16 Kasım 2023

İsrailoğulları, Yahudileşmek, Yahudilik, Siyonizm ve İsrail/ 1. İSRAİLOĞULLARI

Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”

Hucurat 49/13


İlk insan olarak bildiğimiz Hz. Adem ile başlayan insanlık ailesinin tarih içinde yeryüzünün dört bir yanında pek çok kabileler/kavimler/halklar olarak yaşadığını biliyoruz. Cenab-ı Hak tarafından yaratılan biz insanlar farklı coğrafyalarda veya farklı tarihlerde veya farklı ailelerde yaşasak da dünyaya eşit şartlarda geliriz. İnsanın yüce yaratıcısı Allah nezdindeki değeri herhangi bir tarihte, herhangi bir yerde yaşaması veya herhangi bir kavme/ırka/soya/aileye mensubiyetinden değil bizzat ve bilfiil kendi yapıp ettikleri ile ölçülür, ölçülecektir. Yani insanın Allah’a itaati ve O’nun yaratılış yasaları olarak bize bildirdiği emir ve yasaklara ne derece uyduğundan başka hiçbir ölçü/kıstas yoktur.

Bu meyanda İsrailoğulları da diğer tüm kavimler, topluluklar gibi bir kavimdir.

Kur’an’da iki yerde geçen (Âl-i İmrân 3/93; Meryem 19/58) ve Hz. Ya‘kūb’un ikinci adı veya lakabı olan İsrâîl’den dolayı, onun soyundan gelenlere Tevrat’ta Beney Yisrael, Kur’an’da Benû/Benî İsrâîl (İsrâiloğulları) denilmektedir. Tevrat’a göre Ya‘kūb’un soyundan gelenler, gerek Mısır’da gerekse Mısır’dan çıktıktan sonra çölde ve Ken‘ân diyarında İsrâil ve İsrâiloğulları diye de adlandırılmıştır. Saul’ün ölümüne kadar bu iki isim, on iki kabileden oluşan halkın tamamını kapsamak üzere kullanılırken zamanla siyasî ve coğrafî şartlar kelimenin çeşitli dönemlerde farklı anlamlar kazanmasına sebep olmuştur. Krallığın ikiye bölünmesinin (m.ö. 930) ardından on kabileden oluşan kuzeydeki krallık İsrâil adını almış (I. Krallar, 14/19), bununla birlikte o dönemde (II. Samuel, 23/3) ve Bâbil esareti sonrasında İsrâil bütün kabileleri kuşatıcı anlamını da muhafaza etmiş, geçmişin şanlı hâtıralarını çağrıştıran ve gelecekteki mesîhî krallık hayalini canlandıran bir kavram olarak varlığını sürdürmüştür. Kohen veya Levili olmayan yahudileri belirtmek için de kullanılan bu kelime günümüzde, Mûsâ öncesi liderlerden neşet eden ve aynı Tanrı’ya inanan halkın tamamını ifade etmektedir (IDB, II,765; DBS, IV, 730-731). Tevrat’a göre İsrâil’in oğulları Ruben, Şimeon, Levi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Yûsuf, Benyamin (Binyamîn), Dan, Naftali, Gad ve Aşer adlarını taşımakta, bunlardan her biri aynı addaki kabilenin atası sayılmakta ve böylece İsrâiloğulları on iki kabileden oluşmaktadır. Ancak Yûsuf’un iki oğlu Efraim ve Menasseh’nin soyu iki ayrı kabile olarak kabul edilmekte, Levi ise özel statüsü sebebiyle on ikinin dışında tutulmaktadır.

