02 Ocak 2015


Çocuk*

Henüz taptaze;
öylesine saf..
içindeki masumiyet
ay ışığı gibi yüzünde,
dilinde anne sözü
içli ve sıcacık.

Gülüşü cennet, kokusu miskü amberdir.
Minicik elleri
hiç kirlenmemiş,
yanağından süzülen gözyaşında
diliyle ifade edemedikleri gizlidir.
Bakışlarındaki merak
öğrenmenin arayışlarıdır.
Yalan olmaz sözünde,
çünkü aldatmak yok özünde.
Aldatılırsa çok kırılır,
umutları yıkılır.
Kim bağrını açsa koşar,
gerçek sevgiyi yürekten anlar.
Kalbinde ne kin olur ne nefret,
yeter ki sen ona samimi ol,
ondaki hazineyi keşfet.
Yapmacık değil ondaki hiç bir şey,
oyun da olsa sahici bilip hisset.
Ne olsa her şey bugündür
ve bügünde kalır.
Yarına sevgiden başka bir şey aktarmaz.
İçindekini asla yarına saklamaz.
Para, makam, şöhret yoktur lügatında,
en değerlisi güler yüzdür onun katında.
Ne verirsen onu alır,
yoktur onda açgözlülük ve ihtiras,
kanaat ve hoşnutluktur huyunun esası.
Bütün çocuklar bu yüzden çok sevimlidir.
Kusur bilmez, sevgidir temel gıdası.
İnsan bilmeli bu mübareklerin kıymetini,
büyüklerden ziyade öpmeli çocukların ellerini.
*Hepsinde ayrı ayrı doyumsuz hisler yaşadığım sevgili oğullarım başta olmak üzere yeryüzündeki tüm çocuklara...
Peyami Bayram
31/12/2014
Bakü
Bitmeyen yıl 2014
Bu satırları yer kabuğundan yaklaşık onbin metre yükseklikte uçarken yazıyorum.
Şimdiye kadar defalarca uçmuş olmama ve hatta kıtalar arası uzun uçuşlarım da olmasına karşın ilk defa gökyüzünde tarihin akışına farklı bir tanıklığım oluyor.
Bakü'den hareket ettiğimizde 2014 yılının bitmesine ve 2015'e sadece 15 dakika kalmıştı. Havalandıktan kısa bir süre sonra henüz Azerbaycan hava sahasında iken 2015 yılına girdik.
Yolculuğumuz doğudan batıya doğru seyrettiği, yani dünyanın dönüş istikametinin aksine olduğu için yaklaşık bir saat sonra Türkiye hava sahasına girdiğimiz şu dakikalarda saat farkından dolayı saat ayarı 2 saat geriye gidince tekrar 2014 yılına döndük. Böylece bir saat kadar sonra Türkiye saati ile tekrar 2015 yılına gireceğiz. Sonuçta 2014 yılını biraz uzatmayla bir süre daha yaşamış olduk. Böylelikle bize de 2014 yılını iki kez uğurlamak ve 2015 yılına iki kez hoşgeldin demek kısmet oldu. Ömür süremizden giden elbette yolculuğun süresinden farklı değil. Ne diyelim, bu gecikmeden dolayı THY'na bir teşekkür mü etmeli? 
Bu arada zamanın mekansal matriksi beni bir paradoksa düşürmedi diyemem. Albert Einstein'ın zaman hakkındaki teoremini hatırlatan küçük bir tecrübe yaşamak da varmış hayatta...
İnşallah hayırlısıyla İstanbul'a salimen ineriz.
Herkese sağlık, mutluluk ve esenlik dolu nice yıllar dilerim.
Peyami Bayram
31/12/2014
01/01/2015
Bakü-İstanbul yolunda

28 Aralık 2014

ÖLÜMSÜZLÜK

Ölüm; her zaman soğuk ve ürkütücü, bazen korkutucu ve çoğunlukla itici gelen bir kelimedir biz insanlara.

İnsanların çoğu ölüm hakkında konuşmak, hatta düşünmek dahi istemezler.

