30 Kasım 2024

Göz boyama oyunu

Birileri "millet",
ötekiler “cumhur”,
başka birileri "halk",
daha başkaları "ümmet",
kimileri de "yurttaş" derken
öyle anlamlar yüklüyorlar ki
bu kavramlara;
deyim yerindeyse
tam bir göz boyama.

Köşe başını tutmaya niyetlenen ya da köşe dönmek isteyen kimseler önce bir senaryo yazmışlar, sonra kendilerine bir rol biçmişler, role uygun bir kostüm ve ağızlarına da bir replik yamamışlar başlamışlar oynamaya. 

Bunu böyle basitçe sıraladık diye bu işler öyle çok da kolay sanılmasın. Bu iş evvela kurnazca işleyen ince bir zeka gerektirir, sonra maharetli bir azim ve elbet bu planın hasılatının toplanacağı münbit bir kitle lazım. İşte her şeyin hem başladığı hem de bittiği yer aslında bu kitle. Veya güruh..

Hakikatte başı kabak, karnı aç, çulsuz ve yalınayak olan bu kitlenin mevcut haline bakmadan vaatlere kanmasıdır esas mesele. Göz boyayıcıların kitlelerin önüne çıkıp da hoş ve aslında boş hayalleri gerçekle karıştırarak anlatması ama kendilerinin makam kapmak ve köşe dönmek olan asıl maksatlarını gizlemesi en büyük hünerleridir.

Modern zamanlarda hile ve göz boyama oyunu pek çok ve oyun izleyenler için bir o kadar da cazip ve eğlencelidir. 

Kağıt para sisteminin bile ne olduğunu, insanlara nasıl bir bir soygun düzeni kurduğunu anlayamadan kredi kartı denilen plastik paraya alıştırıldık. O da yetmedi şimdi fiziksel varlığı dahi olmayan sadece ekranda görünen sanal bir değer değişim aracı oluyor. 

Çık bakalım bu oyunun içinden çıkabilirsen sade vatandaş! 

Ne gariptir ki bu dünya için hiç bir garantisi olmayan, çoğunlukla da mesnetsiz vaatlere aldanırken nedense ölüm gibi mutlak bir hakikatle yüzleşmekten ise bir hayli kaçınırız. Oysa ki ölümden sonra görülecek bir hesabın gerçekleşme ihtimali yarı yarıya bile olsa daha çok ciddiye alınması gerektiğini akıl etmeli değil miyiz? 

Varsa eğer ebedi bir hayatın huzuru yerine şimdi ve buradaki görece kısacık hayatın ham hayallerine umut bağlamak nedense hep daha cazip geliyor biz insanlara. 

Gel de anlat bunu hangi sahile varacağını umursamadan gönüllü olarak hedonizmin kayığına binmiş, modernlik hevesine kapılmış, bir lokma ekmek için kapitalizmin kıskacına düşmüş zavallı insana..

Mezara birer birer defnedildiğimiz gibi yaşadığımız hayatın hesabını da tek başımıza ve hiç bir yardım alamadan vereceğiz. 

Ne diyeyim ki; anlatması anlamaktan çok daha zor.

Ah, kendime bunu anlatabilsem kafi. Zannımca başkalarının da en az benim kadar aklı vardır zahir geçici menfaatlerin kalıcı değerlerden daha fazla öne çıktığı bu dünyada!

Peyami Bayram
26 Kasım 2024
Arnavutköy, İstanbul








23 Kasım 2024

Kimlik ve kişilik

İnsanlar birbirlerini ilk başta kimlikleriyle tanır. 

Karşısındaki kimdir, adı ve sanı nedir, ne işle meşguldür, nerelidir gibi bir insanın genel kimlik bilgileriyle tanış olunur ilk önce. Muhatabın ilk baştaki kimlik bilgileri gerekirse ve ilişki uzarsa zaman içinde detaylanır. Aile, yakın çevre, ilgi alanları, geçmişi ve daha pek çok bilgi kişiye olan ilgi ve merak seviyesine göre karşılıklı olarak birbirine aktarılır. Samimi dostluklar da bu aşamadan sonra başlar genellikle. Çoğu kişi için bu yolla elde edilen kimlik bilgileri yeterli görülür, hele bir de ortak tanıdıklar ve ortak değerler olması ilişkide güven boyutunu da önemli ölçüde halleder.

Lakin ilişkilerde ilk anda fark edilemeyen kimlikten çok daha önemli bir şey vardır; o da kişiliktir. Kişilik veya şahsiyet dediğimiz şey kimlikten tamamen bağımsız, oldukça karmaşık ve derin bir yapıdır. Bunun içine huy, mizaç, karakter ve ahlak gibi insanın içinin dışına yansıması olan duruş ve davranışların tamamı girer. Bunlar kişinin ailesinden, yaşadığı toplumdan, aldığı eğitimden, içinde bulunduğu ruhsal halden, yaşadığı travmalardan, inançlarından ve daha pek çok şeyden ona yansıyanlardır, veya onun bu sayılanları dışarıya yansıtma biçimidir. Nitekim insanlar bir örnek fabrikasyon ürün değillerdir, her insan tıpkı parmak izleri gibi birbirine çok benzer fakat bambaşka birer kişilik sahibidirler.

İnsanlar çoğunlukla birbirlerini  kimlikleri üzerinden tanır, bilir, yargılar ve hatta onun hakkında hüküm verirler. Halbuki asıl olan bir insanın kişiliğidir. Ve çoğunlukla kişilik kimliğin arkasında kalır, bu da muhatabını yanıltır. 

İnsan ilişkilerinde kişiliğin kimlikten daha önemli olduğunu hemen herkes bilir. Fakat bazen menfaatler, bazen zorunluluklar, bazen ön yargılar ve bazen de önem atfetmemekten dolayı ilişkilerde kimlik kişiliğin önüne geçer.

