02 Mart 2023

6 Şubat 2023 Büyük Afet Sonrası

 6 Şubat 2023 Büyük Afet Sonrası

 


Katıldığımız yardım faaliyetleri hakkında gözlem ve yorumlarımı paylaşmak üzere yazdıklarım aşağıdadır.

 

Sözün en başında söylemem gerekir ki; her acıyı ve felaketin getirdiği türlü sıkıntıları en iyi bizzat yaşayanlar bilir elbette. Biz ise İstanbul’da deprem bölgesinden uzak bir şehirde yaşayan insanlar olarak ancak üzerinden saatler geçtikten sonra ancak afetin büyüklüğünün farkına varmıştık. Memleketimiz afet bölgesindeki 11 ilden birisi olmadığı ve birinci dereceden yakınlarımız da o bölgede bulunmadığı için sadece medyadan bilgi almak durumundaydık. Bölgede yaşayan veya memleketi o bölgede olan bazı dostlarımı aradığımda acıyı daha fazla hissetmeye başlamıştım.

Ertesi gün ise elimizden ne gelir, neler yapabiliriz telaşına düştük.

Maddi yardımların bir şekilde yapılıyor olduğunu fakat bunun yanı sıra afet bölgesinde bizzat bulunmak gerektiğini düşündüm kendi adıma. Emekli bir asker olarak aldığımız eğitim ve arazideki tecrübelerimizin böyle zamanlarda işe yaramadıktan sonra ne kıymeti vardı ki. Biz öğrencilik yıllarımızda bir gün emekli olabileceğimizi ama bu vatana karşı sorumluluğumuzun mezara kadar bitmeyeceğini öğrenmiştik.

Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim diye düşünüp araştırırken çok yakın bir devre arkadaşım olan Davut ÇİL ile konuştuğumda bölgede aşevi kurmak üzere yola çıkacağını öğrendim. Benim de yardıma hazır olduğumu söyledim. İkinci bir kafilenin yola çıkacağını ve o kafileye liderlik yapabileceğimi öğrendiğimde derhal hazırlıklara başladım.

Depremin ikinci günü AFAD gönüllüsü olarak bölgeye gitmek için kaymakamlıkta başvuru yapan oğlum da benim ekibe katıldı ve 10 Şubat Cuma sabahı Adıyaman’a gitmek üzere evden çıktık. O güne kadar hiç tanımadığım, varlığından bile haberdar olmadığım HAKEV VAKFI tarafından yardımsever bağışçıların destekleriyle bir TIR dolusu malzeme ve erzak hazırlanırken yine o gün tanıştığımız üç arkadaşla ben ve oğlum bir binek araçla önden hareket etmiştik. Biz hava kararmadan bölgeye ulaşmak maksadıyla TIR’ın yüklenmesini beklememiştik. Ancak Ankara’ya vardığımızda bizden bir gün önce Adıyaman’a varan devre arkadaşımdan Adıyaman’da yeterli aşevi olduğunu durumu netleştirene kadar beklemede kalmamız gerektiğini konuştuk.

Bu durumda ya başka bir bölgeye yönelmemiz veya geri dönmemiz gerekecekti. Durumu netleştirmek için Ankara çıkışında bir dinlenme tesisinde uzun bir mola vererek bir dizi görüşmeler yaptık. AFAD’da genel müdür olan arkadaşım Mustafa Havan ile yoğunluğunun arasında bir fırsat bularak görüştüm. O esnada yanında olan Kızılay genel başkanına sorarak bizi Kahramanmaraş merkeze yönlendirdiler. Bu arada vakit gece olmuştu. Sonrasında verilen irtibat numaraları ile görüşmeler yaparak yolumuza devam ettik. Ankara’nın çıkışında Gölbaşı yakınlarında uzun süre mola verdiğimiz dinlenme tesislerinde ve daha sonra takip ettiğimiz Kırıkkale, Kırşehir ve Kayseri güzergahında sayamayacağımız kadar çok yardım ekibi, yardım malzemeleri taşıyan TIR, kamyon ve çeşitli araçlar gördük. Her gördüğümüz araç ve ekip bize ayrı bir heyecan verdiği gibi ülkemizin çeşitli kesimlerinden bunca insanla aynı iyilik ve yardım yolunda birlikte yol almaktan gurur duyduk. Asker, polis, ormancı, sağlık ve belediye personeli gibi pek çok kamu personelinin yanı sıra onlarca, belki yüzlerce dernek, vakıf, firmanın yanı sıra bireysel olarak yardım için yollara düşmüş insanla karşılaştık. Yol boyunca kimi yerde eksi 24 dereceye varan soğuğa rağmen bu aziz milletin sinesindeki sıcacık sevgi ve merhametle yolculuk hiçbirimize zor gelmemişti.

Nihayet 11 Şubat cumartesi sabah saat 7 sularında Kahramanmaraş merkez Dulkadiroğlu ilçesinde Fatih Anadolu Lisesi bahçesinde konuşlanmış olan yardım ekiplerinin arasına katıldık. Aynı gün Bayburt’tan HAKEV VAKFI gönüllüsü dört kardeşimiz de mutfak hizmetlerine yardım için bize katıldılar. Böylece toplan dokuz kişi olmuştuk. 

Burada Kocaeli valiliğinin koordinesinde Dilovası Belediyesi ekipleri yardım faaliyetini koordine ediyorlar. Türkiye’nin her yanından ve dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen yardım malzemelerini taşıyan TIRlar burada boşaltılıyor, depoya dönüştürülen okulun alt katı ile halı sahada tasnif ediliyor ve köy ve mahalle muhtarları ile irtibat kurularak Dilovası ve Körfez Belediyesinin araçları ve personeli ile muhtaçlara ulaştırılıyor. Dilovası belediye başkanı Hamza Şayir bizzat ekiplerin başında gerçekten son derece özverili bir şekilde bütün mesai arkadaşları ile canhıraş hizmet ediyorlardı. Başkan yardımcısı Fazıl bey ve başkanın özel kalem müdürü Recep bey aralıksız olarak sahada koşturuyorlardı. Elbette bahçesinde faaliyetlerimizi yürüttüğümüz, binasından istifade ettiğimiz Fatih Anadolu Lisesi’nin çok değerli müdürü Ahmet Yağdıgül beyefendinin kendisi de depremzede olduğu halde şahsi mağduriyetini bir kenara bırakarak bize orada bulunduğumuz süre zarfında gösterdiği güler yüzlü muhteşem ev sahipliği ve bizimle birlikte yardımların daha çok kişiye ulaşması için koşturması hepimize bambaşka duygular yaşattı. Kahramanmaraş’ın önemli ziyaret mekanlarından biri olan Yedi Güzel Adam Edebiyat ve Sanat Müzesi’nin hemen yanı başındaki bu lisenin müdürü olan sevgili Ahmet Yağdıgül artık benim gönlümde hiç şüphesiz Sekizinci Güzel Adam olarak yerini almıştı.

Bizim mutfak ekipmanının kurulacağı yeri tespit etmek üzere Dilovası Belediyesi yetkilileri ile istişare yaptık. Okul bahçesinde depremzede ailelerin barındığı iki adet kamelya vardı ve gün içinde AFAD tarafından çadırlar gönderileceği ve ailelerin çadırlara geçeceği bilgisi verilince bu kamelyalardan büyük olanının mutfak için uygun olacağını değerlendirdik. Aileler boşaltır boşaltmaz da bu kamelyayı temizleyip düzenleyerek mutfak haline dönüştürdük, etrafını da brandalarla çevirdik. Yardım malzemeleriyle beraber mutfak ekipmanlarımızın da yüklü olduğu TIR 11 Şubat öğleden sonra ancak bizim olduğumuz yere ulaşabildiği için hazırlıklarımızı tamamlamamız akşam geç saatleri buldu. Bu yüzden ancak ertesi gün, yani 12 Şubat 2023 Pazar günü ilk sıcak yemeğimizi afetzedelere ikram edebildik.

Bulunduğumuz okul bahçesine on adet AFAD çadırı bu işle görevlendirilmiş askerler tarafından kuruldu. Çadırlara ısıtma için yardım TIRları ile gelen elektrikli ısıtıcılar dağıtıldı ancak ilk iki gün okuldan alınan elektrik bütün çadırları aynı anda besleyemediği için afetzedeler yine yaktıkları ateşlerin ve okulun dış kantininde yakılan sobanın başında sabahlamak zorunda kaldılar. Daha sonra Dilovası Belediyesi ekiplerince trafo desteğinin artırılması ile her çadıra elektrik tesisatı çekilerek aileler sıcak çadırlarda kalabildiler. Bu arada biz de mutfak olarak ilk günden itibaren yemek miktarını artırarak en az iki öğünde üçer kap olmak üzere yaklaşık ilk gün 400 kişi ile başlasak da sonraki günlerde yaklaşık 2600-3000 kişiye sıcak yemek sunmaya devam ettik.

