04 Mayıs 2017

FETİH RUHU

FETİH RUHU

Büyük atamız Fatih'in bize bıraktığı mirası Konstantin'in fethinden ibaret görmek onu anlamamaktır. Çaldıran kahramanıyla, Plevne gazisini, Mehmet Akif'le Hüseyin Avni'leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk milliyetçiliğidir. 

Fatih'in devletinin belli başlı üç karakteri vardı. 
I. Öncelikle merkeziyetçi idi. Üç kıtaya yakın devlet ülkesini bir merkeze sımsıkı bağlıyordu. Eski Roma İmparatorluğunun koyu merkeziyetçiliği bizde adalet ve mesuliyet prensiplerine bağlı olarakakla hayret veren bir hukuk ve ahlak nizamı içinde yaşatılmakta idi. 
II.Bu devletin diğer karakteri otoriteli oluşuydu. Lakin onda otorite yani tam iktidar, orta çağın İngiltere Krallığıyla, Papalık devletinde olduğu gibi hükümdarın keyf ve iradesinden doğma değildir. Halkın dimağını teşkil eden ilmiye sınıfına yani münevverlere dayanır ve her hareketinden Allah'a hesap vereceğini daima hisseder. 
III. Bu devletin üçüncü karakteri hür bir totalitarizme dayanmış olmasıdır. Yani bu devlet, halkın bütün ihtiyaçlarına uzanır ve onları karşılamaya çalışır. Asri demokrasilerle farkı, asri demokrasilerde iktidar halktan devlete doğru yükselen, tecrübi bir gerçeklik olduğu halde, Fatih'in devletinde devletten halka inen bir andlaşma ve yürütme kudretidir. Rasyonel (akli) bir gerçekliktir. Demokraside ayaklar başı yürütür otorite rejiminde ise baş ayakları idare eder. 

Osmanoğulları'nın çok kuvvetli ve sarsılmaz oluşunun sebebi, önceden pek mükemmel ve insanı her sahada idareye muktedir bir hukuk sistemine, İslam hukukuna sahip oluşları idi. Yüzyıllar fetihlerin kapısıdır. Biz mazide büyük fetihler yapmış bir milletiz. Biliyoruz ki, fethin bir çok şekilleri vardır. Kılıçla ve şiddetle fetih yapılır, kalemle ve hitabetle fetihler yapılır, siyaset ve maharetle fetih yapılır ve en önemlisi kalp yoluyla fetihler yapılır, aşkın dünyamızda nice fetihler yaptığına şahidiz. 

Bize bir fetih lazım... 

Bu fetih ebedi olacak... 
Ruhlarımızda yapılacak. 

Bu fetih, kılıçlarınki kadar kolay değil, sahte şereflerinki gibi hayali değil, ihtiraslarınki gibi süfli değil. Eğer eşyadaki çokluğun ruhlarınızdaki birliğe götürücü bir basamak olduğunu kabul ediyorsanız ve kin ile ithamlarınızı içinizdeki aşk ateşinde eriterek çoklukta birliğin sevgisine ulaşabilirseniz... Eğer hayatı sevdiğiniz kadar, bazan ondan da çok, hakikatleri sevecekseniz, kainattaki nizama benzer bir nizamı ruhunuzda kurmaya ve kudretiniz varsa, ibadetlerini alış veriş olmaktan çıkararak, alış verişlerinizi de ibadet haline koyabildinizse, bütün ruh ve beden kuvvetlerinizi bir ilahi emir yolunda seferber edebildinizse... İnsanlara temasınızda Kur'an'a temas halindeki hörmet ve vecdi bulabildinizse, vücudunuzun ve ruhunuzun en derinlerine kadar indirilen darbeler, sizde sadece Hakk'a şükür, hilkate itaat ve kadere teslim olma iradesini attırıyorsa... Eğer bütün bu meziyetlerin ruhlarınıza bağışladığı hürriyetle harekete geçecekseniz, FETİH MÜYESSERDİR... 

Fatih'in çocukları! 

Putlarımız yoktur, aşkımız imanımız vardır. En üstteki kuvvete değil, en üstteki Kitab'a uzanınız. İradesiyle harikalar yaratan Fatih'in beldesinde hala sihre inananlar, kaderini piyangoya bağlayan aileler, vahşi boğuşmalardaki muvaffakiyetleri alkışlayan genç nesiller ve her yabancı kültürün meddahı ve esiri körpe dimağlar dolaşıyor. 

Bize mutlaka bir inkılap lazım. 

