02 Eylül 2016


İSKEMLE....

Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor
ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi. Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu.

Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam antikacının yürümesine yardım ederken:

- Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi. Meğer seni bulmak için iyileşmişim. Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı. Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam misafiri yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken:

- Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır. Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir turlu uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı. Mesela hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarı çıkarttığı iskemleleri çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?

Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgarın sesiyle uyandığı zamanlar kaldığı yerden devam ediyordu.

Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını farketmiş hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu. Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve yattığı yerden etrafına bakınırken birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allahım..! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu. İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudayken konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı.

Sakin görünmeye çalışarak:

İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum. Yaşlı adam odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken:


İskemle dediğin dünyanın malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi hiç üşütür muyuz...! 

(ALINTIDIR)

30 Ağustos 2016

15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonra TSK ve 30 Ağustos Zafer Bayramı


15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden sonra TSK ve 30 Ağustos Zafer Bayramı 

Şurası bir gerçek ki biz tarihin ve coğrafyanın bize  çok önemli vazifeler yüklediği bir milletiz ve üzerinde yaşadığımız topraklar da o nispette kıymete sahip. 

Türkiye Cumhuriyeti destanlar yazan aziz Türk milletinin en zor ve imkansız sanılan bir dönemde adeta küllerinden doğarak verdiği olağanüstü mücahede ile kurduğu ülkenin adıdır. 

Türk Silahlı Kuvvetleri ise bu aziz milletin bağrından çıkan çelik bilekli ve yiğit yürekli kahraman ordusudur. 

Bu milletin milli marşı olan İstiklâl Marşı dahi bu kahraman Ordu'ya ithafen yazılmıştır. 

Aziz Türk milleti Mehmetçik ruhlu Ordu'sunu her zaman baş tacı etmiştir. Ordusu'nu daima "Peygamber Ocağı" diyerek adeta kutsamıştır. Asker evladının şehadetini zaferin müjdesi olarak almış evlat acısını içine gömerek yaşatmak için ölmenin bilinciyle "vatan sağolsun" diyecek kadar asaletini muhafaza etmiştir. 

Bir hıyanet çetesinin 15 Temmuz 2016 gecesi kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri üniforması ve milletin onlara emanet ettiği silahlarla yaptığı kalkışmanın Ordumuz üzerinde en ufak bir lekesinin kalmaması bütün milletimizin en önemli ve haklı ümidi ve beklentisidir. 

Ordumuz içinde yapılan her türlü düzenleme ve görevlendirmeler için sabırla beklemek, askerimizin moral ve motivasyonuna katkı sağlamak, bölgemizde gelişen muharebe şartlarında karada, denizde ve havada askerimize Allah'tan nice nice zaferler vermesi için dua etmek millet olarak bizim en önemli vazifemizdir. 

Son zamanlarda TSK ile ilgili bunun dışında söylenenleri maksatlı ve hatta haince bulduğumu da belirtmek isterim. 

Yüce Allah kahraman Ordumuz'u ve aziz Türk milletini korusun ve muzaffer eylesin. 

Bu anlamlı günde Zafer Bayramı vesilesiyle Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran tüm şehitlerimizi, gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. 

Peyami Bayram
İstanbul, 30/08/2016


25 Ağustos 2016

MUAZZAM İBRET, MUHTEŞEM YARATIKLAR: ARILAR


MUAZZAM İBRET,
MUHTEŞEM YARATIKLAR: ARILAR

500 gram bal için 3 milyon 750 bin defa çiçeğe konup kalkıyor. 

Bir kg bal için 40 bin tane arı, 6 milyon çiçegi dolaşıyor. 

Bal arıları bir peteği doldurabilmek için 100 milyon çiçeğin nektarını emiyor ve 100.000 km kanat çırpıyor.

Bir arı, vücut ağırlığının 330 katı yük çekebiliyor.

Bu deli çalışmanın arasında, dönüp “öbür arı benim kadar dolaşıyor mu?” diye kontrol gereği de duymuyor.

