10 Ekim 2015

Bombaları kim patlattı?

Bombaları kim patlattı?

Bomba el yapımı mıydı?
İntihar eylemcisi mi patlattı?
Eylemi kim üstlendi?

Bu gibi soruların kriminal düzeyde araştırılması, tartışılması ve analiz edilmesi şüphesiz teknik olarak gereklidir. 
Bu teknik, istihbari ve adli incelemeler bir sonuca varır ya da varmaz bilemeyiz. 
Hem failler bulunsa da asıl kukla oynatıcılarına ulaşmanın mümkün olamayacağına, bulunsa/belirlense bile farklı gerekçelerle açıklan(a)mayacağına inanıyorum.

Olayın oluş şekli, büyüklüğü, olay yeri(Ankara), olayın zamanı, hedef alınan kitlenin kimliği ile ölü ve yaralıların sayısı, medyaya ve dolayısıyla medya aracılığı ile servis edilen ilk bilgiler ve bu bilgilerin sunuluş şekli. 
Olaya bu açılardan bakıldığında benim açımdan tablo şöyle diyebilirim;

1. Bu eylemin büyüklüğü eylemi organize edenin de büyüklüğünü ele veriyor. Her ne kadar daima olduğu gibi taşeron örgüt(ler) kullanılmış olsa da bu eylemin planlayıcıları çok büyük güç(ler)dir.
2. Olayın vuku bulduğu yer Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentidir. Ankara'nın bu saldırı için özellikle seçildiğini düşünmeliyiz. Bu saldırının Cumhuriyet tarihimizin en büyük saldırısı olmasını da bu meyanda not etmeliyiz.
3. Bu eylemin Türkiye'nin seçim hükümeti ile seçime gittiği, ülke iktidarının zayıf olduğu bir dönemde yapılması, 7 Haziran seçimlerinden bu yana mevcut iktidarın terör olayları ile her geçen gün daha da zayıflatılmak istenmesi, iktidarın zayıf olduğu bir zamanda ülke insanının kendilerini mümkün olduğunca daha güvensiz hissetmelerinin amaçlanması.
4. İnsanların en önemli ihtiyaçlarının başında gelen güvenlik ihtiyacının zaafiyet göstermesi domino etkisi yaratarak ekonomiyi ve elbette siyaseti de etkileyeceğinden bu eylemi planlayan büyük güç/ler esas olarak da bunu hedeflemişlerdir.
5. Türkiye'deki medyanın bu amaçlara hizmet edercesine yayın yapmaları, olayı mümkün olduğunca duygusal, ağdalı bir dille betimlemeler ve yorumlarla toplumu daha da ajite ederek meşru hükümete karşı güvensiz, ülkesi için ümitsiz, geleceği için karamsar bir hale getirmek planlayıcıların sekonder beklentileri olup aynen gerçekleşmektedir.
6. Bütün bunlara ilaveten HDP'nin seçimlerde alacağı oy oranındaki düşüşün sadece AK Parti'ye yarayacağını bilen planlayıcılar bu saldırı ile HDP'nin şimdiye kadar PKK taşeron terör örgütünün eylemlerine karşı takındığı yandaş hatta destekler tavrını unutturarak bilakis onları nispeten haklı göstermek, nihayetinde HDP ve taraftarlarını mağdur göstermek suretiyle bu partinin oylarının düşmesine engel olmayı, belki de artırmayı da amaçlamışlardır.

Orta Doğu'da sınırlar yeniden belirlenirken Türkiye'nin bu ateş çemberinin ortasında huzurlu, büyüyen bir ekonomi, üreten bir sanayi, ihracatı artan bir ticaret, genç nüfusa sahip, tarihi ve doğal güzellikleri olan, hem Doğu'nun hem Batı'nın cazibe merkezi olmasının bu planlayıcı zalimler için kabul edilebilir bir yanı olamaz.

Sonuç olarak kim bu planlayıcı büyük güç/ler?