Asla yapılmayan inkılap. Fatih Sultan Mehmet'in mübeşşir ve mürşid olduğu bu inkılabın rüyasını hiç görmüyor musunuz? Büyük fetihler,büyük irade hareketleridir. İnsanı gerçek değerini teşkil eden sonsuzluğa yöneltmiş irade, sonsuz fetihlerin iktidarına sahiptir. İmansız irade ise, sonsuzluğu kaybetmiş, onunla rabıtayı kesmiştir. Dünya nimetlerine köle olur, menfaatlere esir, heveslere hizmetkar olur. Serveti, devleti, tahakkümü, zevklerle dolu gururu sever. İradenin böyle düşüş devirleri, milletlerin yıkılış devirleridir. İradenin iflası, insanın iflasıdır. Böyle devirlerde yeryüzü zulüm ve yalanla dolar. 

Fatih, kendini kaybettiği anda zalim olur. Onun zalim olmamak için bir an bile kalbini kaybetmemesi lazımdır. En büyük fetih esnasında irade sonsuzlukla rabıtasını kestiği anda en büyük musibeti doğurabilir. İşte, İskender'lerin, Sezar'ların, Cengiz'lerin fetihleriyle insanlığa getirdikleri felaketlerin sebebi budur. Gerçek hürriyetin şartı ve belirleyicisi insana verilen değerdir.

Nurettin TOPÇU
Büyük Fetih

Fatih Sultan Mehmet Han Konuşuyor."

Nurettin TOPÇU'nun 1952 yılında Büyük Cihat gazetesinde yayınlanan bir makalesi...


"Fatih Sultan Mehmet Han Konuşuyor."

" Beşyüz yıl önce bana kılıcımın hediyesi olan bu ülkenin semâlarında, bugün nail olduğum “ba’sü ba’de’l-mevt” sırriyle etrafıma bakıyorum.

İstanbul, asırların değiştirdiği bir şehir. Evladım taşra mülkünün varını ona harcamışlar. Onun şimdiki binalarının ihtişamı yanında Topkapı Sarayı’mız eski bir medrese halinde kalmış. Bizden sonrakiler nefislerine hizmet etmişler. Biz cami, medrese, çeşme, imaret yaptırdık. Onlar köşkler, apartmanlar, devlet sarayları, oyun yerleri yaptırmışlar. Bizim vaktiyle kıyamete kadar Muhammed ümmetine hayır kastıyla kurduğumuz vakıfların yerinde, halkın yağmasına vesile olan menfaatler dolaşıyor. Bizim düşmandan aldığımız ganimetleri onlar milletten almışlar. İslam halkının tehlîl ve dua ile doldurduğumuz ağızlarından şimdi hep menfaat ve birbirlerine şekavet yadı dökülüyor. Yollarını ne kadar şaşırmışlar!

Bu etrafımda gördüğüm kâbuslar nedir? Üç tepede üç haçlı zaferi görüyorum. Bu şehrin fethine anahtar olsun diye inşa ettirdiğim büyük Peygamber’in ismini taşla yazan Rumelihisarı’nın üstünde Protestanlar nâkus (çan sesi) inletiyorlar. Ben keşke orada şehid olsaydım. Belki türbem ahfâdımı bu zilletten korurdu.

Ya Ayasofya’nın minarelerindeki ezan sesini kim susturdu? O minarelerde okunan ezan, Allah’ın adı yanında Peygamber’in adını göklere dağıtırken ecdadına bağlı ruhlarda beni de düşündürüyordu da ondan mı? Bin haçlı ordusu bunları yapamazdı! Siz nasıl yaptınız? Bunu asıl yapanlar, şimdi hürriyet kahramanları diye başka bir tepede abide altında defnolunmuşlar, taziz olunuyorlar.

Heyhat bana, heyhat asil evladıma! Bu şehri görmek istemem artık. Ufuklara çevriliyorum. Bakışlarım daha uzaklara dalarak, düşman emelleriyle minarelerinde ezan sesleri susturulan Ayasofya’nın kubbesinden Irak ve Acem’in hudutlarına kadar bütün Anadolu’yu kucakladı. Nice yüz bin şehit kanıyla üzerinde birlik kurduğumuz bu vatan ne kadar perişan olmuş! Kurduğumuz birlikse ayaklar altında. Bir olan Allah’ın adına bağlılık öyle gönüllerden düşmüş ki, hangi emelde birlik kalmış?

