07 Aralık 2015

BARIŞ İÇİN TAARRUZİ BİR SAVAŞ

BARIŞ İÇİN TAARRUZİ BİR SAVAŞ

Benim inancıma göre her zaman barış esastır, savaşı çıkaran taraf olmamak şartıyla gerektiğinde savaşmak ise kaçınılmaz bir şarttır. 
Bu da yine barışı sağlamak içindir. 
Ayrıca en iyi savunma da taarruzdur. 
Savunma veya geri çeklime gibi yöntemler geçici taktikler olabilir, kesin neticeyi almak için taarruzi hareket şarttır. 
Buraya kadarki işin teorik kısmı. 

Günümüzde yaşanan pratikliğe gelince; 
bölgemizde 1. Dünya Savaşı'nda çizilen sınırlar(paylaşımlar) emperyalistlere yetmemiş ya da tam uzlaşamamışlar veya gelişen şartlara göre yeni nüfuz alanları kazanmak için 25 yıldır ciddi bir savaş zaten yürütülüyor. 
İsrail başta olmak üzere İran, Irak, Lübnan, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkeleri bu savaşın öyle veya böyle içindeler. 
Dışarıdan ise ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve Çin bu savaşın hazırlayıcısı, planlayanı, provokatörü, lojistik destekçisi, istihbarat sağlayıcısı ve işgalcisi olmak üzere bu savaşa kendi topraklarından binlerce kilometre mesafeden katılmakta, katılmak ne kelime başlatıp, kışkırtmaktalar. Ayrıca dünyadaki bilimsel, teknolojik ve bilişim alanındaki gelişmeler konvansiyonel savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiş olduğundan yaşadığımız olaylar aslında bizim açımızdan çok cepheli, çok uluslu ve asimetrik savaş yöntemlerinin çoğunlukla kullanıldığı bir savaştır.
Elli veya yüz yıl sonra buna başka bir isim verilecektir belki ama bence bizim ve bölge ülkelerinin açısından 3. Dünya Savaşı bu olsa gerek.  
Bu durum ve tarihi tecrübeler gösteriyor ki bölgemizde yürütülen bu savaş bize ve bizim topraklarımıza mutlaka zarar veriyor, verecek. Göz göre göre bunu seyretmenin ahmaklıktan öte bir tanımı varsa o da hıyanettir. Bu durumda yapılması gereken ise sonuçları hiç beklenmedik olsa ve faturası çok ağır da olsa biz, Türkiye Cumhuriyeti olarak pasif kalmak yerine aktif olmalı, savunma durumunda değil taarruz halinde olmalı, asla da bu durumdan vaz geçmemeliyiz. İçerideki terör denilen asimetrik savaşın bir uzantısı olan ve Türkiye'yi demoralize etmek, bıktırmak, yıldırmak, usandırmak ve bu yolla geri çekilerek taviz verdirmek için yürütülen savaşta da başarılı olmanın yolu bu taarruzi stratejiden geçer. 
Biz bu yolda kararlı ve insiyatif kullanan taraf olursak ABD ve NATO dahil hiçbir gücün bizim üzerimizde etkili olamayacak, tam aksine bölgede bizim liderliğimizi kabul etmek zorunda kalacaklardır. 

Not: Buradaki taarruzi stratejiden kastım haksız yere bir yerlere saldırmak, işgal etmek, talan etmek ve hele hele bizim dışımızda birilerinin maşası olarak hareket etmek asla değil. Bunun altını bir kez daha çizmekte yarar var.

Peyami Bayram​
07/12/2015, İstanbul

20 Kasım 2015

Dört Soruya Cevap

Dört Soruya Cevap

Epey zaman oldu, Facebook'ta "Büyük Sorular" başlığı ile dört soru paylaşmıştım. Şimdi bu dört soruya benim cevap/yorumumu burada paylaşmak istiyorum. Önce soruları tekrar okuyalım.

Büyük Sorular

1. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar aynı ortak kaynaktan, yani Allah'tan gelen vahiyle beslendikleri halde neden bugün farklı farklı dinler haline gelmişlerdir?

2. Yukarıdaki soruya paralel olarak, Allah Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e farklı kitaplar/dinler mi gönderdi? Eğer öyle ise neden? Bu Allah'ın tevhidine(birliğine) uygun mu?