İyi ve tutarlı bir insani ilişki için muhatabın kimliğinden ziyade kişiliği önemsenmelidir. Bunun için insanların kişilikleri hakkında kanaat edinmek için para alışverişi yapmak, birlikte yolculuk yapmak, beraber yiyip içmek, emanet alıp vermek, beraber eğlenmek gibi farklı ilişki türleri muhatabı tanımak için oldukça faydalıdır. Ayrıca iyi gözlem yapanlar için insanların giyim kuşamı, konuşma tarzı, gülmesi, oturuşu, yürüyüşü, öfke hali, sevinç ve hüzün hali ile varlık ve yokluktaki tavırları da kişilik yapısı hakkında pek çok ip ucu verir.

Her şeye rağmen insan bir muammadır ve kalbinin içinde kim bilir ne sırlar gizlidir. Sadece bir insanı bile tam anlamıyla tanıyabilmek için bazen bir ömür yetmeyebilir. 

İnsan için en iyi şey kendini bilmek ve mutlaka haddini bilmektir.

Peyami Bayram

17 Kasım 2024

Arnavutköy, İstanbul 


PUT VE PUTÇULUK

Türkçe’ye put şeklinde geçen ve aslı Buddha ismine dayanan Farsça but kelimesi “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” diye tanımlanır. Batı dillerinde putun karşılığı olarak kullanılan idol “görünüş, şekil” anlamında eidos kelimesinden türetilen eidolondan gelir. 

Hiç düşündünüz mü gerçekten nasıl bir Tanrı’ya inanıyor ve neye/nelere kulluk ediyorsunuz? Evet, hemen buna itiraz edip, “bu nasıl bir soru böyle” diyeceğinizi biliyorum. Bu suali ilk önce kendime yönettiğimi de belirtmek isterim. Kendimizle ve dostlarımızla hakikati konuşmayacaksak hiç konuşmayalım. 

Yaşantımıza şöyle bir bakıp da “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” tanımına uyan neler olduğunu tespit etmeliyiz.

Burada da karşımıza ilah kavramı çıkıyor. Bu kavramı anlamadan zaten inandığımızı iddia ettiğimiz Allah’ı da tam olarak anlamamış ve zihnimizde doğru bir yere oturtmamış oluruz. Dolayısıyla Allah gönlümüzde de yeterince ve olması gereken yere yerleşmemiş olur.

İlâh kelimesinin sözlükte “tapınmak, kulluk etmek” anlamına gelen ulûhet (ilâhet, ulûhiyyet), “hayret etmek, gönülden bağlanıp sığınmak” mânalarındaki veleh (eleh) veya “gizli olup duyu idrakinin üstünde bulunmak” anlamındaki leyh kökünden türemiş olabileceği kabul edilir. Buna göre ilâh “tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan, duyularla idrak edilemeyen varlık” demektir.

Şimdi bir daha bakalım zihnimizde ve gönlümüzde yer verdiğimiz yegane ilah, tapındığımız, yüceliği karşısında hayrete düştüğümüz, gönülden bağlanıp sığındığımız, duyularla idrak edilemeyen tek varlık Allah mı? Yoksa somut veya soyut başka varlıklara da benzer nitelikleri atfediyor muyuz?

Put ve puta tapıcılık insanın olduğu her zaman diliminde ve her coğrafyada olmuştur ve olagelmektedir. Ne tarih öncesi, ne islam öncesi ne de ötekileştirme yapılarak farklı kimlikler ve inanışların içinde bulunduğu bir durum değildir.

Zaten en büyük tehlike de insanın kurtulmuştuk düşüncesi ve onun getirdiği konfordur.

Allah’ın son nebisi Hz. Muhammed içinde yaşadığı toplumun fertlerine “la ilahe illallah(Allah’tan başka ilah yoktur) deyin ve kurtulun” derken hangi kurtuluştan söz ediyordu? 

Bu bir davetti elbette ama kimi, neye davet ediyordu bunu çok iyi anlamak şart. Yoksa neye ve nasıl inandığımızı bilmeden hasbelkader kendimizi içinde bulunduğumuz bir tarih kesimi, bir coğrafya ve bir ailenin ferdi olmakla kurtuluşa erdiğimizi sanarak en büyük tuzağa düşmüş oluruz.

Peyami Bayram

23 Kasım 2024

Harbiye, İstanbul






16 Kasım 2024

Neden yazıyorum?

İnsanoğlu için iletişim belki de nefes alıp vermek, yiyip içmek ve sair temel gereksinimlerinden biridir. Kendi derdini anlatmak için, başkalarını tanımak için, aile, eğitim, ticaret, sanat, hukuk ve kısacası hayatın her alanı için iletişim olmadan insanın ne bireysel ne de toplumsal hayatı devam edemez. 

İletişim bilindiği gibi temel olarak sözlü, görsel, işitsel ve yazılı iletişim şeklinde olabilmektedir. İnsanoğlunun yazıyı icadından beri yazı yoluyla iletişim tarihin, bilimin, sanatın, kültürün, medeniyetin ve dinlerin ana kaynağı olagelmektedir. Her ne kadar günümüzde teknolojinin gelişmesi görsel ve işitsel iletişim vasıtalarını öne çıkarmış olsa da yazının önemi hep önde olmaya devam edecektir. 

Yüzyıllardır Herodot tarihi okunuyor, Dede Korkut masalları hem sözlü hem basılı nesilden nesile aktarılıyor, Aristo’nun, Eflatun’un, Da Vinci’nin, Victor Hugo’nun, Tolstoy’un, Evliya Çelebi’nin, Gazali’nin, Farabi’nin, İbn-i Sina’nın eserleri yeryüzündeki yüzlerce dilde binlerce nüsha basılmaya devam ediyor. Keza dünyanın en çok okunan kitapları olan Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes de hâlâ yeryüzünde en çok dile tercüme edilen ve basılan kitaplardır. 

Kısacası insanlık yazarak ve okuyarak bu günlere gelmiştir. Her türlü bilim, sanat, felsefe ve daha pek çok şey yazıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Dahası tarih araştırmalarının da en önemli nesnesi yazılı materyallerdir. 

Şu an bu yazıyı dijital bir ortamda yazıyorum, fiziksel olarak bu yazı evrende bir yer işgal etmiyor. Belki de bu ve bunun gibi dijital verilerin tamamı bir gün yok olacaktır. Bunların fiziksel olarak basılı hale getirilmesi bu yüzden ayrıca önem arz etmektedir. 

