30 Aralık 2015

Biraz nostalji ve günümüz

Biraz nostalji ve günümüz...

1977 yılında henüz 11 yaşında bir çocuk olmama rağmen o yıllardan beri insan ve toplumsal yaşamla ilgili konularda gözlem yapma veya gözlemleri okumaya devam etmekteyim. 


O yıllarda televizyon ve internet gibi hayatımızı işgal eden gizli güçler henüz yoktu. 
Belki televizyon vardı fakat gündelik yaşantımızı yönlendirmede etkisi bugünküne oranla çok çok azdı. 

İnsanlar daha çok gazete, dergi, kitap okur, çeşitli sohbet ortamlarında bulunur ve birbirleriyle yüzyüze iletişime geçerlerdi. Doğrudan iletişimin bir diğer yolu da mektuplardı. 

Evet, biz doğrudan iletişime geçmek istediğimiz insanlara fiziken ulaşmamız mümkün olamadığında mektup yazardık. Bu kişiye özel bir durumdu. Onun için vakit ayırmak, duygularını toparlayıp düzenleyip kağıda dökmek ve bunu iletmek için maddi bir bedel de ödemek gerekirdi. 

Yılbaşı ve bayramlarda tebrik kartları satılırdı ve herkes aile ve sosyal çevresine göre ve tabii ki bayramın cinsine göre kartlar satın alırdı. Herkes için ayrı ayrı tebrik ve iyi dileklerini ve tek tek adreslerini de yazılarak bir bedel karşılığında postalanırdı. 1990'lı yıllara gelinceye kadar ben de her bayram bu alışkanlığımı sürdürdüm. 

O yıllarda telefon herkeste ve her yerde olmazdı. Olsa da iletişim imkanları hat olmaması, hışırtı ve benzeri gibi sebeplerle ya çok zayıftı ya da pahalıydı. Dolayısıyla iletişimin her türlüsü kıymetliydi ve karşı taraf da bu kıymetin farkında idi. Hele ulaşım çok daha zahmetli ve pahalı idi. Yani bir akrabanızı veya bir arkadaşınızı ziyaret etmeniz bazen ve bazılarınca çok lüks denilecek kadar maliyetli idi. Havayolu ise yalnızca yurtdışına gidenlerin -ki onlar çok özel insanlardı- kullandığı çok pahalı ve ayrıcalıklı bir ulaşımdı.

Okullarda mektup yazmayı ve telefon açmayı öğretirlerdi öğretmenlerimiz. Hatta ilkokuldayken öğretmenimizle birlikte postaneye giderek telefon etmeyi ve mektubu postaya vermeyi pratik olarak öğrendiğimizi çok iyi hatırlıyorum.

İzci Kampı yolculuğu (1979) 
Şimdiki zamanda çocuklar iletişimin içine doğuyorlar fakat büyük bir iletişimsizlik var insanlar arasında. Bunun sebebi belki her şeyin otuz-kırk yıl öncesine göre daha bol  olması ve kolay elde edilebilinir olması diyebiliriz sanırım.

Sosyal medya üzerinden aynı anda dünyanın her bir tarafındaki arkadaş, akraba, kardeş ve tanıdık tanımadık takipçi(ne demekse) anlık mesaj iletmek mümkün şimdiki zamanda.

Ben samimi söyliyeyim; eski zamanlarda değer verdiğim bir yakınıma yılbaşı veya bayram tebriği yazdığımda veya aldığımda hissettiğim güzel duyguları bugün ne gönderdiklerim ne de aldığım tebrik e-postası, sosyal medya mesajı veya smslerden alamıyorum. Zira kişiye özel olarak, bedel ödenerek alınan ve el emeği ile hazırlanan bir tebrik kartının manası çok derindi çok.

Aslında çoğaldıkça azaldık mı ne?

Yine de günün icabı buradan herkesin gelmekte olan 2016 yılını tebrik eder, sağlık, mutluluk ve esenlikler dilerim.

Peyami Bayram
31/12/2015, İstanbul

24 Aralık 2015

Uzaktaki Tanrı

Tanrı ne kadar uzakta 
veya kim O'na yakın?