17 Şubat 2023 öğleden sonra oğlum ve ben başlattığımız hizmeti yeni gelen arkadaşlara devrederek ayrıldık, ama gönlümüz gözyaşları ile ayrıldığımız depremzede kardeşlerimiz ile yardımsever, hayırsever ve gönlü güzel dostlarımızda kaldı.

Şahsen ben ve oğlum evde kamp malzemelerimiz hazır olduğu için uyku tulumu ile çadırımızı yanımıza almıştık. Ancak bizim kamp malzemelerimiz daha çok yazlık malzemelerdi. Kahramanmaraş’ta gündüz 8 ila 14 derece arasında olsa da geceleri hava eksi 4 derecelere kadar düşüyordu. Dolayısıyla ilk gece çadır yerine okul kantininin mutfağında yere yardım malzemeleri arasında gelen vatandaşlarımızın gönderdiği kullanılmış yataklardan sererek ve ısıtıcı yakarak yattık. İkinci geceden itibaren ise yine yardım için gönderilen ve okul bahçesine konulan iki konteynerden birisine yerleştik ve orada kaldık. Tuvalet ihtiyacını ise civardaki afetzedelerle birlikte okulda karşıladık. Banyo ihtiyacımız için de hemen yanımızda bulunan Gazi Paşa Kışlası’nın imkanlarından istifade ettik. Bir yandan okul bahçesinde olmamızdan dolayı okulun imkanları, öte yandan kışlanın hemen yanında olmamızdan ötürü askeriyenin imkanlarından yararlanmamızdan dolayı deprem bölgesinde mümkün olabilecek bütün konfora sahip sayılırdık. Bu durumda bütün enerjimizi mümkün olduğunca fazla sayıda afetzedeye ve tabii ki bu arada bölgemizdeki yardım ve güvenlik ekiplerine sıcak yemek vermek için harcıyorduk.

Bir mutfak için gerekli malzeme ve erzakın yanı sıra aşçının da çok önemli olduğu malumdur. Özellikle böyle zamanlarda gönüllü çalışacak büyük mutfak tecrübesi olan usta aşçılar çok kritik bir görev üstenmektedirler. Bizim işlettiğimiz mutfakta da ilk başta vakıf çalışanı bir arkadaş (Osman) ile yine vakıf gönüllüsü bir arkadaşımız (Kemal Canarslan) en güzel şekilde yemekleri yaptılar. Sonraki aşamada yine vakıf duyuruları ile Kayseri’den bir usta aşçı (Emre) aramıza katıldı. Ailesi depremzede olan bu sebeple birliğinden izin alıp ailesinin yanına gelmiş ve esas mesleği aşçılık olan bir uzman erbaş (Kadir Kök) kardeşimiz bize destek verdi. Bize çok yakın konumdaki ağır hasarlı Kahramanmaraş Askeri Gazino Müdürlüğü mutfağı çalışmadığı için yemeklerini bizden alıyordu. Burada görevli aşçı bir uzman çavuş kardeşimiz (Muharrem) de mutfağımıza destek verdi. Okul bahçesinde kurulan çadırlarda kalan afetzede vatandaşlarımız da kendi acılarını bir kenara bırakarak bizimle beraber yemek pişirme faaliyetlerine soğan ve patates soyarak katkı sağlıyorlardı. İlerleyen günlerde yardım faaliyetlerine katılmak için bir çok gönüllü aramıza katıldı. İstanbul ve Kocaeli’den gelen üniversite öğrencileri ile Aydın’dan çalıştığı işinden izin alıp gelen can dostum Osman Soydan ve Ankara’dan gelen yardımsever gönül insanı kardeşim Mustafa Mert ile vakıf merkezinden görevlendirilen İbrahim Zeybek kardeşimiz bizim bizden nöbeti devralan ekibi oluşturdular.

AFAD tarafından koordine edilen ve KIZILAY tarafından kurulan Kahramanmaraş’ta yemek dağıtımı yapan bütün kişi, STK, firma vb grupların dahil olduğu “beslenme platformu” adındaki whatsapp grubuna dahil edildik. Böylelikle sahada kimin, nerede, ne kadar yemek yaptığı ve bu gruplardan kimin fazlası veya eksiği varsa bu platformda paylaşılıyordu. İhtiyaçlar karşılanıyor, eksikler de tamamlanıyordu bu platform sayesinde. Karşılanamayan ihtiyaçlarla ilgili Kızılay görevlileri ile gerektiğinde doğrudan iletişime geçerek de çözüm bulunabiliyordu.

HAKEV VAKFI tarafından hayırsever ve yardımseverlerden toplanan ayni ve nakdi yardımlarla bizim mutfak için gerekli her türlü ihtiyacın karşılanması maksadıyla vakıf başkanı Sezgin Çakır İstanbul’da vakıf merkezinde bütün imkanları seferber etmişti.  Bu arada yardım ekibimizde yer almak için onlarca gönüllü de yardımlarda bilfiil görev almak için bölgeye gelmek istiyordu. Sezgin Bey bu gönüllüler arasından sırasıyla ve tabii ki bizim ihtiyacımız ve kalacak yer imkanları ölçüsünde bir kısmını bölgeye gönderiyordu. Gerçekten bütün Türkiye’nin neredeyse tamamı bu enkazın bir an önce kalkması ve afetzedelerin güvenli ve sağlıklı bir yaşama kavuşması için seferber olmuştu. Bunu sahada olduğumuz her an gözlemleme imkanımız oldu. Zaten kurumsal olarak asli vazifesi olduğu ve sahanın esas koordinasyonundan sorumlu olduğu için AFAD ve uluslararası alanda da en büyük yardım kuruluşlarından biri olan ve bölgedeki tüm yardımların koordinasyonunda AFAD ile birlikte hareket eden KIZILAY başta olmak üzere ülkemizin her tarafından kamu kurum ve kuruluşları, parti farkı gözetmeksizin belediyeler ile yine fikir, inanç, siyasi görüş vb farkı gözetmeksizin yüzlerce sivil toplum kuruluşu, büyüklü küçüklü firmalar ve hatta bireysel olarak gelen binlerce yardım gönüllüsü bölgeye ilk günden koşmuştu. Türkiye’nin her yanından asker ve polis bölgede güvenliğin yanı sıra her türlü kurtarma ve yardım faaliyetlerinde bilfiil canla başla çalışıyorlardı.

Gördüklerim sanki bir savaş halinde bir seferberlik çağrısına milletimizin topyekun olarak katılması gibiydi. Bölgedeki görüntüler çok yakın zamanda bütün dünyanın gözlemlediği Ukrayna topraklarındaki savaş yıkımını andırıyordu. Emekli bir asker olarak sivil ve askerlerin hep birlikte arazideki tüm hizmetlerinin de ancak böylesi bir savaş halinde yapılabilecek şeyler olduğunu müşahede ettim. Asla böyle büyük bir yıkımın olacağı geniş çaplı bir savaşın içinde olmamızı elbette istemem. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsünde gördüğümüz milli birlik ve beraberliğin çok daha fazlasını bu afette bizzat görmüş olmaktan son derece gurur duydum. Allah korusun, bu tür hadiselerin millet olarak bizim için gerçek hayatta yaşanmışlıklarıyla adeta birer fiili tatbikat olduğunu düşünüyorum. Bu cömert, fedakar, hamiyetperver ve kadirşinas milletimizin fiilen yaşadıklarını devletimizin ilgili organları, bütün kamu kurum ve kuruluşları ile her alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerimiz her yönüyle analiz ederek çıkaracakları derslerden bundan sonraki faaliyetlerinde ve gelecek nesillerde de kullanılmak üzere ilkeler edinmeleri elzemdir. Yoksa daha önceleri yaşanan pek çok olaylarda olduğu gibi her hata ve yanlış uygulanmaya devam edilecektir. Bireysel tecrübelerin kurumlara aktarılması başta devlet düzeyinde anayasa, kanun, yönetmelik gibi toplumun genelini bağlayan belgelere girmesiyle sağlanır ve kalıcı olur. Sivil toplum açısından da kendi hazırlıkları, eğitimleri ve iç disiplinleri ile muhtemel senaryolara karşı hazırlık plan ve programlarını hazırlamakla bu büyük ve önemli tecrübelerden istifade edilmiş olur.

