Kıssadan hisse...
Adamın biri bir gün bütün eş, dost, akraba ve komşularını ziyafete çağırmış.
Herkes toplanmış gelmiş.
Sofraya oturmuşlar.
Servis başlamış.
Tabaklara buhar çıkan kazandan birer kepçe doldurulmuş.
Misafirler önlerine konan tabağa bakınca bunu bir şaka olarak düşünmüşler.
Çünkü tabaklara konan sade su imiş.
Herkes donakalmış.
Kimsede bir hareket yok, öylece beklerken, bir yaşlı kişi atılmış;
"bu mu sizin ziyafetiniz?" demiş ev sahibine.
Ev sahibi biraz öfkeyle; "ne oldu? niçin beğenmedin?" demiş.
Adamcağız mahcup bir edayla; "bu sade suya mı çağırdın bizi" deyivermiş.
Ev sahibi de; "aslında size çok iyi bir kuzu yahnisi yapacaktım, kuzuyu yatırdım, tam kesecekken kaçıverdi, kovaladım, dereye düştü, çıkarmaya çalışırken sürüklendi gitti, ben de o derenin suyunu size ikram ettim" der.
Yaşlı adam ve diğer konuklar şaşkın şaşkın bakakalır.
Not:
Yukarıdaki kıssadan bir hisse de şu kişilere gider inşallah;
- Kur'an-ı Kerim'i, daha doğrusu onu anlayacağınız dilden mealini okumanın zararlarından bahseden, böylelikle Kur'an-ı Kerim'i mehcur bırakan(Furkan Suresi 30) ve bir takım kitapları sanki (haşa)Allah'ın kitabının önüne koyanlar.
27 Ağustos 2015
20 Ağustos 2015
KARGAŞA ORTAMI VE BİZ..
"Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!"
Son günlerde yaşadığımız süreç tam anlamıyla kaos yani kargaşa ortamıdır maalesef.
Bu tür kargaşa ortamları çoğu zaman bir geçiş sürecidir.
Süreci iyi analiz etmek de her babayiğidin harcı değildir.
Zaten genellikle kaosu üretenler sonuçlarını da planlamış olduklarından süreci de onlar idare ederler.
Bunun dışındakiler ise sadece izlemekle kalmaz çoğu kere bilerek ya da bilmeyerek kaostan karlı çıkacak olanların ekmeğine yağ sürerler.
Aklı başında insanların bugünden çok yarını düşünmeleri gerekir. Gel gelelim böyleleri tarihin en eski çağlarından beri hep azınlıkta kalmışlardır. Aklını kullanmayan, duygusallıkla hareket eden çoğunluğu ise maalesef her türlü menfaat şebekeleri kendi ikbal ve istikballerini güvenceye almak için kullanagelmişlerdir.
Tarihin miladi 2015 senesinde Türkiye'de yaşayan insanların da bu genel durumdan bir farkı yok.
Olan biteni tam olarak anlayabilen insan sayısından çok bu meselenin aslı nedir diye kafa yoran var mı ona bakmak lazım önce.
Bir takım "tuzu kurular" vardır.
Onlar ortamın gerilmesi, şiddetin artması ve masumların ölmesini çok güzel malzeme yaparak sözde lanet yağdırıp gözyaşı dökerler.
Fakat gerçekte onlar hep kazananla birlikte kazanırlar. Çünkü bir dünya yansa onların bir kalbur samanı yanmaz!
Bazı "ayarsızlar" vardır; onlar da nerede duracağını bilmez, sözde her yana ateş püskürür.
Lakin cürmü kadar ateş yakmaz.
Cahilin kafasını karıştırmaktan başka bir işe de yaramazlar!
Bir de "bağrı yanıklar" vardır.
Bunlar kargaşanın gerçek mağduru olanlardır.
Her yangında yanan, her depremde yıkılan ve her rüzgarda devrilen hep onlardır.
Aslında "bağrı yanıklar" da dahil hiç kimse masum değil.
Yine de çoğunluğu teşkil eden ve asıl ve fiilen mağdur oldukları için ve bu tür kargaşa ortamlarından daima zararla çıktıkları için "bağrı yanık" insanların bir an önce akl-ı selimle düşünmeleri ya da akl-ı selime kulak vermeleri gerekir.
İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif ERSOY bundan tam 102 yıl önce, miladi 1913 senesinde, Balkan Harbi sürerken aynı feryadı dile getiriyordu. Balkanlarda büyük kayıplar verdik, ardından Sarıkamış, Yemen, Hicaz, Çanakkale ve daha pek çok cephede aynı durum. Sonunda zar zor Anadolu topraklarında tutunabildik de Türkiye Cumhuriyeti'ni kurabildik.
Şimdi Orta Doğu'da sınırlar yeniden çiziliyor ve egemenlik alanları yeni dünya düzenine göre ayarlanıyor.
Ya bu düzende pasif kalıp biçilen role rıza gösteririz ve etrafımızdaki ülke bozuntuları gibi pespaye oluruz veya kendi huzur ve düzenimiz için zihnimizi yorar, emek verir var oluruz.
Peyami Bayram
İstanbul, 20/08/2015
İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..”
(Kur’an, Neml, 52)
Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, ziyaretçisiz mezârından;
"Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!"
Son günlerde yaşadığımız süreç tam anlamıyla kaos yani kargaşa ortamıdır maalesef.
Bu tür kargaşa ortamları çoğu zaman bir geçiş sürecidir.
Süreci iyi analiz etmek de her babayiğidin harcı değildir.
Zaten genellikle kaosu üretenler sonuçlarını da planlamış olduklarından süreci de onlar idare ederler.
Bunun dışındakiler ise sadece izlemekle kalmaz çoğu kere bilerek ya da bilmeyerek kaostan karlı çıkacak olanların ekmeğine yağ sürerler.
Aklı başında insanların bugünden çok yarını düşünmeleri gerekir. Gel gelelim böyleleri tarihin en eski çağlarından beri hep azınlıkta kalmışlardır. Aklını kullanmayan, duygusallıkla hareket eden çoğunluğu ise maalesef her türlü menfaat şebekeleri kendi ikbal ve istikballerini güvenceye almak için kullanagelmişlerdir.
Tarihin miladi 2015 senesinde Türkiye'de yaşayan insanların da bu genel durumdan bir farkı yok.
Olan biteni tam olarak anlayabilen insan sayısından çok bu meselenin aslı nedir diye kafa yoran var mı ona bakmak lazım önce.
Bir takım "tuzu kurular" vardır.
Onlar ortamın gerilmesi, şiddetin artması ve masumların ölmesini çok güzel malzeme yaparak sözde lanet yağdırıp gözyaşı dökerler.
Fakat gerçekte onlar hep kazananla birlikte kazanırlar. Çünkü bir dünya yansa onların bir kalbur samanı yanmaz!
Bazı "ayarsızlar" vardır; onlar da nerede duracağını bilmez, sözde her yana ateş püskürür.
Lakin cürmü kadar ateş yakmaz.
Cahilin kafasını karıştırmaktan başka bir işe de yaramazlar!
Bir de "bağrı yanıklar" vardır.
Bunlar kargaşanın gerçek mağduru olanlardır.
Her yangında yanan, her depremde yıkılan ve her rüzgarda devrilen hep onlardır.
Aslında "bağrı yanıklar" da dahil hiç kimse masum değil.
Yine de çoğunluğu teşkil eden ve asıl ve fiilen mağdur oldukları için ve bu tür kargaşa ortamlarından daima zararla çıktıkları için "bağrı yanık" insanların bir an önce akl-ı selimle düşünmeleri ya da akl-ı selime kulak vermeleri gerekir.
İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif ERSOY bundan tam 102 yıl önce, miladi 1913 senesinde, Balkan Harbi sürerken aynı feryadı dile getiriyordu. Balkanlarda büyük kayıplar verdik, ardından Sarıkamış, Yemen, Hicaz, Çanakkale ve daha pek çok cephede aynı durum. Sonunda zar zor Anadolu topraklarında tutunabildik de Türkiye Cumhuriyeti'ni kurabildik.
Şimdi Orta Doğu'da sınırlar yeniden çiziliyor ve egemenlik alanları yeni dünya düzenine göre ayarlanıyor.