Kur’an’da yahudilerden hem Benî İsrâil olarak hem de hûd, yehûd ve hâdû kelimeleriyle bahsedilmekte, ancak yehûd kelimesi sadece Medenî sûrelerde geçtiği halde Benî İsrâil Mekkî sûrelerde de yer almakta ve daha çok İslâm öncesi dönemlerde vuku bulan olayların söz konusu edildiği âyetlerde geçmektedir. İslâmî kaynaklarda Benî İsrâil, Ya‘kūb’un soyundan gelen ve ırken yahudi olanları, yehûd ise hem bunları hem de başka ırklardan olup bu dine girenleri ifade etmektedir (Cevâd Ali, VI, 512; EI2 [Fr.], I, 1053). Kur’an’da kırk bir yerde geçen Benî İsrâil terkibi, Ya‘kūb’un çocukları ve onların soyundan gelenler, Hz. Mûsâ’nın kavmi, birinci ve ikinci mâbed dönemi yahudileri ve Hz. Îsâ’nın kavmi gibi (Âl-i İmrân 3/49; ez-Zuhruf 43/59; es-Saf 61/6) geçmişte yaşamış insanların yanında Hz. Muhammed zamanında başta Medine olmak üzere Arap yarımadasında yaşayan yahudileri de ifade etmektedir. Âyetlerde, İsrâiloğulları diye adlandırılan ve on iki kabileye ayrıldığı bildirilen (el-A‘râf 7/160) Ya‘kūb’un on iki oğlunun Hz. Yûsuf zamanında Mısır’a yerleşmesinden başlayarak Hz. Mûsâ sonrası dönemlerdeki faaliyetlerine kadar çeşitli olaylar nakledilmekte olup bu bilgiler büyük ölçüde Tevrat’ta da mevcuttur.

Görüldüğü gibi İsrailoğulları veya Benî İsrâil denildiğinde doğal olarak ve genellikle bir soy/kavim anlaşılmaktadır.

B durumda İsrailoğulları ile Yahudilik kavramı aynı şeyi mi ifade ediyor, yoksa farklı şeyler midir?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için öncelikle “Yahudileşmek” kavramı üzerinde durmamız gerekiyor.

Peyami Bayram

9 Kasım 2023

Arnavutköy, İstanbul





04 Kasım 2023

İsrailoğulları, Yahudileşmek, Yahudilik, Siyonizm ve İsrail/ GİRİŞ



Çok kısa ve net olarak;

- İsrailoğulları bir kavimdir.
- Yahudileşmek bir temayüller zinciri ve bir süreçtir.
- Yahudilik bir durumdur.
- Siyonizm yahudileşme sürecinden geçip şeytanla kolkola girmiş bir grubun sapkın zihninin ürettiği bütün insanlığa karşı kurulmuş bir cürüm örgütünün ideolojisidir.
- İsrail bu siyonist örgütün faillerinin içinde toplandığı dünyanın baş belası sözde devlettir.

Peyami Bayram
3 Kasım 2023
Arnavutköy, İstanbul

03 Kasım 2023

İlk taşı atmak

kelimeler yetmedi

hangi cümleyi kursam

hangi söze başlasam..

bütün sözler nafile,

her yazı ve şiir tesirden uzak.

içinde ben olmadan,

yani eylemsiz,

yani bîçare..

anladım ki;

ilk taşı atmak yürek istiyor..

başka değil, tertemiz bir yürek;

saf ve cesur,

yalnızca adanmış olmalı

dosdoğru bir yola..

o vakit kelimeler anlamını bulur,

sözler hedefe varır

ilk taşı atan ancak böyle bir yürek olur..

konuşanlar şimdi susunuz!

ilk taşı atsın en masumunuz

ben değilim o cesur yürekli..

haya ederim Gazze’nin annelerinden,

onların cennet kokulu bebeleriden..

mahcubum karşısında tüm mazlumların,

hem de pek mahzûn..

İlahî, bir fırsat ver ne olursun!

kulak kesildim şimdi

hücum emrine,

yahut Sûr’un sesine..


Peyami Bayram

3 Kasım 2023

Arnavutköy, İstanbul 






01 Kasım 2023

CUMHURİYETİMİZ 100 YILINI TAMAMLARKEN YENİ BİR DÜNYA DÜZENİ KURULUYOR



Yirminci yüzyıl sanayileşmenin ürettiği kapitalizmin ve sermayedarların kurguladığı bir yüzyıldı. Birinci ve ikinci Dünya Savaşları ile ülkelerin sınırlarını, yani kendi egemenlik/menfaat alanlarını çizerek sömürü düzenlerini kurmuşlardı. Bu dönemde kukla hükümetler ile kağıt/itibari para ve bankacılık sistemi bu düzenin ana ekseni olarak kurgulanmıştı.


Her beşeri sistemin/düzenin bir eceli olduğuna binlerce yıllık insanlık tarihi şâhittir. Muhtemeldir ki geçen yüzyılda kurulan, kurgulanan bu sistemin, düzenin de artık sonu gelmiştir. 