Bütün bu gözlemlerimin ardından bizzat ve bilfiil tecrübelerimden çıkardığım sonuçları aşağıda paylaşmak isterim.

1.   Böylesine büyük ve hayati öneme sahip bir konuda afet bölgesine arama-kurtarma, enkaz kaldırma, sağlık, lojistik, yemek ve erzak dağıtımı, çadır, konteyner, tuvalet ve banyo hizmeti vb herhangi bir konuda yardım gönüllüsü veya görevlisi olarak gidenlerin yaşadıkları ile ilgili mutlaka soru cevap şeklinde gözlem ve tecrübelerini derlemek gerekir. (Hiçbir bilgi ve tecrübe heba olup gitmemeli)

2.   Doğal afet bölgesi ilan edilen bölgede derhal olağanüstü hal ilan edilmeli ve bununla beraber bölgeye giriş ve çıkışlar kontrol altına alınmalı. (Bölgede asayiş ve düzenin sağlanması, her türlü yardım ve desteğin hızlı bir şekilde ihtiyaç duyulan yere ulaştırılması, gereksiz yığılmaların önüne geçilmesi için bu gereklidir)

3.   Tıpkı savaş hali durumunda TBMM tarafından ilan edilen seferberlik hakkındaki kanun gibi doğal afet durumunda ilan edilen olağanüstü hal için de özel bir yasa çıkarılarak personel ve araç seferberlik hazırlıkları afet öncesinden planlanmalıdır. Bu meyanda özellikle asker, polis ve jandarma emekli subay, astsubay ve uzman erbaşları bu tür durumlar için öncelik gönüllülük esası olmak üzere gerekirse sefer görev emri gibi olağanüstü hal görev emri ile ihtiyaç duyulan bölgelerde görevlendirilmelidir. Aynı şekilde kamu veya özel sektör farkı gözetilmeden iş makinaları, kamyonlar ve benzeri araçlar ile bunların şoför ve operatörleri de görev emri ile afet öncesinde hazırlıklı olmalıdır. Bu sayede afet bölgesine ve afetzedelere daha hızlı müdahale ve yardım ulaştırılabilsin ve organizasyon ve koordinasyonda gecikmelerin önüne geçilebilsin. (Afet bölgesinde araziye ve zorlu koşullara adapte olamayan, psikolojik olarak gördüklerine ve yaşadıklarına dayanıklı olmayan insanların verimli olamadıklarını bilakis içinde bulundukları ekibe yük olduklarını gözlemledim. Emekli bir asker olarak aradan yıllar geçmiş olsa da arazi şartlarına daima hazır olduğumu ve bu tür işlerin üstesinden gelmenin ötesinde birlikte olduğumuz ekip arkadaşlarımıza olumlu yönde etki ettiğini gözlemledim)

4.   Afet bölgesinde yardımların koordinasyonu tek elden sağlanmalı. Bu maksatla bölgenin mülki amiri koordinasyondan birinci derecede sorumlu olmak üzere yardımcı yöneticiler ile takviye edilmelidir. AFAD bölgedeki kurtarma ve yardım faaliyetlerinin merkezi sorumluluğunu taşımakla beraber başta KIZILAY ile işbirliği olmak üzere bütün paydaşları tek çatı altında toplayacak bir mekanizma oluşturmalıdır. Bu maksatla ilk etapta;

a.   Arama ve kurtarma

b.   İlk ve acil yardım (Sağlık)

c.    Enkaz kaldırma

d.   Asayiş

e.   Lojistik(teknik)

f.    Haberleşme ve enformasyon

g.   Afetzede yönetimi

h.   Barınma işleri (elektrik ve kullanma suyu dahil)

i.     Her türlü erzak ve içme suyu ikmali ile dağıtılması

j.     Sıcak yemek yapımı ve dağıtılması

k.   Ekmek yapımı/temini ve dağıtılması

l.     Giyim kuşam temini ve dağıtılması

m. Temizlik işleri (seyyar tuvalet ve banyolar ile çevre temizliği)

n.   Cenaze ve defin işleri

o.   Ulaştırma (bölgeden ayrılmak isteyen afetzedelere yardım)

p.   Sosyal ve psikolojik hizmetler

Konularında birim başkanlıkları ve bunların konuşlanacakları yerler belirlenerek ilk saatlerden itibaren işbaşı yapmaları sağlanmalıdır. Bunun için afet öncesinde muhtemel farklı senaryolara göre hazırlıklar tam ve eksiksiz olarak yapılmış, ayrıca en azından yılda bir kez fiili tatbikatı icra edilmiş olmalıdır. (Bölgede öncelikli görevin can kurtarma ve afetzedeleri güvenli ve sağlıklı koşullara kavuşturma olduğunun bilinciyle iş bölümü ve koordinasyonun ilk andan itibaren hem can kurtarma hem zamandan hem de her türlü malzeme ve personelden azami istifadeyi sağlayacağı gerçeğinden hareketle)

5.   Afet bölgesine gitmek isteyen yardım ekipleri, STKlar, firmalar veya şahıslar bu koordinasyon merkez(ler)i ile irtibata geçerek gitmeli. İrtibata geçmeden yola çıkmış olanların ise bölgeye girişte bu irtibatı sağlanmalı ve bölgeye girişlerine bu şekilde izin verilmeli. Bölgeye ulaştıklarında hangi konuda yardımda bulunacaklarsa ilgili birimin kontrol ve koordinesine katılmalıdır. Katılan birimler ve personel kayıt altına alınmalı, birimlere ve personele mülki amirlikler veya AFAD tarafından tanıtma kartı verilmelidir. Böylece gönüllülerin faaliyete başladığı andan itibaren görevli statüsüne dönüşmesi ve her birinin grup veya birey olarak bütünün bir parçası olduğu hissi yaşatılmalı ve bunun sorumluluğu verilmelidir. (Afet bölgesindeki en büyük sorunlardan birinin acil müdahalede yetersiz ve eksik kalınması, ikincil olarak da afetzedelere sunulan hizmetlerin bölgede dengesiz dağılımına engel olmak için)

6.   Bölgenin sorunlarını, ihtiyaçlarını ve çözüm yollarını merkezi veya üst yönetimle sürekli ve hızlı koordine etmeli. Bu maksatla afet öncesi, normal zamanlarda Türkiye’nin bütün il ve ilçeleri ile belediyeleri eş/kardeş il, ilçe, belediye olarak eşleşmeli ve afet ve olağanüstü durumlarda yardımlaşmanın nasıl yapılacağı tüm detayları ile planlanmalı ve tatbikatları da yapılmalı. (Afet hazırlığının önceden yapılması çok önemli)

7.   Yurtdışından gelen ekipler ve malzemeler için de aynı prosedür uygulanmalı.

8.   Burada belirtilmesi gereken önemli bir konu da afet bölgesinde koordinasyon yetkililerinin bilgisi ve izni olmadan hiç kimse izin ve yetki verilen görev ve belirlenen alan dışında başka işlerle ve başka alanlarla ilgilenmemelidir.

9.   Yardım görevlileri ve gönüllülerinin dikkat ve riayet etmesi gereken konular şunlardır;

a.   Öncelikle yardım işi bir gönüllülük işidir. Kamu görevlisi, STK veya özel firma çalışanlarının da gönüllülük esasına göre bölgeye gitmeleri sağlanmalıdır. Afet bölgesi zor ve çetin şartlarında gönüllü olmayanların faydası olmadığı gibi bölgedeki idareciler ve diğer yardım personeline yük olabilirler.

b.   Afetzedeler için yardım gönüllüsü olarak bölgede bulunulduğu her an hatırda tutulmalıdır. Özellikle afetzedelerle iletişim kurmada bu husus asla göz ardı edilmemelidir. Çok ciddi hayati tehlike atlatmış ve muhtemelen o şoku üzerinden atlatamamış bir kitleyle karşı karşıya bulunulduğu bilinerek hareket edilmelidir. Afetzedelere çok müşfik ve kibar davranılmalı. Onların sert, kaba, suçlayıcı ve hatta hakaret içeren sözlerine bile sabırlı ve anlayışlı karşılık verilmelidir.

