15 Aralık 2014

VATAN HAİNİ, DEVLET DÜŞMANI

624 yıllık Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin parçalanıp dağılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti doksan yıldır temellerini tam anlamıyla oturtamamıştır.

Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti şeklinde ifade ettiğimiz 624 yıllık yapının esasen resmi adı yukarıda da zikrettiğimiz gibi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye idi. Yani bugünki Türkçe ile tam karşılığı "Osmanoğulları Ailesi'nin Yüce Devleti" diyebiliriz. Adından da anlaşılacağı üzere bu bir saltanatttı. Bu ailenin maddi güçlerini kullanarak ele geçirdiği toprakları zamanla genişletmesi neticesinde oluşmuş, bu topraklarda yaşayan ahalinin de teba olmayı kabullenmiş olduğu bir imparatorluktu. Bu yapı halkın yaşam hakkı da dahil bütün haklarını iktidardaki ailenin eline vermek şeklinde yürütülüyordu. İktidarın başındaki Sultan/Padişah'ı kısıtlayan İslam dini ve örf dışında hiç bir şey yoktu. İslami kuralların uygulaması ise yine Sultan tarafından atanan Şeyh-ül İslam denilen bir kişinin fetvaları ile belirlenmekte ya da sınırlandırılmakta idi. Son yirmi küsür yıldaki meşruti monarşi döneminde dahi halkın yönetime katılımı yok denecek kadar sınırlıydı.

Bilim, felsefe ve sanatta dünyanın gerisinde kalan Osmanlı bunun bedelini çok hızlı toprak kayıpları ile ödedi. Bu toprak kayıpları siyasi ve diplomatik itibarın da kaybını beraberinde getirirken dünyanın yükselen güçleri Osmanlı'nın yeniden var olamayacak şekilde sonlandırılması için el birliği yaparak kalan son topraklarını da işgal ettiler.

O güne kadar her şeyi tebası olduğu devletinden bekleyen son toprak parçalarında yaşayan halk bıçak kemiğe dayanınca topyekün ayağa kalktı ve işgalcilerin de hiç ummadığı bir şekilde tabiri caizse kendi göbeğini kesti. İşte Osmanlı'nın bir Cumhuriyete dönüşmesi böyle oldu kısaca.

Türkiye Cumhuriyeti ilkesel olarak tam bağımsız ve milletin birlik, beraberlik içinde kurduğu bir devlettir. Ancak bu devletin yurttaşları yüzyıllardır teba olarak yaşamaya alıştıkları için yeni yönetim şekline hızlı bir uyum sağlayamadı. Buna paralel olarak yeni yapılanan devlet erki de eski monarşiyi yeni oligarşiye dönüştürmede gecikmedi elbette. Zaman içinde monarkların yerini oligarklar aldı.

İşte tam bundan sonrasında bugünlere uzanan bizim hikayemiz başlamış oldu.

Türkiye Cumhuriyeti temellerini oturtacak sağlam bir zemin bulmalıydı. Halkın tercihleri mi yoksa yöneten kesimin yönelimleri mi? Buna kim karar verecekti? 

Batıya yönelen ve öykünen Cumhuriyet hükümetleri halkın bilgisini yetersiz, görgüsünü eski ve doğulu, birikimini ve tecrübesini ise yok saydı. Hükümetler yüzyıllardır Osmanlı'dan tevarüs eden bir tutum olan tepeden inmeci bakış açısıyla halka şekil verme ve "çağdaşlık ve batılılaşma" gibi somut olmayan hedeflere yönlendirme çabasında oldular.

Bu süreçte halk da eski hüviyetine bürünerek kabuğuna çekildi. Seçimden seçime sandık başına giderek ülkedeki gelişmelere katkıda bulunduğunu ve/veya gidişata müdahale ettiğini sandı. Halbuki sahnedeki oyunu izleyen seyircinin alkışından farkı yoktu bu oyların. Oyun sahnelenmeye devam eder..

Halkın içinden elbette düşünen, akleden, çözüm arayan bu bağlamda yazan, çizen, konuşan ve bu uğurda mücadele eden insanlar da çıktı. Çıktı çıkmasına da hep susturuldu.

Dünya kurulalı beri her yerde olan burada da yaşandı ve yönetenler şahsi çıkarlarını öne çıkardılar. Onlara muhalif olan diğer siyasi aktörler de yine şahsi çıkarları için onları iktidardan uzaklaştırıp yerine kendileri geçmek için uğraş verdiler. İktidar rolünü oynayanlar zaman zaman yer değiştirseler de halk her daim aynı sıkıntılarla baş başa kalmaya devam etti. Geçim derdi, işsizlik, adaletsizlik, güvenlik sorunu, eğitim ve sağlık sorunu..