Yirminci yüzyıl daha bitmeden milyonlarca insanın canına mâl olarak kurulan/kurgulanan Doğu-Batı blokları çoktan yıkılmıştı. Yaşadığımız yüzyılda ise peş peşe gelen ekonomik krizler, terör örgütü görünümlü vekâlet savaşları ile bölgesel savaşlar şüphesiz bu sürenin bittiğinin habercileriydi. Bu sebeple 2020-2022 arasında pandemi korkusu salınarak dünya genelinde çok kapsamlı ve derin bazı sistem deneyleri de yapıldı egemen güçler tarafından. 


Gelecek günler ve yıllar dünyanın başka olaylara gebe olduğu izlenimi veriyor.  Kağıt/itibarî para imparatorluğu çöküyor, dijital para geliyor. Bu yeni para yeni bir sistem demektir. Bu arada sermaye batıdan doğuya el değiştiriyor. İletişimin gelişmesi kurulu düzeninin piramidal yapısını da sarsıyor.


Son olarak bütün AB, ABD ve onlara bağlı/bağımlı ülkelerin diplomatik, askeri, siyasi, maddi, medyatik her türlü desteğini alan işgalci Siyonist İsrail 45 km2 kadar ufacık bir alanda hapsolmuş, deniz, hava ve zırhlı birlikleri olmayan Filistin halkının karşısında görece çok güçlü olmasına rağmen başarısız olmuştur. Bu şimdilik mutlak bir başarısızlık olmasa da İsrail’in 26 gündür elde ettiği herhangi somut bir başarı da yoktur. 


Dünyadaki güç dengelerinin değişmesinin yanı sıra bundan daha önemli olanın emperyalist/kapitalistlerin güçlerinin zirvesinde olduklarını zannettikleri bir dönemde büyük bir çöküş yaşıyor olmalarıdır. Tıpkı 1915’te İngiltere, Fransa, İtalya gibi güçlerinin zirvesinde olan batılıların bütün güçleri ve büyük bir kibirle Osmanlı devletini parçalamak üzere yola çıktıklarında Çanakkale’de hiç ummadıkları bir bozguna uğradıkları gibi. O günkü şartlarda Çanakkale’yi geçemeseler de belki dört, beş yıllık gecikmeyle de olsa arzu ettikleri neticeyi büyük ölçüde elde ettiler. 

Fakat Türk milleti adeta küllerinden doğmuş ve Türkiye Cumhuriyeti bölgede tabiri uygunsa kendi göbeğini keserek bağımsız tek bir devlet olmayı başarmıştır. Yüz yıl sonra bölgesel olmanın da ötesinde Libya’dan Katar’a, Ukrayna’dan Filistin’e, Bosna Hersek’ten Karabağ’a kadar çok daha geniş bir coğrafyada etkili olan güçlü ve oyun kurucu bir ülke olmayı da başarmıştır. 


Türkiye Cumhuriyeti dünyanın umududur. 

Türk dünyada beklenendir. 🇹🇷


Bizim üzerimize düşen bu şuurla ve azimle her zamandan daha çok çalışmak, her alanda her şeyin en iyisini üretmektir.


Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.


Peyami Bayram

1 Kasım 2023

Arnavutköy, İstanbul

25 Ekim 2023

Modern Zamanlar ve Samimiyet


Bir zamanlar atalarımız, büyük büyük dedelerimiz sanayiden uzak, kalabalık şehir nedir bilmeden sakin ve huzurlu bir hayat yaşarlardı. Tek katlı kerpiç, ahşap veya taştan kendi yaptıkları evlerinde maaile yaşar, tarlada, bahçede Allah ne verdiyse yetiştirir, bir kaç büyük baş, varsa biraz da küçük baş hayvan ile hem yiyeceklerini temin ederler hem de fazlasını satarak elde ettikleri gelirleri ile diğer ihtiyaçlarını temin ederlerdi.
 Hayat bu kadar sade ve basitti.

Sonra sanayileşme ile beraber sanayinin olduğu şehirlere göçler başladı. 

Şehirlerdeki modern hayatın cazibedar lüks, konfor ve eğlenceli hayatın vitrine konması toprağa bağlı yaşayan insanların pek çoğunun nefsini çelmeye yeterliydi. "Toprağa bağlı" yaşayan bu insanlar bir kavram dönüşmesi yaşadı ve "toprağa bağımlılıktan kurtulmak" gerektiğine inanmaya/inandırılmaya başladılar.