Ecdadımın ve benim bir asır döktüğümüz kanların mayası birlik yoğuracakken, şehir şehre, köy köye düşman kesilmiş. Allah’a sığınır gibi hasis menfaatlarına sığınan genç ruhlar ise iki zevk ve devlet şehrinin kapılarından taşraya çıkıp halka hizmet emelini kendinde bulamamış; çıksa da yine menfaate secde edip halka belâ kesilmiş. Maarifte mi birlik kalmış? Bizim İstanbul’dan başka, her birini ayrı kültür ve irfan seviyesiyle ihya ettiğimiz Bursa, Konya, Kırşehir, Urfa, Kayseri, Sivas, Amasya medreselerimizden halka dağıttığı nur ve iman yerine bugün buralarda taassup ve cehalet hüküm sürüyor. Türk yurdunda kaç türlü mektep var? Semâlarına kılıcımla “âmentü” yazdığım şehirde Türk olan laiklerle Müslümanların mektebi, onların da yanında Yahudilerin, Protestanların, Katolik misyonerlerin ve bütün haçlıların mektepleri var.

Şaşırmış ahfâdım, bedbaht evladım! Ruhlarınız bambaşka makinelerden çıkarken onlarla aynı millet yapısını yapmak mı istiyorsunuz? Elbette bu imkânsız olur, birlik yerde sürünür. Sizin muazzam birliğinizi yaratan dünya tarihinden daha azametli tarihiniz dururken, her devriliş devrinde, her inkılabınızda başka bir millete benzemek istediniz.

Kölelerimiz olan zümrelerin her biri bir millet olup da sizden ayrıldıktan sonra sizin içinize sokulup da bünyenizin içinde yabancı bir millet yarattılar ve yine size, bizleri, sizi bir millet yapan ecdadınızı inkâr ettirerek, size düşman olan bu yabancı varlığa Türk milleti dedirtmek istediler. Sizi de bu varlığa hizmetkâr yapmak hırsıyla çalışanlar, sizden nice kahraman başlar kopardılar. Sizin içinizden namus ve azametinizi temsil edenleri zalim mahkemelerde mahkûm ettiler; zillette hizmetkâr olanlarınıza ise devletinizi peşkeş çektiler.

Asırlık servileri ecdâdımın ve evlâdımın ruhâniyetini terennüm eden şu kabristana bakın; meyhane kokuyor. Gazâ meydanlarından eserek mescitlerinizi dolduran hayâ sizi zehirler olmuş. Mâbet sizce yüz karası, ezan sesi düşman sesi demekmiş. Fedakârlık hamakat, duygu, iffetsizlik sayılmış, mertlik size haram olmuş.

Merhamet yerini nefsaniyete bırakmış. Âl-i Osman’ı evlad-ı Yahud eliyle tahtından indirmişsiniz. Bize boyun eğmiş olan pespâye barbarların çocukları, zamanınızın sömürge diyarlarının prenslerine bunu revâ görmediler. Kimden intikam aldınız? Ecdâdınızdan mı? Şüphe götürmez gerçek atalarınızdan mı? Mezar taşım sizden daha vefakâr; hiç olmazsa adıma lânet karıştırmadı. Her hakkı, her idraki çiğneyen varlığınızın bir tek gayesi varmış: saltanatı ortadan kaldırmak. Saltanat… Saltanat nedir size anlatayım. Çünkü iz’anınızı çalmışlar.

Biz bir ilahi saltanat kurmak için yaşadık; bu uğurda cihad ettik. Bu uğurda şiddet kullandık, kendi ailemiz hakkında bile. Biz saltanat-ı ilâhiyye ile ilâ-yı kelimetullâh uğrunda şiddet kullandık. Sizin bin, yüz bin saltanatınız var: her biri bir dünya, bir menfaat, bir fitne saltanatı: hukukî saltanatlar, iktisadî saltanatlar, zümrevî saltanatlar ve bu saltanatların milleti parça parça bölen yüz binlerle esirleri. Biz ilâhi iradenin yalnız bir saltanatını kurmuştuk ve bir olan Allah’a teslim olmuştuk. Siz, her saltanatı tesis için binlerce zulme uşak, binlerce zâlime esir oldunuz. Siz nefsinizin, siz arzın, siz halkın ve siz her şeyin kölesisiniz! Biz, devletteki birliği yıkıcı eşkıyâ başlarını keserdik. Siz eşkıyânın eliyle milletin en ulvî başlarını düşürdünüz. Bir ulvî başı koparıp binbir belâ olan binbir ejderhâ başı yarattınız. Şimdi kim kime esir oldu?