3. Müslümanlar bütün peygamberlere ve kitaplara iman ettiklerine göre sapmış ve sapıtmış olduklarına inandıkları Yahudi ve Hristiyanların tahrif edilmiş kitaplarına nasıl iman ediyorlar?

4. Bir tek ortak kitaba(Kur'an-ı Kerim) inandıkları halde 1,5 milyar nüfuslu 15 asırlık İslam alemi neden bugün pek çok konuda farklı düşünce ve yaşam tarzlarını bünyesinde barındırıyor ve hatta birbirlerinin acımasızca kanlarını döküyorlar?

Bu sorular veya buna benzerleri eminim birçoğumuzun aklını da kurcalamıştır. Ben şahsen bunlar gibi bir çok sorunun cevaplarını Allah'ın izniyle Kur'an-ı Kerim'de buldum. Pek tabii bir çok ilim insanının tercüme ve telif eserlerinden faydalanarak. Burada sorduğum dört önemli soru aslında birbirleri ile son derece ilişkilidir. Bu yüzden belki cevapları da tek başlık altında toplamak daha doğru olur.

Şimdi yukarıdaki soruların cevabına temel oluşturan ayetleri okuyalım.

Bismillahirrahmanirrahim

159- İndirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu kitapta insanlara açıkladıktan sonra onu gizleyenler.. İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenlerin hepsi lanet eder.
160- Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler ve onu açıklayanlar müstesna. Bunların tevbelerini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden, bağışlayan benim!
161- İnkar edip, o halde ölenler var ya işte Allah’ın, meleklerin insanların hepsinin laneti onlaradır.
162- Onlar lanette temellidirler. Onlardan azap hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.
163- İlahınız tek bir ilahtır. Rahman ve Rahim olan O Allah’tan başka ilah yoktur.
164- Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgarı dilediği yöne sevk edişinde ve gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.
165- İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerin ise, Allah sevgisi her şeyden üstündür. O zalimler, azabı görecekleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a mahsus olduğunu ve Allah’ın da şiddetli azap sahibi olduğunu bir bilseler...
166- O zaman, görecekler ki peşlerine düşülüp gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışlardır. Azabı görmüşler, aralarındaki bağlar da parçalanıp kopmuştur.
167- Onların peşlerinden gidenler: -Keşke bizim için dünyaya bir daha dönüş olsaydı da, onların bizden kaçtıkları gibi biz de onlardan kaçsaydık derler. İşte Allah, onlara yaptıklarını böyle pişmanlıklar halinde gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
168- -Ey insanlar, Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin. Şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
169- Muhakkak size, kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
170- Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denilince: -Hayır, biz, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız, derler; ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?
171- Allah’a nankörlük edenlerin hali, çobanların çağırdığı fakat, onun bağırıp çağırışından başka bir şey işitmeyen hayvanların durumu gibidir. Onlar, öyle sağır, dilsiz ve körlerdir ki akıllarını kullanmazlar.
172- -Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve eğer gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, ona şükredin.
173- Allah, size ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesileni haram kıldı. Bununla beraber, mecbur kalanın, taşkınlık etmemek, aşırı gitmemek şartıyla bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve esirgeyendir.
174- Allah’ın indirdiği kitaptan, bir şeyi gizleyip, onu az bir pahaya satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
175- Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı; mağfireti bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Ateşe karşı ne de sabırlıdırlar.(!)
176- (Bu azabın sebebi şudur:) Allah, kitabı şüphesiz hak olarak indirmiştir. O kitapta ihtilafa düşenler elbette haktan uzak bir ayrılık içindedirler.
177- -Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz iyilik değildir. Fakat iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, malını sevgisine rağmen; akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere, kölelere ve esirlere veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, sözleştikleri zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabredenlerin durumudur. İşte sadıklar ve muttakiler onlardır.
Bakara Suresi(159-177)