Yazının başlığındaki soruya dönecek olursam benim yazı yazmam öncelikle kendime notlarımdır, sonra yaşadığım çağın insanlarına ve özellikle birinci dereceden aile ve yakın çevremle kalıcı bir iletişim kurma çabasıdır. Günlük hayatta söylediklerimizi, konuştuklarımızı ve en önemlisi çoğunlukla hissiyatımızı birbirimize derli toplu aktaramıyoruz. Veya bu benim için böyle diyebilirim. Bu sebeple içimden geçenleri, gözlemlerimi, tecrübelerimi ve belki de bazen yanılma ihtimalim çok da olsa öngörülerimi paylaşmak için yazmayı, yazarak iletişim kurmayı seviyorum. Ayrıca yazının kalıcılığı ve gerek şimdiki zamanda gerek gelecek zamana aktarılabilirliğini de ciddiye alıyor ve belki bu anlamda yazmayı üzerime bir vazife olarak da görüyorum. Bu kendimi veya yazdıklarımı önemli gördüğüm anlamına gelmez. Sade ve basit bir yaşamı olan her insanın bu evrende bir iz bırakılabileceğine inanıyorum. 


Peyami Bayram 
16 Kasım 2024
Çemberlitaş, İstanbul 

19 Ekim 2024

Su Kasidesi



Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su 

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su 

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan 
su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda 
vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem 
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su 

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa 
gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök 
kubbeyi kaplamıştır, bilemem..) 

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk 
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su 

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden 
benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim 
akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana 
getirir.) 

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin 
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su 

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim 
yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen 
kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.) 

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün 
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su 

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile 
mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine 
su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna 
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su 

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, 
gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar 
uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki 
tüylere benzetemez. ) 

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n'ola 
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su 

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim 
ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek 
dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.) 

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ 
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su 

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan 
bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su 
vermek hayırlı bir iştir.)

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it 
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su 

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste 
ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, 
söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi 
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su 

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su 
içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, 
sofular da kevser istiyorlar.) 

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr 
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su 

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin 
bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş 
salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek 
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su 

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden 
kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere 
bırakamam.) 

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar 
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su 

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, 
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla 
sevgiliye su sunun.) 

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger 
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su 

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık 
ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi 
(yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından) 
kurtarabilir.) 

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile 
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su 

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül 
efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek 
istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül 
dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını 
değiştirmesi gerekir.) 

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme 
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr'a su 

(Su Hz. Muhammed'in (s.a.v) yoluna uymuş (ve bu hâli 
ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça 
göstermiştir.) 

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ 
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su 

(İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. 
Muhammed'in s.a.v) mucizeleri kötülerin ateşine su 
serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın 
Mu'cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su 

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını 
tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su 
meydana çıkarmıştır.)

Mu'cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim 
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su 

(Hz. Peygamberimiz'in mûcizeleri dünyada uçsuz 
bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o 
mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce 
mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ 
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr'a su 

(Mihnet günü Ensâr'a parmağından su verdiğini (bir 
mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse 
hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât 
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su 

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb- 
ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, 
düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz 
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su 

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) 
yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su 
damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl 
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su 

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan 
taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr 
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su 

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık 
salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da 
olsa o eşikten dönmez.) 

Zikr-i na'tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ 
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su 

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek 
için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na'tının 
zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) 
derman bilirler.) 

Yâ Habîballah yâ Hayre'l beşer müştakunam 
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su 

(Ey Allah'ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! 
Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp 
dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.) 

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc'da 
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su 

(Sen o kerâmet denizisin ki mi'râc gecesinde feyzinin 
çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.) 

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner 
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su 

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, 
güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel 
su iner.) 

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma 
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su 

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, 
(ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden 
ümitliyim.) 

Yümn-i na'tünden güher olmış Fuzûlî sözleri 
Ebr-i nîsândan dönen tek lü'lü şeh-vâra su 

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî'nin (alelâde) 
sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su 
(damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr 
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su 

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan 
düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su 
(gözyaşı) döktüğü zaman,) 

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam 
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su 

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat 
çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını 
ummaktayım.)
 


Fuzûli

15 Temmuz 2024

Sekizinci yılında 15 Temmuz


Son darbe teşebbüsünün üzerinden sekiz yıl geçti. Bu hainlerin teşebbüsü inşallah tarihe son olarak geçer. Ancak ben pek iyimser bakamıyorum. Neden mi?

1. Bizde bolca hamasetle donatılmış aldatılmaya hazır bir kültürel altyapı var. Bunu telafi etmek için; 
SAĞLAM TEMELLİ SARSILMAZ BİR İMAN LAZIM. 

2. Çabuk unutan zayıf bir toplumsal hafızamız var. Bunu tedavi etmek için; 
GÜÇLÜ BİR EĞİTİM(ÖĞRETİM DEĞİL) ŞART

Ve şunu asla unutmamalıyız:

Türk milletinin İstiklâl Harbi bitmemiştir!

Ne zaman bir yere Türk varmadan zalim gerçek bir korkuya kapılırsa ve Türk’ün hakimiyeti altında insanlar adalet, güven ve refah içinde yaşıyor olurlarsa o zaman tam istiklâle kavuşmuş oluruz. 

Türkiye Cumhuriyeti umuttur. 🇹🇷
Türk beklenendir. 🇹🇷

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde hainlere karşı dimdik duran tüm yiğitlere selam olsun. Şehitlere Allah’tan rahmet diliyorum, gazilere şükranlarımı sunuyorum. 

Peyami Bayram
15 Temmuz 2024
İstanbul

06 Temmuz 2024

Eğitim ve çalışma

 

Yönetici olarak çalıştığım fabrikada herhangi bir okul mezunu veya vasıfsız da olsa eleman almak istiyoruz ama bir türlü yeterli sayıda elemana maalesef ulaşamıyoruz. Ya hiç gelmiyor veya başladıktan kısa bir süre sonra işi bırakıyorlar. Neden? 

