25 Aralık 2022

Varla yok arasında


Gördüğüne var dedin,

Yediğine kâr dedin,

Hayatı kumar bildin;

Günlere hep zar dedin..


Nefsine hoş gelenle

Zevk verene yâr dedin,

Doğru söz söylemeyle

Dürüst işe zor dedin..


Hak söz diyen dostuna

Düşman bilip hâr dedin,

Albenili şeytana

Sırrın verip sar dedin..


Unuttun bak âhiri,

Göremedin zâhiri,

Bilemedin O Bir'i;

Güneş varken kar dedin..


Peyami Bayram
25 Ocak 2022
İstanbul

20 Aralık 2022

Söz ve eylem

Konuşmak kolay, yapmak zordur azizim. 

Ağzı olan konuşabilir ancak imanı, azmi ve ahlakı olan yapabilir.

Allah’a ve hesap gününe inandığını iddia eden kimseler bilirler ki hesap gününde kişi ne dediği ile değil yaptıkları, ettikleri ve hatta yapabileceği halde yapmadıklarından hesap verecektir.

O yüzden zor olandan kaçar kolayına geleni yapar çoğu insan.

Çoğunluğun varacağı yer pek de hoş olmasa gerek bu durumda.

Peyami Bayram

18 Aralık 2022

İstanbul

09 Kasım 2022

ADEM VE KABE

Aslında çok basitti her şey. Şeytan öyle bir çeldi ki aklımızı zorlaştıkça zorlaştı.

Başa dönüp basitçe düşünmek lazım.

Tüm dünya ve bütün insanlık bir kişi, bir aile ve bir evden ibarettir esasında. 

Adem kıssası bunun için anlatılır tüm ilahi dinlerde. 

Yani herkes, bütün inananlar kendini ilk Adem olarak görmeli.

Kabe’nin kutsiyeti de evin ve ailenin merkeze alınmasıdır zannımca.  

İnandığını iddia eden kişi önce kendi kalbini şeksiz, şüphesiz bir imanla doldurmalı. 

Sonra bu imanını her an ve her yerde muhafaza etmeli. Kendini dosdoğru bir istikamette tutmalı.  Samimiyet ve cesaretle hayırlı işler yapmalı

Sonra da evini ve ailesini numune niteliğinde sevgi dolu, huzur ve mutluluk yuvası haline getirmelidir. 

Bunu başarabilirsek durgun suya atılan bir taş misali bu sevgi, huzur ve mutluluk tüm insanlığa yayılır. 

Rabbim bu yolda azim ve kararlılık göstermede yardımcımız olsun. 


Peyami Bayram

8 Kasım 2022

İstanbul


08 Kasım 2022

TİYATRO VE PROFESYONELLİK

Biz Harbiye'deyken her yıl 13 Mart'ta "Atatürk'ün Harbiye'ye giriş yıldönümü" peşinden de 18 Mart'ta "Çanakkale Şehitlerini Anma" programı yapılırdı. Ben de üçüncü sınıftayken Çanakkale programı için hazırlanan temsilde ufak bir rolle yer aldım. Çocukluğumdan itibaren İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy'un hayranı olduğumdan İstiklal Marşı dışında Safahat'taki bir çok şiirlerini de çok okurdum. Özellikle Asım kitabında geçen Çanakkale şiirini o kadar çok okumuştum ki tamamı ezberimdeydi.

Bu duygularla katıldığım bu etkinlikte aldığım küçük rol benim için çok değerli bir anıydı. Hem de bu güzel duyguları o meşhur harbin kahramanlarına kumanda eden zabitlerin yetiştiği Harbiye'de canlı canlı yaşamak benim için unutulmazdı. Öyle heyecan vermişti ki bu temsil, adeta ben de sanki o cephede bulunmuş gibi hissediyordum kendimi.