Bildiğimiz gibi bu güçler İngiltere, ABD, Rusya, İsrail, Almanya ve Fransa.
Fakat bu olay özelinde benim şüphelerim son günlerdeki gelişmelere bakılırsa Rusya üzerinde yoğunlaşıyor.

Allah'a şükür ki bu milletin tecrübeleri var ve kollektif şuuru hala sağlıklı.

Ne diyelim Allah bizi birbirimize kenetlenmeye vesile kılsın bu tür olayları da zalimlerin planları boşa çıksın.

Başka Türkiye yok!

Peyami Bayram
10/10/2015
İstanbul

08 Ekim 2015

Ekonomi ve Bereket

Dünyadaki açlık zengin fakat aç gözlülerin eseridir. 

İsraf etmeyen infak eden bir toplumda ne açlık olur, ne işsizlik ne de yoksulluk. 
Ekonomi azgın kapitalistlerin gösterdiği kadar karmaşık değil çok sade ve basittir aslında. Para, kur, borsa, faiz, enflasyon, devalüasyon, emisyon, vade farkı, leasing ve daha bir çok terim ve kavramla milyarlarca insanın zihnini bulandırıp acımasızca zulüm yapmaya devam ediyorlar.


Zengin deyip kimse üzerine alınmamazlık etmesin sakın.

Sahi, nedir zenginlik?
Bir sınırı, bir uç noktası var mıdır?
Kimler zengin sayılır?

Bu soruların cevabı bir çok açıdan farklı olabilir şüphesiz.
Bu biraz da sizin nereden baktığınızla alakalıdır.
Ekonomik olarak, ödenen vergi olarak, çalıştırdığı işçi sayısı olarak, toplam gayrimenkul miktarı olarak, üretim miktarı olarak, net satış hasılatı olarak, aylık/yıllık net gelir olarak ve dini/fıkhi olarak vs. vs.

Bilindiği üzere soracak olsanız gerçek hayatta, yani reel ekonomide herkes fakir ve perişan bir halde. Ağlamayanımız yok maşallah.

Şirketlerin sahipleri, bürokratlar, beyaz yakalılar, işçiler, memurlar, esnaf, asker, hakim/savcı, doktor, avukat herkes ağlıyor bu ülkede.

Hakikatte durum nedir?
Bu insanlar haklı mı ağlamakta?

Kanaatim odur ki; ağlamayanın zengin olduğuna hükmedilir, o da bir şeylerini feda etmek zorunda kalır diye bütün bu ağlamalar. Yani hepsi yalandan, yani rol kesmek için. İsteyen benden istemesin ve ben de kendimi vermek zorunda hissetmeyeyim diye.

Hakikatte;
Şöyle bir çevresine bakıp kendinden kötü durumda olan birilerini görebilen,
kendinde az olsa da olandan verebilen,
kendinde biriktirmeyi değil birlikte paylaşmayı ilke edinen,
kanaat eden,
israf etmeyip iktisat eden,
infak etmeyi vazife addeden,
yani kısaca şükretmesini bilen insan zengindir.

Eğer elimizde dünyanın serveti olsa ve bizden çıktığında malımızda eksilme oluyorsa ona zenginlik denmez. 
Çünkü hesaplanan her rakam her an sıfırlanabilir.

Asıl zenginlik ise Allah'a aittir, zira O'nun hazinelerinden bir dünya çıksa bir şey eksilmez.
O'nun sonsuz hazinelerinin içinden ne çıkarsa çıksın yine sonsuzdur.

Mutlu olmayı başkalarının tebessümünde arayanlar için Cennet'in nimetleri sınırsızdır.