Çalışmak istemeyen ama konfor içinde yaşamak arzusunda olan yeni bir nesil var karşımızda. 

Ben bu gençlerin değil onları yetiştiren ebeveynlerin ve eğitim sisteminin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. 

Bu meyanda hepimiz sorgulamaya kendimizden başlayalım ve şunun için kafa yoralım; gençlerimizin bu hale gelmesine nasıl mani olabiliriz veya onları çalışmaya nasıl motive edebiliriz?

Kıymetli arkadaşlar, bu konuda fikri olan yazarsa sevinirim. 

*Resimdeki eski yazı: Halimiz itten beter, keyfimiz paşada yok.

Peyami Bayram

6 Temmuz 2024

İstanbul 

29 Haziran 2024

Sözde demokratlara..

İnsan temel hakları ile birlikte vardır. Bu temel hakların çiğnendiği veya zedelendiği yerde mazluma kimlik sorulmaz.  Bu durumda siz hala tepeden bakıyorsanız sizin ne özgürlükçülüğünüz ne de aydın ve demokratlığınız kalır. 

On yıllardır her türlü hakları çiğnenen milyonlarca insanımız için ne yaptınız da şimdi hepiniz sokaklardasınız?

Geçim derdi çekenler, sokak çocukları, sigortasız işçiler, sağlık sistemi sorunları, çarpık yapılaşma ve gecekondular, faili meçhuller, işkence, kadına şiddet ve ayrımcılık, azınlık halklara ayrımcılık, başörtüsü yüzünden okula alınmayan kızlar, inancını yaşamak istediği için ordudan atılanlar, darbe mağdurları, üniversitelerdeki bilim dışı kadrolaşmalar ve daha bir çok konuda niçin bir araya gelmediniz ve gelmezsiniz?

Yoksa siz bu ülkeye uzaydan yeni mi geldiniz?

Kimseyi ahmak sanmayın. Eskilerin tabiriyle bu halka "çarıklı erkan-ı harp" derler. 

Bu halkın bakmayın cahil tarafına, siz onun asil bir tarafının da olduğunu unutmayın; vicdan ve sağduyu sahibidir aynı zamanda. 

Gelin bu ülkeye bir iyilik yapmak istiyorsanız temel insan hakları için mazluma kimlik sormayın ve samimi olun.

Peyami Bayram

29 Haziran 2013

İstanbul 

19 Mayıs 2024

HAZIRLIKLI OLMAK VEYA HAZIRLIKSIZ YAKALANMAK


Hazırlanmak veya hazırlık yapmak her gün yaptığımız sıradan işlerdendir.

Akşamdan ertesi gün sabah kaçta kalkacağımızı düşünerek, planlayarak ve ona göre hazırlıklı yatarız. 
Sabah kalkınca da o günkü programa göre hazırlıklar yaparız. 
Gün içinde gideceğimiz yere, görüşeceğimiz kişiye, yapacağımız işe göre çok farklı hazırlıklarla meşgul oluruz.

Okul hazırlıkları, müsabaka hazırlıkları, düğün hazırlıkları, bayram hazırlıkları, yolculuk hazırlıkları, gidiş hazırlıkları, dönüş hazırlıkları, doğum hazırlıkları, toplantı hazırlıkları, sınav hazırlıkları, üretim hazırlıkları, tatil hazırlıkları, askerlik hazırlıkları, kavuşma/buluşma hazırlıkları, ayrılık hazırlıkları, kış hazırlıkları, yaz hazırlıkları, yemek/sofra hazırlıkları gibi daha pek çok hazırlık yaparız hayatımızın farklı safhalarında. Aslında hayatımız sürekli hazırlıklarla geçiyor görüldüğü gibi. Bütün bunların yanı sıra çok istemesek ve çoğunlukla hazzetmesek de hazırlıksız yakalandığımız ani durumlar veya acil haller de başımıza gelebiliyor ve dahi geliyor nitekim. İşte bahsetmek istediğim ve hepimiz için en önemli olan kısım da burası. Her şeye hazırlıklı, ama ani ve acil durumlara hazırlıksız olmak veya durumun vahametini daha veciz bir şekilde ifade etmek gerekirse hazırlıksız yakalanmak da bu hayatta başımıza gelebilmektedir. 

Dünyaya gelmeden evvel anne karnında geçen otuz altı haftada nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiğimizin ve/veya geçirildiğimizin farkına ise asla varamayız.

Doğan her insan mutlaka bir gün ölmektedir. Hayatta başımıza gelmesi ölüm kadar kesin olan başka bir hadise de yoktur aslında. Bu inkarı mümkün olmayan hakikate yürekten inanmanın, yani ölümü ciddiye almanın alameti ise ölüme hazırlıksız yakalanmamak için sürekli çaba göstermektir. Gerçekte bazılarının ima ve işaret ettikleri gibi ölüme hazırlanmak ise dünyadan el etek çekerek münzevi bir hayat yaşamak değil, bilakis dünya işlerini dünyada iken halletmek gerektiğinin bilinciyle her an üretken, faydalı ve hayırlı bir iş üzerinde yaşamaktır.

Dünyadaki varlığımız bazı ilişkiler ile kaimdir. Başta dünyaya gelişimize vesile olan ve üzerimizde en fazla emeği bulunan ebeveynlerimiz olmak üzere kardeşlerimizle, öğretmenlerimizle, işverenlerimizle, işçilerimizle, komşularımızla, dostlarımızla ve hani “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derler ya, işte öyle, herhangi bir şekilde yolumuzun kesiştiği herkesle her ne hesabımız varsa burada halletmektir ölüme esas hazırlık. Yaşadığımız toplumun bize kattığı maddi ve manevi her şeyin karşılığını imar, eser, ürün, bilim ve sanat olarak fazlasıyla geri vermektir hazırlık. Toprağa, suya ve havaya, yani çevreye/tabiata bedenimizi bırakıp gitmeden önce ona hiç bir zarar vermeden bilakis her ne varsa ondan kullandığımız/tükettiğimiz yerine fazlasını ve yenisini bırakmaktır hazırlık.  