Temsilin bütün senaryosu ve yönetmenliği Harbiyeliler tarafından yapılmıştı. Başımızda bir kurmay binbaşı ile provalar yapıyorduk. Amatörce hazırlanmış bir senaryo ve amatör oyuncularla ortaya konulmaya çalışılmıştı. Tarih yaklaşırken bizim temsilden sorumlu binbaşı okul komutanı ile görüştüğünü ve temsil için dışarıdan profesyonel destek alınacağını söyledi. Çok geçmeden Devlet Tiyatroları'nın usta oyuncu ve yönetmenlerinden Sözmez Atasoy geldi. Önce bizim provamızı izlemek istedi. İzledikten sonra senaryonun aslına neredeyse hiç dokunmadı ama sahne dekoru, ışık, sahnelerdeki giriş, çıkış, duruş ve konuşmalara yaptığı çok ufak dokunuşlarla oyun bambaşka bir hal aldı. 

Temsil zamanında TRT ve Devlet Tiyatroları'ndan gerekli kostümler ve profesyonel makyaj ekibi geldi. Bu da temsilin üzerine çekilen cila gibiydi.

Biz bile yaratılan gerçekliğin içine kendimizi kaptırdık. Son sahnede bir arkadaşımız senaryo gereği yerde yatan şehitlerin arasında dolaşarak o muhteşem şiiri okuyordu ve o esnada gerçekten yürekler heyecanla atıyordu.

Bu oyunu okulda önce 18 Mart 1986 günü yapılan anma programında, sonrasında da defalarca sergiledik. Okulun bütün sınıflarının izlemesi için dört defa öğrencilere, daha sonra ailelere ve sivillere sunduk.

Hepsinde de çok büyük alkış aldık.

Bu başarımızdan ötürü okul komutanlığı hepimizi takdirname ile ödüllendirmişti.

Benim bu temsilde yer almaktan büyük bir gurur duymamın yanında bir işe profesyonel ellerin değmesinin o işin değerini ne kadar artırdığını görmem çok önemli bir tecrübeydi.

Peyami Bayram

7 Kasım 2022

İstanbul


04 Kasım 2022

HİKMET

Hikmetiniz himmetinizdir,

Himmetiniz hizmetinizdir,

Hizmetiniz izzetinizdir.

İzzetiniz cennetinizdir.


İlme sarılmak calib-i hikmettir.

İhtiras-ı servet, şan ve şöhret;

İnhiraf-ı şevkettir.

Aslolan adaletle hükmetmek,

Bir de hidemata ülfettir.


Peyami Bayram

4 Kasım 2022

İstanbul

AYRILIK VE AYRILIKÇILIK

Bir kavram olarak ayrılık kelimesine kullanım durumuna göre dört farklı anlam verilmiş lügatta;

1. Ayrı olma, birbirinden uzak düşme durumu, firkat, firak, iftirak, hicran.
2. Değişiklik, farklılık
3. Uyuşmazlık, anlaşmazlık, muhâlif olma, ihtilâf, muhâlefet, mübâyenet.
4. Evlilik berâberliğinin hâkim karârıyle belirli bir süre için kaldırılması.

Sonuncusu arızi ve hukuki bir durum olup sadece iki kişi arasındaki özel bir durumdur. Bunu hariç tutarsak diğer üç değişik kullanımı hepimiz belki de her gün yaşarız. 

Sabah işe giderken evimizden, eşimizden, çocuklarımızdan kısa süreli de olsa bir ayrılık başlar. Sonra hayatın akışı içinde gurbet yolları gözükür uzun süreli ayrılıklar olur. Bir de ölümün getirdiği ayrılık vardır ki bu dünyada kavuşması olmayan bir ayrılıktır.