Yukarıdaki ayetlerden gayet net bir şekilde anlaşılıyor ki Allah insanlarla elçileri aracılığıyla direkt iletişime geçiyor. Allah'ın o özel ve seçkin kulları(peygamberler) da biz insanlara O'nun emirlerini eksiksiz ve en doğru şekilde, yani kelimelerini bozmadan ve bizzat yaşayarak tebliğ ediyorlar. Bugünkü anlamda yaşadıkları toplumların genellikle en radikal ve devrimci önderleri olan Allah'ın elçileri dönemin muktedirleri tarafından kimi zaman hapis, kimi zaman sürgün hatta kimisi de öldürülerek cezalandırılmışlar. Genellikle yaşadıkları toplumun ekserisi tarafından horlanmışlar, aşağılanmışlar, ötekileştirilmişler, hafife alınmışlar, alay edilmişler, küçümsenmişler, hakarete maruz kalmışlar ve baş edilemeyince çeşitli şekillerde zulme maruz kalmışlardır. Bu seçkin kullar bütün baskı ve zulümlerden yılmadan Allah'tan başka bütün otoriteleri reddetme, hak, adalet ve ebedi barışa davetlerine karşılık kimi zaman aile fertlerinden dahi taraftar bulamamışlardır. Mamafih bugüne kadar uzanıp gelen peygamberlerin takipçilerinin durumu bizim sorularımızın çerçevesini oluşturuyor.

Bugün dünyada ilahi dinler olarak bilinen Musevilik(Yahudilik), Hristiyanlık(İsevilik) ve Müslümanlık(İslam) aynı aşkın Allah'a inandıklarını söyler. Üç dinin de Allah tarafından gönderilmiş kutsal kitapları ve onu tebliğ eden Allah'ın elçileri (peygamberleri) vardır. Aralarında mahiyet ve şekil farkları olsa da genel anlamda böyledir. Ancak esas sorun ve yukarıdaki sorular da bundan sonra başlıyor.

Allah'ın emirlerini tebliğ eden peygamberler her insan gibi bir süre o toplumla birlikte yaşadıktan sonra vefat edip dünyadan ve dolayısıyla da yaşadıkları toplumdan ayrılmışlardır. Allah'ın insanlığa son mesajı olan Kur'an hariç diğerleri yani Tevrat ve İncil o kitapların tebliğcileri Hz. Musa ve Hz. İsa'nın vefatından sonra bir çok değişikliklere uğratılmış ve Allah kelamı olmaktan çıkıp kısmen Allah'ın kelamını muhafaza etse de insanların yazdığı bir metin haline dönüşmüştür. Ne gariptir ki bu mesajı değiştirenler bizzat Tanrı elçisinin yakın arkadaşları ve/veya bu yakın arkadaşlar doğrudan ya da dolaylı olarak bu değişikliği yapanların dayanakları olmuşlardır. Böylece ilahi mesaj insan elinde şekil değiştirmiş ve diğer bütün kurumları ile beraber "din adına" hareket eden "din adamları"nın dünyalık menfaat sağlama aracı haline dönüşmüştür. Yahudilik ve Hristiyanlık işte bu yüzden yüzyıllarca toplumların geri kalmasına ve "din adına" katliamlara ve savaşlara sebep olmuştur. Haçlı seferleri yine aynı "kutsal" ilkeler için yapılmış, sonrasında kendi aralarındaki mezhep çatışmaları ve nihayetinde rönesans ve reform hareketleri ile "din adamları" doğrudan devlet idaresindeki etkinliklerini kaybetmişlerdir.

Gelelim bizim tarafa: peygamber Hz. Muhammed hayatta iken bir safta olanlar O'nun vefatının ardından karşı cephelere geçmişler ve ilk ihtilaflar başlamıştı. Sonraki yıllarda ise yaşayan ve yaşatılan bir gelenek(buna sünnet de denilir) ile beraber bir de rivayet kültürü(hadis külliyatı) gelişmeye başlamıştır. Böylelikle Allah'ın son mesajının inananları farklı gruplara ve hiziplere ayrılmışlardır. Bunların kimi itikadi, kimi siyasi, kimisi de hukuki(fıkhi) mezhepler olurken yine bu grupların kendi içlerinde farklı ekolleri(tarikat, cemaat vb. ) ortaya çıkmıştır. Böyle olunca tek bir kitaba inanan fakat onlarca farklı mezhep, cemaat, tarikat vs. olan müslüman dünyada gerçekte birlik(tevhid) olan İslam'ın özü bir takım ayrıntılara kurban edilmiştir.