Bunları bihakkın yapabilenler hayat süresi uzun veya kısa olmuş, alınanlar/verilenler az ya da çok olmuş fark etmeksizin ölüme hazırlıklı gidenlerdir.

Buna mukabil ölüme hazırlıksız yakalananların halinin ne olacağı ise pek vahimdir. Bir yanda kiminin yığılmış serveti, öte yanda kiminin maddi ve manevi borçları, dargınlıklar, düşmanlıklar, doğaya verilen tahribat, mazlumun gözyaşına karışan bedduası geride bırakılanlar olarak ölenin ardında öylece kalacaktır. Dünyaya bırakılan bu enkaz, bu tahribat, bu mutsuz ve karanlık tablo başlı başına bir sorundur. Adeta pikniğe diye gidip de ortalığı dağıtıp, pisliğini bırakıp, her şeyi tahrip edip gidenlerin ardındaki tabloya benzer bir hayat yaşamak ne kötü, ne hazin bir son!

Hayatının her anının tüm ayrıntılarıyla, her türlü isyan, ihanet, unutkanlık, ihmal, erteleme ve umursamazlıklar ve diğer noksanlıklarla beraber hesap gününde önüne açılması insanı çaresiz ve derin pişmanlıklar içinde yerin dibine batırır, ki bu hal ölümden de beterdir. Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen alemlerin tek yaratıcısı, hayatı ve ölümü var eden, ezelin ve ebedin hakimi, mutlak hesap görücü, sonsuz kerem sahibi, rahmeti arşı kuşatan, merhameti tüm zerrelere yayılan yüceler yücesi Allah’ın huzuruna hazırlıksız çıkmak ne büyük bir utanç, ne yaman bir ızdırap verir insana düşününce ürpermemek mümkün değil. 

Evet, hayat ölmekle bitmiyor, gerçek ve ebedi hayat ölünce başlıyor. 

Elbette inanan insanlar için. 

Büyük başlangıca büyük hazırlık gerekmez mi?

Öyleyse; her gün yeniden Bismillah!

Peyami Bayram
15 Mayıs 2024
Arnavutköy, İstanbul

Fotoğraf, Molla Zeyrek Camii, Fatih, İstanbul

10 Nisan 2024

Bayram olsun

Kabul olsun oruçlarımız, dualarımız,

Makbul olsun Rabbe yöneliş 

ve yakarışlarımız,

Mağfiret olsun tüm günahlarımız,

Hayır ve esenlik olsun

hem bugünümüz hem yarınlarımız,

Gerçek olsun umutlarımız,

Sevinçli olsun Filistinli, Doğu Türkistanlı, Afrikalı çocuklarımız,

Barış ve huzur dolsun güzel vatanımız,

Bereketli olsun sofralarımız,

Şifa bulsun hastalarımız,

Gönlümüzden eksik olmasın iman pusulamız,

Kimsesiz ve yetimleri sarsın kanadımız,

Şen olsun dostlarımız, hısım, akraba ve komşularımız,

Birbirimize yaklaştırsın dualarımız,

Mübarektir bayramımız. 

🌹🥰


Peyami BAYRAM

1 Şevval 1445 / 10 Nisan 2024

İstanbul 




05 Nisan 2024

Kadir olsun her gecemiz


Hayatta her daim çıkmaz karşımıza pek kıymetli bir insan,

Bilemeyiz yaşadığımız hangi hal hayırlı bir zaman,

Ömürde bir defa yaşanır kıymeti çok olan bir an..


Bu sebeptendir;

Her olayı hayır,

Her geleni Hızır,

Her geceyi Kadir bilmeli insan..


Huzur arıyorsan ey dost,

Boş işlerden uzaklaş,

Sadece Hakk’a dayan,

Rabbine yaklaş..


Peyami Bayram

26 Ramazan 1445

5 Nisan 2024

22 Mart 2024

Gül filizleri




Nice güzellikler vermiş  yüce Yaratan,

Şükürsüz sızlanır önemsiz bir yaradan,

Mevlaya dönenin gönlü huzuru bulur;

Dünyanın tüm dertleri çekilir aradan..


Arının bal yaptığı çiçekteki özden,

Bakışı içini ferahlatan gözden,

Nereye baksa Rabbinin izini bulur;

Arayanadır hidayet ilahi sözden..


Duymaz olur artık kulağın kem sözleri,

Hem silinir gözünden haramın izleri,

Hakka yürüyen kalp sonsuz bir şifa bulur;

Sabrın sinesinde biter gül filizleri..


Peyami Bayram

22 Mart 2024

Arnavutköy, İstanbul 

16 Şubat 2024

İki resim arasındaki fark.. 28 Şubat'tan bu güne..




Türkiye Cumhuriyeti'nde 100 yıldır taşlar bir türlü yerine oturamıyor.

Şimdi Nevzat Tandoğan’ın ismini bile bilmez çoğu kimse. Oysa 1929’da milletvekilliğinden istifa etmesinin ardından valilik makamında intihar ettiği 1946 yılına kadar aralıksız olarak tam 17 yıl başkent Ankara’nın hem valisi, hem belediye başkanı ve hem de CHP il başkanı olarak çok kudretli bir isimdi. Onun görev yaptığı yıllarda Ankara’nın özellikle Çankaya Köşkü’ne çıkan Atatürk Bulvarı başta olmak üzere ana caddelerine köylü kıyafetleri ile girilmesi yasaktı. Kim bilir belki o zamanlardan kalma bir yasak mıdır, bizim yaşadığımız yıllarda da Kızılay ve civarına erbaş ve erlerin girmesi yasaktı. 

Böyle garip yasaklar olur muymuş diyebilir gençler ama oldu bütün bunlar. 
Daha neler mi oldu?

Başörtüsü ile üniversiteye girmek, memur olmak, subay/astsubay eşi olmak yasaktı bir zamanlar. Hatta oğlunun askerlik yemin törenine başörtülü anneler, eşler, bacılar ile sakallı babalar, dedeler alınmadı bir dönemde. Ne hazindir ki şehidin başörtülü eşi veya annesi ile sakallı babası ile dahi yan yana gelmek istemezlerdi bir takım pek yüksek rütbeli zevat. 