Hepimiz farklı farklı yaratılmış olduğumuza göre herkesin değişik duygu ve düşünceleri ve buna uygun yaşam tarzları vardır. Bu durum fıtri ve doğaldır. Benim gözlerim bozuk olduğu için gözlük kullanıyor olmam, bir başkasının kıvırcık saçlı olması, ötekinin Afrika'da doğmuş olması, berikinin çekik gözlü olması, bazılarının et yemiyor oluşu, kimisinin geleneksel olarak ya da moda veya inancı gereği değişik kıyafetler giymesi, bir grubun/zümrenin farklı bir anadili olması gibi daha pek çok noktada farklılıklar olabilir insanlar arasında. Bu tür ayrılıklar ayrışma gerekçesi olacak şeyler değil bilakis insanların bir arada yaşamasına renk verir, zenginlik katar. Öyle değil mi ya; tekdüze, renksiz bir yaşamı kim sever ki? Fakat insanoğlu işte; aynaya bakıp kendi yüzündeki sivilceyle bile çatışır.

İhtilaf manasındaki ayrılık konusuna gelince onda da insanlar için çatışmanın değil gelişmenin anahtarı gizlidir. İnsanın düzen kurma, hataları asgariye indirerek toplumsal ve bireysel gelişmeyi sağlamak için sürekli araştırma ve gözleme ihtiyacı vardır. Toplum halinde yaşayan insanın da araştırma ve gözlemlerinden elde ettiğini birbiriyle paylaşması en güzel gelişme vasıtasıdır. 

Ancak insan ötekinin elindeki kendi gözlemlerinden farklı sonuçları kabul etmekte zorlanır. Tamam, belki karşınızdakinin gözlemleri veya görüş açısı tamamen doğru olmayabilir. Peki, kendinizinkinin tamamen doğru olduğunun kanıtı nedir? Halbuki farklı görüşlerin ve fikirlerin sükunetle tartışılması yeni bakış açılarını getirir. Yeni bakış açıları da her zaman kişiyi ve toplumu zinde tutar. İşte burası çok önemli. Bedenen sağlıklı ve zinde olmak için fiziksel aktivite gerekiyorsa zihinsel zindelik için de farklı fikirler, değişik bakış açılarını dinlemek şarttır. Aksi halde insanın düşünce ufku monotonlaşır, sığlaşır, daralır ve sonunda tıpkı devinimi olmayan bir su gibi bir bataklığa döner.

"Barika-yı hakikat müsademe-i efkardan doğar" demiş vatan şairi Namık Kemal. Yani hakikatin ışıltısı fikirlerin çarpışmasından doğar. Tıpkı kapkaranlık bir ortamda el yordamıyla yavaş yavaş yürürken arada çakan şimşekler nasıl hızlıca yol almamızı sağlarsa ihtilaflarımızı da hakikati bulmada bizim için yol bulmaya ve yol almaya birer fırsat, değerli birer imkan olarak görmeliyiz. Elbette ihtilafların münakaşası bilgi, tecrübe ve isnada dayalı metodolojik ve sistematik olmalı. Yoksa "delinin teki kuyuya bir taş atar kırk akıllı çıkaramaz" olur.

Hiç kimse düşmanının hatasını düzeltmeye çalışmaz, hatasından istifade ederek çatışmayı kazanmak ister. Muhalif olmak düşmanlık yapmak değildir. Bilakis muhalif olmak düzeltici olmaktır. Bir toplumun fertleri birbirini rakip olarak görebilir ama düşman olarak görmemelidir.

Hataları düzeltici, yanlıştan doğruya yönlendirici olmak öncelikle mübaşeret ister, yani herkes düzeltmeye kendinden başlamalı. Samimiyet ve dürüstlük bunu gerektirir.

Birlik ve beraberliğin getireceği güç ile aşılamayacak engel, varılamayacak hedef yoktur.

Ayrılık kelimesi ile aynı kökten gelse de ayrılıkçılık bambaşka bir anlam içerir. Ayrılıkçılık toplumu ifsad eden bir hastalık halidir. 

