28 Aralık 2014

ÖLÜMSÜZLÜK

Ölüm; her zaman soğuk ve ürkütücü, bazen korkutucu ve çoğunlukla itici gelen bir kelimedir biz insanlara.

İnsanların çoğu ölüm hakkında konuşmak, hatta düşünmek dahi istemezler.

Buna rağmen dünyada yaşayan her akıl sahibi insan bir gün mutlaka ölümle buluşacağını bilerek yaşar. Bu bilgi insanda doğal ve fıtri olarak bulunur. Ayrıca akıl sahibi insanlar yine bilirler ki dünya hayatı zaman ve mekan konusunda çok farklı tercihler sunarken ölüm konusunda böyle bir tercih hakkı bırakmamıştır. Yani hiç kimse ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilme şansına sahip değildir. Belki de buna şanssızlğı demeliyiz. Nitekim düşünsenize böyle bir bilgiye sahip olmak insanı ne hale getirir. Evet, kesinlikle bu konuda bilgi sahibi olmamak hayatın gereklerindendir diyebiliriz.

Ölüm, insanların hayatta karşılaşacağı en kat'i ve kaçınılmaz bir gerçektir.

Belki de biz insanlar gerçeklerle karşılaşmayı arzu etmediğimiz için ölüm bahsini düşünmek ya da konuşmak istemeyiz.
Ölümün bizatihi yaşanacak bir gerçek olmasının yanında ölümün ardından vuku bulacak olaylar da çıplak gerçekliğe dair başka bir mesele olarak durur zihnimizin bir köşesinde.
Ölüm sonrası ile ilgili kuşku ve korkular sadece inanan insanların ahiret inancı ile ilgili değil, dünyadan ayrılırken terk edilen veya geride bırakılanlarla da ilgilidir. Belki inançlı insanlarınki de dahil korkular çoğu kere burası ile alakalıdır. 
Nitekim insanların çoğunluğu "şimdi ve burada" olanı duyumsar, ister ve arzular. 
"Öte(ki)"yi veya"ahir(et)/sonra"yı düşünmek bir erdemliliktir şüphesiz. Erdemli insanların endişeleri ve beklentileri ise ölümle sınırlanmaz. Çünkü onlar ölümsüzce yaşarlar ve ölümsüz eserler bırakırlar.

Bakalım tarihe, bakalım çevremize; 
Kimler yaşıyor? 
Kimlerin eserleri yaşıyor?
Kimler ölü?

Ne diyor Yunus Emre:

"Ölen beden imiş, aşıklar ölmez!"

Peyami Bayram
28 Aralık 2014
İstanbul 




24 Aralık 2014

Güç

Güçlü kim?
zayıf kim?

Kim kimden yana?
Sen o yana
ben bu yana.
Güçlüler
hep yan yana.

Zayıf hep yalnızdır,
gücü olmayan
daima zayıftır.

Gerçek güç
ne servette,
ne saltanattadır;
fikri özgür,
gönlü tok,
asil
ve cesur ruhtadır.

15 Aralık 2014

VATAN HAİNİ, DEVLET DÜŞMANI

624 yıllık Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin parçalanıp dağılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti doksan yıldır temellerini tam anlamıyla oturtamamıştır.

Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti şeklinde ifade ettiğimiz 624 yıllık yapının esasen resmi adı yukarıda da zikrettiğimiz gibi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye idi. Yani bugünki Türkçe ile tam karşılığı "Osmanoğulları Ailesi'nin Yüce Devleti" diyebiliriz. Adından da anlaşılacağı üzere bu bir saltanatttı. Bu ailenin maddi güçlerini kullanarak ele geçirdiği toprakları zamanla genişletmesi neticesinde oluşmuş, bu topraklarda yaşayan ahalinin de teba olmayı kabullenmiş olduğu bir imparatorluktu. Bu yapı halkın yaşam hakkı da dahil bütün haklarını iktidardaki ailenin eline vermek şeklinde yürütülüyordu. İktidarın başındaki Sultan/Padişah'ı kısıtlayan İslam dini ve örf dışında hiç bir şey yoktu. İslami kuralların uygulaması ise yine Sultan tarafından atanan Şeyh-ül İslam denilen bir kişinin fetvaları ile belirlenmekte ya da sınırlandırılmakta idi. Son yirmi küsür yıldaki meşruti monarşi döneminde dahi halkın yönetime katılımı yok denecek kadar sınırlıydı.

Bilim, felsefe ve sanatta dünyanın gerisinde kalan Osmanlı bunun bedelini çok hızlı toprak kayıpları ile ödedi. Bu toprak kayıpları siyasi ve diplomatik itibarın da kaybını beraberinde getirirken dünyanın yükselen güçleri Osmanlı'nın yeniden var olamayacak şekilde sonlandırılması için el birliği yaparak kalan son topraklarını da işgal ettiler.

O güne kadar her şeyi tebası olduğu devletinden bekleyen son toprak parçalarında yaşayan halk bıçak kemiğe dayanınca topyekün ayağa kalktı ve işgalcilerin de hiç ummadığı bir şekilde tabiri caizse kendi göbeğini kesti. İşte Osmanlı'nın bir Cumhuriyete dönüşmesi böyle oldu kısaca.

Türkiye Cumhuriyeti ilkesel olarak tam bağımsız ve milletin birlik, beraberlik içinde kurduğu bir devlettir. Ancak bu devletin yurttaşları yüzyıllardır teba olarak yaşamaya alıştıkları için yeni yönetim şekline hızlı bir uyum sağlayamadı. Buna paralel olarak yeni yapılanan devlet erki de eski monarşiyi yeni oligarşiye dönüştürmede gecikmedi elbette. Zaman içinde monarkların yerini oligarklar aldı.

İşte tam bundan sonrasında bugünlere uzanan bizim hikayemiz başlamış oldu.