c.    Bölgede bulunma gerekçemiz genel olarak “yardım” olsa da herkes içinde bulunduğu birimin yaptığı hizmet ne ise onun dışına çıkmamaya özen göstermelidir. Örneğin sağlık görevlisinin aşevinde bulunması ne kadar saçma ise bir aşçının da arama kurtarma faaliyetine katılması o derece yanlıştır. İnsanların sırf merak ve ilgisi var diye bu tür görev alanı dışına çıkmalara izin verilmemelidir.

d.   Afet bölgesinde yiyecek sıcak yemek, yatacak sıcak bir yatak, içecek sıcak bir çay, istediği zaman duş alma imkanı, oturup arkasını yaslayacak bir koltuk konforunu bulamayacağı gibi tuvalet ihtiyacını gidermekte dahi zorlanacağını göz önünde bulundurmalıdır. Hele ki bunların hiç birisinden şikayet etmemelidir.

e.   Afet bölgesi ve yardım faaliyetleri ile ilgili sosyal medya paylaşımlarında ölçülü ve dikkatli davranmalı. Aşırı duygusal ve ajite edici şeyler paylaşmamalıdır. Afetzedelerin ve özellikle çocukların ve yaralıların görüntülerini izinsiz paylaşmamalıdır.

f.    Fiziksel ve psikolojik olarak yetersiz kalan görevli ve gönüllüleri derhal yenileri ile değiştirilmelidir.

g.   Son olarak afet ve olağanüstü durumlar için ister görevli olsun ister gönüllü olsun herkes her an hazır ve teyakkuzda bulunmalıdır. Bunun için de normal zamanlarda afet ve olağanüstü durumlara hazırlık maksadıyla personel görevlendirme, işleri planlama, malzemeleri depolama, vazifelerin belirlenmesi ve bunlarla ilgili eğitim ve tatbikatlar yapılmalıdır.

h.   Bu son madde kamu veya özel her kurum ve kuruluş, STK ve okullarda muhakkak uygulanmalıdır. Kurumlar arası iş birliği ve koordinasyon toplantıları senede iki defa yaz ve kış sezonlarında muhtemel senaryoya göre yapılmalıdır.

i.     Mümkün olduğunca her evde de buna benzer hazırlıklar yapılmalıdır.

Bu vesileyle 6 Şubat 2023 tarihinde ülkemizde meydana gelen, 11 ilimizi doğrudan ama bütün milletimizi ise gönülden etkileyen bu çok büyük afette vefat eden bütün vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Milletçe el ele vererek devletimizin de bütün imkanlarını seferber etmesiyle afetzede tüm kardeşlerimizin bir an önce güvenli, huzurlu ve mutlu yuvalarına bir an önce kavuşmalarını sağlamalıyız.

 

    Bu büyük afette yaraların sarılması için AFAD ve KIZILAY gibi kurumların yanında ve bazen de önünde çok güzel doğal bir seferberlik ruhu sergileyen aziz milletimizin tüm yardım gönüllüleri, bağışçıları ve hayırseverlerini en derin sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

 

Peyami Bayram

2 Mart 2023

İstanbul

peyamibayram@gmail.com








20 Ocak 2023

EĞİTİM-ÖĞRETİM, OKUL-ÖĞRETMEN, VELİ-ÖĞRENCİ

Giriş

Bundan elli yıl önce, 1972 yılında ilkokula başladım. O tarihten beri, yani yarım asırdır ya öğrenci ya öğretmen/eğitici veya veli olarak farklı şekillerde eğitim hayatının içinde oldum.

Öğrenciliğimde hep öğrenme merakı içinde oldum. Bu öğrenme merak ve isteğim hiçbir zaman tükenmedi ve hala devam etmektedir. Çocuklarımın eğitimi için aile içinde eşimle tam uyumlu bir şekilde sevgi temelli, gözleme dayalı, gelenekle bilimsel metodu birleştirerek ve gerektiğinde uzman yardımı alarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Aile dışında ise yine eşimle birlikte okul, kurs, sosyal etkinlikler ve spor gibi alanlarda daima ilgili, araştırmacı, yönlendirici, teşvik edici, destekleyici ve çocuklarına rol model olma titizliğinde bir veli olmaya gayret ettik. Eğitici ve/veya öğretmen pozisyonunda bulunduğum, özellikle subaylık hayatımda bir şeyi öğretmenin;

- ilk şartının öncelikle öğretmen olarak o şeyi iyi bilmek,

- gelebilecek sorulara hazır olmak,

- konu ile ilgili öğrencide heves uyandırmak,

- konuya/derse ilgisini çekmek

- bu ilgiyi ders süresince canlı tutmak için etkileşimli bir ders anlatımı ile öğrencinin derse katılımı ile aklının, ilgisinin ve öğrenme arzusunun zinde bir şekilde derste/ortamda kalmasını sağlamak,

Sonra da;

- öğretilen konunun önce derste birlikte,

- dersten sonra ise öğrencinin kendisinin tekrarı ile pekiştirebildiğini tecrübe ettim.

Bu yarım asırlık süreçte eğitim ve pedagoji ile ilgili pek çok kitap, makale, araştırma, rapor vs. okudum, programlara katıldım, sunumlar, videolar vs. izledim. Süreç içinde değişen onlarca iktidarın defalarca değişen eğitim politikalarına da şahitlik ettim.

Bunca tecrübenin bende bıraktığı izleri ve elli yılın ardından kendimce çıkardığım sonuçları ilgilenenler ile paylaşmak üzere aşağıda sunuyorum.

 

 

 

Bölüm 1

 

İnsanoğlu eğitilmek için dünyaya gelir.

Veya farklı bir deyişle insan eğitilmeye muhtaç olarak yaratılmıştır.

İlk önce annesinin sütüne ve bakımına muhtaç olan insanın bebeklik çağından itibaren ebeveyninin sevgi ve şefkati ile eğitim süreci başlamaktadır.

Aile ortamında gıda ve barınma ihtiyacının yanında sevgi ve ilgi çok önemlidir. Konuşmaya ve yürümeye başlarken iletişim kurmayı da bebeklik çağından itibaren ebeveyninden öğrenir insan.

İletişim karşılıklı bir etkileşim sürecidir. Bir seri gözlem, bilgi ve tecrübe alışverişidir.

Henüz konuşamayan bebeğin ihtiyaçları verdiği tepkileri gözlemlenerek giderilir. Açlık, uyku veya bez değişimi, temizlik gibi bakım ihtiyaçları ile ateş, hırıltı, burun akıntısı, öksürük vb. verilerle de sağlık/tıbbi yardım ihtiyacı giderilmeye çalışılır.

Bebeklikten iki yaş civarında çıkan çocuğun artık eşya ile ilişkisi daha da artar. Çeşitli oyuncaklarla zekanın yanı sıra el, ayak, vücut becerileri de geliştirilir. Aynı zamanda varsa kardeş veya arkadaşlarla akran, akraba, komşu ilişkisinin temelleri atılmaya başlanır. Bu süreçte yine ebeveyn birinci derecede çocuğun eğiticisi, rehberi, rol modeli, yönlendiricisi, şekillendiricisi olarak başat konumdadır.

Okul çağına gelen çocuğun temel eğitimi artık tamamlanmış olmalıdır. Bu temel eğitim; kendi başına beslenme, düzenli uyku, kıyafetlerini giyip çıkarma, tuvalet ve temizlik/öz bakım becerileri, ana dilini konuşma, çevreyi tanıma, eşya kullanma, aile içi ve aile dışı insani ilişkilerde en basit nezaket kuralları gibi konulardır. Bunun yanı sıra başta mahremiyet olmak üzere her yaştaki insanın bilmesi ve tatbik etmesi gereken adabı muaşeret ve temel ahlaki ilkelerin çocuğa öğretilmiş olması gerekir.

Sorunların bir kısmı işte tam bu aşamada başlıyor. Farklı bir ifadeyle şayet varsa bebeklik ve ilk çocukluk çağındaki sevgi, ilgi ve eğitim yetersizliği ve yine şayet varsa okuldaki sevgi, ilgi ve eğitim yetersizliği çocuğun ilk kurumsal sosyal ortamı olan okula adım atması ile ortaya çıkıyor. Bu durum da haliyle bambaşka sorunlara yol açıyor. Her iki taraftan da okuldan ve aileden sevgi, ilgi ve eğitim yetersiz değilse ne ala. Ancak çoğu kere ya bir taraflı ya da iki taraflı eksiklik, yetersizlik veya hatalı uygulamalar ortaya çıkmaktadır.