Buna rağmen dünyada yaşayan her akıl sahibi insan bir gün mutlaka ölümle buluşacağını bilerek yaşar. Bu bilgi insanda doğal ve fıtri olarak bulunur. Ayrıca akıl sahibi insanlar yine bilirler ki dünya hayatı zaman ve mekan konusunda çok farklı tercihler sunarken ölüm konusunda böyle bir tercih hakkı bırakmamıştır. Yani hiç kimse ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilme şansına sahip değildir. Belki de buna şanssızlğı demeliyiz. Nitekim düşünsenize böyle bir bilgiye sahip olmak insanı ne hale getirir. Evet, kesinlikle bu konuda bilgi sahibi olmamak hayatın gereklerindendir diyebiliriz.

Ölüm, insanların hayatta karşılaşacağı en kat'i ve kaçınılmaz bir gerçektir.

Belki de biz insanlar gerçeklerle karşılaşmayı arzu etmediğimiz için ölüm bahsini düşünmek ya da konuşmak istemeyiz.
Ölümün bizatihi yaşanacak bir gerçek olmasının yanında ölümün ardından vuku bulacak olaylar da çıplak gerçekliğe dair başka bir mesele olarak durur zihnimizin bir köşesinde.
Ölüm sonrası ile ilgili kuşku ve korkular sadece inanan insanların ahiret inancı ile ilgili değil, dünyadan ayrılırken terk edilen veya geride bırakılanlarla da ilgilidir. Belki inançlı insanlarınki de dahil korkular çoğu kere burası ile alakalıdır. 
Nitekim insanların çoğunluğu "şimdi ve burada" olanı duyumsar, ister ve arzular. 
"Öte(ki)"yi veya"ahir(et)/sonra"yı düşünmek bir erdemliliktir şüphesiz. Erdemli insanların endişeleri ve beklentileri ise ölümle sınırlanmaz. Çünkü onlar ölümsüzce yaşarlar ve ölümsüz eserler bırakırlar.

Bakalım tarihe, bakalım çevremize; 
Kimler yaşıyor? 
Kimlerin eserleri yaşıyor?
Kimler ölü?

Ne diyor Yunus Emre:

"Ölen beden imiş, aşıklar ölmez!"

Peyami Bayram
28 Aralık 2014
İstanbul 




24 Aralık 2014

Güç

Güçlü kim?
zayıf kim?

Kim kimden yana?
Sen o yana
ben bu yana.
Güçlüler
hep yan yana.

Zayıf hep yalnızdır,
gücü olmayan
daima zayıftır.

Gerçek güç
ne servette,
ne saltanattadır;
fikri özgür,
gönlü tok,
asil
ve cesur ruhtadır.

15 Aralık 2014

VATAN HAİNİ, DEVLET DÜŞMANI

624 yıllık Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'nin parçalanıp dağılmasının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti doksan yıldır temellerini tam anlamıyla oturtamamıştır.

Günümüzde Osmanlı İmparatorluğu veya Osmanlı Devleti şeklinde ifade ettiğimiz 624 yıllık yapının esasen resmi adı yukarıda da zikrettiğimiz gibi Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye idi. Yani bugünki Türkçe ile tam karşılığı "Osmanoğulları Ailesi'nin Yüce Devleti" diyebiliriz. Adından da anlaşılacağı üzere bu bir saltanatttı. Bu ailenin maddi güçlerini kullanarak ele geçirdiği toprakları zamanla genişletmesi neticesinde oluşmuş, bu topraklarda yaşayan ahalinin de teba olmayı kabullenmiş olduğu bir imparatorluktu. Bu yapı halkın yaşam hakkı da dahil bütün haklarını iktidardaki ailenin eline vermek şeklinde yürütülüyordu. İktidarın başındaki Sultan/Padişah'ı kısıtlayan İslam dini ve örf dışında hiç bir şey yoktu. İslami kuralların uygulaması ise yine Sultan tarafından atanan Şeyh-ül İslam denilen bir kişinin fetvaları ile belirlenmekte ya da sınırlandırılmakta idi. Son yirmi küsür yıldaki meşruti monarşi döneminde dahi halkın yönetime katılımı yok denecek kadar sınırlıydı.

Bilim, felsefe ve sanatta dünyanın gerisinde kalan Osmanlı bunun bedelini çok hızlı toprak kayıpları ile ödedi. Bu toprak kayıpları siyasi ve diplomatik itibarın da kaybını beraberinde getirirken dünyanın yükselen güçleri Osmanlı'nın yeniden var olamayacak şekilde sonlandırılması için el birliği yaparak kalan son topraklarını da işgal ettiler.

