26 Mart 2020

Mâ’ûn Suresi



Bu söz sanki Maun Suresi'nin özünü ifade ediyor.

Mâ’ûn Suresi

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Bak şu Hesap Günü’nü yalanlayan kişiye!
2. İşte bu tiptir yetimi itip kakan,
3. ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen.
4. İşbu yüzden, olmaz olsun (böyle) ibadet edenler!
5. Bu gibiler, ibadetin hakiki amacından gafil görünmektedirler.
6. Bunlar öyle kimseler ki, (ibadeti) gösteriye dönüştürürler,
7. ama en küçük yardımı bile esirgerler.


Koronalı Günler 1

Koronalı Günler 1

Evde kalalım, başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim;
Ne yaptık, ya da yapmamız gerekirken neleri yapmadık ki başımıza bir şeyler geldi?
Nerede hata yaptık, yapıyoruz?
Bilmeliyiz ki; başımıza ne gelirse kendi yüzümüzdendir.
Üzerimize düşeni yapmadan Allah'tan bir şey istemek haddi aşmaktır, kolaycılıktır, dini de hayatı da, dünyayı/doğayı da anlamamaktır.
Dua etmek; Tanrı'yı öne sürerek bir nevi kendine savaşçı, kalkan, mucizevi kahramanlıklar yapan bir lider ya da sihirbaz yapmak değil, bilakis ben bütün zihni, ilmi, bedeni, maddi, toplumsal çabayı gösterdim benim tüm imkanlarım tükendi gayrısına gücüm yetmez deyip durumu içtenlikle ve acziyetle arz etmektedir.
Ne güzel tasvir etmişti İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy;
bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
yorulma, öyle ya, mevlâ ecîr-i hâsın iken!
yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;
birer birer oku tekmîl edince defterini;
bütün o işleri rabbim görür: vazîfesidir...
yükün hafifledi... sen şimdi doğru kahveye gir!
çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
hudâ vekîl-i umûrun değil mi? keyfine bak!
o’nun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!
havâle et ne kadar masrafın olursa... verir!
silâhı kullanan allah, hudûdu bekleyen o;
levâzımın bitivermiş, değil mi? ekleyen o!
çıkıp kumandası altında ordu ordu melek;
senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
“yetiş!” de, kendisi gelsin, ya hızr’ı göndersin!
evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
demek ki: her şeyin allah... yanaşman, ırgadın o;
çoluk çocuk o’na âid: lalan, bacın, dadın o;
vekîl-i harcın o; kâhyan, müdîr-i veznen o;
alış seninse de, mes’ûl olan verişten o;
denizde cenk olacakmış... gemin o, kaptanın o;
ya ordu lâzım imiş... askerin, kumandanın o;
köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı o;
tabîb-i âile, eczâcı... hepsi hâsılı o.
ya sen nesin? mütevekkil! yutulmaz artık bu!
biraz da saygı gerektir... ne saygısızlık bu?
..

Peyami Bayram
25 Mart 2020
Arnavutköy, İstanbul

İnsani ilişkilerde kategorik değil analitik yaklaşım

Koronalı Günler 2

İnsani ilişkilerde kategorik yerine analitik yaklaşım

Ben;
ebeveynimi, ırkımı, cinsimi, bedeni özelliklerimi, doğduğum coğrafyayı ve tarihi kendim seçmedim.

ve sen; 
sen de bunları kendin seçmedin.

ve diğerleri;
hiç kimse yukarıda saydıklarımızı kendi seçmedi..

Evet,
ben Türkiye'de müslüman ve Türk, Türkçe konuşan devlet memuru baba ile ev hanımı bir annenin altıncı çocuğu olarak yirminci yüzyılda dünyaya gelmişim.

Sen ise;
ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Rusya'da hristiyan ve Slav, Rusça konuşan çiftçi anne-babanın tek çocuğu olarak dünyaya gelmişsin.