Peyami Bayram
08/10/2015
İstanbul





18 Eylül 2015

Küçük Ağrı Dağı'nın Büyük Yürekli İnsanları



1992 yılı bütün Türkiye'de olduğu gibi Ağrı-Doğubeyazıt bölgesinde de terör açısından çok çetin bir yıldı. Küçük Ağrı ile Tendürek Dağları arasındaki sorumluluk bölgemizde her gün mülteci, kaçakçı ve/veya teröristlerce hudut ihlalleri olmakta, bunlarla temas sağlanması durumunda da çatışma oluyordu. Haliyle kaçakçılık bu bölgede sınıra çok yakın köy ve mezralarda yaşayan vatandaşların çoğunlukla ana geçim kaynağı durumunda idi. Ancak bu meyanda bölgenin iklim ve arazi şartlarının tarıma elverişli olmadığını, kısmen hayvancılık yapılabildiğini belirtmekte de fayda var. Her zaman ve her yerde olduğu gibi insanlar kolay yoldan çok para kazanmayı tercih etmişlerdi. Aslında çok da kolay sayılmazdı. Bir gece çoğunlukla boş olarak İran tarafına geçip ertesi gün veya bir kaç gün sonra mal yüklü olarak hayvanlarla veya yaya olarak tekrar Türkiye topraklarına geçiş yapmak aslında hayati riski çok yüksek olan bir hareketti. Bu riski azaltmak için rüşvet çok iyi bir sigorta olmuştu ama bu başka bir yazının konusu olacağı için o konuyu burada bırakalım. Bizim kolluk/güvenlik kuvveti olarak oradaki vazifemiz hudut güvenliğinin yanında vatandaşımızın can ve mal güvenliğini de sağlamaktı. Evet vatana ve vatandaşa hizmet etmenin gerçekten çok hassas dengeleri gözetmekle mümkün olabildiğini ben oradaki görevim esnasında çok daha iyi anladım.

Hudutta birinci derece askeri yasak bölge olarak tabir edilen ve sivil vatandaşın girmesinin yasak olduğu bölgede huduta paralel iki yüz metre boyunca gündüz gözetleme ve devriye, gece ise pusu görevini yürüten personelimiz bazen başıboş gezen büyük veya küçük baş hayvan ile at ve katır bulurlardı. Bu hayvanlar Bölük merkezindeki ahırımızda koruma altına alınırdı. Sahibinin İran tarafında olması halinde bir takım hudut protokol görüşmeleri ile ancak teslim edilebilmekteydi. Sahibi bizim vatandaşımız olması halinde ise vatandaşlar doğrudan bizim Bölük merkezimize gelerek talepte bulunmakta idiler.

Bir gün Bölük merkezine gelen bir vatandaşın benimle görüşmek istediğini ilettiler. Ben genellikle öncelikle Bölük Astsubayı veya Karakol Komutanı ile görüşmelerini onlarla çözemedikleri bir mesele olursa görüşmeyi tercih ediyordum. Bu vatandaşımız ısrarla direkt benimle görüşmek istemiş, diğer arkadaşlara hiç bir şey söylememiş. Buyur ettik. Yaşlı, beyaz sakallı, temiz yüzlü bir hacı amcaydı. Kendisiyle selamlaştık, tanışma ve hal hatır sualinden sonra bana "komutanım, benim buraya geldiğimi ve seninle konuştuğumu sakın kimseye söylemeyesin" dedi. Ben endişe etmemesini söyledimse de o ısrarla benim yemin etmemi istedi ve hatta o esnada masamın üzerinde duran Kur'an-ı Kerim'i görünce "işte buna el basıp yemin edersen konuşurum" dedi. Ben de dediğini yaptım bu hacı amcamızın. Kendisi Küçük Ağrı Dağı eteklerindeki 14-16 haneli bir mezradan gelmişti, bu mezra çok kayalıklı bir bölge, bizim .... Hudut Karakolumuz'a yakın, suyu ve elektriği olmayan küçükbaş hayvan yetiştirilen çok fakir bir yerleşim yeri idi. En yakın su kaynağı 6-7 km uzaklıkta, bu mesafenin devasa volkanik kayaların bulunduğu leçelik arazide ne kadar zahmetli bir yol olacağını oraları görmeyenin tahmin etmesi çok zor. Hacı amcanın su taşımada kullandığı üç tane atı bir haftadan fazla süredir bizde imiş onları almak istermiş fakat bölüğe gelmekten çekindiği için fırsat bulup dikkat çekmeden gelememiş. Şimdi bütün o kendisince tehlikeyi göze alarak gelmiş, nizamiyeden içeri girerken bile etrafta kimse olmadığı bir anı kollamış. O'nun evi ve ailesi teröristlerin her an her türlü baskı ve zulmüne maruz kalabilecek bir yerde olduğundan askerle görüşmek onlar için çok riskli oluyordu. Eğer örgüt onların herhangi bir şekilde askerle temasını bilirse "kontra" damgasını yemiş olurdu ve bu da onların infazına sebepti. Kendisini böyle ciddi tehlike altında gördüğü için Bölük Astsubayı ve Karakol Komutanı ile değil direkt benimle görüşmek istemişti ve yemin verdirerek kendini tanıtıp, derdini anlatmaya başlamıştı. Şimdi bu hayvanları almak istiyordu fakat bir yandan da çok samimi bir şekilde "komutanım biliyorum sizin de karakolda suyunuz yoktur, eğer bu hayvanlar size lazımsa vallahi istemem, benim askerime feda olsun" diyordu bu gönlü geniş, yüreği iman dolu Kürt vatandaşım.