Birbirlerine tam bir güven içinde sadece hedeflerine odaklanmışlar!... Neredeyse kölesi olduğumuz bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yaparken, bilgisayarın doğadaki rakibi bal arıları bu sürede daha az enerji harcayarak 10 trilyonluk işlem yapmakta.

Bir koloninin pazarlanacak 1 kg bal üretmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için 8 kg bal tüketmesi gerekiyor . Bu da koloninin 6 kez dünya çevresini dönmesi demek...

Onlar bu işi canla başla yapıyor ve genetik olarak nesilden nesile aktarılmış bir tembellik asla söz konusu olmamış! 

Bu arı cumhuriyetinde cinlik yapmak için “birkaç gram bal da kendime saklayayım” diye peteği hortumlayana da şimdiye dek rastlanmamış.
Hepsi güneşin “kalk” ziliyle çalışmaya başlayıp, güneşin “paydos” ziliyle dinlenmeye çekiliyorlar. 

Hiçbir arı “kraliçe hanım işin kaymağını yiyecek diye ben geberene kadar çalışmam...” da dememiş, kovandan çıkınını alıp başka yollara düşüp başka bir kovanda cumhuriyet kurmayı da düşünmemiş.
Karşı kovandakileri kıskanıp o peteğe dadanmamış! 

Her bir petek gözünün altıgen prizma şeklinde inşa edilmesi esas peteğin direncini sağlıyormuş. Bu nedenle kilolarca balı rahatlıkla taşıyabiliyor.

“Gerçekten de en az balmumu harcayarak, maksimum ölçüde bal depolamak için en uygun şekil, arıların inşa ettiği altıgen prizmadır”diye onaylıyor fizikçiler.

Hadi bakalım arılardan özür dileyelim, onlara “hayvan” dediğimiz için. Bu hayvan dediğimiz muhteşem yaratıklar yaratan Rabbinin emrine(16-Nahl Suresi, ayet 68-69) uygun olarak hayatlarına fesat sokmadan sürdürüyor yaşamlarını.

Arıların “ayıkla pirincin taşını” diye bir sözleri de yok. Başka arıların yaptıklarını, onlar hayatlarını kısıtlayarak temizlemek zorunda değiller!..

Siz hiç arıyı sokan bir arı biliyor musunuz?



13 Ağustos 2016

DAVET, TERCİH VE SEÇİM

DAVET, TERCİH VE SEÇİM

   Beş ay içinde biri yerel seçim diğeri de cumhurbaşkanlığı seçimi olmak üzere iki seçim yaptık. Seçmenler 30 Mart'ta yapılan yerel seçimlerde aday ve parti bolluğunun yanında 10 Ağustos'ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde sadece üç aday arasından seçim yaptı. Demokrasi ve özgür iradenin gereği her iki seçimde de bazı seçmenler sandığa gitmemek suretiyle hiç bir adayı tercih etmediler. Yerel seçimlerde %90 civarında olan katılım cumhurbaşkanlığı seçiminde %70 civarında gerçekleşti. Sonuçta çoğunluğun seçimleri ile bütün ülkenin yönetimi şekillenmiş oldu. Demokratik yönetim sisteminin gereği böylece yerine getirilmiş oldu. 

   Demokrasi kültüründe insanlar özgür iradeleri ile aday olur veya adayları desteklerler ya da mevcut siyasi parti ve/veya adaylardan hiçbirini benimsemedikleri için tercihlerini oy vermemek şeklinde kullanabilirler. Temel insan haklarından olan inanç, fikir ve vicdan özgürlüğü de bunu gerektirir. Hiç kimse cinsiyeti, ırkı, dini, yaş grubu, coğrafi bölgesi, ana dili gibi tabii ve fıtri özelliklerinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulamayacağı, kınanamayacağı ve yargılanamayacağı gibi siyasi, dini, felsefi ve benzeri görüşleri nedeniyle de ayrımcılığa tabi tutulamaz, kınanamaz ve yargılanamaz. Bu bağlamda insanlar kendi inanç, fikir veya siyasi görüşlerini açıklayabilirler ve diğer insanlara kendi görüşlerinin doğruluğunu ve geçerliliğini anlatmaya çalışabilirler. Karşıt görüş veya inanışta olanlar da elbette ona karşı kendi görüş veya inanışlarını söyleyebilirler. Bu tarz bir ilişki oldukça medeni/çağdaş ve insani bir davranış biçimidir. Bu ilişki biçimi ne kadar yukarıda kısaca özetlediğim gibi gerçekleşirse o toplumun yapısı o kadar güçlenir ve geleceği de o oranda sağlam temellere oturtulmuş olur.