İlk başta şartlarını, kurgusunu ve ne idüğünü dahi bilmedikleri şehirdeki zenginlik sanki elde edilebilir bir şey gibi gözüktü onlara. Sermaye sahiplerinin fiyakalı otomobilleri ile gezdiği caddelerde yaya olarak yürümek bile aldatıcı bir zevk veriyordu haftanın bazen altı, bazen yedi gününde günde oniki saat çalışıyor olsalar da. 

Geldikleri köylerde de vardı zaten bu fakir zengin ayrımı. Ağaların daha çok sürüleri, tarlaları olurdu, onların evleri daha geniş ve gösterişliydi orada da. Lakin bizim garibanın köyde daha doğuştan yenik başladığı hayata bakışı ve bu bahtsız kaderin değişmezliği gibi bir karamsar düşüncesi vardı. 

Şehre, sanayinin merkezine gidince adeta farklı bir imkanla yeniden ve bambaşka bir hayata başlama imkanı elde ediyorlardı. Ağanın yerini patron, fabrika sahibi gibi kimseler alsa da köyden gelen için vitrinde gördükleri müthiş bir iç gıcıklayıcı motivasyon sağlıyordu. Nereden bilecekti köydeki ağanın şehirdeki büyük sermaye sahibi patronların yanında maraba kadar değeri olamayacağını.

Önceleri şehre gurbetçi olarak yalnız giden, bekar odalarında veya işyerlerinin yatakhanelerinde kalanlar için kalabalık şehrin ortasında akrabadan, tanıdıktan uzak olmak bazı işleri yapmada cesaretlerini artırıyordu. Kendi köylerinde “ne derler?” baskısıyla yapmayacağı, yapmak istemeyeceği işleri şehirde biraz mecburiyetten ve biraz da “gözden uzak” olmanın verdiği cesaretle yapabiliyordu. Aslında zor oyunu bozuyordu. Yani kendi toprağında onu daha çok çalışmaya zorlayamayan “olumsuz” şartlar şehirdeki vitrinin cazibesi veya geriye "becerememiş" olarak dönerse kınanmanın korkusu sanayinin kölesi olmaya razı ediyordu. Hem de gönüllü bir kölelik. Bu köleliğin kendi toprağında efendi olmaktan neden daha cazip hale geldiğine kendisi de bir cevap bulamıyordu ama onu hep kenarında tutan şehrin merkezine doğru ilerleme tutkusu her geçen gün benliğini daha çok sarıyordu. 

Memleketten, aileden, akrabadan, komşulardan, köylülerden uzakta kalınca adeta Tanrı’dan da uzakta kalınıyordu kimine göre. Böylece zaten hurafeleri inanç edinenler için her türlü günah, gayri ahlaki, gayri insani ve yasadışı işlerin önü de açılıyordu şehirde. Vitrinde gördüklerini elde etmenin sabit ücretle mümkün olamayacağını bir müddet sonra anlayan gurbetçi için geriye dönüş de olmadığına, olamayacağına göre yapılacak şey belliydi; ya sabit gelirle yaşamaya sabredecek veya her türlü yolu mübah görerek yepyeni bir hayata yelken açacaktı.

Burada söz konusu şehre göç eden gurbetçilerin öz benliğini yitirmeden, çoluk çocuğunun kursağından "helal lokma" geçirme derdinde olanlar ile gözünü vitrindekilere dikerek her ne pahasına olursa olsun onları elde etme derdine düşenler olarak ikiye ayrıldıklarını rahatlıkla söylemeliyiz. Helal lokma derdinde olanlar ilkeli, ölçülü ve kanaatkar oldukları için makul bir çıkış yolu bulmak mümkündü. Onlar şehrin vitrininde sunulan insanın nefsani/şeytani dürtülerine hitap eden şeyleri değil köyde olmayan ama şehirde olan farklı imkanları keşfetme yolunu tercih ettiler. Yani şehirde onlara sunulanı değil, kendi aradıklarına talip oldular. Bu yolda en önemli imkan okumak, tahsil yapmak ve bu vesileyle ya bir serbest meslek sahibi olmak veya bürokraside bir makam elde etmekti onlar ve özellikle de çocukları için. 