Ya bu düzende pasif kalıp biçilen role rıza gösteririz ve etrafımızdaki ülke bozuntuları gibi pespaye oluruz veya kendi huzur ve düzenimiz için zihnimizi yorar, emek verir var oluruz.
Peyami Bayram
İstanbul, 20/08/2015
İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..”
(Kur’an, Neml, 52)
Geçenler varsa İslamın şu çiğnenmiş diyarından;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezarından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler rehgüzârından.
Bu matem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubarından
Hurûş etmekte, son ümmidinin son inkisarından?
Evet, son inkisarından ki yoktur cebrin imkanı;
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nazanı!
Nasıl, ey yolcu, bin lanet gelip etmez ki vicdanı;
Dudaklar, çak çak olmuş, içerken zehr-i hüsranı,
Uzaktan baktı?koşmak nerde!?milyonlarca yârânı.
.......................
Gitme ey yolcu, beraber oturup, ağlaşalım;
Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım!
Ne yapıp ye'simi kahreyliyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicran-ı müebbed, bu ne husran-ı mübin...
Ezilir rüh-i sema, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!
"Medeniyet" denilen vahşete lanetler eder
Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
..................
Hele i'lanı zamanında şu mel'un harbin,
"Bize efkar-ı umumiyyesi lazım Garbin;
O da Allahı bırakmakla olur" herzesini
Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini
Susturan abdalın idrakine bol bol tükürün!...
Yine hicran ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yar-ı müsaid lazım!
Artık ey yolcu bırak Beni, yalnız ağlıyayım!
Bugünkü dilde;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezarından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler rehgüzârından.
Bu matem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubarından
Hurûş etmekte, son ümmidinin son inkisarından?
Evet, son inkisarından ki yoktur cebrin imkanı;
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nazanı!
Nasıl, ey yolcu, bin lanet gelip etmez ki vicdanı;
Dudaklar, çak çak olmuş, içerken zehr-i hüsranı,
Uzaktan baktı?koşmak nerde!?milyonlarca yârânı.
.......................
Gitme ey yolcu, beraber oturup, ağlaşalım;
Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım!
Ne yapıp ye'simi kahreyliyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!..
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicran-ı müebbed, bu ne husran-ı mübin...
Ezilir rüh-i sema, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!
"Medeniyet" denilen vahşete lanetler eder
Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
..................
Hele i'lanı zamanında şu mel'un harbin,
"Bize efkar-ı umumiyyesi lazım Garbin;
O da Allahı bırakmakla olur" herzesini
Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini
Susturan abdalın idrakine bol bol tükürün!...
Yine hicran ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yar-ı müsaid lazım!
Artık ey yolcu bırak Beni, yalnız ağlıyayım!
Bugünkü dilde;
Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, ziyaretçisiz mezârından;
Yürekler parçalar bir üfleyiş dinler yol güzergahından.
Bu matem, kim bilir, kaç kırık kalbin gubarından (tozlarından)
Coşup taşmakta, son ümidinin son inkisârından? (kırılışından)
Evet,son kırılışından ki yoktur Zorlayabilme imkânı;
Bakışlar bekleye bekleye tükenmiş, doğmakta nazlanan tan aydınlığını!
Ey yolcu, nasıl bin lanet gelip ezmez ki vicdanı;
Dudaklar yer yer parçalanmış, içerken acı ve yokluk zehrini,
Koşmak bir yana, sade uzaktan baktı dost sanılan milyonlarca kişi.
Bu ıssız yuvalar bir zaman candan değerliydi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vadide, ceylanlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne gülen gölgeler sezdi;
Fakat bütün geçmişi bir tufan hep boğdu, hep ezdi!
Vefasız yurt! Öz evladın için olsun, vefa yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ışık yok mu?
Allah'ım, kimsesizlikten bunaldım, bir dost yok mu?
Vatansız, evsiz barksız bir garibim... Sığınacak yer yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bari bir "Yok!" diyen ses yok mu?
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım;
Elemim bir yüreğin kaldıracağı yük değil, paylaşalım:
Ne yapıp da ümitsizliğimi yok edeyim bilmem ki?
Öyle korkunç çevremde dönen matem ki!...
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne sonsuz ayrılık, bu ne apaçık bir acı...
Ezilir göğün ruhu, parçalanır yerin kalbi!
