18 Eylül 2015

Barış, Demokrasi ve Halk

Barış, Demokrasi ve Halk
Bazı kelimeler ve kavramlar var ki kullananı çoktur.
Yani çok kullanışlıdırlar.
Nasıl söylesen, ne biçim yazsan gider.
Kimsenin söz söyleme şansı olmaz, itiraz kaldırmaz.
Karşı çıkanı mimlenir.
Düşmanlık edenin ocağı söndürülür, ne mümkün.
Öyle sihirli kelimelerdir ki karşındakini derhal tesirine alır.
Birinci kelimemiz: Demokrasi.
Var mı itirazı olan?
Yok.
Olamaz..
Sözde herkesi katılımcı kabul eden, herkese eşit haklar sunan kutsal(!) kelime.
İkinci kelime: Barış.
Bu da en sevilen kelime/kavramlardan biri.
Kim itiraz edebilir ki?
Kim istemez ki?
Çocuklarımıza ad olmuş bir hayal, bir amaç.
Karşıtı çok sert ve soğuk ( yoksa sıcak mı demeli ); Savaş!
Gel gör ki bu kelime/kavramları özellikle bazı siyasetçilerden ve özellikle dünyanın emperyal güçlerinden duyduğumda; "yine bir yerlerde birilerine bir oyun, bir tezgah, bir kumpas kuruluyor eyvah!" diyorum içimden.
Halkın, yani insanların çoğunluğunun bunu nasıl algıladığına gelince içim daha çok yanıyor.
Sonra diyorum ki: herkes layığını bulur.
Her zaman olduğu gibi.
Vesselam.
Peyami Bayram
17/09/2015
İstanbul

16 Eylül 2015

Ruh, beden, akıl ve kalp

Ruh; 

Allah'tan insana açılan bir kapı.

Aynı zamanda

insanın ulvi yanı. 


Beden/Nefs;

insanın maddi/fiziki 

ve aynı zamanda 

onu süflileştiren tarafı. 


Akıl;

insanın dünyayı algılama, yorumlama

ve uygulamasında komuta/kontrol merkezi.

Ruhla beden arasındaki koordinatör. 


Kalp ise;

ruhun aynası,

bedenin yaşam merkezi,

aklın da sigortasıdır.


Allah

bütün bunları

Uyum ve intizam

içinde

bir arada tutmayı,

ruhun rehberliğiyle,

aklın yörüngesinde,

selim bir kalp

ve sağlıklı bir bedenle

yaşamayı nasib etsin.