Bütün bu olup bitenlerle beraber Cumhuriyet Türkiyesi'nde temellerin oturtul(a)mamış olmasından kaynaklanan bir iç/öz güven bunalımı yaşanmaktadır. Yapılan her iş, atılan her bir adım özgün olmaktan uzak ya öykünmeci bir tutum veya yaratılan bir düşmana karşı geliştirilmiş bir refleks olarak ortaya konmuştur. 

Öykünmeci tavırlar asıl gövdeye yabancı olduğundan iğreti durmuş ve durmaya devam etmekteler. 

Yaratılan düşman meselesi ise iktidarlar için her zaman çok önemlidir ve öyle olmaya da devam etmektedir. Halkın gözünü o yöne çevirerek hem genel anlamdaki başarısızlıklar perdelenir, hem mevcut enerji bir yere boşaltılır, hem de bu günah keçisi sayesinde değişik yollardan bir çok menfaatler temin edilir.

Kim olmalı bu hayali/yaratılan düşmanlar? 
Ülke içinde, özellikle aklı başında, ülke sorunlarına çözüm üretmek için özgün bir duruşu, samimi bir çabası olan insanlar hem oligarşinin menfaatine engeldir, hem de bu ülkenin her türlü yükselişini istemeyen ve bunu yakından takip eden eski(meyen) düşmanları daima rahatsız ederler. 
İşte bu sebeplerden dolayı;
Onlar "vatan hainidir", onlar "devlet düşmanıdır".

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Takrir-i Sükun ile başlayan ve bugün de değişik yasal ve idari düzenlemelerle devam eden uygulamalar sürekli hayali düşmanlar yaratmıştır. Gericilik, komünistlik, ülkücülük, türkçülük, kürtçülük, nurculuk, bölücülük gibi değişik başlıklar altında nice düşman(!) gruplar, örgütler, cemaatler, yayınevleri, gazeteler, dergiler hedefe kondu. Nice yazarlar, hocalar, şairler, gazeteciler, düşünürler, siyasetçiler, memurlar, öğretmenler, sendikacılar, işçiler, öğrenciler, askerler, akademisyenler yargılandı, sürüldü, asıldı, faili meçhule kurban gitti ve sonuçta susturuldu.

Ne zaman inanç dolu yürekli insanların alın terleri, kanları ve gözyaşları ile kurulmuş tam bağımsız, özgür Türkiye Cumhuriyeti'ni bütün bu sahteliklerden uzak sahici bir vicdanla "barış ve adalet yurdu" olarak anmaya başlayacağız?

Bizden öncekilerin ödediği bedelle topraklarımıza sahip olduk. 
Bir bedel de biz ödeyip bu ülkeyi adalet ve barış yurduna çevirebiliriz.

Bu bedel öncekilerin ödediğinden daha çok değil aslında.
Hep birlikte ve herkes için adaleti istemek, hatta düşmanımıza bile adalet. 
Bedeli ne olursa olsun barıştan yana olmak, her türlü kavgadan, çatışmadan uzak durmak.
Fikirlerin, inançların özgürce ifade edildiği, hiç kimsenin ötekileştirilmediği, can, mal, ırz/namus, nesil ve doğal çevrenin güven altında olduğu bir ülkede yaşamak için bedel ödemeye değmez mi?

Var mısınız "vatan haini" ve "devlet düşmanı" olmaya?

Peyami Bayram
15/12/2014, İstanbul








Susma zamanı

Susma zamanı

Susmalıyım bugün
dilim ağlasa da tutmalıyım bugün.
Yapmadığım ameller,
şahidi olmadığım fiiller,
hepsi benim.
Beni iyi tanır içimdeki benim.
Nerede ve kime yakın durmuşsam
bilerek ya da bilmeyerek,
samimi ve ciddi oldum
hep.
Umutlarımı açık ettim,
sundum içimden gelenleri.
Karşılık görmedi
ve çabuk tükendi.
Şimdi susma zamanı.
Zaman
susmayı bilenin kârı.