Düşünsenize; ilk defa sosyal bir ortama ilkokul birinci sınıfta giren bir çocuk arkadaşlarına küfrediyor, şiddet uyguluyor, arkadaşının malzemesini izinsizce alıyor, etrafı pisletiyor. Çocuğun bu davranışlarının sorumlusu bu safhada okul idaresi veya öğretmen olamaz elbette.

Bu aşamadan itibaren öğrenci merkezde olmak üzere okul/öğretmen-öğrenci-ev/aile üçgeninde sorumluluklar pay edilmeye başlanır.

Öğrenciye derslerin yanı sıra okul içi ve dışı beşerî münasebetler ile kendi ayakları üzerinde durabilmek, üreterek gelişmek, bölüşerek sosyalleşmek ve böylece içinde yaşadığı topluma katkı sağlamak konusunda teorik ve pratik bilgilendirme, yönlendirme ve bilinçlendirme hem ailenin/ebeveynin hem de okulun/öğretmenin asli ve ortak ödevidir/görevidir. Nitekim insanoğlunun binlerce yıllık serüveninden edinilen tecrübeler göstermiştir ki; ancak çalışan, üreten, bölüşen ve gelişen insanlar mutlu olur.

- Çalışmak için;

insanın önünde bir hedef/ülkü/mefkure ve buna ulaşmak için plan ve program,

- Üretmek için;

bilgi, malzeme/sermaye, tecrübe ve emek,

- Bölüşmek için;

ahlak ve hukuk,

- Gelişmek için;

düşünmek/akletmek (felsefe), bilim, sanat gerekir.

Bütün bunların genç nesillere aktarılması, belletilmesi ve yaşam tarzı haline getirilmesi için köklü bir eğitim sistemi olmazsa olmaz tek şarttır.

 

Bölüm 2

 

Hayat döngüsünde eğitim sadece çocukluk ve gençlik çağı ile kısıtlanamaz. Bu döngünün her aşaması adeta "beşikten mezara kadar" eğitim ile iç içe olmalıdır. Ayrıca her ev, her aile, her işyeri, her kışla, her fabrika, her kurum ve kuruluş adeta bir okul gibi olmalı ki toplumun her kesimi hayatın her safhasında ihtiyacı olan gerekli eğitimi alabilsin. Ancak ve ancak bu sayede insanlarımız mutlu ve müreffeh, ülkemiz de ahlaki, akademik, endüstriyel ve ekonomik olarak sağlam temellere sahip olur.

Bu ideal fert, ideal toplum, ideal ülke tablosuna kavuşmanın yolu hayatın her alanı ve her safhasında eğitim için ilk şart önce eğiticilerin eğitilmesidir.

Peki, hangi eğiticilerdir bunlar? Başta anneler, babalar, sonra öğretmenler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri dahil bütün kamu ve özel kurum ve kuruluşlardaki yöneticiler ile belli sayıda çalışanı olan tüm işverenler sürekli eğitime tabi tutulmalıdır.

Yukarıdaki paragrafta tasavvur edilen ve biraz ütopik duran düşüncemizi şimdilik bir kenara bırakalım.

Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra yapılan inkılaplar arasında en önemlilerinden birisi eğitim ve öğretimin birleştirilmesiydi. Eskiden mektepler, medreseler ve farklı isimlerle anılan eğitim kurumları mevcutken Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kamu ya da özel tüm okullar ve eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı çatısı altında toplanmıştır. Böylelikle eğitimin tek tip ve ortak bir müfredat ile planı, programı yapılması amaçlanmıştır. Gelinen noktada ülkemizdeki eğitim sisteminde okul öncesinden yüksek öğrenimin bütün kademelerine kadar devletin belirlediği eğitim/öğretim stratejisi uygulanmaktadır.

Türkiye'de bütün çocuklar okul öncesini de sayarsak 13 yıllık zorunlu eğitime tabi tutulmaktadır.

Bu süre içerisinde çocuklara hangi ideal/ülkü/mefkure için veya ne gibi bir hedefe ulaştırmak maksadıyla ne türlü vasıftaki eğiticilerle nasıl bir eğitim verilmektedir?

Ülkemizin insan kaynağının planlaması yapılmış mıdır?

Yani bir çocuk bu 13 yıllık sürece girerken 13 yıl sonra ülkemizde kaç çiftçi, kaç işçi, kaç mühendis, kaç asker, kaç polis, kaç doktor, kaç laborant vs. ihtiyacı olacak bunlar belli midir ve bu çocuklar bu miktarlardaki ihtiyaçlara yönelik mi eğitileceklerdir?

Yoksa bu zorunlu sürede her çocuğa standart bir eğitim verilerek 18 yaşına gelmiş, üniversite çağına erişen gençler rastgeleliğe mi terk edilecekler/ediliyorlar?

Evet, yukarıda ilk başta söylediğimiz gibi eğitim her şeyin başı, bireysel ve toplumsal gelişmenin temelidir; ihmal edilmesi ve aksatılması telafisi güç hasarlara, geri dönüşü imkânsız hatalara sebep olabilir. Ancak sistemin girdileri ile elde edilmek istenen çıktı sağlanamıyorsa ortada önemli bazı sorunlar var demektir.

13 yıl eğitim için önemli bir süre olduğu kadar insan hayatında da oldukça yüksek bir orana denk gelir. Ülkemizdeki ortalama yaşam süresini 70 yıl kabul edersek verimli bir eğitim ve çalışma/üretime katılma için çok sayılmayabilir belki. Ancak gençlerin optimum seviyede eğitim ile iş hayatına, üretime teşvik edilmeleri hem bu süreden hem de diğer kaynaklardan tasarruf sağlar.

12 yıllık zorunlu eğitim sonunda ülkemizin çoğunluğunun anadili ve devletin resmi dili olan Türkçe konuşma, okuma ve yazma konusunda bile gençlerimiz dökülüyor maalesef.

Kaç gencimiz ülkemizin temel taşı olan bağımsızlık destanımızın özeti sayılan İstiklal Marşımızı anlayabiliyor? Diplomalı gençlerimizin yüzde kaçı kusursuz bir dilekçe yazabilir?

Daha vahim olanı söyleyeyim mi;

Baksanıza etrafınızda konuşan gençlerin yüzde kaçı düzgün bir cümle kurabiliyor?

En az sekiz yıl verilen yabancı dil dersleri, ki basit bir hesapla 1000 saate yakın ders demektir, kime ne kadar bir yabancı dili öğretebilmiştir.

Kabaca günlük ortalama 6 dersten hesaplasak, haftada 30 ders, yılda 1080 ders, 12 yılda yaklaşık 13.000 ders saati demektir okulda geçen süre.

Bu sürenin sonunda elde edilen hasıla nedir?

Gençlerimizin %3 ila 5 arası iyi bir eğitim aldığını girebildikleri yüksek öğretim kurumları ile ortaya koymuş oluyor. Belki bir bu kadarı da meslek liselerinden aldıkları eğitimin hakkını verebiliyor ve bir mesleğe yöneliyorlar. Diyelim ki bunların toplamı %10. Peki, geri kalan gençlerimizin hali nedir?

Umumiyetle aileler çocukları için “elinin ekmek tutması” kaygısı ile en bilindik yolları tercih ederek şehirli, okumuş, maaşlı/sabit gelirli bir hayat tasavvur ediyorlar. Ancak bu yüzeysel ve öğrenilmiş/belletilmiş çaresizlik eseri bir durum maalesef devlet yetkilileri tarafından dikkate değer bir talep olarak algılanıyor ve bu temelsiz talebin karşılanması için projeler hayata geçiriliyor.

Aslında devletin, yani strateji belirleyicilerin ülkenin varması gereken noktaya ulaştıracak sanayi, bilim, teknoloji, güzel sanatlar gibi vasıtaların nasıl ve ne kadar insan kaynağına ihtiyaç duyduğunu tespit etmesi şart. Sonra da eğitim sistemi ve stratejisini ona göre oluşturmalıdırlar. Oluşturulan bu stratejiye göre teknik, sınai, edebi, sanatsal ve akademik altyapı kurulmalıdır.

Sözde her siyasi iktidarın milli eğitim politikası ve programı olmuştur tüm cumhuriyet tarihinde. Ancak neden bazı mesleklerde yeterli istihdam olmadığı için mal/hizmet üretimi aksamakta veya yapılamamaktadır? Örneğin tıp, hukuk eğitimi mi yetersizdir yoksa bu alanda istihdam mı plansızdır ki hastanelerde iyi hizmet alınamamaktadır ve yargı sistemi çok ağır işlemektedir? Her iki alanda da yapısal sorunlar olduğunu varsaysak bile yeterli ve nitelikli eleman olsa bu iki alanda bu kadar çok sıkıntı olmazdı.