   Aksi halde karşıt görüşlü birey ve gruplar arasında çatışmacı, şiddet eğilimli veya en hafifinden ötekileştirici ve ayrımcı bir ilişki biçimi ise topluma zarar verir. Bu çeşit bir ilişki bireylerin ve toplumun sağlıklı gelişimine engel olduğu gibi maddi ve manevi yönden de hastalıklı bir bünyeye sebep olur.

   Son beş ay içinde yaşadığımız seçim süreçlerine baktığımda, yukarıdan aşağıya; seçimlerin öncesinde karşılıklı olarak hakaret, aşağılama, yalan ve iftira ile birbirinin yolunu kesme çabaları, seçim sonucunda ise yine aynı tavırla birbirlerine sataşmalarına şahit olduk.

   Hiç kimse masum değil!

   Evet hiç birimiz masum değiliz!

   Bir gruba veya şahsa yönelik kin ve nefretimiz bizi adaletten ayırmamalı.

   Kardeş, akraba, dost ve arkadaşlarımız ile ilişkilerimizde siyasi, dini, felsefi ve benzeri görüşler nedeniyle en ufak bir çatışmayı ve şiddete varacak en küçük bir hareketi aklımızın ucundan dahi geçirmemeliyiz. Tartışma ve münazara sınırlarını aşmadan fikirlerimizi açıkça beyan edebilmeliyiz. Unutmayalım ki bir konuda bilgi ve fikir sahibi olmayanlar hakaret ve çatışmayı yol edinirler.

   Affetmek için karşımızdakini beklemeyelim.

   Biz Türkiye topraklarında yaşayan her renkten ve her desenden insanımızla bir ve beraber barış içinde olursak her şeyi başarabilecek potansiyele sahibiz. İstiklal Marşı'ndaki gibi; "hangi çılgın sana zincir vuracakmış şaşarım".

   Birbirimize sevgiyle yaklaşıp anlamaya çalışırak(empati) çok şey üretebileceğimizi düşünüyorum.

   Her şeyin başında "söz" vardır bunu unutmayalım.

  Yunus Emre'nin dediği gibi;

Sözü bilen kişinin, 
Yüzünü ak ede bir söz 
Sözü pişirip diyenin, 
İşini sağ ede bir söz 

Söz ola kese savaşı, 
Söz ola kestire başı 
Söz ola ağulu aşı, 
Yağ ile bal ede bir söz 

Kişi bile söz demini, 
Demeye sözün kemini 
Bu cihan cehennemini, 
Sekiz cennet ede bir söz 

Yunus şimdi söz yatından, 
Söyle sözü gayetinden 
Pek sakın o şah katından, 
Seni ırak ede bir söz

   Sevgili kardeşlerim, büyüklerim, arkadaşlarım, gelin hep birlikte sözün güzeline uyalım, sevelim, sevinelim, sevilelim, sevgi ile yaklaşalım her işe. İnanın bu dünyada kötülük ve nefret hiç kazanmadı ve kazanmayacak!

Gelin biz tercihimizi sevgiden, kardeşlikten ve iyilikten yana yapalım.

Emin olun bu seçimde kaybeden olmaz!

Peyami Bayram 
İstanbul
12/08/2014

08 Ağustos 2016

TÜRKİYE YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN..