Peyami Bayram
15 Aralık 2014
İstanbul

11 Aralık 2014

Osmanlıca diye bir lisan yoktur


Harf inkılabı olana kadar belki "Osmanlıca" sözcüğü dahi yoktu. 
Herkes Türkçe okur ve yazardı. 
Aynı şimdiki gibi, yalnız tek farkla; yazıda kullanılan harfler Arap ve Fars harfleriydi. Bunlara ilaveten bir iki tane de Türk diline uygun özel olarak geliştirilmiş harf vardı. Hepsi bu. 
Bu okuma yazma aracı olan harfleri kullanarak bugün de her şeyi yazmak mümkün. Gel gelelim kim yazacak ve kim okuyacak? 
Tarih ve edebiyatla ilgilenenler zaten bu yazı dilini biliyor olmalılar, yoksa bu alanda kültür hazinemizi keşfedip yeni eserler vermeleri mümkün olmaz.
Sadece merak ve hobi olarak öğrenmek isteyenler için hiç de zor olmadığını belirtmek lazım. Ciddi olarak ilgilenen birisi bir haftada çok rahat eski alfabe ile okuyup yazabilir. 
Eski yazıyı okuyup yazma öyle okullarda zorunlu olarak okutulmayı gerektirecek bir bilim dalı falan değildir. İlgili ve gerekli olanlar zaten bu dersleri alıyor. 
Yahu bizim ülkemizde lise mezunları en az 9 yıl, lisans mezunları 13 yıl İngilizce zorunlu ders görüyorlar da kaçta kaçı derdini anlatacak kadar İngilizce okur, yazar ve konuşur? Hele bunu bir halledelim, değil mi ama?

پيامى بايرام

08 Aralık 2014

Yalnızlık

Yalnızlık
Yalnızlık tamamen duygusal bir durumdur.
Özneldir.
Yani kişinin kendini yalnız hissedip hissetmediğiyle ilgilidir tamamen.
Bu his bazen melankolik bir haldir bazen de manevi.
Kimi zaman ise fiili durumu ifade etse de gerçek duruma denk düşmez.
Melankolik yalnızlıkta kişinin yaşantısında bir boşluk yoktur genellikle. Gündelik yaşamı aile, iş ve arkadaş çevresiyle doludur. Hatta çoğu zaman fazlasıyla yoğundur. Fakat içinde bir yerlerdeki boşluk ona bu hissi verir ve o yoğunluktan her sıyrıldığında kendini çok yalnız hisseder. Aslında bu bir çeşit arayıştır belki de. Neyin arayışında olduğunu tam olarak tanımlayamayan insan içine düştüğü bu durumu kendine yalnızlık olarak tanımlar. Bu yalnızlığını gidermek için yaptığı girişimler sorun doğru tanımlanamadığı için sonuçsuz kalır veya bambaşka bir problem doğurur.
Manevi/ruhsal yalnızlık hissi ise insanın inandığı değerler karşısındaki durumu ile ilgilidir. İnsan inancının temelleri ile ilgili sorgulamalarını tam anlamıyla yapmadan ideolojisini veya amentüsünü ön kabuller ve ezberletilmiş öğretiler üzerine inşa etmişse bu aslında o kişiye güçlü bir inanç sağlamadığı gibi karşısına çıkan çetrefilli durumlara yorum getiremediğinde ona işte bu yalnızlık duygusunu yaşatır.
Bir de fiilen yalnız olan insan vardır. Mesela gurbette, cezaevinde veya uzlette olan kimi insanlar fiilen yalnız olsalar da kendilerini hiç yalnız hissetmezler. Bazen sıla, bazen kitap, bazen bir bitki veya hayvan onlara en yakın arkadaş olur. Bazen de Allah inancı o kişinin yalnızlık hissine mani olur.
Böyle durumlar yalnızlığın kişinin tek başınalığıyla alakalı olmadığını anlatır bize.
Şüphesiz mutlak manada yalnızlık ise sadece Allah'a mahsustur.
O Ehaddır, doğmamış ve doğurulmamış, eşi ve benzeri olmayan bir tektir.
O Sameddir, herşeyin sahibi olması hasebiyle hiçbir şeye ihtiyacı olmayan dolayısıyla bildiğimiz her şeyden üstün olan ve bu yüzden kendisine başvurulan tek efendidir.

Peyami Bayram
7 Aralık 2014
İstanbul

04 Aralık 2014

Herkes Artist(Ressam)


Herkes Artist(Ressam)

Bu dünya sanki bir resim atölyesi gibi. 
Bu atölyeye girmek bizim elimizde değil belki fakat nasıl çıkacağımıza biz karar veririz.
Atölyenin belli başlı kuralları var.  
Azami gözlem, keskin bakış, detayları görme, temiz çalışma, işine odaklanma, malzemeyi iktisatlı kullanma, başkasının işine/eserine müdahale etmeme bu kuralların başında geliyor.