Ya diğerleri;
Göbeklitepe sakinleri, Mısır piramitlerini yaptıran tanrı-krallar, Romalı asilller, Endülüs'te yaşamış Araplar, Orta Çağ Avrupası'nda yaşamış Germenler, İngiliz sömürgesindeki Hind askerleri, Bosna-Hersek savaşında Boşnak, Hırvat ya da Sırp köylüleri, Saddam Hüseyin'in zulmünde yaşarken üstlerine ABD bombaları yağan Iraklılar, New York'da, California'da lüks hayat yaşayan beyaz Amerikalılar, Kongo'da açlıkla mücadele eden zenciler, Çin'de baskı altına yaşayan Uygurlar ve daha niceleri..

Bu kategorik ayrımları kim yaptı?
Coğrafya kader mi gerçekten?
Yoksa tarih de kader mi?

Birinin miladi yedinci yüzyılda Mekke'de Arapça konuşan bir kabilenin mensubu olması onun tercihi ve seçimi olmadığı gibi diğerinin yirminci yüzyılın ortasında Sovyet Rusya'nın vatandaşı olarak Kolhoz'da çalışan bir işçinin çocuğu olması da bir tercihin veya seçimin sonucu değil elbette.

Bu kategorik ayrımlar ancak tanımlamak ve belirtme sıfatı olarak kullanılabilir.

Biz insanlar,
birbirinden farklı coğrafyalar ve değişik tarihlerde yaşasak, farklı dilleri konuşsak, değişik inançlara sahip olsak da;
yaklaşık olarak aynı şeylerden mutlu olur,
aynı şeylere güler,
aynı şeylerle sevinir, 
aynı şeylerle hüzünleniriz.
Aslında mayamız, yani atamız, yani temel olarak genlerimiz bir.
Biz Ademoğluyuz..
Yani büyük insanlık ailesiyiz..

Hangi tarihte, hangi coğrafyadan ve hangi ırktan, soydan, inançtan ve meşrepten olursa olsun kan döken, ırza musallat olan, anne-babaya hürmetsizlik eden, hırsızlık yapan, yalan söyleyen, yolsuzluk yapan, emanete hıyanet eden, gıybet eden, iftira atan, komşusuna kötülük eden kimse Ademoğullarınca sevilmez. Bu kötülükleri işleyen büyük insanlık ailesinden dışlanmayı hak eder.

Yine aynı şekilde hangi tarihte, hangi coğrafyadan ve hangi ırktan, soydan, inançtan ve meşrepten olursa olsun diğer insanlara karşı doğru sözlü, iyilik yapan, açları doyuran, yoksul ve düşküne yardım eden, öksüze ve yetime kol kanat geren, çok sevdiği malından ihtiyaç sahiplerine veren, yönetimi altındakilere adaletle hükmeden, yaşlılara, hastalara, engellilere ve güçsüzlere merhamet eden, çocuklara şefkat gösteren kimse herkesin sevgisini ve takdirini alır.

İşte bizim büyük insanlık ailesinde kimi, niçin sevmemiz ya da sevmememiz bu eylemlerle belirlenirse, yani kategorik değil analitik olursa aile bireyleri olarak birbirimizle barış içinde bir arada yaşamanın hazzını alırız. Kategorik ayrımlar ise hiçbir mantıklı ve geçerli bir sebebi olmadığı halde bizi birbirimize düşman etmekten başka bir işe yaramaz. İnsanlık tarihimiz bu haksız ve temelsiz kategorik yaklaşımlar sebebiyle savaşlar, istilalar, işgaller, sürgünlerle dolu. Bunların neticesinde nice zulümlerle haksız yere öldürülen, yerinden yurdundan çıkarılan, özgürlükleri kısıtlanan, evleri, yurtları, varlıkları ellerinden alınan ve nihayet öldürülen milyonlarca insan geldi geçti bu dünyadan.

Onbinlerce yıllık insanlık tarihinden hala bir ders çıkaramamışız.

Şimdi gözle göremediğimiz bir virüs karşısında anlarız umarım aczimizi ve aslında ne kadar da eşit kardeşler olduğumuzu...