Biz yine eğitim kısmına dönersek; özellikle son yıllarda açılan onlarca özel yüksek öğretim kurumları ile her alanda yüzbinlerce diplomalı işsiz yetiştirilerek ülkemizin hem ekonomik hem sosyolojik hem de ahlaki, manevi dengeleri erozyona uğratılmıştır.

Bunları tek tek ele almak isterim.

Ortalama 23-24 yaşına kadar eğitim sistemi içinde kalan gençler üniversite mezunu olarak daha yüksek beklentilerle iş hayatına atılmak üzere iş arayışına başlıyorlar. Karşı tarafta gerek kamu ve özellikle de özel sektör bu mezun bolluğunda adaylar arasından doğal olarak daha yüksek beklenti ile seçim yapıyorlar. Bu durumda ücretlendirme de haliyle daha düşük seviyeden başlıyor. İyi yetişmemiş ama diplomalı mezunlar çalışan nüfusun öğrenim düzeyini resmi rakamlar bazında yükseltmiş olsa da iş verimliliği ve çalışanların tatmin düzeyi o oranda düşmektedir.

Öte yandan işsizlik rakamları çok sayıda gencin öğrenci olması dolayısıyla yanıltıcı bir şekilde düşük gözükmektedir. 2022 itibariyle 19.155.571 çocuğumuz ilk, orta ve lise düzeyinde, 7.821.280 gencimiz ise ön lisans ve lisans düzeyinde çeşitli kamu ve özel eğitim kurumlarında öğrenim görmektedirler. Yaklaşık 27 milyonluk bir nüfus Avrupa'daki İsviçre, Avusturya, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Belçika, Hollanda, Portekiz, Norveç, İsveç gibi ülkelerin de aralarında bulunduğu irili ufaklı 42 ülkenin nüfusundan fazla olan bu rakam hiç de azımsanamayacak bir rakamdır.

Bu nüfusun bir şekilde ekonomiye katkı sağlayabilecek önemli bir kısmı maalesef sonunda yine işsizlik rakamlarının içinde yer alacak. Çünkü planlı bir eğitim ve istihdam politikası yok.

Üstelik aldıkları eğitimle ilgili bir iş yapamayacak bu gençlerin ailelerine ekonomik külfeti de ayrı bir sorun olarak ortada durmaktadır. Yetkililer belki de bunu bilerek kısa vadede farklı bir ekonomik döngüyü tasarlamış olabilirler. Ancak eğitim ve getireceği sonuçlar ülkemiz için hiçbir zaman kısa vadeli düşünülmemesi gereken en önemli konuların başında gelmektedir.

Toplum içinde bir önceki jenerasyon ile mukayese edildiğinde formel eğitim düzeyinin yükseldiği halde sosyal yaşamda ilişkilerin aynı oranda iyileşme gösterdiği söylenemez. Yolsuzluk başta olmak üzere dolandırıcılık, kadın cinayetleri, hırsızlık, uyuşturucu ticareti/kullanımı, cinsel taciz/istismar gibi pek çok adli vakada artış söz konusu maalesef.

Bunun yanı sıra evlenme yaşının gecikmesi ile boşanma oranlarının artması da buna paralel gitmektedir. Hem evlilik yaşının gecikmesi hem de boşanmalarda ekonomik sebepler, işsizlik, eğitim/kariyer planı gibi sebepler önemli yer tutmaktadır.

 

Bölüm 3

 

Nasıl Bir Eğitim?

Ortaya koyduğumuz bu tablonun ardından daha iyi ve mutlu bir gelecek nesil, daha güçlü bir kültürel, eğitim ve sosyal altyapı ile beraber ülke ekonomisinin, dolayısıyla da bireysel olarak istihdam imkânı ve ekonomik refah nasıl gerçekleşebilir?

Eğitimin en temel taşı ebeveyndir. Bu sebeple eğitim birincil ve öncelikli olarak aile müessesesinden başlamalıdır. Halen kullandığımız "helal süt emmiş" tabiri ne kadar önemlidir bizim toplumumuzda, şükürler olsun. Bu önemi nesilden nesle taşıyan tüm geçmişlerimize rahmet olsun. Bu bizim için başlangıç noktası olmalı ve "helal süt" emzirme bilincinde anneler ve helal kazanç peşinde koşan babalar yetiştirmek gayesiyle yola çıkmalıyız. Diğer her şeyi de bunun üzerine bina ederek gidebiliriz.

Mutlu, tatminkâr, çalışkan ve hakperest bir ailede yetişen bireyler her ne yaparsa yapsın, hangi okulda ve nasıl bir eğitim alırsa alsın öncelikle kendisiyle barışık, çalışkan, üretken ve topluma faydalı bir insan olur. Elde edilmek istenen bireysel ölçekte hasıla bu olmalı. Böyle bireylerin toplamından oluşan toplum güçlü bir milleti doğurur, güçlü millet de büyük bir devleti, büyük devlet ise tüm insanlığa adaleti, ilmi, sanatı ve felsefesi ile muhteşem bir medeniyet kurar.

Bu ilkelerle yetişen gençlerin eğitici/öğretmen olarak vazife alacağı bir sistemin her kademesinde verimlilik esası gözetilmeli ve maksada uygun eğitim programları olmalıdır.

A. Okul öncesi ve ilkokul eğitiminin esas maksadı;

- çocukların anadilini en iyi şekilde okuyup, anlayabilmesi, güzel bir el yazısı ile yazması, derdini rahatlıkla anlatabilmesi, insanlarla yazılı ve sözlü iletişim kurabilmesi için iyi bir Türkçe eğitimi verilmeli,

- ülkesine, milletine ve bu ikisinin temel manevi değerlerini aidiyet ve sorumluluk duygusu düzeyinde çok iyi öğretilmeli,

- matematik, sosyal ve fen bilimlerinde gündelik yaşam için gerekli temel bilgilerin pratik hayatla birlikte yaşatılarak öğretilmeli,

- sosyal, sportif ve kültür/sanat alanında ilgi ve isteklerinin tespit edilerek buna yönelik etkinliklerde bulunması sağlanmalı,

B. Ortaokul düzeyinde;

- milli ve manevi değerlerin sağlıklı bir zemine oturması, vatan ve millet bilincinin sağlam temelleri için Türk edebiyatının seçkin eserleri incelemeli bir şekilde okutulmalı,

- bu maksatla yakın çevrede kültür gezileri yapılmalı,

- hastane, yetimler yurdu, huzur evi, hapishane, karakol, kışla ve bazı kamu kurumlarına geziler yapılmalı,

- meslek seçimine ve çocukların istidadını tespit etmeye yönelik farklı iş kollarına yönelik işyeri, fabrika, tesis vb. ziyaretleri yapılmalı,

- akademik olarak matematik, sosyal ve fen konularında güncel hayatın gereklerini kavramaya yönelik eğitimler verilmeli,

Bu eğitim düzeyinde en önemlisi çocukların bundan sonraki eğitim ve çalışma hayatı ile ilgili meslek seçimine yönelik istidat ve kabiliyetlerinin çocuk, aile, öğretmenler kurulu ve uzman pedagogların ortak görüşü ile tespit edilmesi olmalıdır.  Çocuklara bu tespite göre akademik ve/veya meslek eğitimine yönelik diploma verilmelidir.

C. Lise düzeyinde;

Orta okul mezuniyetine uygun olarak akademik ve/veya meslek eğitimi için iki seçenekli bir yol haritası olmalı;

1. Akademik eğitim alacak gençlerin alacakları eğitim üniversitelerdeki ilgili bölümlerin belirleyeceği bir müfredata uygun olarak yapılmalıdır. Bu gençler öğrenim süresinde üniversiteler ve Tübitak, Türk Tarih Kurumu vb. kuruluşların ilgi alanında olacaklar ve gerekli ortak çalışmalar yapılacaktır.

2. Meslek eğitimine yönelecek gençlerin eğitimi ise ilgili üniversitelerin yanı sıra ilgili meslek kuruluşları ile ortaklaşa hazırlanan müfredata göre yapılmalıdır. Bu gençler lise öğrenimi boyunca ilgili bir işyerinde zorunlu olarak fiilen çalıştırılmalıdır. Bu zorunluluk hem öğrenci hem de işyeri için olacaktır. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili tüm bakanlıklar, üniversiteler ve meslek örgütleri koordineli çalışacaktır.