Türkiye Cumhuriyeti temellerini oturtacak sağlam bir zemin bulmalıydı. Halkın tercihleri mi yoksa yöneten kesimin yönelimleri mi? Buna kim karar verecekti? 

Batıya yönelen ve öykünen Cumhuriyet hükümetleri halkın bilgisini yetersiz, görgüsünü eski ve doğulu, birikimini ve tecrübesini ise yok saydı. Hükümetler yüzyıllardır Osmanlı'dan tevarüs eden bir tutum olan tepeden inmeci bakış açısıyla halka şekil verme ve "çağdaşlık ve batılılaşma" gibi somut olmayan hedeflere yönlendirme çabasında oldular.

Bu süreçte halk da eski hüviyetine bürünerek kabuğuna çekildi. Seçimden seçime sandık başına giderek ülkedeki gelişmelere katkıda bulunduğunu ve/veya gidişata müdahale ettiğini sandı. Halbuki sahnedeki oyunu izleyen seyircinin alkışından farkı yoktu bu oyların. Oyun sahnelenmeye devam eder..

Halkın içinden elbette düşünen, akleden, çözüm arayan bu bağlamda yazan, çizen, konuşan ve bu uğurda mücadele eden insanlar da çıktı. Çıktı çıkmasına da hep susturuldu.

Dünya kurulalı beri her yerde olan burada da yaşandı ve yönetenler şahsi çıkarlarını öne çıkardılar. Onlara muhalif olan diğer siyasi aktörler de yine şahsi çıkarları için onları iktidardan uzaklaştırıp yerine kendileri geçmek için uğraş verdiler. İktidar rolünü oynayanlar zaman zaman yer değiştirseler de halk her daim aynı sıkıntılarla baş başa kalmaya devam etti. Geçim derdi, işsizlik, adaletsizlik, güvenlik sorunu, eğitim ve sağlık sorunu..

Bütün bu olup bitenlerle beraber Cumhuriyet Türkiyesi'nde temellerin oturtul(a)mamış olmasından kaynaklanan bir iç/öz güven bunalımı yaşanmaktadır. Yapılan her iş, atılan her bir adım özgün olmaktan uzak ya öykünmeci bir tutum veya yaratılan bir düşmana karşı geliştirilmiş bir refleks olarak ortaya konmuştur. 

Öykünmeci tavırlar asıl gövdeye yabancı olduğundan iğreti durmuş ve durmaya devam etmekteler. 

Yaratılan düşman meselesi ise iktidarlar için her zaman çok önemlidir ve öyle olmaya da devam etmektedir. Halkın gözünü o yöne çevirerek hem genel anlamdaki başarısızlıklar perdelenir, hem mevcut enerji bir yere boşaltılır, hem de bu günah keçisi sayesinde değişik yollardan bir çok menfaatler temin edilir.

Kim olmalı bu hayali/yaratılan düşmanlar? 
Ülke içinde, özellikle aklı başında, ülke sorunlarına çözüm üretmek için özgün bir duruşu, samimi bir çabası olan insanlar hem oligarşinin menfaatine engeldir, hem de bu ülkenin her türlü yükselişini istemeyen ve bunu yakından takip eden eski(meyen) düşmanları daima rahatsız ederler. 
İşte bu sebeplerden dolayı;
Onlar "vatan hainidir", onlar "devlet düşmanıdır".

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Takrir-i Sükun ile başlayan ve bugün de değişik yasal ve idari düzenlemelerle devam eden uygulamalar sürekli hayali düşmanlar yaratmıştır. Gericilik, komünistlik, ülkücülük, türkçülük, kürtçülük, nurculuk, bölücülük gibi değişik başlıklar altında nice düşman(!) gruplar, örgütler, cemaatler, yayınevleri, gazeteler, dergiler hedefe kondu. Nice yazarlar, hocalar, şairler, gazeteciler, düşünürler, siyasetçiler, memurlar, öğretmenler, sendikacılar, işçiler, öğrenciler, askerler, akademisyenler yargılandı, sürüldü, asıldı, faili meçhule kurban gitti ve sonuçta susturuldu.

Ne zaman inanç dolu yürekli insanların alın terleri, kanları ve gözyaşları ile kurulmuş tam bağımsız, özgür Türkiye Cumhuriyeti'ni bütün bu sahteliklerden uzak sahici bir vicdanla "barış ve adalet yurdu" olarak anmaya başlayacağız?

Bizden öncekilerin ödediği bedelle topraklarımıza sahip olduk. 
Bir bedel de biz ödeyip bu ülkeyi adalet ve barış yurduna çevirebiliriz.

Bu bedel öncekilerin ödediğinden daha çok değil aslında.
Hep birlikte ve herkes için adaleti istemek, hatta düşmanımıza bile adalet. 
Bedeli ne olursa olsun barıştan yana olmak, her türlü kavgadan, çatışmadan uzak durmak.
Fikirlerin, inançların özgürce ifade edildiği, hiç kimsenin ötekileştirilmediği, can, mal, ırz/namus, nesil ve doğal çevrenin güven altında olduğu bir ülkede yaşamak için bedel ödemeye değmez mi?

Var mısınız "vatan haini" ve "devlet düşmanı" olmaya?

Peyami Bayram
15/12/2014, İstanbul








Susma zamanı

Susma zamanı

Susmalıyım bugün
dilim ağlasa da tutmalıyım bugün.
Yapmadığım ameller,
şahidi olmadığım fiiller,
hepsi benim.
Beni iyi tanır içimdeki benim.
Nerede ve kime yakın durmuşsam
bilerek ya da bilmeyerek,
samimi ve ciddi oldum
hep.
Umutlarımı açık ettim,
sundum içimden gelenleri.
Karşılık görmedi
ve çabuk tükendi.
Şimdi susma zamanı.
Zaman
susmayı bilenin kârı.