Ruhlarınızda saltanat kuran kâbusun pençesinde iken kendi hürriyetinize beyhude inanmak için çırpınıyorsunuz. Lakin idrakinden artık uzaklaştığınız bir şeyi ve bu bir şeyle birlikte her şeyi kaybettiğinizi de hissediyorsunuz. Mâbetler anbar yapılıp âyetlerin üzerinde bitler dolaşırken nice sultanlarınız beton saraylarda, devirmekliğime feleğin vefa etmediği Batı Roma çocuklarının terennümlerini mırıldanıyor! Koca Sinan’ın Allah’a el ve kanat açan âbidesi olan mâbedin kapısında, üç kıtada kalkan kullanmış ataların bedbaht evladı, mihraba doğru tükürüp geçen İslam çocuğunun lakayt nazarları önünde gök gözlü haçlı çocuklarının ayaklarına kadar eğilmiş, terlik çeviriyor!

Heyhat! Heyhat! Kapansın bu perdeler. Örtülsün bu manzara.

Yerde duran haysiyeti kaldırmak istiyorsanız size bir cihâd yaraşır. Öyle bir cihâd açmalısınız ki, onda disiplin şuursuzluğa, huzur ihtirasa feda edilmesin. Ahlâk kaidesizlikle, Allah ümitsizlikle çiğnenmesin. Vicdanlar kin ve gayza hasret çekmesin.

Bu cihâdın ilk şartı: Birleşin ve bir kılıcın üzerine yemin ediniz. Bu kılıç imanla irfandan yapılmış olsun! Bu kılıç elinizde olduğu halde Hakka saldıranlara yürüyün! Mesuliyetsiz vicdanlara, hayâsız alkışlara doğru yürüyün! Hesapçı korkulara, yalancı maskelere doğru yürüyün! Yürüyün, bunlar yıkılsın artık! Yürüyün, putlar kırılsın artık!

Ancak o zaman benim ve şerefli evladımın çocukları denmeye hak kazanacaksınız! Kılıcım size emanet olsun!”

Kılıcım size emanet olsun!


Nurettin Topçu, Büyük Fetih

Biz bugün İstanbul'da sadece yaşıyoruz, duymuyor ve düşünmüyoruz.

Geçen asırda Amerika'dan gelen idealist bir mühendis, Hamlen, Hisar'daki surların tepesine çıkarak İstanbul'a baktıktan sonra, "Fatih bu şehri bu tepelerden fethetmiş ben de bu milletin kültürünü yine bu tepeden işgal edeceğim!" diyerek kolejin kendi adıyla anılan ilk binasını bu surların yanıbaşına kurmuştu.
Berlin büyükelçiliğinden dönen Ahmet Vefik Paşa oradaki arazisini bu idealist Amerika'lıya satmış ve padişah Abdülaziz'in bir gafletiyle kolejin burada yaptırılması izni kendisine verilmişti.
Sonradan bu hâdiseyi millî vicdanında hârikulâde bir tepki ile karşılayan vatanperver padişah Sultan Abdülhamid Han bunu affedememiş ve Ahmet Vefik Paşa öldüğü zaman nâşının, vasiyeti gereğince Eyüp'teki aile kabristanına gömülmesine müsaade etmeyerek protestanlara sattığı arazinin hemen önünde defnedilmesini emretmiş ve merhumun protestanların çan seslerini işitmesini temenli etmişti.
Hamlen'in: "Bu milletin kültürünü bu tepelerden fetedileceği" emellerine hayat verici ellerin imzaladığı Lozan muahadesi, Maarifte kapitülasyonları kabul ederek Fatih'in çocuklarını milli maarife uzun zaman hasret yaşamaya mahkûm etti. Zahirde lisan öğretmek iddiasına bağlanarak yabancı kültürleri milletin ruhuna karıştıran bu sistem kadar  milletin hayatına tehlike getirici bir şey tasavvur olunamaz.
İtiraf edelim! Hiç olmazsa şu hakikati söylemekten çekinmeyelim: Biz bugün İstanbul'da sadece yaşıyoruz, duymuyor ve düşünmüyoruz. Yeni fetih iradelerine gönül vermesini bilmiyoruz ve birkaç asırdır, memurun endişesi İstanbul'dan başka bir yerde çalışmamaktır. Doktor için de kazanç hırsları İstanbul'da barınıyor. Tüccar için de sömürme emelleri İstanbul'dadır.
Bu hırslara bu süflî emele bir son vermeliyiz. Burada millet bütçesine parazit değil, millet hayatına önder olacak bir üniversite kurmalı ve burada milletin tekrar özüne dönebilmesinin temellerini atmalıyız.
Nurettin TOPÇU "Büyük Fetih"