Peki tüm bu yasaklamaların, ötekileştirmelerin ve uzak tutulmaların gerekçesi neydi?

Vatandaşın bu sorusunun ilk muhatabı olan kamu görevlileri bunun bir emir, talimat, yönerge, yönetmelik ve kanun gibi kendilerini de bağlayıcı bir mevzuat olduğunu ileri sürüyorlardı. Daha yukarılara çıkıldığında anayasa ve “laik cumhuriyet” gibi muğlak gerekçeler sıralanıyordu. Fakat neredeyse bütün bürokratik mazeretlerin arkasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “rejimi koruma ve kollama” refleksinden ve buna sonuna kadar destek veren yargı organlarının durumundan etkilenildiği anlaşılıyordu. Ve bu yasakların bilimsel, felsefi ve hukuki yanını sorgulamaya cesaret edilemiyordu. 

Uzun Türk tarihi boyunca milletine doyasıya zaferler yaşatmış olmasına rağmen 27 Mayıs 1960 darbesinden beri genel anlamda ülkenin geriye gitmesinin veya çeşitli sosyal ve ekonomik buhranların faturası hep orduya kesilmiştir.

Bir başka açıdan bakıldığında ise memleketin kabuk değişimi veya rota değişimi de Sultan İkinci Mahmut döneminden itibaren hep ordudan başlamış veya ordudan başlatılmıştır.

Bunların yanında ülkenin siyasi veya ideolojik kargaşa/kaos dönemlerinde yine ordu veya ordu içinden bir kısım cuntacılar isyana, darbeye kalkışmışlardır. Bir kısmının başarılı, bir kısmının ise başarısız olduğu bu darbelerin hepsinin sonunda ülke insanının kanı akmış, canı yanmış, hukuk ihlalleri olmuş ve neticesinde bütün Türkiye bedel ödemiştir.

İnsanın bir yeri ağrıyorsa veya vücudunun bir bölgesinde renk, şekil değişikliği varsa metabolizması o insanın bünyesinde bir rahatsızlık ve belki de ciddi bir hastalık olduğunu haber veriyordur. Sağlıklı bir insanın vücudunun bütün organları doğal bir uyum içinde işlerken, düzenli beslenip, yeterli egzersiz yapıp, temizliğe özen gösterip iyi uyku uyursa o insanın bedensel olarak yaşam konforunu artırmaktan başka bir ihtiyacı kalmamıştır.

İnsan toplulukları da aynen böyledir. En küçük birim olan ailede dahi her aile ferdinin sağlığı, gündelik yaşantısı, işi ve alışkanlıkları o ailenin ortalaması ile uyumlu ise o aile sağlıklı ve mutlu bir aile olmaktadır. Şayet aile fertlerinden birinin sağlık sorunu, maddi sıkıntısı, kötü alışkanlıkları veya ailenin rahatsızlığına sebep olacak farklı bir sorunu varsa bütün aile bireylerini az ya da çok etkiler. Bu sorun giderilinceye kadar herkes rahatsız olur.

Bir ülkenin/milletin ordusu da o ülkede aynen bir vücudun herhangi bir organı gibidir. Belki ülkeyi/milleti bir vücuda benzetirsek ordu, o ülkenin savunma, yeri geldiğinde saldırı yapan eli, kolu, bacağı, ayağı gibidir. Sağlıklı bir bünyenin eli, kolu, ayağı, bacağı da sağlıklı olmalı ve bulunduğu ortama göre yeterli kabiliyetleri de olmalı ki gerektiğinde bu vücuda gelecek saldırılara karşı bir koruma sağlayabilsin. Ama her halükarda bu vücudun bütün azaları uyum içinde olmalı ve her şey yerli yerinde olmalı. Beyin görevini mideye, kalp görevini kaslara vermemelidir.

Aynı topraklar üzerinde yaşayan, orayı yurt edinmiş insanların bir arada yaşaması da tıpkı yukarıdaki aile örneğindeki gibidir. Devlet dediğimiz üst yapı ise bu memlekette yaşayan bütün yurttaşların ortak yaşamının daha güvenli, barış ve huzur içinde sağlıklı ve uzun ömürlü olması içindir.

Siyasetçiler, devlet adamları ve onların  yönettiği bürokrasi de bunun için var olması gereken unsurlardır.

Hukuk ise bu memleket topraklarında bir devlet çatısı altında bir arada huzur içinde yaşamanın yazılı olan asgari kurallar bütünüdür. Yargı erki ise toplumun bütün kesimlerinin azami mutabakatı ile belirlenmiş bu temel ilkelerle adaletin sağlanması için vazifelidir. 

Bahse konu devlet halkın ortak iradesi ile kurulmuşsa bu sistem cumhuriyet, devleti yönetecek kişiler yine ortak irade, yani seçim ile belirlenmiş ve bu vekalet belli süre ve kuralla verilmişse bu rejim de demokrasidir.

Türkiye Cumhuriyeti Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış olan Osmanlı Devleti’nin mirasçısı olarak kurulmuştur. Osmanlı Devleti'nin yaklaşık son 250 yıllık gerileme ve yıkılış sürecindeki tecrübelerle yeni devleti şekillendirmek isteyen kurucu irade ve sonrakiler elbette isabetli kararlarının yanında doğal olarak hatalı karar ve uygulamalara da imza atmış olabilirler. Reform bir şeydeki aksaklık ve eksiklikleri daha iyi bir duruma getirmektir. İnkılap ise kısa sürede yapılan köklü değişikliklerdir. Dolayısıyla bir toplumun yüzlerce yıllık kültür, medeniyet ve geleneklerinin çok kısa sürede cebren, kanun zoruyla alelacele değiştirilmesi, dönüştürülmesi doğal olarak sancılı olacaktır. Bu sancı bir anlık değil  toplumun tüm kesimlerinde dalga dalga hissedilerek bir süreç içinde sindirilmeye çalışılacaktır. Sonucunun ne olacağını ise tarih söyleyecektir.