Peyami Bayram
15 Aralık 2014
İstanbul

11 Aralık 2014

Osmanlıca diye bir lisan yoktur


Harf inkılabı olana kadar belki "Osmanlıca" sözcüğü dahi yoktu. 
Herkes Türkçe okur ve yazardı. 
Aynı şimdiki gibi, yalnız tek farkla; yazıda kullanılan harfler Arap ve Fars harfleriydi. Bunlara ilaveten bir iki tane de Türk diline uygun özel olarak geliştirilmiş harf vardı. Hepsi bu. 
Bu okuma yazma aracı olan harfleri kullanarak bugün de her şeyi yazmak mümkün. Gel gelelim kim yazacak ve kim okuyacak? 
Tarih ve edebiyatla ilgilenenler zaten bu yazı dilini biliyor olmalılar, yoksa bu alanda kültür hazinemizi keşfedip yeni eserler vermeleri mümkün olmaz.
Sadece merak ve hobi olarak öğrenmek isteyenler için hiç de zor olmadığını belirtmek lazım. Ciddi olarak ilgilenen birisi bir haftada çok rahat eski alfabe ile okuyup yazabilir. 
Eski yazıyı okuyup yazma öyle okullarda zorunlu olarak okutulmayı gerektirecek bir bilim dalı falan değildir. İlgili ve gerekli olanlar zaten bu dersleri alıyor. 
Yahu bizim ülkemizde lise mezunları en az 9 yıl, lisans mezunları 13 yıl İngilizce zorunlu ders görüyorlar da kaçta kaçı derdini anlatacak kadar İngilizce okur, yazar ve konuşur? Hele bunu bir halledelim, değil mi ama?

پيامى بايرام

08 Aralık 2014

Yalnızlık

Yalnızlık
Yalnızlık tamamen duygusal bir durumdur.
Özneldir.
Yani kişinin kendini yalnız hissedip hissetmediğiyle ilgilidir tamamen.
Bu his bazen melankolik bir haldir bazen de manevi.
Kimi zaman ise fiili durumu ifade etse de gerçek duruma denk düşmez.
Melankolik yalnızlıkta kişinin yaşantısında bir boşluk yoktur genellikle. Gündelik yaşamı aile, iş ve arkadaş çevresiyle doludur. Hatta çoğu zaman fazlasıyla yoğundur. Fakat içinde bir yerlerdeki boşluk ona bu hissi verir ve o yoğunluktan her sıyrıldığında kendini çok yalnız hisseder. Aslında bu bir çeşit arayıştır belki de. Neyin arayışında olduğunu tam olarak tanımlayamayan insan içine düştüğü bu durumu kendine yalnızlık olarak tanımlar. Bu yalnızlığını gidermek için yaptığı girişimler sorun doğru tanımlanamadığı için sonuçsuz kalır veya bambaşka bir problem doğurur.
Manevi/ruhsal yalnızlık hissi ise insanın inandığı değerler karşısındaki durumu ile ilgilidir. İnsan inancının temelleri ile ilgili sorgulamalarını tam anlamıyla yapmadan ideolojisini veya amentüsünü ön kabuller ve ezberletilmiş öğretiler üzerine inşa etmişse bu aslında o kişiye güçlü bir inanç sağlamadığı gibi karşısına çıkan çetrefilli durumlara yorum getiremediğinde ona işte bu yalnızlık duygusunu yaşatır.
Bir de fiilen yalnız olan insan vardır. Mesela gurbette, cezaevinde veya uzlette olan kimi insanlar fiilen yalnız olsalar da kendilerini hiç yalnız hissetmezler. Bazen sıla, bazen kitap, bazen bir bitki veya hayvan onlara en yakın arkadaş olur. Bazen de Allah inancı o kişinin yalnızlık hissine mani olur.
Böyle durumlar yalnızlığın kişinin tek başınalığıyla alakalı olmadığını anlatır bize.
Şüphesiz mutlak manada yalnızlık ise sadece Allah'a mahsustur.
O Ehaddır, doğmamış ve doğurulmamış, eşi ve benzeri olmayan bir tektir.
O Sameddir, herşeyin sahibi olması hasebiyle hiçbir şeye ihtiyacı olmayan dolayısıyla bildiğimiz her şeyden üstün olan ve bu yüzden kendisine başvurulan tek efendidir.

Peyami Bayram
7 Aralık 2014
İstanbul

04 Aralık 2014

Herkes Artist(Ressam)


Herkes Artist(Ressam)

Bu dünya sanki bir resim atölyesi gibi. 
Bu atölyeye girmek bizim elimizde değil belki fakat nasıl çıkacağımıza biz karar veririz.
Atölyenin belli başlı kuralları var.  
Azami gözlem, keskin bakış, detayları görme, temiz çalışma, işine odaklanma, malzemeyi iktisatlı kullanma, başkasının işine/eserine müdahale etmeme bu kuralların başında geliyor.

Herkesin elinde ya bir fırça veya bir kalem.
Herkes kabiliyeti oranında bir resim yapmaya uğraşıyor.
Kimi farklı renklerdeki boyaları tuvaline sürerek, kimisi de bir tek kara kalemle farklı desenler çizerek.
Hiç kimse gördüğünden veya görebildiğinden farklı bir resim yapamaz.
Ve herkesin bakışı farklı olduğu için gördüğü de farklı olmakta, dolayısıyla tuvaline aktardığı da bambaşka olmaktadır.
Kimisi bir bakışta bütün detayları görür, kimi de günlerce baksa hiç bir detay bulamaz baktığında.
Sonuçta herkes kendi resmi için emek harcıyor bu atölyede.
Elbette herkes en güzel eseri ortaya koymaya çabalıyor.

Bu atölyede işin ciddiyetinde olmayan çıraklar yok değil tabii.
Bu haylaz çırakların bir kısmı zamanla ortama uyum sağlayıp kendi çaplarında eserler verirler.
Bazı haylazlar ise iflah olmaz mizaçlarıyla kendileri hiç bir eser üretmediği gibi bazılarının da eser üretmelerine engel olur veya yapılan eserleri bozarlar.
İşte bu haylazlara aldırış etmeyen, kendi resmine odaklanan kişiler güzel eserler ortaya koyarlar.