Azıcık kurcala topraklan, bak ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!
Bereden kimliğinin rengi kaybolmuş yüzler!
Kim bilir hangi rezillikle oyulmuş gözler!
"Medeniyet" denilen vahşete lanetler eder,
Tek parça haline gelmiş sırıtan dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerce beden!
Nice başlar, nice kollar ki ayrı bedeninden
Alınıp parçalanan çocuklar, beşiğinden;
Sonra bunca hayat, namusu yüzünden kurban edilen!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kesilmiş memesiz anneler!
Teki binlerce kesik gövdeye ait kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün insan yığınları!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felakete uğramışlardır ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları zavallıların öyle büyük
Bir cinayet ki: Cezalar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer parçalanmış ceset bırakıp,
Yükselen ruhlar kafilesi! Sakın yeryüzüne bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var...
Bakmayın, hem tükürün murdar çehremize!
Tükürün:Belki biraz can gelir utanma duygumuza!
Tükürün kaygısız yüzüne Doğu'nun, tükürün!
Canlansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Haçlılar'ın o utanmaz yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele ilânı zamanında şu lanet olası savaşın,
Bize kamuoyu desteği lazımdır Batı'nın;
O da Allah'ı bırakmakla olur saçmalığını,
Halka iman gibi aşılayarak, dinin sesini
Susturan aptalın anlayışına bol bol tükürün!..
Yine ayrılık acısıyla çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi ruhuma uygun bir dost lazım!
Artık ey yolcu bırak... Ben yalnız ağlayayım!
11 Ağustos 2015
TÜRKİYE'NİN KODAMANLARI
Toplam ne kadar vergi verdikleri ile övünen, devletin vergi rekortmeni diye madalya taktığı kodamanlarımızın ödedikleri vergi servetlerine oranla en fazla binde(yüzde değil) 5,5 yani yüzde 0,055 ancak ediyor. Asgari ücretli, işçi, memur ve küçük esnaf ise gelirinin(servet değil) yüzde 20'sini veriyor, diğer dolaylı vergi, resim ve harçlar hariç tabi. Zaten askere giden, şehit olan ve nöbet tutan da bu asgari ücretli, dar gelirli ve küçük esnaf, işçi ve memur çocukları. Yani aslında ülkemizin alt yapısı da üst yapısı da her şeyi bizim gariban halkın emeği, alınteri, gözyaşı ve kanıyla yapılıyor. Zenginler de servetlerine servet katmaya devam ediyor.
Siyasetçiler ise genellikle seçim kampanyalarında sözde bu halkın çoğunluğunu teşkil eden reel/gerçek Türkiye'ye vaatler sunar, seçimden sonra ise derhal bu listedekilerle birlikte onların ve tabii ki kendilerinin menfaatleri doğrultusunda icraata başlarlar.
Dünyadaki bu zalim düzenin son bulması için ezilen mazlumların bu zulmü görmesi ilk şarttır!
Toplam ne kadar vergi verdikleri ile övünen, devletin vergi rekortmeni diye madalya taktığı kodamanlarımızın ödedikleri vergi servetlerine oranla en fazla binde(yüzde değil) 5,5 yani yüzde 0,055 ancak ediyor. Asgari ücretli, işçi, memur ve küçük esnaf ise gelirinin(servet değil) yüzde 20'sini veriyor, diğer dolaylı vergi, resim ve harçlar hariç tabi. Zaten askere giden, şehit olan ve nöbet tutan da bu asgari ücretli, dar gelirli ve küçük esnaf, işçi ve memur çocukları. Yani aslında ülkemizin alt yapısı da üst yapısı da her şeyi bizim gariban halkın emeği, alınteri, gözyaşı ve kanıyla yapılıyor. Zenginler de servetlerine servet katmaya devam ediyor.
Siyasetçiler ise genellikle seçim kampanyalarında sözde bu halkın çoğunluğunu teşkil eden reel/gerçek Türkiye'ye vaatler sunar, seçimden sonra ise derhal bu listedekilerle birlikte onların ve tabii ki kendilerinin menfaatleri doğrultusunda icraata başlarlar.
Dünyadaki bu zalim düzenin son bulması için ezilen mazlumların bu zulmü görmesi ilk şarttır!