Aslında Allah'ın insanlığa elçileri vasıtasıyla gönderdiği ilahi mesaj temel ilkeler olarak ilk insandan beri hep aynı olduğu halde yukarıda da belirttiğimiz gibi resullerin peşinden gelenler tam da onların ortadan kaldırmaya çalıştığı şeyi yani birlik ve dirlik düzeni(tevhid)in karşıtı olan kaos(şirk) düzenini kurmuşlardır. Niçin mi? Çünkü tevhid yani birlik ve dirlik düzeninde aracılara yer yok, hayal ve hikaye satıcılarının pazarlayacağı malzemeye müşteri yok, dolayısıyla asıl maksat olan bunlardan elde edilecek dünyalık maddi menfaatler de olamayacaktır. Böyle olunca hayattayken resullerin en yakınında olanların bir kısmı dahi onların ardından hemen eski hurafe ve batıl düzenini yeni mesajın ambalajıyla tekrar pazara sürmüşlerdi. Bunun en bariz örneği Hz. Musa'nın kıssasında geçen Samiri'nin ibretlik hikayesidir ve şüphesiz Allah bu hikayeciği bize boş yere anlatmamıştır. Allah insanlara ne İsacı(Hristiyan) ne de Musacı( Musevi/Yahudi) olun dememişti. Tıpkı Muhammedci olun demediği gibi. Elbette bu tahrif edilmiş dinin pazarlamasını yapanlar pazarda bol miktarda alıcı bulmuşlardır daima. Çünkü şeytan "dosdoğru yolun üzerine oturacağım" dememiş miydi?

Şimdi burada sormak gerekiyor:
Allah'ın insanlığa son mesajı olan Kur'an-ı Kerim değiştirilmemiş olduğuna göre ve bu kitabın ilahi ilkeleri bütün insanlığı barış ve esenlik altında toplamaya amir olduğu halde niçin bugün bu Kitab'a iman edenlerin bir kısmı birbirleri ile çatışma halindedirler?

İşte bütün meselenin özü burada. Yukarıda kısaca değindiğimiz Hz. Muhammed'den önceki resullerin başına gelenler farklı bir şekilde Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed'in vefatından bir süre sonra onun mesajının başına da gelmiştir. Yalnız bir farkla ki; Allah'ın vaadi gereği son elçiye gönderilen ilahi mesajın aslı yani Kur'an-ı Kerim bizzat onu gönderen alemlerin Rabbi Allah tarafından korunmuştur. Aslı korunmuş olsa da farklı gerekçelerle bu asıl mesajın yanına bir takım kitaplar ve/veya sözler iliştirilmiştir maalesef. Hatta o hale getirilmiş ki ilahi mesajın aslı kendisini "apaçık, anlaşılır" olarak tanıtmasına ve tanımlamasına rağmen önüne bir takım manialar konularak insanların Kuran'a ulaşması adeta engellenmiştir. Böylelikle Kuran'ın yanına iliştirilmiş olan kitaplar/sözler kasıtlı ya da değil onun önüne geçmiştir.  Bu suretle apaçık ve ilk vahyedildiği haliyle Kuran elimizde olmasına rağmen adına ne denirse densin bazen birbirine benzer ve bazen de birbirinden tamamen farklı olmak üzere yeni yol ve yöntemler meydana gelmiş oldu. 

Allah'ın Kuran'da ehli kitap olarak tanıttığı önceki mesajların inananlarının akıbetlerini ibret için göstermesine de aldırış etmeyen ve kitabı(Kur'an) oku(t)mayan zevatın marifetiyle-  Allah'ın orijinal, bozulmamış mesajı ortada dururken insanların onu bırakıp Kuran'a paralel bazı kitapları ve/veya sözleri onun önüne geçirmeleri önceki peygamberlerin bağlılarının durumundan farklıdır. Zira onlar kitabın aslını değiştirmiş, tahrif etmişlerdi. Son mesajın tahrifçileri ise kitabın aslını bir tarafta tutarken ona paralel başka kitaplar yazarak indirilen dinin yanına uydurulan dini yerleştirmişler. Bu da yetmemiş Kuran'ı ilke ve ana fikir olarak tamamen rafa kaldırmış yerine kendi uydurduklarını geçirmişlerdir. 