Bir de kopyacılar var burada.  
Onlar özgün eserler çıkarmasalar da yine bir şeyler yapıyorlar. Özgün eser çıkarmak elbette herkesin harcı değil.

İşte hep böyledir bu dünya kurulalı beri. 
Kim ne eser üretiyorsa onunla anılır ve onun kıymeti kadar yaşar. 
Hiç bir eser üretmeyenler mi?
Çıktıktan sonra bir daha dönüşü olmayan bu atölyede onlar hiç yaşamamış sayılacaklar.
Baksanıza binlerce yıllık mazisi olan insanlık tarihinden hala kimler yaşıyor?

Peyami Bayram
4 Aralık 2014
İstanbul

27 Kasım 2014

"Hiç tanıdığım gibi değilmiş."

Bu ifadeyi onlarca "tanıdığım" için kullanmışımdır bu yaşıma kadar.
Muhtemeldir ki aynı ifadeyi bir çok kişi benim için de kullanmıştır zaman zaman.
Biz insanlar yeni tanıştığımız veya öteden beri tanıdığımız insanlar için derhal bir kanaat geliştiririz. 
Tıpkı bir öğretmen gibi o kişiye farklı konularda notlar veririz. 
Kimini bazı derslerden/konulardan sınıfta bırakır, kimini de doğrudan bir üst sınıfa geçiririz. 
Hatta derhal takdirname verdiklerimiz vardır. 
Bazılarını ise tasdiknameyle okuldan/çevremizden uzaklaştırırız.

Bu gayet doğal bir süreçtir elbette, 
bunda garipsenecek bir durum yok tabii ki.
Ancak sorun da burada başlıyor.

Nasıl mı?

Öncelikle insan ilişkileri yakınlaştıkça çok yönlü bir hal alır.
Bir kaç kez görüştüğümüz veya farklı ortamlarda karşılaşmadığımız kişilerle olan ilişkiler yeterli veri sağlamaz ölçme ve değerlendirme için.
Örneğin iş çevresinden tanıdığımız birinin aile çevresindeki tutum ve davranışları bize yabancıdır. 
Aynı şekilde tatilde tanıştığımız bir kişinin de kendi yerleşik olduğu mekanda ve gündelik hayatındaki tutum ve alışkanlıkları farklılıklar gösterebilir.

Hani günlük yaşantımızda kullandığımız bazı tanımlamalar vardır; okul arkadaşı, asker arkadaşı, iş arkadaşı, mahalle arkadaşı, çocukluk arkadaşı veya akraba, komşu, eleman, patron, hısım, aile dostu gibi.
Aslında bu sözcükler bile çok şey ifade ediyor. Bu tanımlamalar o kişiyle olan ilişkinin sınırlarını da belirlemiş oluyor. Şayet bir çocukluk arkadaşımız hala arkadaşımız değilse o ilişki orada bitmiş demektir.

Bu perspektiften bakınca insan hayatta kendisinden başka hiç kimseye çok yakın olamaz ve yakından tanıyamaz diye düşünüyorum.

Kendi yaptıkları bile insana bazen "bunu ben mi yaptım" dedirtmiyor mu?

Her gün onlarca hata yapan, sonra tekrar yapan sen değil misin?

Başkalarına sıfırları basmak çok kolay değil mi?

Tanımaya önce kendimizden başlamalıyız sanırım.

Dünyayı değiştirmeye çalışanlar kendini değiştiremeyen zavallılardır.
Herkese karne dağıtanlar kendini unutanlardır.
Bence bunlar beyhude işlerdir.

Durgun suya atılan bir taş halka halka yayılır ve kıyıya vuran en sonuncusu en büyük dalgadır.
Bir kıyaya ulaşmasa da suda bir dalga oluşturmak için elimize bir taş alıp atmalıyız.
Belki de o taş kendimiz olup toplumun içine kendimizi atmanın zamanı gelmiştir.

Kendimizle tanışmaya hazır mıyız?



25 Kasım 2014

Rabbim!

Çok bunaldım.
İnsan olmak ne zormuş.
İnsanca yaşamak ne çetin..

Her kafadan bir ses çıkmaya başladı son zamanlarda. 
Derler ya "ağzı olan konuşuyor". 
Yani her konuda herkes konuşuyor, yazıyor, çiziyor. 
Bilenler ile bilmeyenler hiç bu kadar karışmamıştı birbirine. 
Siyaset, din, tıp, hukuk, dış politika başta olmak üzere akla gelen her konuda herkes konuşuyor.
Yaşına, başına, eğitimine, bilgisine, birikimine ve tecrübesine bakmadan herkes konuşuyor.
Bari bu konuşmalarından bir sonuç beklentisi olsa insanların. 
Ne gezer, konuşmuş olmak için konuşuyor büyük çoğunluk.
Belki çatışmalardan nemalanan birileri de vardır bunların içinde;
bazı medya mensupları gibi.
İddia sahibi olamayanlar ispatla da mükellef değiller nitekim.
Sadece konuşmak yeterli böylelerine.

Bunların içinde en çok da Müslümanlık ekseninde konuşan, yazan insanlardan şikayetçiyim.

"Müslümanım" demek dile çok kolay. 
Hele doğuştan müslüman olanlara çok daha kolay. 
Çünkü insan içinde doğduğu kültürün Allah'ın dini olduğu ön kabulünü bilincinden atamaz bir türlü. 
İnsanın yaşadığı toplumu ve dolayısıyla yerleşik inançlarını sorgulaması ve eleştirmesi çok zordur. 

Bunu başarabilenler ise başta peygamberler olmak üzere yaşadığı toplumun devrimci önderleridirler. 