29 Temmuz 2015
Kaynak
Suyu kaynağından içmeyi kim istemez?
Sakın herkes ister sanmayın, ısrarlı çağrınıza rağmen bunu istemeyenler vardır ve olacaktır da.
Oysa ki o doyulmaz lezzeti tatmak; berrak, katışıksız suyu kana kana içmek ne hoştur.
Bu doğal ve saf lezzeti tatmamış kimselere bu duyguyu anlatmak ne kadar da zordur. Çünkü onlar çoğunlukla sentetik ortamlarda yaşamışlar, içine başta dezenfektan maddeler olmak üzere içenlerin sağlığını(!) korumak için konulan bir çok kimyasallardan dolayı hayatta suyun gerçek tadını hiç alamamışlardır.
Siz yine de anlatmaya çalışırsınız kaynağından sağlıklı, berrak, leziz suları içmenin zevkini. Lakin bazıları için bu çabanız beyhudedir. Onlar için onlara farklı yollarla, değişik şekillerde ve süslü ambalajlarda sunulan suyun dışında olunca kaynağından da olsa başka su içmek düşünülemez.
Evet düşünülemez, nitekim onların düşünmesini gerektirecek herhangi bir şey yok bu dünyada. Onların büyükleri, ağabeyleri, önderleri, bilginleri her bir şeyi onların yerine düşünmüşlerdir nasıl olsa. Halbuki düşünmezler mi ya da akletmezler mi acaba o meşhur büyükler, ağabeyler, hocalar, efendiler de düşünmeden mi bu vasıfları kesbettler? Tabi ya, yine düşünmekten söz ettik. Yukarıda demiştik oysa, onların kafa konforlarını bozup da bir şey düşünmeleri gerekmiyordu ya!
Neyse biz yine de bunu sorgulayalım; nasıl oluyor da bazıları efendi, ağabey, hoca, mürşid, alim falan oluyorlar? Bunlar da mı düşünmeden, akletmeden bu konumlarına gelmişler? Yoksa onların her biri de gaiblerden mi aldı ilmini, irfanını?
Belki de "şeyh uçmaz, mürid uçurur" sözünün altını bir kez daha çizmek mi lazım burada?
Alemlerin Rabbi olan; rahmeti sonsuz, merhameti sınırsız Allah'a iman eden bir insan için, hatta ölüme çare bulamayan inançsız insanlar için dahi bu hayatı anlamanın ve bu dünyayı yaşanılabilir kılmanın birincil yolu bu hayatı ve her şeyi yoktan var eden Allah'ın insanlığa son mesajı olan Kuran'ı anlamaya gayret etmektir.
İşte tam da burada "o kafa" devreye giriyor ve kitaba iman ettiği halde "biz onu doğrudan okuyup anlayamayız, biz hoca, alim, mürşid, müçtehid, efendi, şeyhlerimizin bize aktardıklarıyla yetiniriz, bunun dışındakiler bidattir, sapıklıktır vs" diyor.
Onlara hepimizin inandığı muazzez kitabımız Kur'an'da onlarca ayette "akıl sahipleri", " düşünmez misiniz", " akletmiyor musunuz" ve benzeri gibi ifadeler geçtiğini hatırlatmanın da pek bir faydası olamıyor çoğu kez maalesef.
Madem öyle; size kaynağından su içmek nasip olmayacak demek ki bu hayatta.
Dilerim içtiğiniz muhtelif katkılı, çeşitli şık ambalajlı sular sizin kafa konforunuzu artırırken akıl nimetinizi tümden ortadan kaldırmaz!
“Gerçek olan dua ancak O’na yapılandır. Onların, O’nun yanı sıra istekte bulundukları varlıklar(*), hiçbir şekilde onlara karşılık veremezler. Onlar, elleri suya ulaşmadığı halde, ağızlarına su kendiliğinden gelsin diye iki avucunu açanlar gibidir. Kâfirlerin duası sapkıncadır.”
Ra’d Suresi 13:14
(*) Hangi şahıs, mevki, güç, otorite olursa olsun; Allah’tan başka bir varlıktan - bu varlık nebiler de olsa- istekte bulunmak, istekte bulunanı müşrik yapar.
