28 Mart 2013

Ey Ademoğlu..

Yaratılanlar içinde insanın durumu diğerlerinden çok farklıdır. İnsan bütün yaratılmışların en şereflisi olarak hepsinin üstünde bir konuma yükselebileceği gibi bütün yaratılmışlardan hatta hayvandan aşağı bir dereceye de düşebilir.
"İnsan" yani "ademoğlu" olarak hepimiz aynı özden yaratılmış, ölümlü, zaafları olan, kendi kendine yeterli olamayan, başkalarına ve başka şeylere muhtaç birer varlıklarız bu dünyada. İşte bu mutlak gerçeği kabullenip kabullenmeme meselesidir aslında bütün meselelerin başı. ( Adem neslinin erkek ve kadınlarını eşitliğin ilk basamağı olarak gördüğümü belirtmeliyim, dolayısıyla burada bütün hanımlar "oğlu" ifadesinin içindedir, dilin kullanımı gereği ...oğlu denmektedir. )

Şeytan, atamız Hz. Âdem'e tam da bu zaafından yanaştı ve onun nefsini "ölümsüzlük" arzusuna kaptırarak ayağını kaydırdı. İşte hepimizin atası ve bir peygamber ve ilk insan olan Hz. Adem ilk günahı da böylece işlemiş oldu. Yüce Allah bu olayı bize bildirmekte ve hepimizi bu akıbete karşı uyarmaktadır.

Ayrıca Rabb'imiz şeytanın isyan ediş sürecini bize bildirmiş ve onun da eşitlerden biri olmaya itiraz ederek üstünlük taslayayıp yaradanına başkaldırdığını hatırlatmıştır.

Kanımca insanla şeytanın yolu burada kesişiyor. Yani yaratılışın değişmez yasa/şartlarına boyun eğmeyip, hatta bazılarını kendi lehine yorumlayarak avantaj elde etme(haddi aşma) girişimi insan egosunun şeytanla buluştuğu noktadır.

Aslında her doğum yeni bir yaratılıştır ve yeni bir Adem hikayesinin başlangıcıdır. Yoksa ne diye binlerce yıldır bu kıssa bütün kutsal kitaplarda ademoğullarına dikkatlerini çekmek için anlatılsın.

Sanırım şu hususları bize hatırlatmak ve düşünüp akletmemizi sağlamaktır murad-ı ilahi;
Ben bir Ademoğlu adem olarak benim gibi ademlerle eşitliği ne kadar özümseyebiliyorum? Ya da bu eşitliği inkar edip şeytanın tavrı gibi "ben üstünüm" mü diyorum?
Bence ademoğlunun İslam'a(yani barış ve esenliğe) girişinin birincil/ön şartı budur. Bu asgari şartı yerine getirmediğimiz sürece barış ve esenlik namına esas zemini kaybetmiş oluruz. Dolayısıyla bu zemini sağlama almayan bir insanın ibadetleri de boşunadır. Zira Allah'ın hiçkimsenin namazına, orucuna, haccına vb. ihtiyacı olmadığı gibi bunların aksine bütün insanlık bir olup Allah'a isyan etse yine O'na bir zarar veremez.

Tevhid islamın özüdür. Tevhidin zıddı ise şirktir. Şirk ise en büyük günahtır, çünkü şirk en büyük zulümdür. Zulüm haddi aşmaktır, hakkın karşısında olmaktır, hakka engel olmaktır veya en hafifinden ifade edersek hakkı görmemek/görmezden gelmektir.

Ey Ademoğlu, atılmış bir meniden yaratıldığını unutma ve yaratılışdan eşlerin olanları cins, renk, ırk, din, dil, bölge, statü, mezhep, meşrep farkı gözetmeden temel insan hakları bakımından ayrıma tabi tutma. Hiç kimseyi ötekileştirme.
Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkasına yapmayın.
İman etmedikçe ebedi barış ve esenlik diyarı olan cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, sevginin çoğalması için aranızda selamı yayın.

