20 Şubat 2015

Nasıl yaşarsak öyle ölürüz, hangi iş üzere ölürsek öylece diriltiliriz!






Şöyle bir düşünsek;

Hayatta en çok neler ile meşgul oluruz?
Eşimiz, dostumuz, konu-komşu veya akrabamızla bir araya gelince ne konuşuruz.?
Kafamızda hangi işler, planlar, projeler var?
Kimleri dost ve arkadaş ediniriz?
Kimlerle daha yakın olmak için çaba sarf ederiz?
Çocuklarımızı nasıl yetiştiririz,onları ileride ne olarak görmek ister ve onlara ne bırakmak isteriz?
Yarınlarımız için ne planlarımız var?
Kimleri severiz, kimlerden nefret ederiz?
Nerede ve nasıl yaşamak isteriz?
Paramızı nereden ve nasıl kazanırız, nerelere ve ne için harcarız?
Başımız sıkıştığında kime ve/veya neye müracaat ederiz?
Darda kalınca kimden yardım ister, kimden medet umarız?

Aslında bizim ne idüğümüzün özeti bu soruların samimi cevaplarında gizlidir.

Haydi soralım kendimize ve içtenlikle vereceğimiz cevaplarla bakalım kendi kendimize neymişiz, nasılmışız?

Hayatın her anında nasıl bir duruşumuz ve davranışımız olacağını içimizdeki duygu, düşünce ve tecrübeler yönetir. Öyle ki bu bazen kendi kendimize yaptığımız sorgulamalarda bile bazı davranışları kendimize yakıştıramaz, "bunu nasıl yapmışım?" veya "bunu ben mi yaptım?" türünden şaşkınlıklar yaşarız.
Bu hal çoğu insanın başına gelir ve bazıları daha da sık yaşar bunu.
Hele de dışarıdan bakanlar o davranışı veya sözü size hiç yakıştıramaz veya sizden sadır olduğuna ihtimal veremez.
Böylesi durumlarda karşınızdakiler sizi tanıdıklarının dışında bir söz ya da eylem içinde tasavvur etmedikleri için bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı yaşar ve bu halin izahını meşru ve mantıklı bir şekilde içselleştiremediklerinde ise size nefret ve belki de çatışma olarak döner.

Şimdi insan bu duruma nasıl gelir biraz da buna bakalım.

Yukarıda değindiğimiz gibi duruş ve davranışları etkileyen üç unsur vardır; duygu, düşünce, tecrübe.
Bunları tek tek ele alacak olursak;
Duygu insan için psikofizyolojik bir değişimdir. Yani içsel ve çevresel etkilerin dışavurumudur. 
Düşünce insanın herhangi bir konuda bilgi, bilinç, idea, sezgi ve imgelem süzgeci ile akletmesidir.
Tecrübe ise yukarıda düşüncenin tanımında geçen bilginin bizzat yaşayarak idrak edilenidir.
Bunları şöyle toparlayacak olursak duygu bizim ruh yani psikolojik yanımızla, düşünce akıl tarafımızla ilgili soyut kavramlar iken tecrübe tamamen hayatımızdaki somut verilerdir. Ne var ki bu üç unsurun hangisini ne zaman davranışlarımızda birincil etken olarak kullanacağımızı yine kendi irademizle belirleriz. Burada yeni bir kavram daha çıktı karşımıza: irade. İrade insan için çok önemli ve can alıcı bir kavramdır. Zira insanın diğer canlılardan belki de en önemli farkı irade sahibi olmasıdır. İradeyi de kısaca tanımlarsak; bir şeyin yapılmasına ya da yapılmamasına muktedir olan hayat sahibinin bu ikisinden birini kendi isteğiyle seçmesidir. Bir aracın direksiyonundaki sürücü duygu, düşünce ve tecrübe ile aracı sürerken her an iradesi ile farklı bir karar vererek aracın direksiyon, fren, gaz gibi organlarını kullanmak suretiyle aracın istikametini ve menzilini belirler.

Bu bağlamda bizim insan olarak kendi içimizle dışımızı bir dengede tutmamız bizi erdemli, asil ve sahici bir kişilik haline getirir. Aslında bu durum ruh ve beden sağlığımız açısından da son derece önemlidir. Yani bu dengeli yaşam kendimizi psikolojik ve bedensel açıdan daha iyi hissetmemizi de sağlar.

Yukarıda bahsettiğimiz iradeyi kullanarak her an karar verme sürecinde olan kişinin karar verme süreci ve argümanlarının asıl muharriki ise kişinin inancından başka bir şey değildir.

Kısacası temelinde inanç olmayan hiç bir duruş ve davranış olamaz.