Herkesin elinde ya bir fırça veya bir kalem.
Herkes kabiliyeti oranında bir resim yapmaya uğraşıyor.
Kimi farklı renklerdeki boyaları tuvaline sürerek, kimisi de bir tek kara kalemle farklı desenler çizerek.
Hiç kimse gördüğünden veya görebildiğinden farklı bir resim yapamaz.
Ve herkesin bakışı farklı olduğu için gördüğü de farklı olmakta, dolayısıyla tuvaline aktardığı da bambaşka olmaktadır.
Kimisi bir bakışta bütün detayları görür, kimi de günlerce baksa hiç bir detay bulamaz baktığında.
Sonuçta herkes kendi resmi için emek harcıyor bu atölyede.
Elbette herkes en güzel eseri ortaya koymaya çabalıyor.

Bu atölyede işin ciddiyetinde olmayan çıraklar yok değil tabii.
Bu haylaz çırakların bir kısmı zamanla ortama uyum sağlayıp kendi çaplarında eserler verirler.
Bazı haylazlar ise iflah olmaz mizaçlarıyla kendileri hiç bir eser üretmediği gibi bazılarının da eser üretmelerine engel olur veya yapılan eserleri bozarlar.
İşte bu haylazlara aldırış etmeyen, kendi resmine odaklanan kişiler güzel eserler ortaya koyarlar.

Bir de kopyacılar var burada.  
Onlar özgün eserler çıkarmasalar da yine bir şeyler yapıyorlar. Özgün eser çıkarmak elbette herkesin harcı değil.

İşte hep böyledir bu dünya kurulalı beri. 
Kim ne eser üretiyorsa onunla anılır ve onun kıymeti kadar yaşar. 
Hiç bir eser üretmeyenler mi?
Çıktıktan sonra bir daha dönüşü olmayan bu atölyede onlar hiç yaşamamış sayılacaklar.
Baksanıza binlerce yıllık mazisi olan insanlık tarihinden hala kimler yaşıyor?

Peyami Bayram
4 Aralık 2014
İstanbul

27 Kasım 2014

"Hiç tanıdığım gibi değilmiş."

Bu ifadeyi onlarca "tanıdığım" için kullanmışımdır bu yaşıma kadar.
Muhtemeldir ki aynı ifadeyi bir çok kişi benim için de kullanmıştır zaman zaman.
Biz insanlar yeni tanıştığımız veya öteden beri tanıdığımız insanlar için derhal bir kanaat geliştiririz. 
Tıpkı bir öğretmen gibi o kişiye farklı konularda notlar veririz. 
Kimini bazı derslerden/konulardan sınıfta bırakır, kimini de doğrudan bir üst sınıfa geçiririz. 
Hatta derhal takdirname verdiklerimiz vardır. 
Bazılarını ise tasdiknameyle okuldan/çevremizden uzaklaştırırız.

Bu gayet doğal bir süreçtir elbette, 
bunda garipsenecek bir durum yok tabii ki.
Ancak sorun da burada başlıyor.

Nasıl mı?

Öncelikle insan ilişkileri yakınlaştıkça çok yönlü bir hal alır.
Bir kaç kez görüştüğümüz veya farklı ortamlarda karşılaşmadığımız kişilerle olan ilişkiler yeterli veri sağlamaz ölçme ve değerlendirme için.
Örneğin iş çevresinden tanıdığımız birinin aile çevresindeki tutum ve davranışları bize yabancıdır. 
Aynı şekilde tatilde tanıştığımız bir kişinin de kendi yerleşik olduğu mekanda ve gündelik hayatındaki tutum ve alışkanlıkları farklılıklar gösterebilir.

Hani günlük yaşantımızda kullandığımız bazı tanımlamalar vardır; okul arkadaşı, asker arkadaşı, iş arkadaşı, mahalle arkadaşı, çocukluk arkadaşı veya akraba, komşu, eleman, patron, hısım, aile dostu gibi.
Aslında bu sözcükler bile çok şey ifade ediyor. Bu tanımlamalar o kişiyle olan ilişkinin sınırlarını da belirlemiş oluyor. Şayet bir çocukluk arkadaşımız hala arkadaşımız değilse o ilişki orada bitmiş demektir.

Bu perspektiften bakınca insan hayatta kendisinden başka hiç kimseye çok yakın olamaz ve yakından tanıyamaz diye düşünüyorum.