“Biz, bu Kitap’ı sana hakk ile indirdik. Öyleyse dini yalnızca O’na has kılarak Allah’a kulluk(*) et.”
Zümer Suresi 39:2
(*)Kulluk, kaçınılmaz, zorunlu bir durumdur; seçim, kul olup olmamakla ilgili bir şey olmayıp, kulluğun kime yapılacağı ile ilgilidir. Kulluk; ya Allah’a özgü olur ya da Allah’ın dışında başka şeylere olur. Kulluğun Allah’a özgü olması özgürlüktür, Allah’tan başkasına: bir güce, dünya malına, insanın kendi hevasına, iktidara, düşünceye, kişiye vs. olması ise köleliktir. Kulluk seçiminde tevhid gerçekleştirilmezse inanca dair her şey anlamını ve önemini yitirir, yaşam ve inanç şirke dönüşür. İnsanın yaşamında kulluğun kapsamadığı hiçbir alan yoktur. Müslüman için kulluk insanın ruhen ve bedenen bütün varlığı ile Allah’a bilinçli bir bağlılık ve yönelmesidir. İbadet, kulluğun mastar formudur. Dinin tek sahibinin Allah, tek kaynağının Kur’an olduğuna inanmak ve yalnızca Allah’ın buyruklarına teslim olmak; şirksiz, hurafesiz, katıksız, küfürden arınmış; saf, arı-duru ve erdemli bir benlik ve samimiyetle Allah’a yönelmek ve Allah’ın buyruğu dışında sünnet, hadis, siyer, tefsir, âlim vb. hiçbir buyruğu din edinmemek.
“Dikkat edin! Halis din yalnızca Allah’a aittir. O’nun yanı sıra veliler(*) edinenler: “Onlara, bizi Allah’a daha yakın bir seviyeye yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” diyorlar. Allah, hakkında tartıştıkları şey için hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve azılı nankörleri doğru yola iletmez.”
Zümer Suresi 39:3
(*) Koruyucu, yardımcı, gözeten, destekleyici, yandaş. Kur’an’da yer alan “Veli” ve velinin çoğulu olan “evliya” sözcüklerine dost, dostlar olarak anlam verilmesi doğru değildir. Bu sözcükler, etik anlamdaki dostluğu değil; siyasi bağlamda yönetmeyi, korumayı, gözetilmeyi ifade etmektedir. Kur’an, “dost” için “halil” sözcüğünü kullanmaktadır.
Peyami Bayram
29/07/2015
Ankara
28 Temmuz 2015
Din
İşleri Yüksek Kurulu Soru Cevaplandırma Platformu
|
|
|
Soru: |
24/07/2015
cuma namazında hocamız hutbede "alemlerin rahmet kaynağı peygamber
efendimiz..." biçiminde bir ifade kullanmıştır. Bu hutbenin DİB
tarafından mı hazırlandığı yoksa hocamızın şahsi hazırlığı mı olduğunu
bilemiyorum. Bu ifadenin doğru olup olmadığını öğrenmek isterim.
Selam ve dua
ile,
|
|
Cevap: |
24/07/2015
cuma namazında hocanız tarafından okunan hutbe, Din Hizmetleri Genel
Müdürlüğümüzün hazırladığı bir hutbedir. Burada "alemlerin rahmet
kaynağı Peygamber Efendimiz..." şeklinde geçen söz konusu ifade maksadı
aşan ve zuhulen söylenmiş bir ifadedir. Zira rahmetin kaynağı şüphesiz ki
Yüce Allah'tır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sadece alemlere rahmet olarak
gönderilmiş bir peygamberdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Seni de
ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107). O (s.a.v) getirdiği
dini ve ahlaki prensipler sebebiyle insanlık için bir rahmet olmuştur.
Nitekim kendisi de bir hadisinde "Ben bir rahmet ve hidayet
rehberiyim" buyurmuş ve müşriklere beddua etmesini teklif edenlere,
"Ben lanetçi olarak değil, alemlere rahmet olarak gönderildim" diye
cevap vermiştir. Hem ayetin ve Peygamberimizin (s.a.v) rahmet oluşuyla ilgili
detaylı bilgi için bkz. Taberi, Tefsir, 18/550 vd.
|
27 Temmuz 2015
Sondan bir önceki ihtar!