Öte tarafta gözünü vitrindekilere dikenlerle vitrini hazırlayanlar şehrin en kıymetli yerlerini ve en önemli mevkilerini birlikte talan etmekte adeta yarıştılar. Yasaları bu talanlarına uygun hale getirmek için siyaset erbabına da gerekli payı verdiler elbette. Zaten siyaset erbabı da bunların arasından belirleniyordu çoğunlukla. Öyle ya bu düzenin devam edebilmesi için her tarafta "adamları" olmalıydı. Demokrasi denilen şey de azınlıktaki(mutlu azınlık) güçlülerin "haklı" olduğunun/çıktığının halkın büyük çoğunluğuna/%51) tasdik ettirilmesinden başka bir şey değildi zaten.

Şehrin, sanayinin, ticaretin ve sermayenin büyüsü elbette herkesi tesiri altına alıyordu modern zamanlarda. Özellikle teknolojinin gündelik hayata girmesiyle insan emeğinin değeri gittikçe azalmaya başladı. Eğer onların gücüne güç katmıyorsa zaten fikrin değeri yoktu egemenlerin nezdinde.

Çok da uzun denemeyecek bir sürenin sonunda şehrin büyüsü bütün ülkeyi/dünyayı sardı. Küçüklü büyüklü tüm şehirler ya sanayiyle veya sanayinin giremediği yerlerde bürokrasinin ve akademinin egemen kültürü halkın değişimini/dönüşümünü icbar etti. Metropollere gidemeyen "zavallı" insanlar için modern hayat ve modern dünya düzeni böylelikle ayaklarına gelmiş oluyordu. Bir kaç nesil öncesinde ulaşılamayan kentli/şehirli yaşam biçimi köylere kadar yaygınlaşmıştı. Artık köylerde varsa yaşayanlar ekmeklerini dahi zincir marketlerden alır hale gelmişlerdi.

Eskiden günlerce mektup bekleyen insanlar artık anlık iletişimin esiri edilmişlerdi sistemli olarak. Adına terör denilen vekalet savaşlarının şehirlere kadar sokulmasıyla her an farklı bir korku yaşatılan modern insanın olduğundan fazla güçlü gösterilen dünya sistemine, yani modern çağın efendilerine gönüllü kulluk kaçınılmaz bir seçenek olarak sunuluyordu.

İşte bu noktada vitrinin büyüsüne kapılanlarla "helal lokma" derdinde olanların büyük çoğunluğu aynı safta toplanmaya başlamışlardı. Çünkü önceleri teknoloji denilen 'yüce çeldirici' bu kadar gündelik hayatın içine girmemişti. Oysa şimdi herkesin her anı teknolojiye bağımlı hale gelmişti. Paranız bankada, her türlü iletişiminiz akıllı cihazlarda, evinizde yemek yapma, çamaşır, bulaşık, ısınma, soğutma, seyahatiniz, ticaretiniz, sağlığınız, çocuğunuz/bebeğiniz ve hatta ibadetiniz bile elektronik sisteme/ortama mahkum ve mecbur. Bunların hepsi de internet denilen bir ağ ile tüm dünyayı adeta bir köye çevirmiş olan bir sisteme bağlı. Bu sistemi elinde tutan, kurgulayan, yöneten ve yönlendiren ise yukarıda söz ettiğimiz aşırı büyümüş küresel sermaye sahipleri.

Modern dünyada küresel sermaye sahipleri bankacılık sistemi denilen bir hile düzeniyle yoktan para yaratarak refahın tabana yayılması gibi bir hayali imkansız hale getirdiler. Bu şekilde temerküz eden sermaye gücü sayesinde altıyla ve üstüyle beraber toprakları, suları ve dahi havayı ele geçiren modern dünyanın efendileri layüsel bir konuma yükselerek adeta Tanrı rolünü oynamaya başladılar. Teknolojinin sağladığı imkanlarla daha az insanla daha çok para kazanan bu sermaye sahipleri modern dünyayı adeta tek bir ülkeye çevirdiler ve neredeyse dünyadaki bütün devlet mekanizmalarını da kendi menfaatlerine hizmet eden birer yerel kuruma/şubeye dönüştürdüler. Bu ülkelerin halklarını da gelişmiş teknolojileri ile internet üzerinden 24 saat her an, her yerde her türlü insanlık haliyle ve hatta duygularına varıncaya kadar takip ediyorlar. Takiple kalsalar iyi. Elde ettikleri verilerle kitleleri her türlü kitle iletişim araçları başta olmak üzere ele geçirdikleri devlet mekanizmalarını da kullanarak istedikleri mecraya yönlendiriyor, manipüle ediyor, aklını çeliyor ve istediklerini yapar hale getiriyorlar. İşin garibi bütün insanlık bu döngünün içinde modern dünyanın efendilerine çaresizlik hissi içinde gönüllü kulluk yapmakta.  Bu sarmalın içinden kurtulmaya çalışanların cılız sesini ise çok trajik bir biçimde önce gönüllü kulluk edenler kısmaya çalışıyorlar. 