Toplumun bazı fertlerinde örgütlü bir ayrılıkçılık baş göstermişse bu defa söz konusu olan ayrılık değil bölünme, parçalanmadır. O zaman bu bir istişare konusu olmaktan öte tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir haldir. Elbette konuşmak iyidir, tartışmak insanidir ama bu örgütlü bir durumsa bunun arkasında toplumun bütünlüğünün bozulmasından menfaati olanlar vardır muhakkak. Dolayısıyla konuşarak çözüme kavuşturulacak bir konu var idiyse de artık muhatabın özgün bir iradesi kalmadığından gölgelerle boğuşmanın hiç bir anlamı olamaz.

Evet ayrılık renklerimizdir, zenginliğimizdir ancak bölünmek ve parçalanmak bizi geliştirmez tam aksine zayıf düşürür.

Bir ölümün getirdiği ayrılık için üzülürüz, çaresiz sabrederiz ve cennette kavuşmak ümidine sarılırız. Bir de gurbette olana ayrılık özlemle katlanılır.

Aynı toplum, aynı coğrafya, aynı tarih ve aynı kaderi paylaştıklarımızla ayrılık kabul edilemez bir kopuştur. Kim bir kolunu, bir bacağını veya bir gözünü kesip atabilir?

Ailemizi, mahallemizi, şehrimizi ve ülkemizi ayrılıkçılık cereyanından korumanın en güzel yolu ayrılık gayrılık gütmeden birbirimizi sevgiyle saygıyla dinlemeliyiz. Her türlü görüş, fikir ve eleştirilerimizi kendi aramızda sükunetle ve empatiyle yapmalıyız. 

Evden kaçan çocukların esas sorunu huzurlu bir aile ortamı olmamasıdır. Aynı şekilde her bir vatandaşımızın evi, yuvası olan ülkesinden, toplumundan uzaklaşma, ayrılma isteği aynı gerekçelere dayanır zannımca. Bu yüzden bulunduğumuz ortamı huzurlu, güvenli ve adaletli bir hale getirmek için hep birlikte çok emek sarf etmeliyiz.

Bu konuda İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Âkif  Ersoy da harika bir birlik çağrısı yapıyor;

“Sizi bir âile efrâdı yaratmış Yaradan,

Kaldırın ayrılık esbâbını artık aradan" 


Peyami Bayram

4 Kasım 2022

İstanbul


28 Ekim 2022

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ADALET



CUMHURİYET, DEMOKRASİ ve adalet

Yıllardır “cumhuriyet” üzerine çok şey işittik. Peki ama “cumhuriyet” nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar alınır: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”. “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”; “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır.

Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik bir inanç var. Her ne hikmetse, “cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.

Öğrencilere “monarşi nedir” diye sorulduğunda ise, genellikle, “monarşinin bir kişinin yönetimi olduğu”, “monarşide iktidarın halka değil, krala ait olduğu”, hatta “krallığın anti-demokratik ve kötü bir rejim olduğu” yolunda cevaplar alınmaktadır. Bu cevaplar, yine öğrencilerin ilkokul birden beri edindikleri kültürü göstermektedir.

Bu cevapları veren öğrenciler monarşiyi demokrasinin karşıt kavramı olarak tanımlamaktadırlar. Aslında ülkemizde, pek farkında olmasak da, her nedense, monarşi ile demokrasinin karşıt kavramlar olduğu yolunda yerleşik bir anlayış var. Monarşinin anti-demokratik bir rejim olduğu, demokrasiyle uzlaşamayacağı yolunda bilinç-altımıza yerleşmiş bir kanı var. Oysa bu kanı bütünüyle yanlıştır. Bazı araştırmacıların demokratik olarak kabul ettiği 21 ülkeden 10’u cumhuriyet, 11’i ise monarşidir. Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.

Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir. Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

O halde biz cumhuriyet ve krallığın/monarşinin gözlemlenmiş ve deneyimlenmiş verilerle geçerli olan tanımlarını yapmak zorundayız.