Burada inancın içeriği kişiye, aileye, topluma, tarihe, kültüre, eğitime göre farklılıklar gösterir. Nitekim aynı inancı paylaştığını söyleyen insanlardan kimisi insanlığa büyük hizmetler ve eserler verirken bir başkası en büyük yıkımı yapabilir, zarar üstüne zarar verebilir.

Bu iki zıt sonucun çıkması aslında o kişilerin inandıklarını iddia ettikleri şeyler konusunda hemfikir olmadıklarını gösterir.

Bu durumda aklı başında olan(akıl baliğ) her insanın oturup düşünmesi ve ona göre neye, niçin ve nasıl inandığı konusunda kendine çeki düzen vermesi gerekmez mi?

Bakınız yarattığı kulunu en iyi bilen ve ona şahdamarından daha yakın olan yüceler yücesi Allah inandığını iddia edenlere nasıl sesleniyor;

"Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse, pek derin bir sapıklığa düşmüş olur." (Nisa Suresi 136. Ayet)

Adeta kendinizi kandırmadan kimseyi kandıramazsınız der gibi insanın iç dünyasına göndermede bulunarak insanları inandıklarında samimi ve dürüst olmaya çağırıyor.

Başkalarının inançları ve yaşam tarzlarını çok konuşuruz da acaba her birimiz kendi kendimizi bu samimiyet aynasının önüne koymaya hazır mıyız?

20 Şubat 2015


10 Şubat 2015

ağlamalıyım

ağlamalıyım

içim dolu,
ağlamalıyım,
hem de 
içimden geldiği gibi;
hıçkıra hıçkıra 
ağlamalıyım,
tıpkı çocukken 
annemin dizine yatıp 
ağladığım gibi..

gözünden 
bir damla yaş akmayan;
duygusuz..
aklından 
kalbine yol olmayan;
akılsız..
nefsinin 
oyunlarına doymayan;
zevk düşkünü..
terk edip hepsini,
billur gibi 
akan yaşlarında 
gözlerimin
temizlenmeliyim.

ağladıkça anlıyor,
anladıkça ağlıyor,
nisyandan kurtuluyor;
insan oluyor insan
inan..

göklerin 
kapısı açılıyor,
ve ellerim 
bir öksüze uzanıyor;
gözyaşlarını siliyor
gülüyor,
kuşlar gülüyor,
çiçekler gülüyor,
güneş gülüyor,
bahar geliyor
içimize,
neşe, 
şenlik; 
cennet oluyor 
her yer
inan..

Peyami Bayram
10/02/2015
İstanbul


06 Şubat 2015

Mucize, akıl ve aksiyon

Mucize, akıl ve aksiyon

Mucize; aciz bırakan demektir. Yani insanın bir olay ya da olgu karşısında kendini aciz hissettiği bir duygudur. Güneşin her gün dakik bir şekilde doğması ve batması bir mucizedir mesela. Gökten yağmur yağması, deprem, ineklerin süt vermesi, arıların bal yapması, bir ağacın meyve vermesi, bir dişinin gebe kalması gibi aslında günlük hayatta sürekli müşahade ettiğimiz bir çok şey hem Allah'ın kevni ayetleri olup hem de birer mucizedir. 

Aynı şekilde Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed'e vahyettiği sözler yani Kur'an da bir mucizedir. Hem de düşünüp akleden insanlar için en büyük mucizedir. Bu büyük mucizeye ilk muhatap olan sevgili peygamberimiz o mucizenin hayata nasıl aktarılacağını da bizzat yaşayarak talim etmiş ve örnekliğini bütün insanlığa mükemmel bir şekilde göstermiştir. O'nun izini başka yerlerde ve başka şekillerde aramak kibrit çöpünü gözümüze çok yaklaştırıp arkasındaki ormanı görmeye engel olmaya benzer. 

Bu mucize, yani Kur'an ve onun hayata aktarılması alemlerin Rabbi olan Allah'ın bütün ademoğullarına en büyük armağanıdır. Evet, bu aynı zamanda ağır bir yük, meşakkatli bir görev ve nefse çok zor gelen bir yol/yolculuktur. Sonunda ölüm olan bu hayatta ahirete iman eden bir mü'min için de aynı zamanda hazine değerinde bir mirastır bu kitap. İşte esas mucize ve bu mucizeye muhatap olan biz insanlara Allah bunun gibi mucizelere bakıp sadece şaşkınlık ve hayranlıkla izlemeyi ve onlara övgüler yağdırmayı değil bizzat hayatımıza aktarmamızı istiyor. 

Allah adaleti ve hikmeti ve dahi rahmeti gereği peygamberimizin(O'na selam olsun) o mükemmel örnekliğini bütün kullarına bir nimet ve fırsat olarak vermiştir. Allah'ın yasasında(sünnettullah) bir değişiklik olmaz ayetine mutabık olarak bu mucizeyi her kul hayatında yaşayabilir ve yaşatabilir. Bunu ne derece başardığının bir önemi de yok aslında Allah katında. 