Peyami Bayram
15/09/2013, Moskova


10 Eylül 2015

Küffarla Savaşımız

Küffarla Savaşımız


Daha ilkokul ikinci sınıfa gidiyordum. Evimize yeni televizyon alınmıştı. Bütün programları ailecek dikkatle izliyorduk. İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü o günlerde vefat etmişti. Televizyonda sürekli onunla ilgili programlar yapılıyordu. Bu yüzden o günleri çok iyi hatırlıyorum.
Rahmetli babam çok koyu bir Adalet Parti'li, yani Demirel'ci olduğu halde yine aynı fikirdeki rahmetli amcamla birlikte İnönü'nün cenazesine gitmişlerdi. Bazı yakınlarımız babama "Siz AP'li değil misiniz? İnönü CHP'li olduğu halde niçin cenazesine gittiniz?" diye sorduklarında; "Ne münasebet! O bizim İstiklal Harbi kumandanlarımızdandı hem de ikinci Cumhurbaşkanımızdı" dediğini çok iyi hatırlıyorum. Rahmetli babamın bu bakış açısını bugünlerde daha iyi anlıyorum.
Ülkemizin dört tarafındaki komşularında ekonomik, siyasi, askeri konularda bunca sıkıntılar varken ve bizi de bu ateşin içine sokmaya çalışırlarken rahmetli babamın asil duruşu bir kez daha hatırıma geldi.
Yüz yıl önce dünyanın egemen güçleri ittifak halinde bizi yok etmek için yola çıktıklarında onları Çanakkale'de durduran sonra da bütün imkansızlıklara rağmen Dumlupınar ve Sakarya'da bozguna uğratan ve tam da bugün 9 Eylül 1922'de son kalıntılarını İzmir'den denize döken bu milletti.
O yıllarda telefon, mobil cihazlar, bilgisayar, internet, facebook, twitter ve bilmem ne sosyal medya araçları da yoktu.
Dedelerimiz, ninelerimiz padişah şöyle yaptı, sadrazam böyle yanlıştı, komutanlar bilmem ne etti gibi yorumlarını sosyal veya sosyal olmayan medyada paylaşarak her kafadan bir ses çıkarmıyordu. Çünkü onlar milli bir şuur, islami bir ahlak ve insani bir erdeme sahiptiler. Bu durumları onların gerçek düşmanı yani küffarı apaçık görmelerine yetiyordu. Böylece bir bayrak altında yalınayak da olsa toplanıp hep birlikte aynı hedefe taarruz edebiliyorlardı. İşte o ruhla ve o inançla bugün üzerinde hoyratça yaşadığımız bu güzel vatanı bize bırakarak âhirete göçtüler.
Şimdilerde her bir ağızdan çok bilmişçe laflar, hükümet politikalarını eleştirmek görüntüsü altında bilerek ya da bilmeyerek Türk devletine ve milli birliği sarsıcı tavırlar almış başını gidiyor.
Lütfen hepimiz önce gerçek düşmanın piyon olarak kullanılan PKK gibi pespaye çapulcu sürüsünün olmadığını, onu kullanan dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sınırsızca hükmetme arzusundaki uluslararası sermaye güçleri ve bunların devlet görüntüsündeki şebekeleri olan başta İngiltere, Almanya, ABD, Rusya, Çin, Fransa ve elbette İsrail gibi ülkeler, yani cümle küffar olduğunu bilmeliyiz.
Bu temel bilgiyi aklımızdan asla çıkarmadan onların piyonlarının oyunlarına gelmeden, onlara "sen git de ağan gelsin" diyebilmeliyiz. Bunun için böyle hassas zamanda ülkemizde başta Cumhurbaşkanlığı makamı olmak üzere hükümet ve özellikle de Silahlı Kuvvetlerimiz hakkında moral bozucu, güven sarsıcı, milli birlik ve beraberliğimizi zedeleyici söz ve eylemlerden uzak durulmalıdır.
Bu küffar düşman bizim önce moralimizi bozmak, azmimizi kırmak, umudumuzu yitirmemiz ve sonra da çözülen safların arasına dalarak bizi bozguna uğratmayı hedeflemiş gözüküyor.
Demokratik bir Cumhuriyette yaşadığımızı unutmayalım. Ama sözlerimiz ve eylemlerimizin neye hizmet edebileceğini de iyi hesap edelim.
Bu topraklarda yaşayan her insanı kardeş bilmeli, silahlı her unsuru ve terör destekçilerini kolluk kuvvetlerine havale etmeli, bu meyanda orduya ve polise yardımcı olmalıyız ve onlara güvenerek moral vermeliyiz.
Allah zalimleri sevmez, zalimlere meyledenleri de affetmez.
Şehitlerimiz için rahmet dilemeyeceğim, zira Allah onların en yüce makama eriştiklerini bize bildiriyor, onları tebrik ediyor, imreniyorum.
Gerektiğinde hepimiz küffarla savaşta şehid olmaya hazır beklemeli, bunu yüz yıl önceki gibi cümle aleme ilan etmeli, cenazelerde asla gözyaşı ve matem görüntüsü vererek, hele ki ülkemizin idarecilerine sataşarak küffarı ve piyonlarını sevindirmemeliyiz.
Küffara karşı savaşan ve bu şuurla milli birliğe katkı sağlayan herkese selam olsun.
Peyami Bayram
09/09/2015
İstanbul

03 Eylül 2015

Çocuk uyudu

Ah be çocuk,
sen ne tatlı uyudun öyle
kumsalda..
şeker de yersin cennette,
parkta da oynarsın.
uçan balonların da olur..
renk renk boyalarla
masmavi bir gökyüzü çizersin,
sımsıcak bir yuva,
bacası tüten,
içinde annen, baban
bir de sen..

Bize bakma sen
bu dünyada
biz yokuz..

Unut gitsin bizi
seni unuttuğumuz gibi.