Peyami Bayram
26 Mart 2020 
Arnavutköy, İstanbul












08 Mart 2020

NİMET VE BEREKET

Bir insana zor gününde yaptığın yardım onun sana ihtiyacından çok senin ona ihtiyacın içindir. Sana iyilik yapma fırsatı verdiği ve sevap kazanmana vesile olduğu için ona dua etmelisin. Buna mukabil karşındaki bu durumda sana hiç beklemediğin şekilde davranırsa şaşırma ve sırf bu sebeple sakın iyilik yolundan ayrılma. Zira bu aslında onun değil senin sınavındır. Sabır ve şükür ile yoluna devam et. Nimetlerin paylaşıldıkça bereketlendiğini, şükredildikçe çoğaldığını göreceksin.
Kendini fakir ve yoksul görüp bunu göz ardı etme; yardım sadece maddi değildir. Bazen bir tebessüm en büyük sadakadır.
Unutma!
Cömertlik cepten değil kalptendir.

08.03.2013

13 Şubat 2020

ALMANYA

Almanya hakkında kısa bir not...

Dünyada ülkemiz dışında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en çok yaşadığı ülke. 
Resmi rakamlara göre Almanya'da iki milyondan fazla vatandaşımız yaşıyor.

Hiç bir yerde kendinizi tamamen yabancı hissetmeyeceğiniz, her caddesinde, her kurumunda, her ortamında bir Türk'e rastlayabileceğiniz, neredeyse hiç yabancı dil bilmeseniz de idare edebileceğiniz bir ülkedir Almanya.

Türkler her yerde. Ticaret, siyaset, akademi ve sporda çokça varız. Sanatta var mı onu bilmiyorum. Üçüncü neslin yaşadığı bir ülkede muhakkak edebiyatta da olmalıyız, bu konuda da bilgim yok.
Dünyanın en gelişmiş ilk üç ülkesi arasında her alanda sayılabilen bir ülke Almanya. Bunun tesadüfen olmadığı kesin. Çok şanlı bir mazisi olmasa da, ataları üç kıtada zaferler kazanmış olmasa da, iki dünya savaşından da yenilgiyle çıkmış olsa da, soğuk savaş döneminde bölünmüş bir ülke olarak yıllarca iki parçalı olarak yaşamış olsa da bugün dünyada Almanya deyince akla eğitim, bilim, felsefe, sanat, spor, sanayi, ticarette çok başarılı ve güçlü bir devlet geliyor. Bunun nasıl olduğunu günlük yaşamdan, sokaktaki insanın davranış şekillerinden, somut olarak hissedilen toplumsal düzenden bazı çıkarımlar yaparak yorumlamak istersem kişisel, ailevi, toplumsal ve kamu otoritesinin çok katı bir disiplinle eğitilmiş olduğunu farkettim. Bu katı disiplin günümüzde bize çok itici veya sert, hatta çağdaş olmayan bir çağrışım yapabilir fakat bu elde edilen sonuca bakınca gerekliliğini kabul etmenizi zorunlu kılar. Pek tabii ki demokrasi kültürü denilen yönetenlerle yönetilenlerin etkileşim içinde olduğu aşağıdan yukarı katılımın yüksek, toplumsal farkındalık ve sorumluluk yükleme ve yüklenilme de bu gelişimin çok önemli bir ayağı.
Daha çok şey var ama şimdilik bu kadar...

Peyami Bayram
13/02/2019
Frankfurt

10 Şubat 2020

GK* Sendromu

Önce bu sendroma sebebiyet verebilecek altyapıdan kısaca söz edelim.

Genellikle ilk çocukluk ve ergenlikte özellikle ailenin ve kısmen de çevrenin etkisiyle yaşadığı ortamdan ve hayattan memnuniyetsizlik. Daima birşeylerin eksik olduğu hissi, maddi yetersizliklerin bir kabus gibi sunulması ve bunun altında yoksunluk, eziklik hissedilmesi/hissettirilmesi. İnsani normlardan, manevi ögelerden çok nispi olarak maddi durumların ve başarıların öne çıkarılması.

Bilinçli ya da çoğu zaman bilinçsizce para/servet, makam, şöhret, güzellik gibi maddi unsurların insanın kazanabileceği en önemli şeyler olduğunun ve bunun için yaşandığının öğretilmesi veya farklı yollarla bilinçaltına kodlanması sonucu oluşan etkiyi giderecek bir ebeveynin olmaması bu sendromun temel altyapısını oluşturur.