Maalesef ki hiç kimse Kuran'ı dışladığını falan söylemiyor, bilakis herkes her şeyi Kur'an için, Allah için yaptığını iddia ediyor. 

"Akleden kalple" Kur'an-ı Kerim'i hayat(ın)a aktarmaya çalışanlardan olmak dilek ve temennisiyle..

Peyami Bayram
20/11/2015 
İstanbul


19 Kasım 2015

Besmele, hamdele ve salvele...


Besmele, hamdele, salvele...

Şu bize öğretilen ve belletilen kalıpların, şablonların içinde kalan atalarımızın dinini bırakıp da bizimle konuşan bize doğrudan seslenen, bizi muhatap alan bu dünya ve ahiretin Rabbi olan Allah'ın apaçık dini olan İslam'a giremediğimiz sürece içinde bulunduğumuz çelişkilerden kurtulamayacağız anlaşılan.

Bu aslında o kadar zor değil benim anladığım kadarıyla.

Basitleştirmek ve sadeleştirmek gerektiğini düşünüyorum acizane.

Bu meyanda besmele, hamdele ve salvele işin özüdür sanırım.

Birincisi hiç şüphesiz BESMELE; 

Bismillahirrahmanirrahim
(Rahmeti sonsuz, merhameti sınırsız Allah'ın adıyla)

Besmelesiz olmamalı hiç bir şey. 
Allah'a rağmen yaşamamalı insan, Allah yokmuş gibi davranmamalı "müslümanım" veya Tanrı'ya inanıyorum diyen, "Allah nasıl olsa affeder" diye düşünmemeli. Tanrı'yı kendi kusurlarının daimi onarıcısı olarak görmemeli.
Her işi Allah adına ve Allah'ın adıyla yapmalı, etmeli, eylemeli, işlemeli.
Allahsızlık anlamsızlıktır, boşluktur, kaostur. 
Hakiki imanın gereği olan besmeleli olmak; 
İnsanın yaşamın her anında Allah'ı hatırlamasıdır. 
Her işi yaptığında Allah'ı unutarak, ihmal ederek değil Allah ile beraber yapmasıdır. 
Hayatının her alanında Allah'ı hissetmesidir. 

Allah'tan uzak(!) olan şeytana yakın olur, bunun arası yok maalesef, bu kadar net. 
Allah'ı hesaba katmayan nefsinin arzularını öne çıkarmıştır. 
Nefis helal dairede, yani Allah'ı hesaba katan çerçevede kaldığı sürece sıkıntı yok, ne zaman helal olmayan, yani gayrimeşru, yani Allah'a rağmen bir şeyler yapmaya başlarsa işte şeytanın yanına yanaşmış demektir. İşte bu besmelesizliktir.

Besmele her şeyine ve her anına Allah'ı şahit tutmaktır ve O'nun şahitliğini bildiğini ikrar etmektir. Bütün her şeye "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek başlamanın esas anlamı budur. Böyle davranan mü'min Allah'ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve söyleyen dili olur.

Haşiye: Her işe başlarken diliyle besmele çekmek değil kalbiyle, gönlüyle, zihniyle besmeleye yaraşır iş yapmaktır aslolan.

İkincisi HAMDELE;
 
Elhamdulillahirabbulalemin
(Bütün övgüler, yüceltmeler yalnızca rahmeti sonsuz, merhameti sınırsız Allah'a aittir, zira görünür görünmez, bilinen bilinmeyen, bu hayatın ve bundan sonraki hayatın da tek sahibi ve düzenleyicisi olan Allah'tır.)

Bütün övgüler yalnızca Allah'a hasredilmeli. 
Övgünün en zirvesi ancak Allah'a yöneltilmeli.
Bir mü'min Allah'tan başkalarına Allah'a yakın veya O'nu aşan övgü dizmeyi aklından bile geçirmemeli.
Zira yaratmanın faili aslisi şüphesiz Allah azze ve celledir; O ol demeden hiç bir şey olamaz. 
Allah'tan gayrısına yapılan aşırı övgülemeler tevhidi zedeler. 