Biz sıfatlarımıza
layık olamadık.
İnsan olamadık.
Müslüman olamadık.
Mü'min olamadık.
Adam gibi adam olamadık.

Tarihimizle övündük,
ecdadımızla gururlandık,
inancımızla böbürlendik..
olmadı be çocuk..
İçi boşaldı 
yüreklerimizin
sevgiden
merhametten
cömertlikten
ve 
mertlikten yana..

slogandan başka
söyleyecek sözümüz kalmadı
zalime,
ve zorbaya
mazlumdan yana..

Sen uyu
yavrucağızım
cennette huzurun boldur..

burada uyuyan gafilleri
cehennem ateşi
uyandırır..

Peyami Bayram
03/09/2015
İstanbul




27 Ağustos 2015

Kıssadan hisse...

Adamın biri bir gün bütün eş, dost, akraba ve komşularını ziyafete çağırmış. 
Herkes toplanmış gelmiş.
Sofraya oturmuşlar.
Servis başlamış.
Tabaklara buhar çıkan kazandan birer kepçe doldurulmuş.
Misafirler önlerine konan tabağa bakınca bunu bir şaka olarak düşünmüşler.
Çünkü tabaklara konan sade su imiş.
Herkes donakalmış.
Kimsede bir hareket yok, öylece beklerken, bir yaşlı kişi atılmış;
"bu mu sizin ziyafetiniz?" demiş ev sahibine.
Ev sahibi biraz öfkeyle; "ne oldu? niçin beğenmedin?" demiş.
Adamcağız mahcup bir edayla; "bu sade suya mı çağırdın bizi" deyivermiş.
Ev sahibi de; "aslında size çok iyi bir kuzu yahnisi yapacaktım, kuzuyu yatırdım, tam kesecekken kaçıverdi, kovaladım, dereye düştü, çıkarmaya çalışırken sürüklendi gitti, ben de o derenin suyunu size ikram ettim" der.
Yaşlı adam ve diğer konuklar şaşkın şaşkın bakakalır.

Not: 

Yukarıdaki kıssadan bir hisse de şu kişilere gider inşallah;

- Kur'an-ı Kerim'i, daha doğrusu onu anlayacağınız dilden mealini okumanın zararlarından bahseden, böylelikle Kur'an-ı Kerim'i mehcur bırakan(Furkan Suresi 30) ve bir takım kitapları sanki (haşa)Allah'ın kitabının önüne koyanlar.



20 Ağustos 2015

KARGAŞA ORTAMI VE BİZ..

"Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp 
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp 
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var... 
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var! 
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza! 
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza! 
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün! 
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün! 
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere! 
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere! 
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne! 
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! 
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün: 
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!"


Son günlerde yaşadığımız süreç tam anlamıyla kaos yani kargaşa ortamıdır maalesef.
Bu tür kargaşa ortamları çoğu zaman bir geçiş sürecidir.
Süreci iyi analiz etmek de her babayiğidin harcı değildir.
Zaten genellikle kaosu üretenler sonuçlarını da planlamış olduklarından süreci de onlar idare ederler.
Bunun dışındakiler ise sadece izlemekle kalmaz çoğu kere bilerek ya da bilmeyerek kaostan karlı çıkacak olanların ekmeğine yağ sürerler.

Aklı başında insanların bugünden çok yarını düşünmeleri gerekir. Gel gelelim böyleleri tarihin en eski çağlarından beri hep azınlıkta kalmışlardır. Aklını kullanmayan, duygusallıkla hareket eden çoğunluğu ise maalesef her türlü menfaat şebekeleri kendi ikbal ve istikballerini güvenceye almak için kullanagelmişlerdir.

Tarihin miladi 2015 senesinde Türkiye'de yaşayan insanların da bu genel durumdan bir farkı yok.

Olan biteni tam olarak anlayabilen insan sayısından çok bu meselenin aslı nedir diye kafa yoran var mı ona bakmak lazım önce.

Bir takım "tuzu kurular" vardır.
Onlar ortamın gerilmesi, şiddetin artması ve masumların ölmesini çok güzel malzeme yaparak sözde lanet yağdırıp gözyaşı dökerler.
Fakat gerçekte onlar hep kazananla birlikte kazanırlar. Çünkü bir dünya yansa onların bir kalbur samanı yanmaz!