Yukarıdaki altyapıyla yetişen bazı kişiler eziklik duyduğu ne varsa büyük bir şevkle ona yönelir. Eğitim, kariyer, ticaret ve sanat adına ne yapması gerekiyorsa pervasızca ardına düşer. Ucundan tutabildiğinin ısrarla takipçisi olur, artık bu uğurda herşeyi yapmak onun için kaçınılmazdır. Çünkü fırsatlar kaçırılmayacak kıymettedir. Yakaladığı her fırsatı menfaatleri yönünde değerlendirir ve etrafına bakmadan hızla yol alır. Bu yolda ilkeleri yoktur artık menfaatleri vardır. Bu menfaatleri elde etmek için her yol mübah olur gözünde. Ufak ufak elde ettiklerinin üzerine büyük büyük inşa etmeye başlar artık hayallerini.

Öncelikle kılık, kıyafet ve aksesuarda değişiklikler gözlenir. Markalı saat, gözlük, telefon ve elbiselerle kendine bir biçim verir. Arabası da doğal olarak en gösterişlisinden olmalıdır.

Zamanla içinde büyüdüğü ve yetiştiği çevreye karşı yabancılaşır, duyarsız kalır ve hatta bazen karşı cepheye bile geçer. Öyle ki bir kısmında ailesi ile dahi iletişim kopabilmektedir.

Eşini ve çocuklarını aşırı tüketimle ve pahalı eğitim imkanları, olağanüstü oyalayıcı bir takım sosyo kültürel faaliyetlere gark ederek ihmal etmediği hissini uyandırmadan onlardan da uzaklaşır.

Bu arada kendisi yeni sosyal hayatında farklı yolları da deneyerek daha daha daha üst mertebelere ulaşmak için hırsla çalışarak elde ettikleriyle egosunu biraz daha şişirir.

Şimdi meşru ya da gayrı meşru yollarla elde ettiği servet, makam, şöhret gibi bir takım maddi imkanlar onu kendi kendine hayran bırakmıştır. Artık onun kendinden başka gerçek dostu yoktur. Sadece bu pozisyonda kalması veya daha da yükseklere çıkması için lazım olan kişiler ve vasıtalar lazımdır ona. Bunun dışındakilerin kazanımlarına katkısı olmadığı ya da olmayacağı için onlara karşı mesafeli olmalıdır. Zira o sadece kime ve neye ihtiyacı varsa onunla irtibat kurarak ilişkilerini güçlendirmek ister. Eski dostları, arkadaşları ve hatta en yakın akrabaları, kardeşleri bile artık ona ulaşamazlar. Bırakın yüzyüze görüşmeyi telefonla dahi ulaşmak mümkün değildir. Arada sekreterler, müdürler, müsteşarlar, korumalar falan vardır. Diyelim ki bir yakını bunları aşarak bir şekilde ulaştı zat-ı âlilerine. Birlikteyken yalandan bir takım notlar alınır veya hemen bir yerler aranıyormuş gibi yapılır ve sonu gelmeyecek bir ümit verilerek çay, kahve ikramıyla bu sıkıcı görüşme sonuçlandırılır. Sadece bu kadarcık teması kendine kar sayan, aslında herşeyin sahte olduğunu pek ala hissettiği halde kendini aksine ikna etmekten haz duyan ve o esnada çektiği bir kaç selfinin tadını çıkaran zavallının durumu ise başka bir yazının konusu.

Bu sendroma kapılanların geldiği noktanın onu ne kadar tatmin ettiği bir yana uzaklaştığı eski çevresi ve ailesi tarafından nasıl göründüğüdür buradaki asıl mevzu. İşte bu tiplerin peşine gidenler aynı onun tıynetindekiler olup hakşinas kimseler için ise onlar GK Sendromu ile kaybedilmiş kimselerdir.

Başta çerçevesini çizdiğimiz bir altyapıdan yola çıkmıştık. Ulaşılan hiçbir makam, elde edilen hiçbir servet veya şöhret bu sendromlu kişiye kodlanan eziklik ve/veya eksiklik hissini gideremez. Zira onun için hep bir şeyler eksik kalacaktır, ne yapsa içindeki eziklik hissi hiç bir zaman gitmeyecektir.