Şimdi soru şu: tüm insanlık ailesi olarak ırkı, dini, milliyeti, cinsiyeti ve yaşadığı coğrafyası hiç fark etmeksizin bu kısır döngüden nasıl çıkabiliriz? Yaradılıştan gelen(fıtri) doğal hak ve adalet ölçülerine göre bu dünyada refah, barış ve huzur içinde yaşamamız mümkün mü?

Bence mümkün..

Böyle bir dünyada yaşamaktan herhangi bir şikayeti olmayan ve içinde bulunduğu duruma öyle veya böyle rıza göstermekten başka çıkar yol olmadığını düşünen, bu düzenin bir parçası olmaktan gocunmayan veya umursamayanların dahi umulur ki kalplerinde bir umut belirir ve kıyamet gelmeden kıyam edip Hakk'ın karşısında secdeye kapanarak Nemrut'un zulmüne maruz kalan Hz. İbrahim'in ateşine bir damla su taşıyan karınca misali saflarını belli ederler.

Kesinlikle inanıyorum ki, her şeyden önce her türlü güçlükten bir çıkış yolunu bulmanın birinci şartı bunun mümkün olduğuna inanmaktır.

Bu inancı kalbimize yerleştirdikten sonra ferdi olarak kendimizden başlayarak aşağıdaki ilkeleri ve davranış şekillerini çevremize yayma gayreti içinde olmalıyız. Böylelikle ümit ederim ki alemlerin Rabbi olan Allah bizi o çıkışa/kurtuluşa ulaştırır.

"İyilik, yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Gerçek iyilik; 

- Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebîlere inanıp güvenen kişinin yaptığıdır. 

- Böyle bir kişi, sevmesine rağmen malını, kendine yakınlığı olanlara, yetimlere, çaresizlere, yolda kalanlara, isteyenlere ve boyunduruk altındakilere verir. 

- Namazı düzgün ve sürekli kılar ve zekâtı verir. 

- Bunlar anlaşma yaptıkları zaman da yükümlülüklerini yerine getirirler. 

- Baskılara, zorluklara, bir de baskın anında olacaklara karşı dirençli olurlar. 

- Özü sözü doğru olanlar bunlardır. 

- Allah’tan çekinerek korunanlar da bunlardır." 

(2 Bakara:177)

Evet, biliyorum, yukarıda sayılanlar nefse kolay gelen şeyler değil. Burada sıralananların her biri önce yürekte sağlam bir iman ve şuur ister, sonra da o yola adanmak gerektirir. Bunu başarabilmek için ömrümüz ne kadar uzun olsa da bir gün bu dünyadan ebedi bir aleme gideceğimizin idrakinde olmak yeterlidir aslında. Zira ebedi/sonsuz bir hayatta, ölümün tekrar yaşanmayacağı bir alemde sınırsız mükafatları mı yoksa hiç bitmeyecek azabı mı ister ister insan? Bu basit denklemdeki kritik tercihini doğru yapan insanın dünyada Allah'tan başka korkacağı/çekineceği, O'ndan başka diz çöküp yalvaracağı mutlak bir güç, sınırsız bir egemen ve yine O'ndan daha merhametli ve kerem sahibi bir rızık veren olmadığını anlamıştır.