27 Mart 2013
İstanbul

18 Şubat 2013

KISA BİR MUHASEBE

1987 yılında Allah'ın insanlara en önemli ikramı olan akıl nimetini kullanmayı öğrenmek nasip oldu ve alemlerin efendisi çok esirgeyen ve bağışlaması bol olan Allah'ın lütfuyla Kur'an-ı Kerim ile tanıştım. Yani kendimle tanıştım, yüzleştim.
Bu tarihten sonra aklımı hiç kimseye ipotek etmedim çok şükür; zaman zaman dirsek temasım olsa da hiçbir gruba, cemaate, partiye, tarikata ve benzeri oluşumların hiçbirisine tabi olmadım. Halen de saygılı bir anlayış çerçevesinde haktan yana olan herkesle ve her kesimle müsbet ilişkilerimi sürdürüyorum. 
Daima Kuran'ı anlayıp hurafelerden uzak yaşama gayretinde oldum.
Her zaman araştırmayı ve sorgulamayı, körü körüne itaat etmemeyi yeğledim.
Hiçkimseci de olmadım; fakat kritik düşünme ve sorgulamayı İbrahim ve Musa peygamberlerin Kur'an'daki kıssalarından öğrendim.
Statükoyu ve içinde bulunduğumuz paradigmayı eleştirmeyi, özgürlüğü ve paylaşmayı ve azimle mücadeleyi ve Mekke'de imkan tükenince Medine kurmayı da Muhammed Resulullah(as)'dan öğrendim. 
Mevcut süregiden tahrif olmuş alışkanlık halindeki ritüelleri düzeltmeyi, toplumun kollektif bilincindeki yanlışları korkmadan söylemeyi de yine O'ndan öğrendim. 
Ne imanımdan şüphem var ne de sorgulamaktan korkum. 
Adetleri ibadet, Kur'an'ı ölüler kitabı yapan toplum en büyük düşmanımdır.

Peyami Bayram
18/02/2013
İstanbul

15 Şubat 2013

Beklemenin diyalektiği

Beklemenin diyalektiği


Beklemek aslında çoğunlukla bir farkında olma durumudur. Birisini, bir olayı, bir tarihi veya saati, bir neticeyi, bir kararı beklemek gibi. Bunlar bizim bir ön bilgi veya bize bildirilen bir haber üzerine beklemelerdir. Hayallerimiz, ümitlerimiz, sezgilerimiz, keder ve sevinçlerimizle bezenmiş duygularla bekleriz hep beklediklerimizi. 

Bir de farkında olmadan beklemeler vardır. Siz onu, o sizi bekler durursunuz; içten içe bir bir sızı, bir heyecan belki de bir korkuyla.. Bu tür bekleyişin vuslatının ne zaman, nerede ve nasıl olacağını hiç bilemezsiniz. Belki de, yok yok belki değil, muhakkak bunu bilmemek daha iyidir. Çünkü ölümü bildiğinde insanın yaşam çarkı dönmez. Dolayısıyla ölüm bizi, biz de ölümü farkında olmadan bekleriz.

Beklenti ise yukarıda bahsettiğimiz farkında olarak veya olmadan beklemenin dışında bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Beklemek kökünden gelse de bu bir ümit etme, heveslenme, arzulama ve çokça da yönelme içerir. Beklenti kişinin lehine olacak sonuçlardır aslında.İnsanın beklentileri eylemleri ile ne kadar mantıklı ve rasyonel bir ilişki kurmuşsa o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Aksi halde hayallerde kalan bir hatıradan öteye geçemez. Beklentilerin olumlu sonuçlanması için emek vererek beklemek gerekir.

Emeksiz ekmek olamayacağı aşikarken beklentilerini ham hayallerde besleyenlerin beklemeleri sadece kaybettikleri zamandır. Bu kaybedilen zaman bazıları için bir ömrü doldurur bazen. Ne yazık!


15/02/2013

İstanbul 

30 Ocak 2013

NANKÖRLER


Ey hakkı gizleyen; yetimi, yoksulu gözetmeyen, sırf kendi menfaatinin peşinde olup hakkın hakim olması, zulmün son bulması ve adaletin tesis edilmesini umursamayan nankörler!

Bilin ki ben sizin itibar edip durduğunuz, uğrunda çaba gösterdiğiniz maddi-manevi sözde otoritelere yönelmiyorum, onların alelade işlerini de asla yüceltmem.

Biliyorum, siz de benim yöneldiğim mutlak hakikate, âlemlerin yegane Rabbi olan Allah'ın emirlerine tâbi olmuyorsunuz. 

Elbette ben sizin o hurafe, batıl, içi boş ve kerameti kendinden menkul sahte tanrılarınıza pereştiş etmediğim gibi siz de benim kulluk ettiğime kulluk etmezsiniz.