Anlaşılan o ki kahrolası sömürgen kapitalistlerin bölgemiz üzerindeki oyunları farklı şekillerde devam ediyor. İnsanlığın en büyük zaaflarından biri ırkçı-faşist kavmiyetçilik ve diğeri de din adı altında barbarca ve bağnazca güdülmek olsa gerek.
Bu haritada yeşilin farklı tonlarında gösterilen bölge dünyanın kalbi sayılan ve kalpgah(heartland) olarak adlandırılan medeniyetler beşiği, yolların kesişim merkezi ve en verimli, en yaşanılabilir, doğal kaynakları çok bol bir bölgedir. Maalesef bu topraklarda yüzyıllarca hakimiyet süren Devlet-i Al-i Osman sistemli bir şekilde sonlandırılmıştır. Yüz yıl önce şekillenen haritada dünyanın emperyal/sömürgeci güçleri şimdi yeni arayıştalar.
Ne kadar PKK, PYD, IŞİD gibi taşeron örgüt varsa hepsi bu kahrolası oyunun birer piyonu olmaktan öte başka hiç bir şey değiller. Bunu anlayamayan bütün ahmaklara da yazıklar olsun. Allah ülkemizi onların ve arkalarındaki güçlerin lanet olası şerlerinden, bütün bölge halklarını da onların her türlü iğrenç tuzaklarına düşmekten korusun.
Rabbim bize tekrar bir İstiklal Savaşı şartları yaşatmasın.
Gün birlik olma, dik durma ve oyuna gelmeme günüdür.
Osmanlı'nın çöküşüne sebep olan hainler ve satılmışlar gibi anılmak istemeyenler barış ve kardeşlik için emek vermeli, bütün hainlere ve satılmışlara karşı teyakkuz halinde olmalıdır.
Ya kafirle çatışmayı göze alarak müslüman, şerefli bir Türk oluruz ya da alçak bir şekilde geberir gideriz.
Başka Türkiye yok!
Peyami Bayram
26/07/2015
İstanbul
Anlaşılan o ki kahrolası sömürgen kapitalistlerin bölgemiz üzerindeki oyunları farklı şekillerde devam ediyor. İnsanlığın en büyük zaaflarından biri ırkçı-faşist kavmiyetçilik ve diğeri de din adı altında barbarca ve bağnazca güdülmek olsa gerek.
Bu haritada yeşilin farklı tonlarında gösterilen bölge dünyanın kalbi sayılan ve kalpgah(heartland) olarak adlandırılan medeniyetler beşiği, yolların kesişim merkezi ve en verimli, en yaşanılabilir, doğal kaynakları çok bol bir bölgedir. Maalesef bu topraklarda yüzyıllarca hakimiyet süren Devlet-i Al-i Osman sistemli bir şekilde sonlandırılmıştır. Yüz yıl önce şekillenen haritada dünyanın emperyal/sömürgeci güçleri şimdi yeni arayıştalar.
Ne kadar PKK, PYD, IŞİD gibi taşeron örgüt varsa hepsi bu kahrolası oyunun birer piyonu olmaktan öte başka hiç bir şey değiller. Bunu anlayamayan bütün ahmaklara da yazıklar olsun. Allah ülkemizi onların ve arkalarındaki güçlerin lanet olası şerlerinden, bütün bölge halklarını da onların her türlü iğrenç tuzaklarına düşmekten korusun.
Rabbim bize tekrar bir İstiklal Savaşı şartları yaşatmasın.
Gün birlik olma, dik durma ve oyuna gelmeme günüdür.
Osmanlı'nın çöküşüne sebep olan hainler ve satılmışlar gibi anılmak istemeyenler barış ve kardeşlik için emek vermeli, bütün hainlere ve satılmışlara karşı teyakkuz halinde olmalıdır.
Ya kafirle çatışmayı göze alarak müslüman, şerefli bir Türk oluruz ya da alçak bir şekilde geberir gideriz.
Başka Türkiye yok!
Peyami Bayram
26/07/2015
İstanbul
18 Temmuz 2015
Mutlu Bir Bayram Sabahı
Şükürler olsun Rabbimiz Allah'a bize Ramazan'la terbiye olma fırsatı verdiği için. Yine şükürler olsun bizi bu güzel Fıtr Bayramı ya da Şükür Bayramı da denilen Ramazan Bayramı'na kavuşturduğu için.