TÜRKİYE YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN..
Dün olağanüstü düzenlenen Din Şurası'nın inşallah hayırlı ve bereketli neticeleri olur. Bu kapsamda acizane bir vatandaş olarak görüşlerimi paylaşmak isterim;
1. Din-i mübin-i İslam'ı asıl kaynağına uygun olarak topluma anlatacak ilim adamları yetiştirilmeli.
2. Bütün cemaat, tarikat ve benzeri yapıların yeraltından çıkmaları için gerekli düzenlemeler yapılmalı.
Açık ve aleni yapıya geçmeyenler terörle mücadele kapsamında değerlendirilmeli ve behemahal gereken en sert tedbirler alınmalı.
3. Herkes eteğindeki taşları orta yere açıkça dökebilmeli.
Bu konuda inkılap kanunları dahil her ne engel varsa kaldırılmalı. Bu yasakçılık FETÖ, IŞİD vb böyle yapılanmalara zemin hazırlamaktadır.
4. Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı kadrolarında bu milletin maaş verdiği imamlar "namaz kıldırma memurluğu" çerçevesinden çıkıp halkın içine girmeli, bir nevi sorumluluğu altında olan cemaate Allah'ın vahyettiği, Resulullah'ın tatbik ettiği İslam'ı başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere temel kaynaklardan güncel dilde ve ihtiyaca uygun olarak anlatmalı, her türlü soruya cevap verebilecek donanımda olmalıdır.
5. DİB, üst bir kuruluş olarak kendini İslam dairesinde gören bütün mezhep, cemaat, tarikat vb yapıları çatısı altında toplayarak kayıt dışı hiç bir grup bırakmamalı.
6. Alevi, Caferi gibi Türkiye'de yaşayan Sünni İslam yorumu dışındaki mezheplerin de bu bağlamda DİB çatısı altında toplanması sağlanmalı. İsteyen vatandaşın istediği cemaatin, grubun, tarikatın üyesi olması açık, aleni ve meşru hale getirilmeli.
7. DİB ve İlahiyat Fakülteleri bütün dini cemaat, tarikat vb yapılarla alakalı ilmi, akademik araştırmalar yapmalı, raporlar yayınlamalı, sempozyumlar düzenlemeli, İslam'ın temel referanslarına aykırı yorumları, duruşları, hareketleri varsa bu cemaat, tarikat ileri gelenleri ile ilmi düzeyde tartışmalar yapmalı, uyarılarda bulunmalı, halkı ve grubun üyelerini aydınlatmalı.
8. Nasıl ki demokratik bir ülkede siyasi partiler kurulur ve parti programlarını ilan ederlerse cemaat, tarikat vb oluşumlar da böyle açık ve şeffaf yapıya geçmeliler.
Bütün cemaat, tarikat vb gruplar resmi STK statüsüne geçirilmeli, üyelerin kayıt zorunluluğu olmalı, DİB ve İçişleri Bakanlığı tarafından denetlenmeli, her türlü mali kaynakları ve harcamaları da denetim altında tutulmalı, bu maksatla çok kapsamlı yönetmelikler hazırlanmalı ve sıkı bir şekilde çok yönlü takip edilmeli.
9. En önemlisi ise halkın dini gereklilik ve vazifelerini yapmasının önünde hiç bir engel olmamalı.
Son yıllarda bu konuda hemen hemen hiç bir sorun yaşanmasa da geçmişte özellikle TSK ve üniversiteler başta olmak üzere kamu kurumu çalışanları üzerinde bu tür cemaat, tarikat yapılanmalarından olsa gerek yoğun bir baskı vardı. Bu baskı maalesef bir refleks olarak gizli örgütlenmelere ve hatta son yaşadığımız vahim olayda görüldüğü üzere yabancı istihbarat kuruluşlarının eliyle uluslararası bir terör örgütlenmesine dönüşmüştür.
Peyami Bayram
03/08/2016, İstanbul


Yukarıdaki görüş ve önerilerimi sosyal medyadan paylaştığım gibi gereğini yapmaya yetkili, halkın vekaletini almış yöneticilerimize ulaşması için BİMER'e de göndermiştim.
BİMER aynı gün  "Başvurunuz yasal sürede ilgili Kurum/Kuruluş tarafından değerlendirilip 
sonucu e-posta/posta aracılığıyla tarafınıza bildirilecektir. " şeklinde klişe bir cevap verdi. 

Aradan iki ay geçtikten sonra 10/10/2016 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan tarafıma aşağıdaki cevap geldi.