Meslek eğitimi alanı sanat ve spor branşlarını da içermelidir.

İki farklı seçenekte eğitimine devam eden gençler için akademik ve mesleki eğitimin yanı sıra bakanlıklar ve/veya yerel yönetimler vasıtasıyla kamu yararına faaliyetlere katılmalarına imkân sağlanmalı ve bu katkılarından dolayı ödüllendirilmelidirler.

Bunların yanı sıra lise düzeyindeki gençlere aldıkları eğitimin gereği olan yabancı dil eğitimi yaz tatillerinde her yıl ikişer aylık kamplarda daha çok pratik yapılabilecek şekilde verilmelidir. İlk ve ortaokul düzeyinde yabancı dil tamamen seçmeli olmalıdır.

Üniversite eğitimi;

Tüm derslerden başarılı olan öğrenciler lise diplomasını alabilmeli ancak Millî Eğitim Bakanlığı tarafından merkezi sistemle yapılan lise bitirme sınavları ile uluslararası geçerliliği olan bir belge verilmeli. Üniversite eğitimi almak isteyenler bu sınavda alınan not ile diploma notunun ağırlıklı toplamı ve lise öğretmenlerinin tavsiye mektupları ile her üniversiteye doğrudan başvuru yapabilmeliler. Üniversiteler ise her yıl Türkiye Eğitim Şurasının MEB başta olmak üzere tüm bakanlıklar, TÜBİTAK ve TÜİK ile beraber TOBB, TMMOB, Barolar Birliği, TESK, TÜSİAD, MÜSİAD ve TÜRK-İŞ gibi meslek örgütlerinden alınan veriler ve taleplerle belirleyeceği nitelikler ve ihtiyaç duyulan adetler göz önünde bulundurularak ön kabul şartları açıklamalı ve öğrencilerin müracaatlarını değerlendirmeli ve dilerse özel bir sınava tabi tutmalıdır.

 

SONUÇ

 

Daima öğrenmeyi hayat tarzı olarak seçmiş ve öğrendiklerini hayatına tatbik etmek için gayret içinde bir insan olmaya çalıştım. Hangi konuda olursa olsun hayatım boyunca bildiklerimin bilmediklerimden az olduğunu fark ettim. İnsanın diğer yaratılanlardan en önemli farkının eğitilebilen ve iyi eğitildiğinde ise tüm diğer yaratılanlardan üstünlüğünün ortaya çıkabileceğine inanıyorum. Bu üstünlük diğer insanlara ve/veya diğer yaratılmışlara büyüklük taslamak değil elbette. Zira insan öğrendikçe, eğitildikçe acziyetinin daha çok farkına varmaktadır.

Dünyaya gelen her bebek insanlık için bir umuttur. Nefes almaya başladığı andan itibaren onun öncelikle sağlıklı bir şekilde hayata tutunması, sonrasında sevgiyle kucaklanarak iyi bir eğitim alması başta ebeveynlerinin olmak üzere tüm insanlığın vazifesidir.

Her bir çocuk bu dünyaya iyilikler saçmaya aday olduğu kadar baş belası da olabilecek bir noktadadır. Biz yetişkinler evimizde, yurdumuzda ve tüm dünyadaki çocuklarımızı, gençlerimizi bu bilinçle sahiplenmeliyiz.

Her canlı gibi biz insanlar da ölümlü mahluklarız. İnsanoğlu ölümden sonrası için dünyada bırakacağı şeylerin muhasebesini yapar. İnanıyorsa ahiretteki hesabını da buna katar.  İnsanın ölümünden sonra bıraktığı eserler olmasa dünyada kuru bir kemikten başka nedir ki? 

İnsanın sadece soy bağı olanlara değil bütün insanlığa miras bırakacağı en kıymetli şey yetiştirdiği/eğittiği veya eğitilmesine vesile olduğu bir insandır. Bunun yanında elbette varsa ilim ve sanat alanlarında bıraktığı eserler ile insanlık yararına yaptığı/yaptırdığı okul, hastane ve buna benzer insanlığa vakfettiği binalar, kurumlardır.

Hayatta acizane edindiğim bilgi ve tecrübelerimi tamamen bu duygu ve düşüncelerle öncelikle kendi çocuklarıma, sonra dostlarıma ve ülkemin insanlarına belki bir nebzecik de olsa bir fikir vermesi için paylaşmak istedim.

Elbette her şeyin doğrusunu Allah bilir. Yukarıda yazdıklarım tamamen yaşayıp, gördüklerimden ve okuyup araştırdıklarımdan idealize ettiğim bir dünya görüşünü yansıtır. Sözünü ettiğim ideal içimde yeşerttiğim ve kendimde ve ailemde olabildiğince yaşattığım fiili bir durumdur.

Bu vesileyle kendi zaviyemden elli yıllık gözlem, bilgi ve tecrübelerimi bütün noksan ve yanlışlıkları ile aktarmak istedim.

Yazdıklarımın bütün noksan ve kusurları bana aittir, her türlü eleştiriye açığım.

Son söz olarak;

Her şey anne karnına tutunan bir damlacık umutla başlıyor.

İnsanlığın umudunu yeşertenlerden olmamız dileğiyle...


Peyami Bayram
20 Ocak 2023
İstanbul








13 Ocak 2023

Gösterişli hayat

Bir yarış halindesiniz;

mütemadiyen gösteriyorsunuz;

giydiklerinizi, 

yediklerinizi, 

içtiklerinizi,

herkes görsün der gibi

açıyorsunuz evlerinizi, 

mahreminizi…


Ha bire konuşuyorsunuz,

bilip bilmeden ker konuda

herkese ayar veriyorsunuz,

kendinizi; 

hep yüksekte görüyorsunuz..


Bilmez mi sanıyorsunuz;

o  yırtık ayakkabılılar,

ya da çömelip duvar dibinde oturanlar 

sizin o serveti 

kimden çaldığınızı?


Anlayamazsınız;

nargile dumanında kaybolduğunuz 

kafelerde,

umarsız şuh kahkahalarınızın 

yankılandığı  

o caddelerde 

otobüs bekleyen 

asgari ücretli delikanlının

içindeki yangını 

anlayamazsınız…


Biz sizi biliriz;

sefahatle gülüşünüzün ardındaki 

o sefil istihzayı 

çok iyi biliriz.


Evet, biliriz biz;

sırıtan kibrinizi de

görünmez sandığınız maskelerinizi de

ve saklamaya çalıştığınız

duygudan yoksun plastik çehrenizi de...


Daima aldığınız,

vermeyi hiç bilmediğiniz,

paylaşmayı asla düşünmediğiniz

o kadar aşikar ki;

en sonunda sizi

biçare gireceğiniz toprak sever belki.


Peyami Bayram

13 Ocak 2023

İstanbul 

11 Ocak 2023

Kelime, kavram ve anlam

Hayata anlam katmak..

Anlamlı bir hayat yaşamak..

ve hayatın anlamını kavramak..


Biz insanlar konuşarak anlaşırız.

Konuşmak için de kelimelere ihtiyacımız vardır.

Kelime, anlamı olan sözdür. Anlamsız sesleri ancak konuşmayı öğrenmeden önce bebekler çıkarır. Büyükleri bebeğin o anlamsız seslerine bile  mimikleri ve halleri ile beraber bir anlam vermeye, ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırlar. Zira anlamak iletişim kurmanın olmazsa olmazıdır.

Bilmediğimiz bir dilde konuşan bir insanla bile ortak kelimeler bulmaya veya işaret diliyle anlaşmaya çalışırız. 

İnsan hep anlama merakındadır diğer insanları veya olayları. Bu merakını yitirmiş olanlar ya kibirli, zorba, aşırı bencil tiplerdir veya yaşama arzusu ve ümidini yitirmiş kişilerdir. Kanımca her ikisi de psikolojinin veya psikiyatrinin alanına girer.

Anlamak öyle sanıldığı kadar kolay değildir, emek ister. Anladığını zannetmek ise bambaşka bir şeydir. Kişinin kendisini kandırması ve bunun da beteri anlamadığını etrafındakilere anlamış gibi satmasıdır.

Daha küçük yaştan itibaren insan kelimeleri iyi öğrenmeli, varsa farklı anlamlarını, hangi durumda ne anlama gelebileceğini iyice kavramalı. Yoksa ne derdini anlatabilir ne de başkalarını anlayabilir doğru bir şekilde. 