Aynı altyapıdan gelen ve kendisini ahlak ve maneviyat ile sağıltabilenler ise bunun dışındadır elbette.

*GK: Geri Kalmışlık

Peyami Bayram
07.02.2020
Frankfurt, Almanya

07 Şubat 2020

Çığ

Çığ

1992 yılında Küçük Ağrı Dağı'nın eteklerinden başlayıp Tendürek Dağı eteklerinde kadar Türkiye-İran sınırında 11 karakol ile hudut güvenliğini sağlamakla görevli birliğin komutanı olarak bulunuyordum. Bu karakolların yolları çoğu yerde stablize bile değil, ulaşım askeri araçlarla çok güç ve yorucu, kış aylarında ise büyük bir mücadele istiyordu. Bu karakollardan altısında elektrik, bunların dördünde ise su dahi yoktu. Kış ayları yaklaşırken bağlı olduğumuz üst birlik komutanımız general ile birlikte karakolların üzerinde helikopterle bir keşif uçuşu yaptık. Bu uçuş esnasında komutan bana hem ulaşımı güç hem de elektrik ve suyu olmayan karakolları göstererek bunları kış aylarında kapatmak istediğini söyledi. Bölgenin sorumlusu olarak da benim fikrimi sordu. Bölgedeki ulaşım, muhabere, muharebe destek ve lojistik konularında en fazla güçlükleri yaşayan bizzat bizim birliğimiz olduğu halde komutana bu karakolların kapatılmasının doğru olmayacağını anlattım. Bölgedeki terörist ve kaçakçıların geçiş yollarını da havadan göstererek karakolların kapatılması durumunda buralardaki sınır güvenliği için devriye çıkarılması gerekeceğini konuştuk. Bu görüşmemizden kısa bir süre sonra, kış başlarken yazılı bir emirle söz konusu karakollar kapatıldı. Hudut güvenliği boşluk kabul etmeyeceği için bölgenin sorumlusu olarak bu durumda gerekli önlemleri almak da bize düştü. Kapanan karakol bölgelerinin sınır güvenliğini mevcut karakolların personeliyle devriye hizmeti sayesinde sağladık.

Kış şartları gittikçe ağırlaşıyordu ve biz de nöbet ve devriye hizmetlerini hava ve arazi durumuna göre günlük olarak, hatta saatlik duruma göre yeniden düzenliyorduk. Fakat her ne olursa olsun askerliğin genel kuralları ve özellikle hudut görevinin hassasiyeti nedeniyle hiçbir noktada nöbet ve devriye hizmetinin aksatılması söz konusu bile olamazdı. Sadece görevlerin süresi, kişi sayısı ve yeri gibi konularda değişiklik yapıyorduk.

Sanırım 1993 yılının Ocak ayıydı. Kar yağışları nedeniyle nöbet süreleri yarım saate kadar inmişti, devriye hizmetleri de minimum seviyede yapılmaktaydı. Bir gün sabah saatlerinde güneybatı yönünde kapatılan bir karakol bölgesinde devriye görevindeki bir timimizin yolun üstünden gelen çığ ile beraber dere yatağına doğru çığ ile beraber sürüklendikleri yarıdan fazlasının kendi imkanları ile çıktığı fakat diğerlerinin kar altında kaldıklarını bildirdi karakol komutanı. Bunun üzerine merkezdeki kendi takviye kuvvetimizle beraber derhal yola çıkarken üst birliğe de haber vererek takviye birlik ve sağlık ekibi istedim. Olay yerine yarım saatten kısa bir sürede ulaştık. Biz vardığımızda çığ altından çıkan bir askerin donmak üzere olduğunu müşahede ettim, derhal gelen sağlık ekibine teslim ettik ama doktor kurtarılamadığını söyledi. Dere yatağındaki kar yığını altında kalan mehmetçikleri düşündükçe insanı ürkütüyordu. Fakat vakit de hızla akıp gitmekteydi. Bir şehidimiz vardı, bir de karın altında kurtarılmayı bekleyen Mehmetçik. Yaklaşık otuz kişi  ile belki bir dönümlük eğimli bir arazide dereye doğru yığılmış yüksekliği iki metreyi aşan karın altındaki canımızı kurtarmak için canhıraş uğraşıyor ve maalesef ona ulaşamıyorduk.