İman etmek bir iddiadır ve müddeinin ispatı hayatıdır.
Bedel ödemek, 
samimiyet 
ve güçlü bir irade ister gerçek bir mü'min olmak. 
Yokken bile vermek, 
kısıtlı olanı paylaşmak, 
konfordan ve kendi hakkından ihtiyacı olan için vaz geçmek, 
kardeşini öncelemek, 
her durumda empati yapmak, 
hiç kimseyi ötekileştirmemek, 
mal/para biriktirmemek, 
mütevazi yaşamak, 
cömertlik, 
ahde vefa, 
ihsan, 
takva 
ve daha neler neler... 
Kısacası kişinin sözü değil hayatı şahit olmalı kendine.
Bu yüzdendir ki çok yemin edenin sözleri hiç inandırıcı olmaz.

Rabbim bizi affet, bizi arındır bu dünya dertlerinden. 
Hayatı oyun ve eğlence gibi yaşamaktan uzak eyle bizi. 
Sen bize inançta samimiyet, 
amelde gayret, 
bilgide hikmet, 
hak ve hakikate ülfet ver. 
Bizi seni hatırlayan ve hatırlatanlar zümresinden eyle. 
Rabbim, 
seninle aldatan, 
sana rağmen ağlatan, 
dünyayı sensizliğe sürükleyen bütün sahteliklerden bizi ahiretin sahiciliğine yönelten bir bilinç lütfeyle bize. 
Mağfiretine muhtacız, 
sen bizi senin dışındaki hiçbir şeye karşı aciz bırakma.


21 Kasım 2014

Adem



İnsan 
çoğunlukla;
görmek istediği gibi bakar,
anlamak istediği gibi işitir,
işitmek istediği gibi duyar,
yapmak istediği gibi de anlar.

Çünkü; bir fikr-i sabiti vardır çoklarının. 

Ancak hikmeti arayan kişi çaba gösterir hakikati anlamak için.

Kişinin derdi hakikati anlamak ise;
hikmetin peşinden koşmalı,
filtresiz bakmalı,
dikkatle dinlemelidir
olayları ve olguları.
Nefis, arzu ve heveslerine göre değil, bilgi, akıl, mantık ve kalp süzgecinden geçirerek değerlendirmelidir her şeyi.

Adem'in "adam" olması budur zannımca.
Kısacası zordur "insan" olmak.

Peyami Bayram
21 Kasım 2014
İstanbul

20 Kasım 2014

Niyet, İstikamet ve Akıbet


Aslolan yol veya varılacak menzilden ziyade niyettir.
İnsan kendini öncelikle niyeti sonra yolculuğu ve en son da ulaştığı hedefe göre tanımlar.
Niyet olmadan hiç bir iş olmaz.
Niyet yolcunun pusulası gibidir. 
İstikamet açısını belirleyip yola çıkmaktır iyi niyet. 
Esas varılacak menzil, yani hedef için niyet net ve kesin olmalı. 
Yolcu bu yolculuğunda; kendisine nirengi noktaları veya ara hedefler koymalı. 
Bu nirengi noktalarına ilerlerken dahi zaman zaman pusuladan istikamet açısını kontrol ederek yoldan sapma ihtimalini ortadan kaldırmalıdır. 
İstikamet açısından çok ufacık sapmalar hedefin çok ötesine götürür yolcuyu. 
Niyetin hayırlı olup da akıbetin hayırlı olmaması çoğunlukla bundandır sanırım.

02 Kasım 2014

UYKU VE HAYAT




Uykudan uyanalı çok olmamıştı. 
Ne derin bir uykuydu öyle. 
Uzun uzun rüyalar. 
Bazen sevinç, neşe, mutluluk bazen de hüzün, keder, sıkıntı, acı ve hatta kabuslarla dolu bir çok macera. Uykudayken hiç bitmeyecek hissi verse de işte uyandım ve hepsi bitti. 
Çok mu uyudum acaba?

Neyse, nihayet bütün telaş ve koşuşturma bitmişti. Yıllardır hayal ettiğim sessiz, işten, güçlükten, yoğunluktan ve her türlü sorumluluktan uzak bir şekilde kendi başıma kalmıştım. Ne iş yorgunluğu, ne çoluk çocuk derdi, ne trafik sorunu, ne ekonomi, ne siyaset, ne dünya ve ne de memleket. Hepsi uzakta kalmıştı artık. Baş ağrısı, stres, sindirim sorunları ve uyku problemi de yok, ne iyi. Bu ıssızlık, bu sadelik ve bu kimsesizlik derin bir rahatlık hissi vermişti. Buradaki bu muazzam huzur ve sükuneti doyasıya yaşamak istedim, hatta "bu ne kadar güzel bir ortam, keşke hiç bitmese" dedim kendi kendime. 

Aslında eşim ve çocuklarım da olsa burada diye aklımdan geçmedi değil. Ardından şimdilik biraz kafayı dinleyip onları daha sonra düşünmeye karar verdim. Bu asudeliği öncelikle bir başıma iyice hissetmeli, biraz tadını çıkarmalıydım. Böyle bir sükuneti doyasıya hissetmek ve keyfimce yaşamak istedim.

Her şey çok güzeldi ilk başta. Civarda hiç kimsenin olmaması bir süre sonra beni ürküttü. Nerede bu insanlar, niçin kimse yok burada diye birden merakla karışık bir endişeye kapıldım.

Evet böyle bir dinginliği ve boşa çıkmayı çoktandır bekliyordum içten içe. Lakin bu kadar da ıssız ve kimsesiz bir ortam değildi istediğim. 

Aslında pek de hesap etmemiştim böyle bir durumu. Bir planım da yoktu böyle bir başıma.
Belki de beklemiyordum, ne bileyim.

Bir anda kendimi çok çaresiz ve güvensiz hissettim.