Yani herkes önce anadilini çok iyi öğrenmeli. Peki, kimden ve nasıl? Adı üstünde anadil, ana dili, yani ilk önce anneden öğrenilecektir. Anne sevgi, şefkat ve merhamet dilini her kelimenin ruhuna yükleyerek öğretecektir çocuğuna. Ve elbette baba da bunun bir parçası olacak ve aile ocağında öğrendiği kelimeler ve onların anlamlarıyla hayata katılacaktır çocuk.

Kelimelerden sonra kavramlar çıkar insanın karşısına. Nesneleri, kişileri,  düşünceleri ve olayları anlamak, yorumlamak ve zihinde canlandırmak için kavram bilgisi çok önemlidir.

Kavramları ise ailenin yanı sıra okuldan, öğretmenlerden ve kitaplardan öğrenir insanlar.

Kavramları tam ve doğru olarak anlayamayan insanlar kişileri, olayları ve hayatı anlamada, anlamlandırmada yetersiz kalırlar. Kişiler ve olaylar karşısında özgün bir tavır ve tutum geliştiremezler. Kendi eksikliği ve de ezikliği sebebiyle bu konuda daha yetkin gözüken kişilerin etkisi altına girerler ve onların yönlendirmesi ile hareket etmek durumunda kalırlar.

Kısacası insan, hayata anlam katmak, anlamlı bir hayat yaşamak ve hayatın anlamını kavramak için öncelikle anadilini iyi öğrenmelidir.

Hayatı, işi ve ilişkileri için kelimeleri ve kavramları zihninde çok iyi bir şekilde yerli yerine oturtmalıdır.


Peyami Bayram

10 Ocak 2023

İstanbul 

07 Ocak 2023

üç beş kişi

üç beş kişiydik hepsi,

sözü dinleyen,

yalın kitap çıktık yola,

yolda olmaktı aklımız, 

fikrimiz..


sevincimiz

göğsümüze taktığımız güllerdi,

yolların dikenine aldırmadan,

yalın ayak yürüdük,

ayağımızdaki kutsal sızıyı 

yüreğimizde bir madalya gibi 

gururla taşıdık..


yolun ortasında durmadık,

koşmayı beceremesek de

orta yoldan ayrılmadık.


hiç pazarlık yapmadan;

olanı hesapsız verdik,

zorluklar yıldırmadı bizi,

gönlümüzdeki yangınla

içimizdeki umudu yeşerttik.


başımıza ne geldiyse

hepsini baş üstü ettik,

amma hiç eğilmedik..


bir derdimiz vardı;

asla taviz vermedik,

ne bulduysak sevindik

yolda

dava adına..


kimler geldi geçti,

ne sözler söylendi,

ne ettiyse

herkes kendine etti..

yıllar geçti gitti de

baktım yanıma,

döndüm ardıma,

saydım kaç yoldaş kaldı diye

hâlâ yalın kitap yürüyen;

bilmiyorum,

var mı şimdi sözü dinlenen..

ve o günlerden kalan;

üç beş kişiydik hepsi,

gerisi yalan..


Peyami Bayram

6 Ocak 2023

İstanbul


05 Ocak 2023

Tekdüzelik, alışkanlık ve bağımlılık


Modern yaşamın mimarları insanların hayatına düzen koymakta pek mahirler doğrusu.

Kentli yaşam döngüsünün içine giren veya kendini içinde bulan insanların çoğunluğu bunu sorgulamaz. Hatta kendisini öyle çaresiz ve seçeneksiz görür ki sorgulama ihtiyacı bile hissetmez. Adeta mecburi yön tabelası ile yönlendirilmiş gibi dayatılan hayat döngüsünü yaşamak zorundadır.

Genel olarak ilk çocukluk evresinden sonra okul yılları. Ardından peş peşe sınavlarla bir diploma, bir meslek peşinde geçen yıllar. Sonra iş arama, iş bulma, çalışma, evlenme, düğün/nikah borcu ödeme, araba kredisi borcu ödeme, ev kredisi borcu ödeme, çocukları için aynı döngüyü yaşama, emeklilik hesapları yapma, hastalıklar, hastaneler ve herkesi bekleyen son..

Bu tekdüze yaşamın içerisinde hafta sonları AVM yerine ailece bir piknik yapılmışsa, yaz aylarında bir kaç hafta tatil yapılabilmişse bir nebze olsun bu sıradanlığın dışına çıkmış olur kentli alt ve orta gelir grubu insan.

Sakın yanlış anlaşılmasın; bir üst katmanda olsalar da zengin/varlıklı kesim de bu tekdüze hayat döngüsünü bilfiil yaşamakta.

Tekdüze yaşam zamanla alışkanlık halini alır ve bu döngüden istese de çıkamadığını düşünmeye başlar o "çok meşgul" insan.

Öyle bir hal alır ki bu tekdüze yaşam herhangi bir el sanatı, müzik, spor ya da kitap okumaktan bile uzaklaşır. Zira vaktini yeterince dolduran elinde, önünde, evinde ve her yerde ekranları vardır artık onun. Çıkamaz bu kısır döngüden. Artık bu alışkanlıklar işgal etmiştir tüm zamanını.

Sorsanız biraz şikayetlense de "yapacak bir şey yok" paradoksuna hapsolmuştur, kodlanmış bir robot gibi yaşamaya devam eder.

İlerleyen yaşlar ile kredi/borç, çocukların geleceği ve emeklilik hayali gibi bağların artmasıyla bu yaşam şekli bir bağımlılığa dönüşür ve artık içinden çıkılmaz bir hal alır.

Modern insanlar olarak içine hapsedildiğimiz bu tekdüze yaşama alışkanlığının hepimizi götürdüğü/götüreceği bağımlılık özetle böyle işte.

Bu zinciri kırmak, özgürlüğe kavuşmak, tabiatla kucaklaşmak, insanca yaşamak için yapılacak ilk şey sorgulamaktır şüphesiz. 

Sadece sorgulama cesaretini gösterebilenler kendilerine farklı yollar çizebilirler. 

Başka bir dünya mümkün diyebilenler de işte onlardır..

Her türlü bağımlılık böyle bir süreçtir.

Herhangi bir ilişkisinde önce tekdüze bir yaşam süren insan sonra bunu alışkanlık haline getirir, alışkanlığına ısrarla devam edince onun bağımlısı olur.

Bu ilişki ister herhangi bir nesne ile , ister bir kişi ile veya isterse soyut düşünce ile olsun sonuç değişmez.

Hiç kimse bu anlamda herhangi bir alışkanlıkla dünyaya gelmez. Sıradan bir davranış bazen taklit, bazen özenti, bazen de kaçış veya arayışla belki bir defalık, belki de denemek maksadıyla başlanan bir şeydir ama bir de bakmışsınız o şey alışkanlık yapmıştır. Ya verdiği zevkten, hazdan veya sağladığı az ve basit faydadan yahut elde edilen sosyal statüden dolayı vazgeçilemeyen bir bağımlılık olmuştur.

Türkçemizde ne güzel bir kelime ile tanımlanmış bağımlılık. Yani, bağımlı olma hali; bağımsızlığını, özgürlüğünü yitirme.

Lafa gelince özgürlük ve bağımsızlık nutukları atan insanların kişisel olarak ne tür bağımlılıkları olduğuna iyi bakmak lazım.

Uyuşturucu, içki, kumar, sigara gibi çokça dile getirilen bağımlılıkların yanı sıra bence sorgulanmadığı, yargılanmadığı, eleştirilmediği ve en önemlisi de hayatta her şeyden daha önemli hale getirildiği takdirde; servet, şöhret, makam ve cinsellik de birer bağımlılıktır.

Bağımlılıktan kurtulmak özgür kalmaktır. 
Özgürlük ise toplumlar için olduğu kadar bir insan için de en temel, en önemli ve en büyük güçtür..


Peyami Bayram
5 Ocak 2023
İstanbul




25 Aralık 2022

Varla yok arasında


Gördüğüne var dedin,

Yediğine kâr dedin,

Hayatı kumar bildin;

Günlere hep zar dedin..


Nefsine hoş gelenle

Zevk verene yâr dedin,

Doğru söz söylemeyle

Dürüst işe zor dedin..


Hak söz diyen dostuna

Düşman bilip hâr dedin,

Albenili şeytana

Sırrın verip sar dedin..


Unuttun bak âhiri,

Göremedin zâhiri,

Bilemedin O Bir'i;

Güneş varken kar dedin..


Peyami Bayram
25 Ocak 2022
İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...