hayır yok öyle
Efendilerin kölesi olmak..
"Hayır!" dedim,

Zil çaldı
karanlıkta.
Gözüm açıldı.
Karanlıktan sonra,
ilk kez baktım yüzlerine;
maskeli balo
Hepsinin yüzü aynı

Neler oluyor?
Benim burada ne işim var?
Kim yazdı bu senaryoyu?
Sahnedeki tüm oyuncular,
bilmiyorlar ki oyundalar.
Rabbim!
Bu oyun bitmeli,
nerede ve nasıl?
Ne zaman?
Zaman durmuyor.
Akıl sahiplerinin
hesapları bitmiyor,
aklımı zorluyor
Kelimeler yetmiyor
ve
Sancı bitmiyor..

Peyami Bayram
18 Temmuz 2013
İstanbul

17 Temmuz 2013

Nasihat 2

Kafası karışıklara..

Hayat yolunda hep beraber yürüyüp giderken bazıları bu yol ve yolculukla ilgili anlam ve/veya yorum keşmekeşine düşer. Kendine bu hayatta adamakıllı bir yol seçemeyen veya yolculuğu kavrayamayan bütün kafası karışıklar önce yolcuları kusurlu bulur sonra da yolun eleştirisine girerler. Halbuki insan her eleştiriye önce kendinden başlamalıdır. 
Ben neyim?
Kimim ben?
Yaptıklarım düşündüklerim midir?
Çelişkilerim nedir?
Elbette herkesin bir tekâmül süreci vardır. Hiç kimse doğuştan mükemmel olmaz. Bu çırpınışlar da zaten insanın hep bu mükemmellik arayışının neticesidir.
Yalnız burada ayırt edilmesi gereken şudur ki; eleştirenin ne maksatla eleştiri yaptığını iyi anlamak gerekir. Bazılarının ne mükemmel olma derdi vardır ne de mükemmellik arayışı. Bu gibilerin yaptığı eleştirilerin maksadı kendi yanlışlarına yandaş bulma ve meşrulaştırma çabasından öte bir şey değildir oysa. Bu hastalıklı durumu bir kenara bırakalım.
Her kafası karışık için çözüm farklı olsa da genel olarak onlara tavsiyem;
1. Öncelikle baktığınız yeri değiştirerek olgu ve olaylara bir kaç farklı açıdan bakmalısınız.
2. Sürekli aynı ve benzer görüşleri dinlemeyi bırakıp tam zıt kutuplardaki fikirleri de irdeleyin.
3. Kendi görüşünüzü de karşıt görüşleri de sloganik söylemlerle değil temel prensipler ve ilkelerle inceleyin.
4. Mutlaka empati yapın. Eleştiride bulunduğunuz kişiler veya inanç/fikir mensuplarının neyi nasıl algıladığı ve hissettiğini anlamaya çalışın.

Son söz;
Kendiniz için istediğinizi başkaları için de istemedikçe asla gerçek anlamda saygın bir insan olamazsınız.

Peyami Bayram
16/07/2013

07 Mayıs 2013

01/05/2013


Kapitalist mantık emeğin hakkını kendi oluşturdukları emek pazarına göre öder. Emeğin gerçek değerini ödeyebilen adil sistem ancak bidayette ve ahirette eşitlenme bilinci taşıyan ilahi kaynaklı vicdandır. Eşitlik ve adalet ölçüsünde yapılan bölüşüm/paylaşım sermayenin karşısında emeğe hakettiği değeri verebilir ancak.
Sermayenin zulüm ve sömürü vasıtası olmadığı, emeğin kutsallığının bilinir hakkının ödenir olduğu barış ve kardeşlik dolu bir dünya elbette mümkün.

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...