Bu bayram ilk defa Sultanahmet Camii'nde eşim ve bütün çocuklarımla birlikte bayram namazını kılmak nasip oldu. Bir kaç yıldan beri Diyanet İşleri Başkanı'mız Prof. Dr. Mehmet Görmez tarafından bu güzide camimizde kıldırılan bayram namazları gittikçe daha bir coşkulu ve kalabalık oluyor. İlk başladığında ancak iç avlunun dolduğunu gözlemlemiştim. Bu yıl ise dış bahçenin de tamamen dolduğuna şahit olduk. Çok güzel bir atmosfer vardı. Her milletten, her coğrafyadan kadınlı erkekli kardeşlerimizle birlikte Rabbimiz'in huzurunda el bağlayıp kıyam etmek, rükua varmak ve secde etmek çok güzel bir duygu. Eşitliği, kardeşliği, paylaşmayı ve birlik olmayı hissetmek müthiş. Bunu her Müslüman'ın, özellikle de hanımların yaşamasını dilerim. Yirmibeş yıllık eşim hayatında ilk defa Bayram Namazı kıldı ve çok etkilendiğini ve mutluluğunu ifade etti. Maalesef mahalle camilerimiz hem mekan hem de personel açısından yetersiz olduğu için hanımlarımız ve kızlarımız cemaate katılamıyorlar.
Bizi doğusu ve batısı, kuzeyi ve güneyi ile, kadını ve erkeği ile, yaşlısı ve genci ile, beyazı ve zencisi ile dünyanın en güzel şehri İstanbul'da bu güzel bayram sabahında böylesine umut dolu ve coşkulu bir bayram sevinciyle bir araya toplayan Rabbimiz ahirette de bütün geçmişlerimizle aynı şekilde bir araya gelmeyi nasib etsin.
1 Şevval 1436
17 Temmuz 2015
Sultanahmet Camii, İstanbul
Şükürler olsun Rabbimiz Allah'a bize Ramazan'la terbiye olma fırsatı verdiği için. Yine şükürler olsun bizi bu güzel Fıtr Bayramı ya da Şükür Bayramı da denilen Ramazan Bayramı'na kavuşturduğu için.
Bu bayram ilk defa Sultanahmet Camii'nde eşim ve bütün çocuklarımla birlikte bayram namazını kılmak nasip oldu. Bir kaç yıldan beri Diyanet İşleri Başkanı'mız Prof. Dr. Mehmet Görmez tarafından bu güzide camimizde kıldırılan bayram namazları gittikçe daha bir coşkulu ve kalabalık oluyor. İlk başladığında ancak iç avlunun dolduğunu gözlemlemiştim. Bu yıl ise dış bahçenin de tamamen dolduğuna şahit olduk. Çok güzel bir atmosfer vardı. Her milletten, her coğrafyadan kadınlı erkekli kardeşlerimizle birlikte Rabbimiz'in huzurunda el bağlayıp kıyam etmek, rükua varmak ve secde etmek çok güzel bir duygu. Eşitliği, kardeşliği, paylaşmayı ve birlik olmayı hissetmek müthiş. Bunu her Müslüman'ın, özellikle de hanımların yaşamasını dilerim. Yirmibeş yıllık eşim hayatında ilk defa Bayram Namazı kıldı ve çok etkilendiğini ve mutluluğunu ifade etti. Maalesef mahalle camilerimiz hem mekan hem de personel açısından yetersiz olduğu için hanımlarımız ve kızlarımız cemaate katılamıyorlar.
Bizi doğusu ve batısı, kuzeyi ve güneyi ile, kadını ve erkeği ile, yaşlısı ve genci ile, beyazı ve zencisi ile dünyanın en güzel şehri İstanbul'da bu güzel bayram sabahında böylesine umut dolu ve coşkulu bir bayram sevinciyle bir araya toplayan Rabbimiz ahirette de bütün geçmişlerimizle aynı şekilde bir araya gelmeyi nasib etsin.
1 Şevval 1436
17 Temmuz 2015
Sultanahmet Camii, İstanbul
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...