Önce sanki bir iltifat gibi varlığını kabul edersin, sonra O'na uzaklarda bir yer seçer kendinden olabildiğince uzaklaştırırsın.
Kendinden ne kadar uzakta tutmak istersen o kadar uzağa atarsın O'nu. 
Uzağa gönderen bizzat kendin olduğundan istediğinde çağırır, kendine yaklaştırır, yakınlık kurar, samimi olur, hatta emrine amade edersin. 

Hem böylece O'nu uzağında tutmakla kendine ait özgür bir hayat alanı açmış olursun(!).

Ne istesen yaptırırsın O'na. 
İste sana iş, aş, sağlık, aşk, evlat, mal, makam vs versin. 
Ya da düşmanları, hastalıkları, belaları, musibetleri def etsin. 
Fakire gökten sofra indirsin, mazluma yardım için gökten melek göndersin. 
Senin güvenliğin için gökten inen O'nun orduları savaşsın.
Çoluk çocuğa doğru yolu ve istikameti yine O'nun görünmez varlıkları göstersin. 
Dünyada ne kadar savaş, arsızlık, yolsuzluk, hırsızlık, fitne ve fücur varsa hepsine O çözüm bulsun. 

O artık senin “özel Tanrı”ndır, artık O “sana özel bir Tanrı”dır..

Sen de "kazandığın" nimetleri hoyratça şükrederek tüketirken bir yandan da nerede noksan veya aksayan bir şey varsa O'na hayıflanır durursun. Ne de olsa eksik bırakan ya da yanlış yapan O'dur senin nezdinde.

Öyle ya O'nu sen istediğin gibi yonttun. Nesini beğenmezsen rahatça eleştirebilirsin. Nasıl olmasını istersen öyle konuşturursun. Ne duymak istersen onu söyletirsin. Ne olmasını arzu edersen onu yaratmasını istersin. O'nun iradesi senin egonun altında kalır çoğu zaman!

Kendin için yarattığın özel Tanrı'nın "yetersiz" kaldığını veya bazı konularda iletişim kurma becerisi gösteremediğini düşünürsün. O'na söz geçiremediğini düşündüğün ve belki de torpil(!) gereken bir noktada "özel" beceri ve hünerleri olan "aracılar" senin için hazır beklemektedirler. 

"Aracı" olmayı meslek edinmiş olanlar senin için durumun niteliğine uygun bir çok yol ve yöntemler bilirler. İster yazılı(muska, sihir, büyü vb), ister sözlü(farklı şekillerde okuma, üfürme, telkin, dua vb) olarak senin için uzaktaki Tanrı'n ile özel iletişime geçmek onların çok özel ihtisaslarıdır. Dahası sana o gizemli alemden bir takım "haberler" de verirler. Onlar senin anlamayacağın bir lisanla okur, yazar ve konuşurlar ki bu da "iş"lerini daha efsunlu kılmak içindir. Bir kısmının insanlar üzerinde daha etkili, çoğu kere diğer aracılarla rekabet unsuru olarak kullandıkları "cin"lerden dostları ve hizmetçileri/yardımcıları bile vardır. 

Bir de bu meslek erbabınca (t)üretilmiş bazı "çok özel" zamanlar ve mekanlar vardır. Senin bir insan olarak rutin bir şekilde Tanrı'n ile kuracağın ilişkiyi düzenlemek ve bundan da bir menfaat devşirmek için planlanmış, her devirde ve her coğrafyada farklılaşabilen ayartıcı promosyonlardır bunlar.

Bu aracı taifesi çok çeşitlidir. Kavuklusu var, cüppelisi var, filozofu var, lider olanı var, önder olanı var, seyyid olanı var, alim olanı, profesörü, yaşlısı, genci, eski sürüm, yeni sürüm, sosyetesi, avamı, yazanı, çizeni, okuyanı, üfleyeni ile şimdilerde ekranlarda ve sanal alemde olanı ve daha pek çok. 

Aracıları arada tutmayı istiyorsun. Zira Tanrı'yı uzaklaştıran kendinsin ve O'nun uzakta bir yerlerde durması için arada bir şeyler olmalı. 
Bu da insanın kendi kendine oynadığı çok kurnazca ve bir o kadar budalaca bir oyun!