Buradan şu sonucu çıkarmamız icap eder;

Modern dünyanın kodaman/patron/egemenlerine karşı gelmeden önce kendi içimizdeki şeytani arzuları yıkmalıyız ki zalim Nemrut'un karşısında tek başına bir ümmet/toplum gibi dimdik duran Hz. İbrahim misali,

Ve Hz. İbrahim'in izinden giden, sözde Hz. Musa'nın takipçisi olduklarını iddia eden, tapınağı ticarethaneye çeviren din bezirganlarına hakkı haykıran Hz. İsa gibi,

Ve insanlığın ilk ibadetgahı olan Kabe'de hacılara su dağıtmakla övündükleri halde Allah'ın yüceler yücesi adını dünyalıklarına ortak koşan sözde Hz. İbrahim'in soyundan gelen soysuzlaşmışlara karşı eşsiz ve benzersiz olan, yerlerin ve göklerin Rabbi Allah'ın son vahyini tebliğ eden rahmet elçisi Hz. Muhammed gibi olalım.

Veya en azından onların yolunda olabilelim/ölebilelim. 

İnsan sınanmamış samimiyetten ne kadar emin olabilir ki?

Üzerimize taktığımız etiketimiz her ne olursa olsun yazdıklarımız, konuşmalarımız, bağırmalarımız ve dahi sloganlarımız  hesap gününde samimiyet ölçüsü olarak önümüze konulunca kaçacak yer bulamayız korkarım!

Peyami Bayram

25 Ekim 2023

Arnavutköy, İstanbul


22 Ekim 2023

İSTİKLÂL HARBİ BİTMEDİ


Tarihi tecrübeler ve günümüzde cereyan eden olaylar Türkiye’nin stratejik olarak güvenlik alanının güneyde Filistin, kuzeyde Ukrayna, batıda Adriyatik kıyıları ve doğuda da Hazar kıyıları olduğunu göstermektedir. 

Türkiye Cumhuriyeti güvenlik politikalarını buna göre belirlemeli ve bu sınırlar içinde istihbarat başta olmak üzere diplomatik, kültürel, ekonomik ve askeri alanlarda daima proaktif, lider, oyun kurucu ve güçlü olmalıdır. Aksi halde ülkemizde ne adına terör denilen vekâlet savaşları biter ne de ekonomik krizler.

Güçlü olanın haklı olduğu bir dünya düzeninden hakkın ve adaletin güçlü olduğu bir dünya düzenine geçmek için her alanda çok çalışmalıyız.

Türkiye Cumhuriyeti tüm dünyanın umududur. 

Türk beklenendir.  🇹🇷

#İstiklâlHarbiBitmedi

#DoğacaktırSanaVadettiğiGünlerHakkın

Harita Misak-ı Millî sınırlarımızı göstermektedir.


Peyami Bayram

22 Ekim 2023

İstanbul

21 Ekim 2023

Uyanış

bana bir şey sormadılar bidayette,

kendime sorduğum sualler vardı sadece

korkularımdan fazla ümitle

hep aklımda kaldı cevabını bulduğum sualler.

sıradaydı baş döndüren yenileri

yüreğimde sakladığım not defterimde..

unutmadım yediğim soğuğu,

buz gibi içimde duran ölümcül soluğu

bir de seçilmişlerin yokluğu

darlıkta biçare kalınca, aciz tek başıma,

sorular çoğaldı çıktığım yolda

kim kattı bu zehri aşıma?

neden, nasıl ve kim kiminle kol kola?

gelen hep arattı gideni,

ne haller gördük gizli ya da aleni

yemedik derler kul hakkı bilineni

âyandır herkese menhus devran

bilenler bilir elbet olanı biteni,

şehadet için sefere çıkan malum zevatı

hiç kimse soramadı korkudan

nereden buldular bunca lüksü, şatafatı?

bilen varsa konuşsun

ne zaman başladı?

nereden bulaştı bu pislik?

nedir bu sinsi ve nankör sessizlik?

hikaye hep aynıydı;

iblisin iğvasıydı,

insanlığın ilk günahıydı

Adem atada başlayan,

ilk defa ona fısıldanan,

beyhude ebedîlik arzusu,

ve mülkiyet tutkusu..

çok anlatıldı numaralı satırlarda

hiç ibret alınmadan okunan

görmezden gelinir apaçık uyaran,

‘yaşasın’ diye haykıran kafada yok tasa

çünkü yeterlidir ekserun-nasa

konforlu cümleler,

bir de vaat edilmiş müjdeler,

adeta ölüm yalnızca inananı bekler.. 

kim usanır avunmaktan,

nafile, sen bahset uyanmaktan..


Peyami Bayram

21 Ekim 2023

Sarayburnu, İstanbul 




RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...