Olayın üzerinden 5-6 saat geçmişti ve biz hala o kardeşimize ulaşamamıştık. Kış günü hava erken kararıyordu. Karanlık olmadan kar altındaki askerimize ulaşmak için bütün imkanlarımızı sonuna kadar zorluyorduk. Herkes o soğukta sırılsıklam ter olmuştu. Biz bu haldeyken komutan general olay yerine geldi. Bir süre bizi izledi. Artık hava kararmıştı ve olayın üzerinden de 7 saatten fazla geçmişti. Komutan "artık hava karardı, çığ altındaki askerin de sağ kurtulması mümkün değil, üstelik buradaki birliğin de güvenliğini riske atamayız, askerlerini topla birliğe dönelim" dedi. Askerleri toplayınca komutan onlara kısa bir konuşma yaptı ve "askerlik mesleğinin kutsallığını, hudut beklemenin şerefini, bu zor şartlarda görev yapmanın ne kadar cesaret ve fedakarlık gerektirdiğini, hepsinin birer kahraman olduğunu ve şehitlerin en yüce makama çıktıklarını" anlatan oldukça duygusal ve dokunaklı bir konuşma yaptı. Sonra benim birliğime geleceğini söyledi ve araçlarımıza binerek bizim merkez karakolumuza gittik. Burada benim odama girdik ve kapıyı kapatarak bana oldukça öfkeli bve sert bir şekilde çıkışarak yüksek sesle "sen deli misin, bu kışta kıyamette ne diye oralara devriye çıkarırsın, ben şimdi Ankara'ya ne hesap vereceğim, derhal o devriyeleri iptal et" dedi. Ben de "kapatılan karakollardan boşalan hudutu başka türlü kontrol imkanımızın olmadığını, bu devriyeleri devam ettirmek durumunda olduğumu" beyan ettim. O da "sen çıldırdın mı bütün herkesi öldürecek misin?" tarzında birşeyler söyledi, ben de "ben dahil hepimiz şehit oluncaya kadar bu hudut görevi aksamadan devam eder, sonra yerimize yenileri gelir" şeklinde karşılık verdim. Bu gerilimli konuşmanın ardından "emrediyorum bu hudut devriyelerini kar kalkıncaya kadar iptal edeceksin!" diye kat'i bir emirle konuyu kendince kapatıp kapıya yöneldi. Ben de "komutanım sizden bu konuda yazılı emir gelinceye kadar bu görev devam edecektir, arz ederim" dedim. Aracına binmeden yine "sen şimdi dediğimi yap, ben yazılı emri de gönderirim" dedi ve birliğimizden ayrıldı.

Ertesi gün hava audınlandığında mayın arama dedektörleri ile kar altındaki mehmetçiğimizi aramaya kaldığımız yerden devam ettik. Öğlen olmadan onun da cansız bedenine ulaştık.

Bir sonraki gün karargahtan kurmay başkanı arayıp devriye çıkıp çıkmadığını sordu. Aynen devam ettiğimizi söyledim. Komutanın emir verdiğini niçin emre uymadığımı sordu, ben de yazılı emir beklediğimi söyledim. Daha sonraki gün tekrar arayıp aynı konuyu bir daha sordu, bu kez "yazılı emir verilmeyecekse ben hudut mesajı çekerek kapatılan karakollardan boş kalan şükür şu hudut taşları arasındaki devriye hizmetleri komutan generalin şifahi emriyle şu saatten itibaren iptal edilmiştir yazacağım" dediğimde karşımdakinin tavrı değişti ve geri adım attı. Bu konu da orada öylece kapandı. Üst komutanlıktan bir daha bu konuda arayan olmadı ve devriye görevleri de aynı şekilde devam ettirildi.

Tekrar şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.

Peyami Bayram
6 Şubat 2020
İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...