20 Nisan 2017

Sivrisinek ve covid-19




Bakın,
Allah, bir sivrisineği hatta ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. 
İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. 
Hakikati inkara şartlanmış olanlar ise, “Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?” derler. 
Bu yolla Allah, bir çoğunu saptırırken bir çoğunu da doğruya yöneltir, fakat Allah'a itaati terk edenden başkasını saptırmaz,
onlar ki, öz benliklerine yerleştirildikten sonra Allah'a karşı taahhütlerini bozarlar, 
Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada verirler: 
İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.
Cansız iken size hayat veren ve sizi ölüme götüren, sonra tekrar hayata kavuşturan 
ve sonunda kendisine döndürüleceğiniz Allah'ı nasıl inkar edersiniz?
Ve dünya üzerinde ne varsa sizin için yaratan, plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları kat kat gökler şeklinde düzenleyen O'dur; 
ve yalnızca O'dur her şeyin tam bilgisine sahip olan.

2. Bakara 26-28

19 Nisan 2017

Hesap

Keser döner sap döner..

Olmadı değil mi?
yine olmadı..
Tutmadı, hesaplar bir türlü tutmadı..

Ne oldu?
Yine son sözü onlar söyledi;
Türkiye'nin bağrı yanıkları,
bu toprakların öz evlatları.
Ekmeğinizin buğdayını yetiştiren,
kınalı kuzularını askere gönderen,
köyde çiftçi, 
şehirde işçi..
Öyle asilzade değil sizin(!) gibi,
sıradan asgari ücretli,
hani şu çok çocuklu,
makarna ve bulgurla beslenen,
kuru soğanı ekmeğine katık eden,
parasız yatılı okullarda okuyan,
yaz tatilini Kuran kurslarında geçiren.
Güler yüzlü,
misafirle ekmeğini bölüşen,
iki göz evde gülüşen
çoluk çocuk
dede torun
hısım akraba
derdine düşen.
Kim ne derse desin
bayrağını, ezanını, 
komşusunu,
bir de devletini namusu bilen;
bu ülkenin 
kuşlarına ve kedisine bile merhamet eden;
hainleri, namussuzları
ve bir de aslını unutmuş soysuzları
asla affetmeyen
güzel ülkemin;
Türkiyem'in saf çocukları.

Bize ne mutlu;
Türkiye'den bütün mazlum halklar umutlu..

Peyami Bayram
19/04/2017, İstanbul



22 Şubat 2017





SOVYET ASKERİ TABANCAYI DAYAYINCA… 
"ŞİMDİ B.KU YEDİK"

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye ’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açmıştı. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her gecen gün bir öncekini aratmaktaydı.

Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'ün sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte'ye, Nisan başında ise Viyana'ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan'da Berlin'i kuşattılar.
Kentin merkezindeki bir yeraltı sığınağında kalan Hitler ise, savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti.

Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asıl mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlamıştı. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan'ın şakağına dayadı.
Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına dönüp ağzından:
- “Şimdi b..ku yedik” cümlesi döküldü.
Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:
- "Ne dedung? Ne dedung?..."
Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:
- "Simdi b..u yedik."
O anda sanki bir mucize oldu. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla,
"Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam" yani
"Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.
Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yasamışlardı. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.

Peştemalcıyan ailesi savaştan sonra Berlin’de tanıştıkları bir gazeteciye bu hikayeyi anlattı ve “hayatlarını kurtaran sihirli cümleyi bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini” söyledi. O gazeteci de hat levhayı Emin Barın’a yaptırıp Almanya’ya yolladı…

*ALINTI

15 Şubat 2017

İşi kim yapsın?

İşi kim yapsın?


Hikayemiz Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiç Kimse hakkında. 

Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Herkes Birisi'nin bu işi yapacağından emindi. Gerçi bu işi Herhangi Biri de yapabilirdi ama Hiç Kimse yapmadı. Birisi buna çok kızdı, çünkü iş Herkes'in işiydi. Herkes Herhangi Biri'nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama Hiç Kimse Herkes'in yapamayacağının farkında değildi. 

Sonunda Herhangi Biri'nin yapabileceği bir iş için Herkes Birisi'ni suçladı. 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...