Yoksa o şikayet edip durduğum bütün meşguliyet ve sorumluluklar, beni sarıp sarmalayan kalabalıklar aslında beni oyalayan birer lüzumsuz uğraş mıydılar? Onlar beni çevreleyip, kuşatıyor ve kendi içimle, özümle baş başa kalmamın önünü mü kesiyorlardı? Yok, hayır, benim onları bu şekilde suçlamaya hakkım yok. Bütün olan biteni ben istedim, ben yaptım ne yaptımsa. Öyle ya hiç kimse ve hiç bir şey zorla gelip girmedi benim hayatıma. Hepsi benim tercihlerimdi ve benim irademle oldu her ne yaptımsa.

Peki, ya yaşadığım kazalar?
Onları da ben istemedim ya? Doğru, kendimi içinde bulduğum kazalar; onlara ne demeli? Evet, kazaya giden yola ben çıktım ama benim kusurum yoktu. Bütün kusur karşı tarafındı. Ben sadece yola çıkmıştım.

Tam ben bunları düşünürken nereden geldiğini bilmediğim gür bir ses duydum apansız. İrkildim birden:
- Herkes ayağa kalksın!

Bu buyurgan ve fakat kaba olmayan, oldukça dokunaklı, karşı konulamaz bir sözdü. Ayağa kalkmaya çalışırken etrafımı tekrar dikkatlice gözden geçirdim. Ben başka kimseyi göremediğim halde bu çağrıyı yapan ses niçin " herkes" diye ünledi? Yoksa hala uykuda mıyım diye düşündüm. Bu arada gayri ihtiyari olarak ayağa kalktım. Yine gayri ihtiyari olarak sesin geldiği yöne doğru yöneldim. Sonra hayret ve dehşet içinde gördüm ki etrafımda insanlar belirmeye başladılar. Biraz önce yalnızlık hissettiğim yerde bu kadar insan birden bire nereden gelmişlerdi? 

Şaşkınlık içinde bakınıyordum. Hiç tanımadığım onlarca, yüzlerce insan.  Herkes benim gibi sesin geldiği tarafa yönelmişti. Şimdi buraya geleli beri kendi kendime sormadığım bir soru geldi  aklıma; 
Ben buraya niçin ve nasıl geldim?
Yoksa getirildim mi?

Ayrıca;
Bu tanımadığım insanlar birden bire nasıl ve nereden geldiler?

Heyecanım da artmaya başlamıştı. Böyle heyecanlandığım zamanlarda kalp atışlarımı kulaklarımda hissederdim, nefesim sıklaşırdı. Hayatımda yaşadığım en olağanüstü hadiseyi yaşadığım bu anda çok garip bir şekilde ne nefesim sıklaştı ne de kalp atışlarımı hissettim. Adeta bir robot gibiydim. Evet ya, tıpkı bir robot gibi. Bu arada fark ettim ki sadece ben değil etrafımdaki insanlar da birer robot gibiydiler. Üst üste şaşkınlıklar yaşıyordum. Bu kadar insan bir araya toplanmış ve hiç kimseden ses çıkmıyor, kimse konuşmuyordu. En azından birbirlerine bir şeyler sormalı değil miydi?Öyle ya herkes benim gibi merakta olmalıydı. Aslında bu durum beni çok daha fazla ürküttü.

Böylesine ürperti ve endişe içinde olmama rağmen herkesin sessizliğine ben de uyum sağlamıştım. Kendimi bir kaç kez konuşmaya, yanımdaki tanımadığım kişilere bazı şeyler sormaya zorladım fakat sonuç başarısızdı. Garip bir şekilde onları yandan, arkadan görmeme rağmen yüzümü onlara çevirmek istediğimde çeviremiyordum. Sanki güneşe dönmüş ayçiçekleri gibi cephem ufka dönük bir şekilde öylece bekliyordum. Herkes de aynı benim pozisyonumda beklemekteydi. Bu şekilde hiç kimseye bir şey soramadım. 

Sessiz ve hareketsiz bekleyişimiz sürerken bu kez bağırmak geldi içimden. Ne yazık ki bunda da başarılı olamadım. Avazım çıktığı kadar bağırdım fakat hiç sesim çıkmadı. 

Bu defa sesimi duyuramadığım, soru soramadığım yakın mesafede duran insanlara dokunarak iletişim kurmayı denemek istedim. Elimi uzattığımda dokunabileceğim mesafede duran yakınımdaki bir kişiye elimi uzattım fakat ne mümkün, sanki ben elimi uzattıkça mesafe açılıyor bir türlü uzanamıyorum. Bir diğer kişiyi denemek istedim, sonuç değişmedi. Tıpkı avazım çıkana kadar bağırsam da sesimi duyuramadığım gibi ellerim de bir yere uzanamıyordu. 

Yürümenin zaten imkanı yoktu, zira ayaklarım yere betonla sabitlenmiş gibiydi, kımıldayamıyordu.
Allah'ım bu ne hal böyle?
Ben neredeyim, niçin bu haldeyim?

Derken o anda inanılmaz bir şey oldu.

Annem ve babam karşımdaydılar. Hem de çok genç ve sağlıklı olarak. Her ikisi de yıllar önce aramızdan ayrılmışlardı. Bu inanılmazdı. Olamaz bu bir rüya veya hayal olmalı dedim. Onları hemen önümde görmemle beraber bir bebek annemin kucağında belirdi, annem onu emziriyordu. Bu bebek bendim.

Allah'ım, bunların hepsi bir arada nasıl oluyor böyle?
Yoksa, yoksa ben rüyada mıyım?

Hayır, uyanmıştım rüyadan. Bunu çok iyi hatırlıyorum.
Öyleyse neredeyim ben ve bu hal neyin nesi? Hiç bir şey anlamıyordum.
Anneme ve babama yıllar sonra kavuşmuştum.
Şimdi onlara koşup sarılmak istiyordum fakat yerimden kımıldamam imkansız. aynı şekilde onlara seslendiğimde de beni işitmeleri mümkün olamıyordu.

Orada onları öylece izledim; kendi bebekliğimi, kardeşlerimle birlikte bütün ailemi ve çocukluk yıllarımı. Ne güzel yıllar, ne tatlı anılardı hepsi de. Çok duygulandım.