Yaratılmışlara ancak şükür ifade edilir, kullara teşekkür eden bu vesileyle Allah'a da şükür etmiştir, zira şükrün asıl varacağı hakiki makam yine Rahmeti sonsuz merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'tır. 
"Elhamdulillahirabbulalemin" dediğinde övgüye layık olanın sadece alemlerin Rabbi Allah olduğunu ifade eden bir mü'min nasıl Allah'tan başkasına pereştiş eder, başkasından her hangi bir konuda yardım talebinde bulunabilir? 
Şanı yüce Allah mü'min kuluna yetmez mi?
Yüceler yücesi bir yaratıcıya gönülden bağlanan insandan daha güçlü bir varlık olamaz haddizatında. Bir mü'min bu gücü hissedemiyorsa inandığı her şeyi bir daha sorgulaması gerekmez mi?

Haşiye: İnsan içten gelen övgülerle gönül bağladığının kuludur.

Üçüncüsü ise SALVELE;

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
(Allah'ım olanca desteğimiz sevgili/saygıdeğer Muhammed peygamber ve O'nun şahsında tüm resullere olsun)

Rabbimiz'in vahyini bize ulaştıran insanlık ailesinin muazzez önderleri olan elçilerine bağlılığın ifadesi, onları anma ve yad etme sadedinden salavattır. 
Bunun sadece lafzi bir tekerleme olmadığını belirtmeden geçmemeliyiz. Zira tespihlerle, zikirmatiklerle sayısal değerlere dönüştürülen, tekerleme gibi tekrar edilen sözlerin hayata ne kat(ma)dığını hep birlikte görüyoruz maalesef.

O resuller ki hayatlarını tebliğ ettiklerine şahit kılmış, insanlığa ötelerden kapılar aralamış güzide birer insan oldukları halde maalesef sonraki takipçileri tarafından insanüstüleştirilerek hayattan uzaklaştırılmışlardır. İşte bu noktada bize düşen o seçkin kulları, yani onların getirdiği ve bizzat yaşayarak öğrettiği ilkeleri olması gerektiği şekilde ruhunu/özünü hayatın içine aktarmak, yani yaşamak. Bu maksatla da onları ve hassaten de o halkanın son temsilcisi olan Hz. Muhammed'i gerektiği gibi anmak. Ona destek olmak(salat etmek), yani davasına sahip çıkmak, onun gibi olmak, yani onun yolunda olmak. Kısacası bizim memleketin tabiriyle "kuru kuru gadan alayım, takır takır kurban olayım" demeden, pazarlıksız ve içten, sözde değil özde Muhammedî olmak.

Haşiye: Allah'tan gelen ilke ve düsturları bize bizzat örnek yaşantısıyla bildiren bir önder/peygamberin izinde olduğunu iddia edenler "O yaşasaydı bu durumda ne yapardı?" sorusunun cevabına göre hareket etmeli her zaman. Bunun için de elbette peygamberin getirdiği ilke ve düsturları ihtiva eden Kur'an-ı Kerim ile Kur'an'ı bilfiil yaşayarak insanlığa iz bırakan peygamberin örnek hayatını iyi bilmek şarttır. Ancak bu yolla zaman ve mekanlar üstü ilkeler anlaşılıp günlük hayatın içine raptedilebilir. Yoksa şekillerden ibaret, hakiki misyonu ve içi boş(altılmış) bir peygamber tasviri ile kurumsal hale getirilerek piramidal bir teşkilatın sömürülmeye müsait en alt tabakasında yerini almaya gönüllü olur insan.

İşte benim sade ve net anladığım budur. 
Hepimize sabırla bu yolda olmayı, 
sebatla bu yolda durmayı 
ve hakiki imanla bu yolda ölmeyi nasip etmesi için Rabbimize duacıyım.

Peyami Bayram
19/11/2015, İstanbul
Düzenleme: 25 Nisan 2023, İstanbul

04 Kasım 2015

İktidardakilere

"İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önünde hesap verecektir."

"Nehirlerimizin üstündeki köprüler yıkılmış olabilir, köprüler yeniden inşa edilebilir, ancak önemli olan halkımızın gönüllerindeki köprüleri inşa etmektir."