Çay ikramımız ve samimi sohbetimizle Hacı amcamızın lal olan dili çözülmeye başladı. Aman ne dertleri varmış, ne çözümler bulmuş dinledikçe duygulandım ve bir o kadar da hayran kaldım bizim insanımızın imanına, vatan sevgisine.

Bu güzel yürekli insan bütün zor şartlara ve imkansızlıklara rağmen 30-40 koyun besleyerek 7 erkek evlat yetiştirmiş ve bir de hacca gitmiş iyi mi?

Örgüt sürekli baskı yapmış çocuklarını örgüte vermesi için, o hep yaşlılığını, fakirliğini ve çocuklarının yanında çalışması gerektiğini, hayvanlara tek başına bakamayacağını söyleyerek onları atlatmış. Oğlu askere gitmiş; örgüte; "oğlum İstanbul'da iş buldu, çalışmaya gitti" demiş, izinli geldiğinde ise oğlunu Doğubeyazıt'ta otelde yatırmış, görürlerse asker olduğunu anlarlar diye. Kendisi hacca gideceği zaman örgüt duymuş ve gelmiş ona "biz sizin için burada cihad ediyoruz, senin haccından daha önemli, hac paranı bize vereceksin" demişler. Onlara da "hayır hacca gitmiyorum, siz yanlış duymuşsunuz, hastaneye yatacağım, ameliyat olacağım" demiş. Sadece bu hac konusunda yalan söylediği için çok üzgün, "inşallah Rabbim affeder" diyordu.

Sonunda tekrar tekrar atların bize lazım olması halinde bırakacağını ısrarla söyledi. Ben de bizim onun atlarına değil, bu güzel gönlüne ve dualarına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Atlarını alıp usulca uzaklaştı, ben de arkasından öylece baktım.

İşte böyle güzel gönüllü, yüreği Ağrı Dağı kadar büyük benim yurdumun samimi imanlı insanlarının.

Peyami Bayram
18/09/2015
İstanbul




Barış, Demokrasi ve Halk

Barış, Demokrasi ve Halk
Bazı kelimeler ve kavramlar var ki kullananı çoktur.
Yani çok kullanışlıdırlar.
Nasıl söylesen, ne biçim yazsan gider.
Kimsenin söz söyleme şansı olmaz, itiraz kaldırmaz.
Karşı çıkanı mimlenir.
Düşmanlık edenin ocağı söndürülür, ne mümkün.
Öyle sihirli kelimelerdir ki karşındakini derhal tesirine alır.
Birinci kelimemiz: Demokrasi.
Var mı itirazı olan?
Yok.
Olamaz..
Sözde herkesi katılımcı kabul eden, herkese eşit haklar sunan kutsal(!) kelime.
İkinci kelime: Barış.
Bu da en sevilen kelime/kavramlardan biri.
Kim itiraz edebilir ki?
Kim istemez ki?
Çocuklarımıza ad olmuş bir hayal, bir amaç.
Karşıtı çok sert ve soğuk ( yoksa sıcak mı demeli ); Savaş!
Gel gör ki bu kelime/kavramları özellikle bazı siyasetçilerden ve özellikle dünyanın emperyal güçlerinden duyduğumda; "yine bir yerlerde birilerine bir oyun, bir tezgah, bir kumpas kuruluyor eyvah!" diyorum içimden.
Halkın, yani insanların çoğunluğunun bunu nasıl algıladığına gelince içim daha çok yanıyor.
Sonra diyorum ki: herkes layığını bulur.
Her zaman olduğu gibi.
Vesselam.
Peyami Bayram
17/09/2015
İstanbul