Sonra okul yıllarım, arkadaşlarım.
Eşim, çocuklarım ve yaşadığım her şey...
Aman Ya Rabbi, hatırladıklarımın yanında unuttuğum her şey de karşımdaydı. Hem de bütün ayrıntılarıyla..

Bütün hayatım gözümün önünde bir tiyatro gibi akmaya başlamıştı. Bunları benim gördüğüm gibi burada etrafımdaki herkes de benimle birlikte görüyordu sanırım. 

Artık bitsin istiyordum bu, oyun mudur, şaka mıdır neyse.

Birazdan gençlik yıllarım ve daha sonraki yıllarla birlikte kimsenin görmesini istemediğim görüntüler de burada ortaya konulursa çok kötü olacaktı. Çaresiz ve biraz da ümitsiz bir şekilde haykırdım, bunun bir son bulmasını istedim. Ne fayda ki kimseye duyuramadım yine.

Bu arada görüntüler akmaya devam ettikçe bazı anlarda kendimden bile çok utandığım durumların ulu orta sergilenmesi beni yerin dibine geçirdi. "Hayır, ben yapmadım", "bunlar gerçek değil" demenin hiç faydası olmadığını çoktan anlamıştım.  Naçar ve mahcup bir şekilde boynumu büküp izlemekten başka yol yoktu. Ben de öyle yaptım. En çok da kendimden utandım.
"Allah'ım bu duruma düşeceğime yok olup gitseydim" dedim.

Tam o anda o ses tekrar gürledi:

- Artık her şey bitti. Şimdi Hesap Günü'ndesiniz!

Aynı anda saatin alarmının çalmasıyla kan, ter içinde uyanmam bir oldu.

Bu rüya sanki gerçek gibiydi, çok etkilenmiştim. 
Ya Rabbi, şükürler olsun sana, bana bir gün daha lutfettin, imkan verdin. Şimdi her şeyi tekrar gözden geçirmenin tam zamanı.

Vira Bismillah.

Peyami Bayram
02/11/2014

27 Ekim 2014

Bir haber(eski tarihli olduğuna bakmayın, sorun eskimez...):

http://t24.com.tr/haber/bir-gunde-70-kisiye-satildim,71993


https://youtu.be/A8jrX83FvAA?si=Qjzimc-zMMGamCey

İnananlar için bir ayet:

81 - TEKVÎR/8-9 Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza; Hangi suçtan ötürü gömüldü? diye.
(Günümüzde bu kadınlardır diri diri toprağa gömülenler)

Utandım, 
erkekliğimden, 
adamlığımdan, 
müslümanlığımdan, 
insanlığımdan..
Çok utandım..

Allahım sen affet bizi.

Şimdi herkes başını iki elinin arasına alıp düşünmeli.. 
Ne yapabilirim? diye...

Bu memlekette adam gibi, erkek gibi, müslüman gibi yiğitçe yaşadığını sanan biz.
Şanlı tarihiyle övünen, hamaset nutukları atan biz.
Çağdaşlık, modernlik, hukuk devleti nutukları atan biz.
Dünyaları kurtaran, cihan hükümdarlığı hikayeleri anlatan biz.
Cömertlik, cesaret, özgüven, fedakarlık misalleri veren biz.
Ve elbette ırz, namus, haysiyet ve onur timsali "erkek adam" olduğumuzu iddia eden biz.
Güçlü aile bağlarından dem vuran, yardımsever, misafirperver bir millet olduğumuzla övünen biz.
Türklüğümüze toz kondurmayan "kahramanlıkta üstümüze olmayan" biz.
Müslümanlığı en güzel yaşayan, en büyük bütçeyi Diyanet'e ayıran, hac kontenjanlarını patlatan, umre rekorları kıran, dünyanın dört bir yanına kurbanlar, yardımlar ulaştıran biz.
Yüz küsür ülkede okullar, kurslar, yurtlar açan yine biz.
Tarih sahnesinde vazifesini tamamlayan liderlerini hala yaşıyor zannederek yenilerini yetiştirmeyen de biz.

İşte biz böyleyiz;

Doğuyu ve doğuluları beğenmeyiz.
Batıya kızar, küfreder, kahrederiz. Bilim, film, felsefe ve hatta seyahat için batıya gideriz.

Muhafazakarlarımız rezidansta yaşar.
Ateistimiz kurban keser, bayram kutlar.
Herkes futbol, siyaset, eğitim, din ve tıp uzmanıdır.
Bir araya gelince hükümet yıkar, hükümet kurarız, küfrettiğimiz siyasetçiyle karşılaşınca "sayın vekilim/başkanım" moduna hemen geçeriz.
En milliyetçimiz askerlikten yırtmanın, hadi olmadı bedelli yapmanın yolunu arar.
Kamuda işini halletmek için her zaman "adamını" devreye sokmaya yelteniriz.
Kendi rahatımızı bozmamak için komşularımızı rahatsız eden de biziz.
Gece eğlencesinden, tatil köylerinden "şehitler ölmez" mesajları veren de biz.
Milyoner kapitalist müslümanları, 
konformist sosyal demokratları, 
silahlı örgüt mensubu barış taraftarı da biziz.
Elbette adaleti cebi ile cüzdanı arasındaki hakim/savcılar da bizden.
Sahnelerde sözde kardeşlik türküleri söyleyip, halkların kardeşliği nutukları atıp geride Arap, Türk, Kürt, Şii/Alevi hasımlığı yapan da biziz.


Bu yaşa geldim hala anlayamadım, 
bu güzel ülkemin yurttaşları olarak; 
biz neyiz? 
ne değiliz? 
kimiz? 
neyin nesiyiz? 