Kanımızca cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yukarıdaki tanımlar, demokratik ve anti-demokratik, mevcut tüm cumhuriyetler ve monarşiler için geçerlidir.

Şüphesiz cumhuriyete ve monarşiye isteyen herkes istediği duygusal anlamı atfedebilir. Ama ampirik verilerle tutarlı olan tek tanım yukarıdaki cumhuriyet ve monarşi tanımıdır. O halde, demokrasiye atıf yapmadan, cumhuriyet ve monarşi birbirinin karşıt kavramı olarak tanımlanmalıdır.

Aslında cumhuriyetin demokrasiyle özdeşleştirilerek tanımlanması sadece bize özgü bir hata değildir. Fransız anayasa hukukçularının bir kısmı da cumhuriyeti demokrasinin eş anlamlısı olarak tanımlamaktadır. Onlara göre cumhuriyet, seçilmiş yöneticilerin ömür boyu değil, sadece belirli bir zaman için görevde kalmasını gerektirir. Bu şart sayesinde cumhuriyet, millî egemenliğin en iyi şekilde gerçekleştiği hükûmet şekli haline gelir. Böylece cumhuriyet, millî egemenlik ile ve dolayısıyla demokrasiyle özdeşleşir.

Belki de cumhuriyetin bu yanlış anlaşılış tarzı bize Fransız kültüründen geçmiştir.

Cumhuriyeti devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği rejim olarak tanımladığımıza göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyen Anayasamızın 1’inci maddesinin Türkiye’de babadan oğula veraset yoluyla geçen bir devlet başkanlığının ihdasını yasakladığını söyleyebiliriz. Başka bir şeyi değil.

Türkiye’de cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddınının Tavzihen Tadiline Dair Kanun” ile ilan edilmiştir. Bu Kanunun 1'inci maddesine göre, “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir”. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyerek cumhuriyeti sürdürmüşlerdir. (*)

Antik Yunan felsefesinin babası olarak kabul edilen Sokrates, öğrencisi Platon tarafından yazılan diyaloglarda, demokrasi hakkında derin endişelere ve olumsuz düşüncelere sahip biri olarak tasvir edilir. Platon'un 10 kitaptan oluşan meşhur Cumhuriyet (Republic) isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir diğer karakter ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus'a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye ve anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates, toplumu bir gemiye benzetir.

Sokrates şöyle sorar: "Eğer ki deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?"

Ademantus'un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates'in buna cevabı ise şu şekildedir: "Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanların rastgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?"

Sokrates'in bahsetmeye çalıştığı şey, seçimlerde oy kullanmanın bir "yetenek" olduğudur. Sokrates'e göre oy kullanmak, "rastgele bir sezgi" olarak görülemez. Dolayısıyla oy kullanmanın da, diğer her yetenek gibi insanlara sonradan, dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Yeterli donanıma ve eğitime sahip olmaksızın insanlara oy kullanma hakkının tanınması, yeterli donanım ve eğitime sahip olmayanlara fırtınalı bir havada yolculuk yapacak bir geminin kontrolünün kime teslim edileceği kararını alma yetkisi vermekle aynıdır. 

Platon Devlet adlı kitabında aynen şöyle der: "Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar."

Bize tarih olarak çok daha yakın Nietzsche ise bu konuda aynı görüşleri şu şekilde ifade eder: "Cahil bir toplum özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiç bir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak okuma yazma bilmeyen bir adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir."

Marks’a göre ise, "Cehalet ayrıcalıklı sınıfın elinde ustaca kullanılan bir silahtır."

Elbette bir okul tedrisatından geçmenin ve diplomalı olmanın önemi yadsınamaz. Ama bu tür bir eğitimin mevcut şartlardaki anlamını ve zaaflarını görmeden, bunu kendi başına demokrasi kültürünün gelişimi ve garanti altına alınması açısından yeterli saymak yanıltıcıdır. 