O halde; sizin inançlarınız ve hayat tarzınız size, benimki de bana!
Hiç kimse ırk, cins, renk, fiziksel özellikler gibi doğuştan gelen şeyleri -aynen doğum tarihi ve yeri gibi- kendi seçmemiştir. Bu sebeple bunlardan ötürü bütün insanlar kardeştir, yani eşittir. Bunları öne sürerek üst(ün) kimlik taslayanlar en büyük zalimlerdir.

Zulmü alkışlayamam, zalimi de asla sevemem.

Farklılıkları bir zenginlik ve imkan olarak görenler onunla gelişirler. Ötekileştirmeler ve/veya asimilasyon yapmaya çalışmalar ise o toplumu çatışmaya götürür. Bu da en fazla emperyal güçlerin ekmeğine yağ sürer. Zira onlar daima " iti ite kırdırırlar". Büyük emperyalist ABD ve AB kendi içindeki farklılıkları imkan olarak kullanırken bütün dünyada ırkçılık ve şövenizmi el altından bu sebeple körüklüyorlar. Görmez misiniz?

Bir de empati yapmayı deneyin isterseniz. Hani şu hor ve hakir gördüğünüz kimselerin yerine koyun kendinizi. Bir de o taraftan bakın. Biliyorum çok zordur bir başkasını anlamaya çalışmak. Zaten bunu başarabilenlerin sorunu yok "öteki"yle.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki;

Sevmek her zaman nefret etmekten daha zevkli ve kolaydır.

Akleden bir topluluk olmak çok mu zor?


Peyami Bayram
26/01/2013

31 Aralık 2012

Bir yıl sonu..

365 günü biriktirince olur size bir yıl.
Her biten gün aslında bir ömür gibidir.
Her sabah kalkış yeni bir hayat veya yeniden doğuş gibidir. Taze bir güne/hayata başlamak ne güzeldir. Taptaze bir enerjiyle, umutla ve şevkle..
Gün boyu gittikçe artan bir tempoyla bir o yana bir bu yana koşuşturmalar, arayanlar, hesaplar, ödemeler, tahsilatlar, trafik, ziyaretler, raporlar, planlar, toplantılar, mesajlar ..
Gün ortasında vakit bulup biraz dinlenme veya yemek molasının ardından tekrar aynı tempo.
Dünyanın dönüşünü durduramayan insanın hallettiği, tamamladığı, başardığı ve çözdüğü sorunların yanında yetiştiremediği, ertelediği, unuttuğu, ihmal ettiği, savsakladığı, umursamadığı, başaramadığı bir çok şeyi geride bırakarak gününü tamamlaması kaçınılmazdır.
Akşam olup da el ayak çekilince şöyle başını yatağa koyup uzanması tıpkı öldükten sonra toprağa yatırılan cansız bedeni gibi ve uykuya dalması da ölüm gibidir.
Bütün bir gün aslında bir ömrün özeti gibi değil mi?
İnsanın ömür sermayesinin her gün bir kısmı eksiliyor veya bir başka deyişle hesaba geçirilmiş bir gün daha kaydediliyor artıları ve eksileriyle.
Bir yılın sonunda tam 365 günlük bir hesap birikmiş oluyor.
Kim bu hesabı tutuyor?
Bilançoyu bilen var mı?
Borçları-alacakları kim hesaplıyor?
Bilinen hesaplar var, bilinmeyen hesaplar var.
Kime selam verdim de almadı?
Kim söz verip de sözünde durmadı?
Kim bana muhtaçken ben ona el uzatmadım?
Nerede olmam gerekirdi, ben nerede durdum?
Hangi yanlışları yaptım? Hangilerini düzelttim?
Nasıl bir yıl düşlemiştim, nasıl yaşadım?
Bunun gibi daha bir çok sorunun cevabını kendi vicdanıma soruyorum şimdi her günün akşamında sorduğum gibi.
Ve biliyorum ki apansızın göçüp gideceğim bu dünyadan.
Ve bu sorulardan çok daha fazlası bana da sorulacak.

Elbette biliyorum yarın ümittir, yeni bir başlangıçtır, kaybettiklerimi bulma, unuttuklarımı hatırlama, ihmal ettiklerimi ikmal etme, pişmanlıklarımı telafi etmek için bir fırsattır.
Evet her gün yeni bir ölüm ve yeni bir doğum yaşanır benim dünyamda.
Kimsenin kimseye kendisinden daha fazla yardımda bulunamadığı bu dünyada ben de kendim için ne hazırlarım yarınki yolculuğa ona bakıyorum.
Yanıma alacağım bir kaç şey var yarın için:
- İnancım,
- Önceki günden kalan hesaplarım,
- Samimiyetim,
- Umudum,
- Yoldaşım..