Rabbulalemin kişinin niyetine ve üzerinde fiilen bulunduğu istikamete bakarak merhametiyle onu ebedi cennetine konuk edeceğini bize bildiriyor. İşte bu meyanda yüce peygamberimiz Hz. Muhammed'in mucize olarak bize bıraktığı bu mirası kim inkar eder veya görmezden gelirse sonu hüsran olacaktır. İnsanlığın ve aslında kendi ebedi kurtuluşumuz için Allah'ın bize verdiği bu mucizeyi hayatımızda canlandırmak yine Allah'ın izni ve inayetiyle bizim elimizdedir. 

Burada sözü İstiklal şairimiz rahmetli Mehmet Âkif'in dizelerine bırakalım. 

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak... 
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak. 
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle. 
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle: 
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.' 
Davransana... Eller de senin, baş da senindir! 
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin? 
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin. 
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? 
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz? 
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın? 
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın! 
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan 
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan. 
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk! 
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk! 
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın 
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın? 
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun. 
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! 
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar; 
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar 
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez... 
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez! 
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile şirkin; 
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin 
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman, 
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan, 
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma; 
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma! 

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş... 
Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! ' 
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından, 
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından! 
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır; 
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır. 
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar... 
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var. 
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır! 
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır! 
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma. 
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

04 Şubat 2015

Başarıyı tek başına elde edeceğini sanan ahmaktan, 
kazandığını başkasıyla paylaşmayan cimriden, 
bildiğini yapmayan hainden daha kötüsü yok.
Buradan açıkça ilan ederim. 
Hiç kimseyi dünyada bırakıp gideceğim bir şey için kırmayacağım, üzmeyeceğim. Varsa benden alacağı, şikayeti veya beklentisi olan lütfen hayattayken istesin. İnanan veya inanmayan kimseyle ölümden sonraya bir hesabım kalmasın.


Neye, kime ve nasıl inanıyoruz?

Neye, kime ve nasıl inanıyoruz?

İnsanlar liderlerini, önderlerini, ideologlarını, alimlerini, hocalarını, mollalarını, şeyhlerini, efendilerini ve dahi peygamberlerini yülceltme ve övgülemede öylesine ileri gider ki sonunda yarı tanrılar ortaya çıkar. Sonrasında başlar bir yarıştırma. Bu zihniyet Kuran'da şöyle ifade edilmiş;

30- Yahudiler: "Uzeyr, Allah'ın oğludur." dediler. Hıristiyanlar da: "Mesih Allah'ın oğludur." dediler. Bu, onların ağızlariyle geveledikleri sözleridir. (Sözlerini), önceden inkar etmiş(olan müşrik)lerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da (haktan batıla) çevriliyorlar!?
Bu tespitten sonra bu sapkınlığın nasıl cereyan ettiği de gözler önüne serilir bütün çıplaklığı ile;
31- Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmişti. O'ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.
(Tevbe Suresi)

Bu hitabı üzerine alınmayan "müslüman" neye, nasıl inandığını bir kez daha ve derinden tefekkür etmelidir.
Şimdi lütfen kendimize dönüp bir bakmalıyız. Hangi düşünce, ideoloji, mezhep, parti, cemaat, tarikat veya başka dünya görüşünden olsanız da bu meyanda özümüze dönüp tekrar tekrar bu konuyu irdelemeliyiz.
O yüce sıfatlar eklediğiniz, olağanüstülükler atfettiğiniz, bazen kerameti kendinden menkul hale getirdiğiniz o zatların da sizin gibi bir ademoğlu olduğunu bilmelisiniz.
Onların hayatta iken ifa ettikleri eylemlerinin izlerinden başka ne kalır ki bu dünyada? Hepsi toprak olup gitmedi mi?
Biz ne yaptık?
Ne yapmalıyız?
Nasıl yapmalıyız?
Asıl sorun budur.
Biz nasıl bir iz bırakıp gideceğiz?

Peyami Bayram
3 Şubat 2015
İstanbul 

İyi uykular

İyi uykular...
uyumak iyidir,
ve uyuşmak..
kimseyi duymazsınız,
kimseyi görmezsiniz..
hiç kimse sizi uyandırmasa
uyuduğunuzu da fark etmezsiniz 
bu rehavet sürüp gider..
kendinize küçük bir saltanat;
şöyle konforlu bir hayat..
ne de güzeldir;
zahmetsiz ve külfetsiz.
nimeti bol,
mübahtır her yol
önde ikram edenler,
arkadan toplayıp gelenler,
asude bir hayat
oh ne rahat..

sonunda olmayaydı ölüm
uyumak ne iyiydi be gülüm..
Peyami Bayram
03/02/2015
İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...