Gerçekten de bu koşullarda en modern eğitim bile, demokrat yetiştirmez, belki sadece bilgiyi meta sanan malumatfuruş yetiştirir… Örneğin Avrupa’da eğer bugün de nispeten kökleşmiş bir demokrasi varsa, bu daha çok 19.yüzyılın eğitimi az yoksul kitlelerinin örgütlü mücadelesi sayesindedir. Görünen o ki; örgütlü ve hakları için mücadele eden "düşük diplomalı" bir işçinin demokrasi eğitimi ve bilinci, kendi halinde ve siyasete katılımı oy vermekle sınırlı "yüksek diplomalı" birinin demokrasi eğitimi ve  bilinicinden çok daha yüksek olacaktır.

Şimdi dönüp bakalım durumumuza. 

Türkiye Cumhuriyeti'ni ayakta tutan şey başta siyaset olmak üzere muhtelif kurumlardır. Demokrasi bireysel olarak aileden başlayarak parlamentoya kadar uzanan toplumun tamamını kapsaması gereken bir bilinç halidir. En küçük köy derneğinden başlayın, sendikalar, meslek birlik ve odalarından siyasi partilere kadar hangi örgütlenmede demokratik bir ortam var? Bir kesim "kurucu irade" olarak kurduğu kurumu, sistemi veya başka bir kesim ise belli bir güç marifetiyle ele geçirerek "zapt ettiği" mevzii kimseye bırakmıyor. Bu durumda düşünen, akleden insanlar  monarşiden kurtulmuş ama oligarşik bir düzende çaresiz bir şekilde demokrasi arayışına giriyor. 

Cumhuriyetin sağlıklı bir demokrasiyle yürümesinin tek çaresi adil bir düzenin tesis edilmesidir. Adaletin sağlanamadığı bir ülkenin cumhuriyet veya monarşi olmasının bir önemi kalmaz. Aynı şekilde adaletin olmadığı bir sistemde demokrasi veya otokrasinin olmasının da hiç önemi olmaz.

Allah nefes verdiği müddetçe yapılması gereken yegane şey yılmadan, usanmadan üretmek için çok çalışmaktır. Bilim, teknoloji, sanat, felsefe, siyaset alanında ürettiğimiz her şey Türkiye Cumhuriyeti'nin daha ileri gitmesine hizmettir. Aynı zamanda çok önemli bir husus da demokrasinin ve demokratik kültürün gelişmesi için her vatandaşın sivil toplum faaliyetlerine azami katılım sağlanmasıdır. Sadece oturduğu yerden eleştiriyle, klavye başında, sosyal medyada paylaşım yapmakla, cafelerdeki dedikodularla ne adalet gelir ne de demokrasi! 

Demokrasi fiilen katılımcılık ister.

Biz binlerce yıllık mazisi olan büyük bir milletiz. Bizden bir kaç kuşak önceki neslin destansı bir mücadele vererek kazandıklarını bırakın tüketmeyi bizim zedeleme hakkımız dahi asla yoktur. Bizim işimiz devraldığımız mirası sorgulamak değil, en az onlar kadar mücadele ederek sonraki nesillere daha yaşanabilir, adil ve müreffeh bir ülke bırakmaktır. 

Yüzüncü yılına girdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin şanlı bayrağının altında hür ve bağımsız yaşamak bizim için en büyük şereftir. 

Unutmayalım ki; Türkiye Cumhuriyeti dünyanın umududur!

Bu şuurda kalmak için en az haftada birer defa on kıtası ile İstiklal Marşı'nın tamamını,  ve Gençliğe Hitabe'yi okumalıyız, çocuklara ve gençlere de okutmalıyız.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

Peyami Bayram


(*)Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34. (www.anayasa.gen.tr/cumhuriyet.htm; erişim tarihi).

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...