ALİYA İZZETBEGOVİÇ ...




03 Kasım 2015

Savaşın kazananı olmaz



Savaşın kazananı olmaz, 
barışın da kaybedeni..

Savaşmayın, 
sataşmayın, 
çatışmayın
yargılamayın..

Hor görmeyin,
aşağılamayın,
hakaret etmeyin,
örselemeyin..

Suçlamayın,
suçlu aramayın,
yıkıcı olmayın,
ayıp aramayın..

İçten sevin,
hoş görün,
can kulağıyla dinleyin,
yapıcı olun,
anlamaya çalışın;
kendinize yapılmasını istemediğinizi
başkasına yapmayın,
göreceksiniz dünya ne kadar güzel..

Peyami Bayram 
03/11/2015, İstanbul

10 Ekim 2015

Bombaları kim patlattı?

Bombaları kim patlattı?

Bomba el yapımı mıydı?
İntihar eylemcisi mi patlattı?
Eylemi kim üstlendi?

Bu gibi soruların kriminal düzeyde araştırılması, tartışılması ve analiz edilmesi şüphesiz teknik olarak gereklidir. 
Bu teknik, istihbari ve adli incelemeler bir sonuca varır ya da varmaz bilemeyiz. 
Hem failler bulunsa da asıl kukla oynatıcılarına ulaşmanın mümkün olamayacağına, bulunsa/belirlense bile farklı gerekçelerle açıklan(a)mayacağına inanıyorum.

Olayın oluş şekli, büyüklüğü, olay yeri(Ankara), olayın zamanı, hedef alınan kitlenin kimliği ile ölü ve yaralıların sayısı, medyaya ve dolayısıyla medya aracılığı ile servis edilen ilk bilgiler ve bu bilgilerin sunuluş şekli. 
Olaya bu açılardan bakıldığında benim açımdan tablo şöyle diyebilirim;

1. Bu eylemin büyüklüğü eylemi organize edenin de büyüklüğünü ele veriyor. Her ne kadar daima olduğu gibi taşeron örgüt(ler) kullanılmış olsa da bu eylemin planlayıcıları çok büyük güç(ler)dir.
2. Olayın vuku bulduğu yer Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentidir. Ankara'nın bu saldırı için özellikle seçildiğini düşünmeliyiz. Bu saldırının Cumhuriyet tarihimizin en büyük saldırısı olmasını da bu meyanda not etmeliyiz.
3. Bu eylemin Türkiye'nin seçim hükümeti ile seçime gittiği, ülke iktidarının zayıf olduğu bir dönemde yapılması, 7 Haziran seçimlerinden bu yana mevcut iktidarın terör olayları ile her geçen gün daha da zayıflatılmak istenmesi, iktidarın zayıf olduğu bir zamanda ülke insanının kendilerini mümkün olduğunca daha güvensiz hissetmelerinin amaçlanması.
4. İnsanların en önemli ihtiyaçlarının başında gelen güvenlik ihtiyacının zaafiyet göstermesi domino etkisi yaratarak ekonomiyi ve elbette siyaseti de etkileyeceğinden bu eylemi planlayan büyük güç/ler esas olarak da bunu hedeflemişlerdir.
5. Türkiye'deki medyanın bu amaçlara hizmet edercesine yayın yapmaları, olayı mümkün olduğunca duygusal, ağdalı bir dille betimlemeler ve yorumlarla toplumu daha da ajite ederek meşru hükümete karşı güvensiz, ülkesi için ümitsiz, geleceği için karamsar bir hale getirmek planlayıcıların sekonder beklentileri olup aynen gerçekleşmektedir.
6. Bütün bunlara ilaveten HDP'nin seçimlerde alacağı oy oranındaki düşüşün sadece AK Parti'ye yarayacağını bilen planlayıcılar bu saldırı ile HDP'nin şimdiye kadar PKK taşeron terör örgütünün eylemlerine karşı takındığı yandaş hatta destekler tavrını unutturarak bilakis onları nispeten haklı göstermek, nihayetinde HDP ve taraftarlarını mağdur göstermek suretiyle bu partinin oylarının düşmesine engel olmayı, belki de artırmayı da amaçlamışlardır.