23 Ekim 2014

Ayna

Ayna

Bazı psikolojik rahatsızlığı olanlar hariç bütün insanlar fiziki yönden kendini gözden geçirip çeki düzen vermek için aynanın karşısına hergün defalarca geçer. Belki kadınlar daha fazla kullanır aynayı, çünkü fiziksel görünürlük o cins için daha ön plandadır. 
İnsanın fiziksel kusurlarını gösteren ayna gibi kişilik/insani kusurlarını da gösteren bir ayna olmalı değil mi?
Sanırım bu ayna öncelikle insanın yine kendisidir. Yani kendi saf vicdanı, yani fıtrat aynası. Bir de erdemli ve nezaket sahibi dostları insana ayna vazifesi görürler. İşte bu sebeplerle öncelikle fıtratını bozmadan ilkeli ve samimi bir yaşantı şart, bir de hakikatli dostlar. Yoksa uzun süre aynaya bakmayan psikolojik yönden rahatsız bazı insanların dış görünüşü gibi iç dünyası bozulan, kişiliği irtifa kaybeden bir insanı -değil yakınları- kendisi dahi bir müddet sonra tanıyamaz.

01/09/2014



Sizin o tatlı hatıralarınızı hiç unutmadım. 
Bu resimdekilerden canım Öznur Bayram Çelik ablama Allah'tan hayırlı, bereketli uzun ömürler diliyorum. Diğerlerine Allah'tan rahmet ve mağfiret dualarımla bizi cennette kavuşturmasını niyaz ediyorum.


07/10/2014

İstiklal Marşımız

Türk İstiklali'nin ortak metni olan ve Kahraman Ordumuz'a ithafen yazılan, aynı zamanda Türk Milleti'nin yegane kurtuluş reçetesi de olan bu metni bilmeyen, ezberlemeyen ve anlamayanların müslim, gayrimüslim, sünni, alevi, Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Ermeni, Laz, Pomak her ne olursa olsunlar bu vatanda birer asalak olduklarını ilan etmeliyiz.
Çocuklarımıza bu on kıta ve 41 mısradan oluşan marşımızı çok iyi anlayıp tatbik edecek şekilde öğretmeliyiz.
Bu mısralar değil Türkiye, dünyanın kurtuluş ve diriliş manifestosudur.
Bunu bütün dünyaya bildirmedikçe ne kendimiz felaha erebiliriz ne de insanlık.
Haydi hep birlikte yeniden haykıralım!
10/10/2014

İstiklâl Marşı
-Kahraman Ordumuza-
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
Mehmet Akif

Oku

Oku

Doğruya yakını doğru sanma, 
kendi aklını kullan başkasına kanma. 
Doğrunun ölçüsü hak ve adalettir. 
Aklın mihengi ise bilgi ve hikmettir. 
Ölçüden en ufak bir sapma varsa o doğru denilen şey doğru değildir, mihenkten de en ufak bir sapma varsa aklın bilgi ve hikmetten yana gıdası noksandır. 
Hak ve adalet yönün, bilgi ve hikmet kılavuzun olmuşsa hayatı oku, tabiatı oku, insanı oku, kitabı oku, kendini oku, tarihi oku, kısaca her şeyi oku. Bunların hepsini de mutlaka insanı mikroskobik bir hücreden Yaradan'ın adıyla oku. Unutma ki bunları okusan da okumasan da bir gün onlarla yüz yüze geleceksin ve sonunda hepsi senin için şahitlik edecek.


Peyami Bayram
14/10/2014
İstanbul
Galata Mevlevihanesi

Sufizmin ne olduğunu müzedeki tanımından okuduktan sonra müzede kültürel olarak sufilerin çok sayıda eserleri ve hatıralarını görmek mümkün. Sema denilen ayin/gösteri yaptıkları mekan da resimdeki gibi mihrabı ve minberi ile sanki bir camiye benziyor. Fakat öğreniyoruz ki mihrap ve minber "sembolik" olarak yapılmış, zira kıbleyi bile göstermiyormuş(!) Dış avlusunda güzel bir şadırvanı da bulunan bu mevlevihane/müzede "sembolik" de olsa namaz kılmak için bir mekan yok bugün! 
Ben şadırvanda abdest almak üzere hazırlanırken İranlı bir turist Celalettin Rumi'nin Şems ile olan muhabbetlerini anlatarak niçin Şems konusu burada pas geçiliyor meselesini sordu, diğer avrupalı bir turist ise kendisinin müslüman olmadığını ve şadırvanı kullanıp kullanamayacağını sordu. 
Ne garip bir dünya Ya Rabbim.


14/10/2014



Adres arayan bulut

Resulullah (s.a.v.) buyuruyor:
Adamın biri hâlî(ıssız) bir sahrâda giderken, bir bulutun içinden “Filânın bahçesini sula” diye bir ses işitti.
O bulut gitti, suyunu bir kayalığa boşalttı.
Oradaki derelerden bir dere suyun tamamını aldı.
Adam dereyi takip etti. Baktı ki, bir adam, bahçesinde durmuş, küreğiyle suyu kendisine çeviriyor.
“Ey Allah’ın kulu, senin adın ne?” diye sordu.
Adam “Filân” diye, daha önce buluttan duyduğu ismi söyledi. Sonra, “Ey Allah’ın kulu, benim adımı niçin soruyorsun?” dedi.
“Çünkü şu suyun olduğu buluttan ‘Filânın bahçesini sula’ diye senin adını söyleyen bir ses işittim. Sen burada ne yapıyorsun ki böyle birşeyi hak etmişsin?”
Adam “Madem sordun, söyleyeyim,” dedi:
“Ben bu bahçeden ne kadar mahsul çıktığına bakarım, sonra onun üçte birini bağışlarım, üçte birini ailemle birlikte yerim, üçte birini de tohumluk olarak bahçede kullanırım.”
– Müslim, Zühd: 45
Yok ile aram yok, 
hiç benim yakınım değil. 
Ben hep varım
ve
hiç yokum. 
Sen bunu anlamasan da
bu hep böyledir
ve
hiç öyle olmayacak.

17/10/2014

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...