16 Eylül 2015

Ruh, beden, akıl ve kalp

Ruh; 

Allah'tan insana açılan bir kapı.

Aynı zamanda

insanın ulvi yanı. 


Beden/Nefs;

insanın maddi/fiziki 

ve aynı zamanda 

onu süflileştiren tarafı. 


Akıl;

insanın dünyayı algılama, yorumlama

ve uygulamasında komuta/kontrol merkezi.

Ruhla beden arasındaki koordinatör. 


Kalp ise;

ruhun aynası,

bedenin yaşam merkezi,

aklın da sigortasıdır.


Allah

bütün bunları

Uyum ve intizam

içinde

bir arada tutmayı,

ruhun rehberliğiyle,

aklın yörüngesinde,

selim bir kalp

ve sağlıklı bir bedenle

yaşamayı nasib etsin.


Peyami Bayram
15/09/2013, Moskova


10 Eylül 2015

Küffarla Savaşımız

Küffarla Savaşımız


Daha ilkokul ikinci sınıfa gidiyordum. Evimize yeni televizyon alınmıştı. Bütün programları ailecek dikkatle izliyorduk. İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü o günlerde vefat etmişti. Televizyonda sürekli onunla ilgili programlar yapılıyordu. Bu yüzden o günleri çok iyi hatırlıyorum.
Rahmetli babam çok koyu bir Adalet Parti'li, yani Demirel'ci olduğu halde yine aynı fikirdeki rahmetli amcamla birlikte İnönü'nün cenazesine gitmişlerdi. Bazı yakınlarımız babama "Siz AP'li değil misiniz? İnönü CHP'li olduğu halde niçin cenazesine gittiniz?" diye sorduklarında; "Ne münasebet! O bizim İstiklal Harbi kumandanlarımızdandı hem de ikinci Cumhurbaşkanımızdı" dediğini çok iyi hatırlıyorum. Rahmetli babamın bu bakış açısını bugünlerde daha iyi anlıyorum.
Ülkemizin dört tarafındaki komşularında ekonomik, siyasi, askeri konularda bunca sıkıntılar varken ve bizi de bu ateşin içine sokmaya çalışırlarken rahmetli babamın asil duruşu bir kez daha hatırıma geldi.
Yüz yıl önce dünyanın egemen güçleri ittifak halinde bizi yok etmek için yola çıktıklarında onları Çanakkale'de durduran sonra da bütün imkansızlıklara rağmen Dumlupınar ve Sakarya'da bozguna uğratan ve tam da bugün 9 Eylül 1922'de son kalıntılarını İzmir'den denize döken bu milletti.
O yıllarda telefon, mobil cihazlar, bilgisayar, internet, facebook, twitter ve bilmem ne sosyal medya araçları da yoktu.
Dedelerimiz, ninelerimiz padişah şöyle yaptı, sadrazam böyle yanlıştı, komutanlar bilmem ne etti gibi yorumlarını sosyal veya sosyal olmayan medyada paylaşarak her kafadan bir ses çıkarmıyordu. Çünkü onlar milli bir şuur, islami bir ahlak ve insani bir erdeme sahiptiler. Bu durumları onların gerçek düşmanı yani küffarı apaçık görmelerine yetiyordu. Böylece bir bayrak altında yalınayak da olsa toplanıp hep birlikte aynı hedefe taarruz edebiliyorlardı. İşte o ruhla ve o inançla bugün üzerinde hoyratça yaşadığımız bu güzel vatanı bize bırakarak âhirete göçtüler.
Şimdilerde her bir ağızdan çok bilmişçe laflar, hükümet politikalarını eleştirmek görüntüsü altında bilerek ya da bilmeyerek Türk devletine ve milli birliği sarsıcı tavırlar almış başını gidiyor.