Sayın Mehmet Peyami BAYRAM


Mektubunuzda yer vermiş olduğunuz konu ve öneriler, ülkemiz ve milletimizin istikrarı ve huzuru açısından son derece önemli hususlardır. Sosyal hukuk devleti anlayışı içinde temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde ele alınarak halkın din ve vicdan özgürlüğünün sorun ve bunalımlara dönüşmeden yaşatılması her türlü manevi değerlerin istismarına meydan vermeyecek düzenlemelerin yapılarak sosyal yapılanmaların istenmeyen boyutlara sapmadan çözülmesi veya önleyici tedbirler alınması açısından önerileriniz önem arz etmektedir.

Ancak bahse konu önerileriniz büyük ölçüde yasama organlarının alacağı kararlar ve çıkaracakları yasalarla uygulanabilecek karakterde, sivil toplum örgütleri ve hukuk otoriteleri ile yapılacak istişari çalışmalarla TBMM'nden çıkacak kanunlarla düzenlenecek nitelikte konulardır.

Hassasiyetiniz için teşekkür eder, hayırlı günler dilerim.

Dr. Ekrem KELEŞ
Başkan a.

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı

02 Ağustos 2016

Hastalık

Hastalık 

Bilirsen hastalığını
Düşersin derdine
Bilemezsen
Övünürsün kendi kendine

Hastalık;
insana bilirse yar
Bilmezse ağyar. 

Hastalık;
Kiminin bedeninde
Kiminin aklında
Kiminin kalbinde,
Bazısının
Hem geçmişinde
Hem istikbalinde 

Bilirsen derdin
Hastalık senin kendin
Nefse sarmasın
Aman dikkat edin

Hastalıktır geçer gider
Allahım,

Sen bize sıhhat-ü afiyet ver. 

Peyami Bayram
13/07/2016, İstanbul

DESTAN

DESTAN

Bir destanın kahramanları nasıl bir iş yaptıklarının o destan yazılır veya yaşanırken farkında olmayabilirler. Sonuçlarını kimisi görür bu kahramanların kimisi de göremez. Ya o destanın içinde şehit olarak yazdırmıştır adını ya da bu destanın önemi ve büyüklüğü uzun yıllar sonra anlaşıldığı için ömrü yetmez bazılarının.

1915 yılında Gelibolu'da Yahya Çavuş, Seyit Onbaşı, Asteğmen Mehmet Muzaffer, Yüzbaşı Dimitroyati veya Yarbay Mustafa Kemal sadece o an ne yapmaları gerekiyorsa onu olanca fedakarlıkla yaptılar, önünü veya arkasını düşünmediler. Tıpkı 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye'nin her yerinde tankların önüne yatan, mermilere karşı yürüyen aziz Türk milletinin kahraman erkekleri, kadınları, yaşlıları ve gençleri gibi. 

1915'te Çanakkale'ye saldıran o günkü dünyanın en güçlü orduları ve donanmalarının gayesi "hasta adam" dedikleri Osmanlı Devleti'ne son darbeyi vurarak devirecekleri 600 yıllık devletin son kalan parçasını da aralarında bölüşüp tarih sahnesinden silmekti. 

Cepheden cepheye koşmaktan yorulmuş, ekonomik olarak çökmüş, askeri başarıları bitmiş, uzun zamandır bilim ve teknoloji olarak çağın gerisinde kalmış bir ülkenin işgal edilmesi oldukça kolay gözüküyordu o günkü dünyanın sömürgeci güçlerine. Lakin bilmedikleri bir şey vardı bu topraklarda yaşayan asil bir millet vardı. Onların karınları aç olabilir, ayakları yalın olabilir, silahsız ve süngüsüz olabilirlerdi fakat söz konusu vatan ve namus olunca canlarını dişlerine takar yola çıkar, kadınları kağnılarla mermi taşır, çocuk yaştakiler asker olur, anadan, yardan ve serden geçilir vatandan, namustan ve istiklalden geçilmezdi.