Osmanlı Devleti'nin gerileme ve yıkılmasında bir çok sebebin yanında hatalı/yanlış din/İslam anlayışı ve buna bağlı bir takım devlet uygulamaları ile bunlara paralel topluma sirayet etmiş yanlış alışkanlıklar da vardı şüphesiz. Bunları düzeltmek için bir takım tedbire ihtiyaç duymuş olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve yöneticilerinin ilk yıllarda oldukça abartılı olarak dine mesafeli bir tutum aldıkları bilinen bir gerçektir. Dini kurumların kapatılması, alfabenin değiştirilmesi, dinî/geleneksel kılık-kıyafet ve kisvelerin yasaklanması ve ilk yıllarda okullarda dini eğitimin müfredattan tamamen çıkarılması gibi kararlar yüzyıllardır İslam dinini bir yaşam şekli olarak özümsemiş, özellikle son neslini bu uğurda feda eden, 1870lerden beri süregelen yaklaşık elli yıllık uzun bir savaşı "Allah Allah!" nidalarıyla "ölürsek şehid, kalırsak gazi" diyerek son Kurtuluş Savaşı'nı kazanan millete ağır gelmişti şüphesiz. Fakat bu yorgun halkın bununla uğraşmaya, cedelleşmeye niyeti de yoktu, mecali de kalmamıştı. Önceki yüzyıllarda olduğu gibi yine "devlet baba"ya itaate icbar edilen halkın teslim olmaktan başka pek bir seçeneği de kalmamıştı doğrusu.

Yeni Cumhuriyet idaresinin bu alışılmadık tutumuna mesafeli duran biraz muhafazakar, biraz mutaassıp ama her şeyden önce kendini müslüman ve dindar olarak tanımlayan aslında geleneksel yapıya sıkı sıkıya bağlı millet önceleri okullardan(özellikle kız çocuklarını göndermeyerek) uzak durdu, devletin bu üstenci yaklaşımı Osmanlı zamanından beri değişmediği için milletin devlete korkuyla bezeli saygısının yanında mesafesi de hep uzak oldu.

Halk sanki biraz küskün, sanki biraz kırgındı.
Bir o kadar dikkatle izlemeyi de sürdürdü.
Kendi geleneklerini yaşatmak, kültürünü korumak için farklı yollar, yöntemler keşfetti.

Bu süreçte halkın engin birikimi yeni sistem içinde kısmen törpülenerek, kısmen modernize olarak yenilendi ve ülkeye ve dünyaya yeni bir bakışla bakmaya başladı.

Bu süreci yorumlamakta aşırıya giden kamu idarecileri ise tabiri caiz ise “kraldan çok kralcı” kesildiler. Yukarıda bahsettiğim Nevzat Tandoğan buna iyi bir misaldir. Bu tutumun kendiliğinden mi olduğu yoksa birileri tarafından manipüle mi edildiği ayrı bir mevzu elbette. Ancak sonuçta olan hepimize, herkese oldu aslında.

Evet, gerçekten de bu “kraldan çok kralcı” kesilenler uzun yıllar boyunca yeri geldi askeri gücü, yeri geldi demokrasiyi, yeri geldi hukuku ve yeri geldi Kemalist ideolojiyi arkalarına alarak kendi insanına dışlayıcı, hor gören, aşağılayan, ötekileştiren, cezalandıran veya en iyi tabiriyle “ikna” edici yaklaşım sergilediler. Bu yaklaşım kimi zaman şiddetli kimi yerde daha sofistike bir tarzda olsa da sonuçta ülkemizin eğitim başta olmak üzere hukuk, demokrasi, insan hakları ve dolayısıyla bilimsel, teknik ve ekonomik olarak geri kalmasının asıl müsebbibi bu jakoben tutum olmuştur.

Devlet, yani yönetenler ile halk arasındaki bu çatışmanın asıl mağduru da ne yazık ki daha çok kadınlar olmuştur. O kadınlar ki başta hepimizin annesi, kız kardeşi ve eşi, dolayısıyla çocuklarımızın da annesidir, yani geleceğimizi emanet edeceğimiz nesilleri de yetiştiren annelerdir. Kadın ve erkek ruh ve beden gibi toplumun iki yarısı, mütemmim cüzü/bütünlüğü tamamlayan parçalarıdır. Birinin eksik olması toplum için adeta bir ayağı sakat koşucu misalini andırır.

Yıllarca, en azından benim şahit olduğum 30-35 yıl boyunca Türkiye'de bir "başörtüsü sorunu" yaşandı. Kimileri buna "türban" veya "siyasi simge" deseler de sonuçta kadınların giyim kuşamı üzerinde konuşulmuş ve bir yaşam tarzı olan kıyafetler zorla şekillendirilmeye çalışılmıştır. Evet, belki erkek kılık ve kıyafetleri de zaman zaman gündeme gelmiş olsa da mücadele çoğunlukla kadınların üzerinde yoğunlaşmıştır.

Şöyle bir düşünün; ülke nüfusunun yarısı kadın, yine ülke nüfusunun yarısı dindar.  Yani her dört kişiden biri başörtülü bir kadın. Kadınların başörtülü olarak okula gitmesi, kamuda görev alması ve hatta bir avukat, mühendis veya doktorluk gibi serbest mesleğini bile icra etmesine mani olunması ülke nüfusunun dörtte birini mal ve hizmet üretiminin dışına çıkarılması anlamına gelir. Bu da demektir ki her türlü şartlar en mükemmel olsa bile ülkemizin hemen her alanda yüzde yirmibeş kaybı olacak. Bu hesabı doğrudan başörtülü kadınlar için yaptık. Bunun bir de eşi, annesi veya kız kardeşi başörtülü olduğundan dolayı mağduriyet yaşayan erkekler tarafı var. Onu da katarsak haksızlığın ve ülkeye getirdiği kaybın boyutları daha da büyüyecektir. Bu durumun yıllarca sürmesi ile kümülatif olarak çok ciddi maddi kayba ve telafisi imkansız zaman israfına sebep olunmuştur. Peki, bunun hesabını kim verecektir?