Kendi yaptıkları bile insana bazen "bunu ben mi yaptım" dedirtmiyor mu?

Her gün onlarca hata yapan, sonra tekrar yapan sen değil misin?

Başkalarına sıfırları basmak çok kolay değil mi?

Tanımaya önce kendimizden başlamalıyız sanırım.

Dünyayı değiştirmeye çalışanlar kendini değiştiremeyen zavallılardır.
Herkese karne dağıtanlar kendini unutanlardır.
Bence bunlar beyhude işlerdir.

Durgun suya atılan bir taş halka halka yayılır ve kıyıya vuran en sonuncusu en büyük dalgadır.
Bir kıyaya ulaşmasa da suda bir dalga oluşturmak için elimize bir taş alıp atmalıyız.
Belki de o taş kendimiz olup toplumun içine kendimizi atmanın zamanı gelmiştir.

Kendimizle tanışmaya hazır mıyız?



25 Kasım 2014

Rabbim!

Çok bunaldım.
İnsan olmak ne zormuş.
İnsanca yaşamak ne çetin..

Her kafadan bir ses çıkmaya başladı son zamanlarda. 
Derler ya "ağzı olan konuşuyor". 
Yani her konuda herkes konuşuyor, yazıyor, çiziyor. 
Bilenler ile bilmeyenler hiç bu kadar karışmamıştı birbirine. 
Siyaset, din, tıp, hukuk, dış politika başta olmak üzere akla gelen her konuda herkes konuşuyor.
Yaşına, başına, eğitimine, bilgisine, birikimine ve tecrübesine bakmadan herkes konuşuyor.
Bari bu konuşmalarından bir sonuç beklentisi olsa insanların. 
Ne gezer, konuşmuş olmak için konuşuyor büyük çoğunluk.
Belki çatışmalardan nemalanan birileri de vardır bunların içinde;
bazı medya mensupları gibi.
İddia sahibi olamayanlar ispatla da mükellef değiller nitekim.
Sadece konuşmak yeterli böylelerine.

Bunların içinde en çok da Müslümanlık ekseninde konuşan, yazan insanlardan şikayetçiyim.

"Müslümanım" demek dile çok kolay. 
Hele doğuştan müslüman olanlara çok daha kolay. 
Çünkü insan içinde doğduğu kültürün Allah'ın dini olduğu ön kabulünü bilincinden atamaz bir türlü. 
İnsanın yaşadığı toplumu ve dolayısıyla yerleşik inançlarını sorgulaması ve eleştirmesi çok zordur. 

Bunu başarabilenler ise başta peygamberler olmak üzere yaşadığı toplumun devrimci önderleridirler. 

İman etmek bir iddiadır ve müddeinin ispatı hayatıdır.
Bedel ödemek, 
samimiyet 
ve güçlü bir irade ister gerçek bir mü'min olmak. 
Yokken bile vermek, 
kısıtlı olanı paylaşmak, 
konfordan ve kendi hakkından ihtiyacı olan için vaz geçmek, 
kardeşini öncelemek, 
her durumda empati yapmak, 
hiç kimseyi ötekileştirmemek, 
mal/para biriktirmemek, 
mütevazi yaşamak, 
cömertlik, 
ahde vefa, 
ihsan, 
takva 
ve daha neler neler... 
Kısacası kişinin sözü değil hayatı şahit olmalı kendine.
Bu yüzdendir ki çok yemin edenin sözleri hiç inandırıcı olmaz.

Rabbim bizi affet, bizi arındır bu dünya dertlerinden. 
Hayatı oyun ve eğlence gibi yaşamaktan uzak eyle bizi. 
Sen bize inançta samimiyet, 
amelde gayret, 
bilgide hikmet, 
hak ve hakikate ülfet ver. 
Bizi seni hatırlayan ve hatırlatanlar zümresinden eyle. 
Rabbim, 
seninle aldatan, 
sana rağmen ağlatan, 
dünyayı sensizliğe sürükleyen bütün sahteliklerden bizi ahiretin sahiciliğine yönelten bir bilinç lütfeyle bize. 
Mağfiretine muhtacız, 
sen bizi senin dışındaki hiçbir şeye karşı aciz bırakma.


DİJİTAL SAVAŞTA BLACKROCK VE ALADDIN KARŞISINDA TÜRKİYE

DİJİTAL/TEKNOLOJİK SAVAŞ’ın arkasındaki BLACKROCK ve ALADDIN Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği "Milli Finans ve Veri Kalkanı"na...