Herkese mutlu yarınlar... 

Peyami Bayram
İstanbul
31 Aralık 2012




20 Kasım 2012

Farklı bir 10 Kasım

Tarih: 10 Kasım 1987 
Yer: Piyade Okulu, Tuzla / İstanbul


Her resmi kurum ve askeri birlikte olduğu gibi orada da tören yapılıyordu. Biz de Okul Komutanı Tümgeneral Necati Özgen'in imzaladığı tören programı emriyle oradayız. (Burada belirtmem gerekir: Piyade Okulu'nun Kurmay Başkanı o tarihte Albay olan Osman Pamukoğlu idi. Tören programı da muhtemelen Pamukoğlu'nun elinden çıkmıştı.) 1972 yılında ilkokula başladığımı düşününce on altıncı kez resmi olarak bu törendeydim.

Bu törenin benim için öncekilerden farkı ise elimize verilen tören programında idi.

Bu program da diğer programlar gibi standart saygı duruşu, İstiklal Marşı, konuşmalar, şiirler vs. ile başlıyordu fakat sonu bambaşka idi. Daha önce ve dahi o tarihten sonraki törenlerde de hiç rastlanmadığım bir etkinlikle bitiyordu törenimiz: "Tavaf Yürüyüşü"

Hepimiz birerli sırada heykelin önünden selamlama yaparak geçtik.

Aslında bunun benzeri birçok törene katılmış ve buna benzer heykel veya Anıtkabir'de mozole önünde selamlama yürüyüşü de yapmıştım. Fakat nedense hiçbiri beni o günkü kadar farklı bir duyguya kaptırmamıştı.

Metal veya taştan yapılmış beni duyup, işitmeyen, cevap veremeyen bir heykel ve benim ona ta'zimde bulunmam ve daha da ötesi tavaf..

Atatürk'ün kendisinin de söylediği gibi toprak olmuş haliyle bizi işitmeyeceği, görmeyeceği ve cevap da veremeyeceği bir durumda biz ne yapıyorduk? Aslında bir başka açıdan bakınca tam da Atatürk'ün devrim yapmak istediği en önemli alanlardan biri de ölülerden medet ummak değil miydi? Tekke, türbe ve zaviyeler bu sebeple kapanmadı mı? Peki şimdi bu durum neyin nesiydi?

O gün bu duygularla töreni tamamladım. Evet, "tavaf yürüyüşü"nü de yaptım. Ancak o günden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Atatürk'ün de hepimiz gibi ölümlü bir insan olduğunu, O'nun kabrinin ve heykellerinin de her ölümlününki gibi olduğunu idrak ettim. Peygamberler dahil Allah'tan başka hiçbir şeyin ve hiç kimsenin ezeli olmadığı gibi ebedi de olmadığını sonsuz ve benzersiz övgünün yalnızca Allah'a yapılacağına inandım.

Yalnız insanın anne-babaya ve teşekkürü hak eden herkese şükrünü sadece sözlü değil, gösterişten uzak bir şekilde misliyle yapması gerekir. Anne-babasının kendisine küçükken gösterdiği şefkat ve merhametini onlara hasta veya yaşlılığında göstermeyen insan ne kadar onlara teşekkür ettiğini sözlü olarak ifade etse de ikiyüzlü olduğunu herkes görür.

İşte bize de düşen Atatürk'e ve ülkemize hizmet etmiş bütün insanlara teşekkür etmeyi gösteriş ve riyadan uzak bir şekilde ancak aynı cinsten olmak üzere ülkemize ve insanlığa samimi ve dürüst bir şekilde hizmet ve çalışmak olduğunu anlamaktır.

Güzel ülkemin okumuş-okumamış bütün cahilleri ölülerden medet umduğu sürece biz hangi gelişme ve ilerlemeden bahsedebiliriz?

Peyami Bayram

10 Kasım 2012

İstanbul 


DİJİTAL SAVAŞTA BLACKROCK VE ALADDIN KARŞISINDA TÜRKİYE

DİJİTAL/TEKNOLOJİK SAVAŞ’ın arkasındaki BLACKROCK ve ALADDIN Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği "Milli Finans ve Veri Kalkanı"na...