O güne kadar her şeyi tebası olduğu devletinden bekleyen son toprak parçalarında yaşayan halk bıçak kemiğe dayanınca topyekün ayağa kalktı ve işgalcilerin de hiç ummadığı bir şekilde tabiri caizse kendi göbeğini kesti. İşte Osmanlı'nın bir Cumhuriyete dönüşmesi böyle oldu kısaca.

Türkiye Cumhuriyeti ilkesel olarak tam bağımsız ve milletin birlik, beraberlik içinde kurduğu bir devlettir. Ancak bu devletin yurttaşları yüzyıllardır teba olarak yaşamaya alıştıkları için yeni yönetim şekline hızlı bir uyum sağlayamadı. Buna paralel olarak yeni yapılanan devlet erki de eski monarşiyi yeni oligarşiye dönüştürmede gecikmedi elbette. Zaman içinde monarkların yerini oligarklar aldı.

İşte tam bundan sonrasında bugünlere uzanan bizim hikayemiz başlamış oldu.

Türkiye Cumhuriyeti temellerini oturtacak sağlam bir zemin bulmalıydı. Halkın tercihleri mi yoksa yöneten kesimin yönelimleri mi? Buna kim karar verecekti? 

Batıya yönelen ve öykünen Cumhuriyet hükümetleri halkın bilgisini yetersiz, görgüsünü eski ve doğulu, birikimini ve tecrübesini ise yok saydı. Hükümetler yüzyıllardır Osmanlı'dan tevarüs eden bir tutum olan tepeden inmeci bakış açısıyla halka şekil verme ve "çağdaşlık ve batılılaşma" gibi somut olmayan hedeflere yönlendirme çabasında oldular.

Bu süreçte halk da eski hüviyetine bürünerek kabuğuna çekildi. Seçimden seçime sandık başına giderek ülkedeki gelişmelere katkıda bulunduğunu ve/veya gidişata müdahale ettiğini sandı. Halbuki sahnedeki oyunu izleyen seyircinin alkışından farkı yoktu bu oyların. Oyun sahnelenmeye devam eder..

Halkın içinden elbette düşünen, akleden, çözüm arayan bu bağlamda yazan, çizen, konuşan ve bu uğurda mücadele eden insanlar da çıktı. Çıktı çıkmasına da hep susturuldu.

Dünya kurulalı beri her yerde olan burada da yaşandı ve yönetenler şahsi çıkarlarını öne çıkardılar. Onlara muhalif olan diğer siyasi aktörler de yine şahsi çıkarları için onları iktidardan uzaklaştırıp yerine kendileri geçmek için uğraş verdiler. İktidar rolünü oynayanlar zaman zaman yer değiştirseler de halk her daim aynı sıkıntılarla baş başa kalmaya devam etti. Geçim derdi, işsizlik, adaletsizlik, güvenlik sorunu, eğitim ve sağlık sorunu..

Bütün bu olup bitenlerle beraber Cumhuriyet Türkiyesi'nde temellerin oturtul(a)mamış olmasından kaynaklanan bir iç/öz güven bunalımı yaşanmaktadır. Yapılan her iş, atılan her bir adım özgün olmaktan uzak ya öykünmeci bir tutum veya yaratılan bir düşmana karşı geliştirilmiş bir refleks olarak ortaya konmuştur. 

Öykünmeci tavırlar asıl gövdeye yabancı olduğundan iğreti durmuş ve durmaya devam etmekteler. 

Yaratılan düşman meselesi ise iktidarlar için her zaman çok önemlidir ve öyle olmaya da devam etmektedir. Halkın gözünü o yöne çevirerek hem genel anlamdaki başarısızlıklar perdelenir, hem mevcut enerji bir yere boşaltılır, hem de bu günah keçisi sayesinde değişik yollardan bir çok menfaatler temin edilir.

Kim olmalı bu hayali/yaratılan düşmanlar? 
Ülke içinde, özellikle aklı başında, ülke sorunlarına çözüm üretmek için özgün bir duruşu, samimi bir çabası olan insanlar hem oligarşinin menfaatine engeldir, hem de bu ülkenin her türlü yükselişini istemeyen ve bunu yakından takip eden eski(meyen) düşmanları daima rahatsız ederler. 
İşte bu sebeplerden dolayı;
Onlar "vatan hainidir", onlar "devlet düşmanıdır".