Bazı "ayarsızlar" vardır; onlar da nerede duracağını bilmez, sözde her yana ateş püskürür. 
Lakin cürmü kadar ateş yakmaz. 
Cahilin kafasını karıştırmaktan başka bir işe de yaramazlar!

Bir de "bağrı yanıklar" vardır. 
Bunlar kargaşanın gerçek mağduru olanlardır. 
Her yangında yanan, her depremde yıkılan ve her rüzgarda devrilen hep onlardır.

Aslında "bağrı yanıklar" da dahil hiç kimse masum değil.
Yine de çoğunluğu teşkil eden ve asıl ve fiilen mağdur oldukları için ve bu tür kargaşa ortamlarından daima zararla çıktıkları için "bağrı yanık" insanların bir an önce akl-ı selimle düşünmeleri ya da akl-ı selime kulak vermeleri gerekir.

İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif ERSOY bundan tam 102 yıl önce, miladi 1913 senesinde, Balkan Harbi sürerken aynı feryadı dile getiriyordu. Balkanlarda büyük kayıplar verdik, ardından Sarıkamış, Yemen, Hicaz, Çanakkale ve daha pek çok cephede aynı durum. Sonunda zar zor Anadolu topraklarında tutunabildik de Türkiye Cumhuriyeti'ni kurabildik. 

Şimdi Orta Doğu'da sınırlar yeniden çiziliyor ve egemenlik alanları yeni dünya düzenine göre ayarlanıyor. 
Ya bu düzende pasif kalıp biçilen role rıza gösteririz ve etrafımızdaki ülke bozuntuları gibi pespaye oluruz veya kendi huzur ve düzenimiz için zihnimizi yorar, emek verir var oluruz.

Peyami Bayram
İstanbul, 20/08/2015



İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..” 
(Kur’an, Neml, 52)


Geçenler varsa İslamın şu çiğnenmiş diyarından; 
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezarından; 
Yürekler parçalar bir nevha dinler rehgüzârından. 
Bu matem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubarından
Hurûş etmekte, son ümmidinin son inkisarından? 

Evet, son inkisarından ki yoktur cebrin imkanı; 
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nazanı! 
Nasıl, ey yolcu, bin lanet gelip etmez ki vicdanı; 
Dudaklar, çak çak olmuş, içerken zehr-i hüsranı, 
Uzaktan baktı?koşmak nerde!?milyonlarca yârânı.

.......................

Gitme ey yolcu, beraber oturup, ağlaşalım; 
Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım! 
Ne yapıp ye'simi kahreyliyeyim, bilmem ki? 
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!.. 
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan 
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan? 
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu, 
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu! 
Bu ne hicran-ı müebbed, bu ne husran-ı mübin... 
Ezilir rüh-i sema, parçalanır kalb-i zemin! 
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar: 
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar! 
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler! 
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler! 
"Medeniyet" denilen vahşete lanetler eder 
Ey, bu toprakta birer na'ş-i perişan bırakıp 
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp 
Sanmayın: şevk-i şehadetle coşan bir kan var... 
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var! 
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza! 
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza! 
Tükürün cebhe-i lakaydine Şarkın, tükürün! 
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün! 
Tükürün, milleti alçakça vuran darbelere! 
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere! 
Tükürün Ehl-i Salibin o hayasız yüzüne! 
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! 
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün: 
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!

..................

Hele i'lanı zamanında şu mel'un harbin, 
"Bize efkar-ı umumiyyesi lazım Garbin; 
O da Allahı bırakmakla olur" herzesini 
Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini 
Susturan abdalın idrakine bol bol tükürün!... 
Yine hicran ile çılgınlığım üstümde bugün... 
Bana vahdet gibi bir yar-ı müsaid lazım! 
Artık ey yolcu bırak Beni, yalnız ağlıyayım!