Bunca yıldan sonra şimdi başörtüsü her alanda serbest bırakılmıştır. Bir subay/astsubayın eşinin fotoğrafı dahi başörtülü kabul edilmezken şimdi tüm kamu kurumları ile beraber ordumuzda da başörtülü subay/astsubay kadınlarımız görev başında. 

Velev ki "siyasi simge" idi, velev ki sorun olan başörtüsü değildi "türban" idi.
Ne oldu şimdi? 
Türkiye’ye şeriat mı geldi? 
Laiklik mi elden gitti?
Türkiye İran mı oldu, yoksa Suudi Arabistan mı?

Birileri bu durumu hâlâ laikliğe aykırı bulabilir, şeriatın getirilmesine hazırlık olarak düşünülebilirler elbette. Ancak Türkiye’de dindarlık ile laikliğe ve modern yaşama bakış hakkında yapılan araştırmalar hiç de öyle olmadığını söylüyor. Oysa toplumdaki bu dönüşümü ve yaşam alışkanlıklarındaki değişimi görmek için fazla akademik bir seviye de gerekmiyor. Günümüzdeki Türkiye halkı ne 1900lerin başındaki Osmanlı teb'ası, ne Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında savaşlardan yorgun ve bitap düşmüş yoksul ve çoğunluğu kırsalda yaşayan mektep, medrese görmemiş insanlar ve ne de askeri darbelerle hizaya getirilmiş bir halk yığınıdır.

Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama yüzyıllardır İslam'ın geleneksel olarak güçlü bir şekilde yaşandığı Türkiye topraklarında yaşayan halkın yirmi birinci miladi yüzyıldaki durumu özetle şöyle;

Kendisini dindar olarak tanımlamasa da çoğunlukla müslüman kimliğini dışlamaz, oruç tutmasa da, kurban kesmese de Ramazan ve Kurban bayramlarını kutlar, domuz eti yemez, erkek çocuklarını sünnet ettirir, şehitliğe inanır, Kur'an-ı Kerim'i pek okumasa veya okuduğunu anlamasa da kutsal kitap olarak kabul eder, ahirete inanır, Hz. Muhammed'i peygamber olarak kabul eder.

Sonuç olarak; her ne kadar dışarıdan bilerek, kasten ve içeriden ise belki bilerek veya bilmeyerek, belki de yine dışarıdan birilerinin maşası olarak Türk halkı din, dil, kavim, mezhep, ideoloji gibi fay hatlarıyla bölünmeye çalışıldıysa da Türkiyelilik, Türk vatandaşlığı, Türklük, İslam, memleket veya tarih gibi pek çok ögeden oluşan bağ bu halkı bir arada tutmaya devam ediyor. Bu inanılması güç bir hikaye. Gerçekten de ben şahsen Türk milletinin tılsımlı bir yapısı olduğuna inanıyorum. Bu millet kavramını bir kavim özelinde değil Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan bütün insanlar için genelleştiriyorum. Hatta bunu tarihte Türk hakimiyetinde kalmış Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar olan bölge için de kullanmak isterdim ama ne yazık ki çoğunluğu için artık bu pek olası değil. Aralıksız olarak yüzyıllardır aynı bayrak altında özgür ve bağımsız yaşamanın ayrıcalığı işte burada ortaya çıkıyor.

Bugün ellinin üstünde yaşı olan bizler maalesef Türkiye'nin kayıp yıllarına şahit olduk. Kimimiz bilfiil bu kaybın mağdurları kimimiz ise bizzat zulmün failleri idik. Şimdi ömrümüzün son demlerinde bu muhasebeyi yaparken buluyoruz kendimizi. Ne o günkü zulmün yanında olanlar bu günkü neticeyi umabilirdi ne de mağdurlar siyasal İslamın bugün böyle bir sosyolojiye evrileceğini tasavvur edebilirdi.

Şimdi geriye dönüp bir şeyleri değiştirmeye kimsenin gücü yetemez elbette. Ancak yaşadıklarımızı aklı selimle yorumlayabilirsek yarınlarımız için bugün neler yapmamız gerektiğini çıkarabiliriz. 

Bizden sonrakiler modern dünyanın imkanlarıyla ve bunun yanı sıra bazı handikaplarıyla yepyeni ve farklı bir nesil olacak, bu kaçınılmaz görünüyor. Günlük yaşam alışkanlıkları, iletişim ve üretim biçimleri, kültür ve medeniyet anlayışı bakımından bizden önceki nesiller ile bizlerden çok farklı olmaları kuvvetle muhtemel olan bu gençleri anlamaya çalışmalıyız. Nesiller arası çatışma da bir tür bölücülüktür kanımca. Eleştiri ve diyaloga açık olursak hakikat yolculuğunu bayrak devir teslimi şeklinde sürdürebiliriz. Aksi halde ya biz eskimiş, kağşamış, köhne durumuna düşeriz ya da gençleri asi buluruz karşımızda. Öncekilerin tecrübesi daha sabırlı olmayı ve bu sayede sonrakileri dinleyerek ve gözlemleyerek yenilikleri keşfetmeyi gerekli kılar. Böylece onlara tecrübelerin ve işe yarar bilgilerin aktarılması mümkün olacaktır.

Barış, adalet ve nihayetinde huzur için birlikte yaşadığımız dünyada farklılıkları zenginlik olarak görmeliyiz. Kendi fikrine, inancına veya ideolojisine aykırı gördüğü her şeye şüpheyle yaklaşılabilir ancak kriminal bir bakışla yargılayıp hüküm vermek toplumsal rahatsızlık yaratır. Her ne kadar bu tür sorgulamalar ve yargılamalar devlet eliyle yapılsa da biz vatandaşlar olarak haksızlıklara göz yummamalıyız. Zira bir sonraki haksızlığın kime yapılacağı belli değildir. 

Güneş her gün yeniden doğar ama başka bir güne doğar. Her yeni gün önceki günlerin muhakemesi ve alınan derslerle başlıyorsa ne âlâ..

Peyami Bayram
28 Şubat 2024
Arnavutköy, İstanbul 







RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...