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Takrir-i Sükun ile başlayan ve bugün de değişik yasal ve idari düzenlemelerle devam eden uygulamalar sürekli hayali düşmanlar yaratmıştır. Gericilik, komünistlik, ülkücülük, türkçülük, kürtçülük, nurculuk, bölücülük gibi değişik başlıklar altında nice düşman(!) gruplar, örgütler, cemaatler, yayınevleri, gazeteler, dergiler hedefe kondu. Nice yazarlar, hocalar, şairler, gazeteciler, düşünürler, siyasetçiler, memurlar, öğretmenler, sendikacılar, işçiler, öğrenciler, askerler, akademisyenler yargılandı, sürüldü, asıldı, faili meçhule kurban gitti ve sonuçta susturuldu.

Ne zaman inanç dolu yürekli insanların alın terleri, kanları ve gözyaşları ile kurulmuş tam bağımsız, özgür Türkiye Cumhuriyeti'ni bütün bu sahteliklerden uzak sahici bir vicdanla "barış ve adalet yurdu" olarak anmaya başlayacağız?

Bizden öncekilerin ödediği bedelle topraklarımıza sahip olduk. 
Bir bedel de biz ödeyip bu ülkeyi adalet ve barış yurduna çevirebiliriz.

Bu bedel öncekilerin ödediğinden daha çok değil aslında.
Hep birlikte ve herkes için adaleti istemek, hatta düşmanımıza bile adalet. 
Bedeli ne olursa olsun barıştan yana olmak, her türlü kavgadan, çatışmadan uzak durmak.
Fikirlerin, inançların özgürce ifade edildiği, hiç kimsenin ötekileştirilmediği, can, mal, ırz/namus, nesil ve doğal çevrenin güven altında olduğu bir ülkede yaşamak için bedel ödemeye değmez mi?

Var mısınız "vatan haini" ve "devlet düşmanı" olmaya?

Peyami Bayram
15/12/2014, İstanbul








Susma zamanı

Susma zamanı

Susmalıyım bugün
dilim ağlasa da tutmalıyım bugün.
Yapmadığım ameller,
şahidi olmadığım fiiller,
hepsi benim.
Beni iyi tanır içimdeki benim.
Nerede ve kime yakın durmuşsam
bilerek ya da bilmeyerek,
samimi ve ciddi oldum
hep.
Umutlarımı açık ettim,
sundum içimden gelenleri.
Karşılık görmedi
ve çabuk tükendi.
Şimdi susma zamanı.
Zaman
susmayı bilenin kârı.

Peyami Bayram
15 Aralık 2014
İstanbul

11 Aralık 2014

Osmanlıca diye bir lisan yoktur


Harf inkılabı olana kadar belki "Osmanlıca" sözcüğü dahi yoktu. 
Herkes Türkçe okur ve yazardı. 
Aynı şimdiki gibi, yalnız tek farkla; yazıda kullanılan harfler Arap ve Fars harfleriydi. Bunlara ilaveten bir iki tane de Türk diline uygun özel olarak geliştirilmiş harf vardı. Hepsi bu. 
Bu okuma yazma aracı olan harfleri kullanarak bugün de her şeyi yazmak mümkün. Gel gelelim kim yazacak ve kim okuyacak? 
Tarih ve edebiyatla ilgilenenler zaten bu yazı dilini biliyor olmalılar, yoksa bu alanda kültür hazinemizi keşfedip yeni eserler vermeleri mümkün olmaz.
Sadece merak ve hobi olarak öğrenmek isteyenler için hiç de zor olmadığını belirtmek lazım. Ciddi olarak ilgilenen birisi bir haftada çok rahat eski alfabe ile okuyup yazabilir. 
Eski yazıyı okuyup yazma öyle okullarda zorunlu olarak okutulmayı gerektirecek bir bilim dalı falan değildir. İlgili ve gerekli olanlar zaten bu dersleri alıyor. 
Yahu bizim ülkemizde lise mezunları en az 9 yıl, lisans mezunları 13 yıl İngilizce zorunlu ders görüyorlar da kaçta kaçı derdini anlatacak kadar İngilizce okur, yazar ve konuşur? Hele bunu bir halledelim, değil mi ama?

پيامى بايرام

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...