Orta Doğu'da sınırlar yeniden belirlenirken Türkiye'nin bu ateş çemberinin ortasında huzurlu, büyüyen bir ekonomi, üreten bir sanayi, ihracatı artan bir ticaret, genç nüfusa sahip, tarihi ve doğal güzellikleri olan, hem Doğu'nun hem Batı'nın cazibe merkezi olmasının bu planlayıcı zalimler için kabul edilebilir bir yanı olamaz.

Sonuç olarak kim bu planlayıcı büyük güç/ler?

Bildiğimiz gibi bu güçler İngiltere, ABD, Rusya, İsrail, Almanya ve Fransa.
Fakat bu olay özelinde benim şüphelerim son günlerdeki gelişmelere bakılırsa Rusya üzerinde yoğunlaşıyor.

Allah'a şükür ki bu milletin tecrübeleri var ve kollektif şuuru hala sağlıklı.

Ne diyelim Allah bizi birbirimize kenetlenmeye vesile kılsın bu tür olayları da zalimlerin planları boşa çıksın.

Başka Türkiye yok!

Peyami Bayram
10/10/2015
İstanbul

08 Ekim 2015

Ekonomi ve Bereket

Dünyadaki açlık zengin fakat aç gözlülerin eseridir. 

İsraf etmeyen infak eden bir toplumda ne açlık olur, ne işsizlik ne de yoksulluk. 
Ekonomi azgın kapitalistlerin gösterdiği kadar karmaşık değil çok sade ve basittir aslında. Para, kur, borsa, faiz, enflasyon, devalüasyon, emisyon, vade farkı, leasing ve daha bir çok terim ve kavramla milyarlarca insanın zihnini bulandırıp acımasızca zulüm yapmaya devam ediyorlar.


Zengin deyip kimse üzerine alınmamazlık etmesin sakın.

Sahi, nedir zenginlik?
Bir sınırı, bir uç noktası var mıdır?
Kimler zengin sayılır?

Bu soruların cevabı bir çok açıdan farklı olabilir şüphesiz.
Bu biraz da sizin nereden baktığınızla alakalıdır.
Ekonomik olarak, ödenen vergi olarak, çalıştırdığı işçi sayısı olarak, toplam gayrimenkul miktarı olarak, üretim miktarı olarak, net satış hasılatı olarak, aylık/yıllık net gelir olarak ve dini/fıkhi olarak vs. vs.

Bilindiği üzere soracak olsanız gerçek hayatta, yani reel ekonomide herkes fakir ve perişan bir halde. Ağlamayanımız yok maşallah.

Şirketlerin sahipleri, bürokratlar, beyaz yakalılar, işçiler, memurlar, esnaf, asker, hakim/savcı, doktor, avukat herkes ağlıyor bu ülkede.

Hakikatte durum nedir?
Bu insanlar haklı mı ağlamakta?

Kanaatim odur ki; ağlamayanın zengin olduğuna hükmedilir, o da bir şeylerini feda etmek zorunda kalır diye bütün bu ağlamalar. Yani hepsi yalandan, yani rol kesmek için. İsteyen benden istemesin ve ben de kendimi vermek zorunda hissetmeyeyim diye.

Hakikatte;
Şöyle bir çevresine bakıp kendinden kötü durumda olan birilerini görebilen,
kendinde az olsa da olandan verebilen,
kendinde biriktirmeyi değil birlikte paylaşmayı ilke edinen,
kanaat eden,
israf etmeyip iktisat eden,
infak etmeyi vazife addeden,
yani kısaca şükretmesini bilen insan zengindir.

Eğer elimizde dünyanın serveti olsa ve bizden çıktığında malımızda eksilme oluyorsa ona zenginlik denmez. 
Çünkü hesaplanan her rakam her an sıfırlanabilir.

Asıl zenginlik ise Allah'a aittir, zira O'nun hazinelerinden bir dünya çıksa bir şey eksilmez.
O'nun sonsuz hazinelerinin içinden ne çıkarsa çıksın yine sonsuzdur.

Mutlu olmayı başkalarının tebessümünde arayanlar için Cennet'in nimetleri sınırsızdır.

Peyami Bayram
08/10/2015
İstanbul





RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...