Bugünkü dilde;

Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, ziyaretçisiz mezârından;
Yürekler parçalar bir üfleyiş dinler yol güzergahından. 
Bu matem, kim bilir, kaç kırık kalbin gubarından (tozlarından)
Coşup taşmakta, son ümidinin son inkisârından? (kırılışından) 
Evet,son kırılışından ki yoktur Zorlayabilme imkânı;
Bakışlar bekleye bekleye tükenmiş, doğmakta nazlanan tan aydınlığını!
Ey yolcu, nasıl bin lanet gelip ezmez ki vicdanı;
Dudaklar yer yer parçalanmış, içerken acı ve yokluk zehrini,
Koşmak bir yana, sade uzaktan baktı dost sanılan milyonlarca kişi.
Bu ıssız yuvalar bir zaman candan değerliydi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vadide, ceylanlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne gülen gölgeler sezdi;
Fakat bütün geçmişi bir tufan hep boğdu, hep ezdi!
Vefasız yurt! Öz evladın için olsun, vefa yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ışık yok mu?
Allah'ım, kimsesizlikten bunaldım, bir dost yok mu?
Vatansız, evsiz barksız bir garibim... Sığınacak yer yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bari bir "Yok!" diyen ses yok mu?
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım;
Elemim bir yüreğin kaldıracağı yük değil, paylaşalım:
Ne yapıp da ümitsizliğimi yok edeyim bilmem ki?
Öyle korkunç çevremde dönen matem ki!...
Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne sonsuz ayrılık, bu ne apaçık bir acı...
Ezilir göğün ruhu, parçalanır yerin kalbi!
Azıcık kurcala topraklan, bak ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!
Bereden kimliğinin rengi kaybolmuş yüzler!
Kim bilir hangi rezillikle oyulmuş gözler!
"Medeniyet" denilen vahşete lanetler eder,
Tek parça haline gelmiş sırıtan dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerce beden!
Nice başlar, nice kollar ki ayrı bedeninden
Alınıp parçalanan çocuklar, beşiğinden;
Sonra bunca hayat, namusu yüzünden kurban edilen!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kesilmiş memesiz anneler!
Teki binlerce kesik gövdeye ait kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün insan yığınları!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felakete uğramışlardır ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları zavallıların öyle büyük
Bir cinayet ki: Cezalar ona nisbetle küçük!
Ey, bu toprakta birer parçalanmış ceset bırakıp,
Yükselen ruhlar kafilesi! Sakın yeryüzüne bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var...
Bakmayın, hem tükürün murdar çehremize!
Tükürün:Belki biraz can gelir utanma duygumuza!
Tükürün kaygısız yüzüne Doğu'nun, tükürün!
Canlansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Haçlılar'ın o utanmaz yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!
Hele ilânı zamanında şu lanet olası savaşın,
Bize kamuoyu desteği lazımdır Batı'nın;
O da Allah'ı bırakmakla olur saçmalığını,
Halka iman gibi aşılayarak, dinin sesini
Susturan aptalın anlayışına bol bol tükürün!..
Yine ayrılık acısıyla çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi ruhuma uygun bir dost lazım!
Artık ey yolcu bırak... Ben yalnız ağlayayım!

11 Ağustos 2015

TÜRKİYE'NİN KODAMANLARI

Toplam ne kadar vergi verdikleri ile övünen, devletin vergi rekortmeni diye madalya taktığı kodamanlarımızın ödedikleri vergi servetlerine oranla en fazla binde(yüzde değil) 5,5 yani yüzde 0,055 ancak ediyor. Asgari ücretli, işçi, memur ve küçük esnaf ise gelirinin(servet değil) yüzde 20'sini veriyor, diğer dolaylı vergi, resim ve harçlar hariç tabi. Zaten askere giden, şehit olan ve nöbet tutan da bu asgari ücretli, dar gelirli ve küçük esnaf, işçi ve memur çocukları. Yani aslında ülkemizin alt yapısı da üst yapısı da her şeyi bizim gariban halkın emeği, alınteri, gözyaşı ve kanıyla yapılıyor. Zenginler de servetlerine servet katmaya devam ediyor.
Siyasetçiler ise genellikle seçim kampanyalarında sözde bu halkın çoğunluğunu teşkil eden reel/gerçek Türkiye'ye vaatler sunar, seçimden sonra ise derhal bu listedekilerle birlikte onların ve tabii ki kendilerinin menfaatleri doğrultusunda icraata başlarlar.
Dünyadaki bu zalim düzenin son bulması için ezilen mazlumların bu zulmü görmesi ilk şarttır!

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...