O günkü Osmanlı topraklarının dört bir yanından, Kars'tan, Edirne'den, Gazze'den, Halep'ten, Rize'den, Aydın'dan, Kastamonu'dan, Dersim'den, Cezayir'den, Selanik'ten, Van'dan, İstanbul'dan kopup gelen Muhammed, Ahmet, Hüsrev, Mustafa, Abdurrahman, Esat, Kefo, İzzet ile Vahan, Mıgırdıç, Agop ve Paranuk da hep beraber şehadet şerbetini içtiler.

Türk milletine karşı ittifak eden emperyalistler dünyada o güne kadar görülmemiş güçte bir donanmayla, dünya tarihinde ilk defa savaş uçaklarının kullanıldığı bir taarruzla ve dünyanın dört bir yanından, ta Avustralya'dan Yeni Zelanda'dan, Kanada'dan, Hindistan'dan getirilmiş birliklerle yaptıkları alçakça taarruzların aziz Türk milletinin iman dolu göğsünde parçalandığını görünce büyük bir sükut-u hayale uğradılar. Hevesleri kursaklarında kaldı.

Yüz yıllık modernleş(tir)me, batılılaş(tır)ma çabaları bir yandan hızla sürüp giderken bir yandan da milletin özündeki dindarlık horlandı, dışlandı. Farklılıkların zenginlik olduğu unutturulup düşmanlık tohumları ekildi. Bunların neticesi olarak da bazıları din(kesinlikle İslam değil) adına ve farklı kimlikler adına yeraltına indiler, gizli örgütlenmeler oluşturdular akıllarınca. 

Su uyur, düşman uyumaz..

Bütün bunlar olup biterken değişen dünyada değişmeyen bir şey vardı; hedefteki ülke Türkiye . 
Dünyanın gözbebeği olan, jeostratejik olarak merkezi konumu ile son derece önemli bir yere sahip Türkiye'yi 1769-1821 yıllarında yaşayan Fransız imparator Napolyon Bonapart şöyle tanımlıyordu; "dünya tek bir ülke olsa başkenti İstanbul olurdu".

20nci yüzyılda yapılan iki dünya savaşı ve onlarca iç savaş, darbe, işgal ve nihayet günümüzde terör adı altında yürütülen örtülü savaşların bütün gayesi dünyanın egemen güçlerinin nüfuz alanlarının belirlenmesi ile verimli bölgelerinin paylaşılmasıdır.
Yüzyıllık arada düşmanlarımız sayıca azalmadı bilakis çoğaldı belki de.
Bu arada bizim NATO ittifakı içinde yer almamızdan ötürü bazı önemli düşmanlarımız kuzu postuna bürünmüş kurt misali dost gibi gözüküp düşmanlıklarını ve saldırılarını sinsice sürdürdüler.

Bütün yukarıda yazdıklarımızdan daha vahimi ise küffarın içimizden birilerini mankurtlaştırarak kendi maksadına "hizmet" ettirmesi olmuştur. 
Üstelik buna bir de "din/dindar" kisvesi giydirilerek muazzez dinimiz İslam da hedef alınmıştır. Tıpkı IŞİD ve benzerlerinde olduğu gibi.

15 Temmuz'da bu alçakça saldırıyı yapanlar nasıl ki tarihteki diğer sapık, gözü dönmüş hainlerin yanında yer alacaklarsa onların karşısında 21inci asrın ilk destanını yazan Türk Milleti de en müstesna yerini alacaktır.

Allah'a sonsuz şükürler olsun ki Aziz Türk Milleti bu son saldırıyı da yüz yıl önceki aynı duygularla ve duyarlılıkla hep birlikte bertaraf edip bastırmıştır. Umarım düşmanlar da bu milletin fabrika ayarlarını kaybetmediğini çok iyi bir şekilde görmüş ve anlamışlardır.

Elbette düşman uyumayacak ve bu savaş kıyamete kadar sürüp gidecektir.

Şimdi bize düşen öncelikle şu iki soru üzerinde derin derin düşünüp çokça tartışmak(çatışmak değil);
1. Nerede hata yaptık da başımıza bunlar geldi?
2. Buradan çıkan dersle bundan sonra neler yapmalıyız?


Peyami Bayram
02/08/2016, İstanbul




RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...