Lütfen hepimiz önce gerçek düşmanın piyon olarak kullanılan PKK gibi pespaye çapulcu sürüsünün olmadığını, onu kullanan dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sınırsızca hükmetme arzusundaki uluslararası sermaye güçleri ve bunların devlet görüntüsündeki şebekeleri olan başta İngiltere, Almanya, ABD, Rusya, Çin, Fransa ve elbette İsrail gibi ülkeler, yani cümle küffar olduğunu bilmeliyiz.
Bu temel bilgiyi aklımızdan asla çıkarmadan onların piyonlarının oyunlarına gelmeden, onlara "sen git de ağan gelsin" diyebilmeliyiz. Bunun için böyle hassas zamanda ülkemizde başta Cumhurbaşkanlığı makamı olmak üzere hükümet ve özellikle de Silahlı Kuvvetlerimiz hakkında moral bozucu, güven sarsıcı, milli birlik ve beraberliğimizi zedeleyici söz ve eylemlerden uzak durulmalıdır.
Bu küffar düşman bizim önce moralimizi bozmak, azmimizi kırmak, umudumuzu yitirmemiz ve sonra da çözülen safların arasına dalarak bizi bozguna uğratmayı hedeflemiş gözüküyor.
Demokratik bir Cumhuriyette yaşadığımızı unutmayalım. Ama sözlerimiz ve eylemlerimizin neye hizmet edebileceğini de iyi hesap edelim.
Bu topraklarda yaşayan her insanı kardeş bilmeli, silahlı her unsuru ve terör destekçilerini kolluk kuvvetlerine havale etmeli, bu meyanda orduya ve polise yardımcı olmalıyız ve onlara güvenerek moral vermeliyiz.
Allah zalimleri sevmez, zalimlere meyledenleri de affetmez.
Şehitlerimiz için rahmet dilemeyeceğim, zira Allah onların en yüce makama eriştiklerini bize bildiriyor, onları tebrik ediyor, imreniyorum.
Gerektiğinde hepimiz küffarla savaşta şehid olmaya hazır beklemeli, bunu yüz yıl önceki gibi cümle aleme ilan etmeli, cenazelerde asla gözyaşı ve matem görüntüsü vererek, hele ki ülkemizin idarecilerine sataşarak küffarı ve piyonlarını sevindirmemeliyiz.
Küffara karşı savaşan ve bu şuurla milli birliğe katkı sağlayan herkese selam olsun.
Peyami Bayram
09/09/2015
İstanbul

03 Eylül 2015

Çocuk uyudu

Ah be çocuk,
sen ne tatlı uyudun öyle
kumsalda..
şeker de yersin cennette,
parkta da oynarsın.
uçan balonların da olur..
renk renk boyalarla
masmavi bir gökyüzü çizersin,
sımsıcak bir yuva,
bacası tüten,
içinde annen, baban
bir de sen..

Bize bakma sen
bu dünyada
biz yokuz..

Unut gitsin bizi
seni unuttuğumuz gibi.

Biz sıfatlarımıza
layık olamadık.
İnsan olamadık.
Müslüman olamadık.
Mü'min olamadık.
Adam gibi adam olamadık.

Tarihimizle övündük,
ecdadımızla gururlandık,
inancımızla böbürlendik..
olmadı be çocuk..
İçi boşaldı 
yüreklerimizin
sevgiden
merhametten
cömertlikten
ve 
mertlikten yana..

slogandan başka
söyleyecek sözümüz kalmadı
zalime,
ve zorbaya
mazlumdan yana..

Sen uyu
yavrucağızım
cennette huzurun boldur..

burada uyuyan gafilleri
cehennem ateşi
uyandırır..

Peyami Bayram
03/09/2015
İstanbul




RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...