Atalarından, ebeveyn, akraba, arkadaş, okul vb çevrenden aldığın "Tanrı" hakkındaki bilgi ve birikim kısaca ve öz olarak böyledir.

Gelelim hakikate!

Bir hiç iken bir damla meniden anne rahminde tesadüfen(!) bir çiğnem ete dönüşen sen!

Acziyet ve iradesizlik hallerini ne çabuk unuttun!

Hiç göklere ve dağlara bakmaz mısın?
Ey bir tek atomun parçalanmasındaki gücü ve dehşeti gören bu çağın insanı!
Kim toprağın altındaki tohumları yaran, ölüden diriyi çıkaran?

Görmez misin gecenin ardından sabahı?
Günün içindeki geceyi?
Dünyanın bir yanı sımsıcak yazı yaşarken bir yanında titreten kışı?
Ölüm gibi seni bir nefes ötede bekleyen mutlak sonu da bilmez misin?

Yerden bitenlerin gökten inenlere muhtaç olduğunu görmez misin ey insan?
Güneşin ayla ve yıldızlarla raksına şahitlik etmiyor musun?

Nedir bu dünyada ebedilik beklentisi?
Mal, makam, evlat, şöhret ve şehvet için biriktirdiğin günahları kim saklar güçlü hafızalarda?

Niçin görmüyorsun yanı başındaki mazlumu?
Fakirlik kaderidir(!) değil mi senin yanındaki, yörendeki ve dahi elinin altındakilerin?
Babasının canını alan Tanrı bakar değil mi yetimin yüzüne, bunun için mi elin gitmez onun başını okşamaya?

Tarih de okumaz mısın?
Görmez misin nice haller gelmiş insanoğlunun başına?
Ne krallar, padişahlar, liderler, führerler, başkanlar, halifeler ve dahi peygamberler gelip geçti yerle gök arasından. Hiç biri kalmadı yeryüzünde. Hepsi toprağa karıştı. Unutuldu çoğunun adı bile. 

Ey insan, bu gidiş nereye?
Her insanı sonunda mutlak bir ölümün beklediği bu hayat ne için yaşanıyor ve ne yolda tüketilecek? 

Şimdi bir daha bak senin Tanrı'n nerede?
Nasıl bir Tanrı'ya inanıyorsun?

Ey "İnanmıyorum" diyen kişi, senin de o inanmadığını söylediğin Tanrı'yı çok uzaklara gönderenden tek farkın senin Tanrı ile doğrudan ya da aracılar vasıtasıyla irtibat kurma isteğin yok hepsi bu! 
Sen de başka avuntular bulmuşsun kendine sonu kaçınılmaz olarak ölüme giden hayat yolunda. 
Dön de bir bak içine. 
Neler var neler..
Ne aşklar, ne ideolojiler, ne teknolojiler, ne felsefeler, ne liderler, ne bilimler, ne filmler ve daha neler neler..

"Müslümanım" diyen, "iman ediyorum/inanıyorum" diyenler ise bir kez daha gözden geçirmelidir kendi inancını. 
Neye inandığını, nasıl ve niçin inandığını başkasına izah için değil bilakis kendi kendine açıklığa kavuşturmalıdır.

"Siz ey imana ermiş olanlar! Sımsıkı sarılın Allah'a ve Peygamber'e olan inancınıza ve O'nun Peygamberi'ne safha safha indirdiği ilahî kelâma ve daha önce indirdiği vahye: Zira Allah'ı, meleklerini, vahiyleri, peygamberleri ve Ahiret Günü'nü inkar eden, gerçekten şiddetli bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa 136)

Şimdi bir bak inandığını iddia ettiğin senin Tanrı'n Allah mı?

"ALLAH -O'ndan başka ilah yoktur; 
O her Zaman Diridir, 
Bütün Varlıkların Kendi Kendine Yeterli Yegane Kaynağıdır. 
Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. 
Yeryüzünde ve göklerde ne varsa hepsi O'nundur. 
O'nun izni olmaksızın nezdinde şefaat edebilecek olan kimdir? 
O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. 
O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur." (Bakara 255)

"De ki: O Allah birdir.
Her şey her halinde o Allah'a muhtaçtır; O hiçbir şeye muhtaç değildir.
O doğurmamış, doğmamış,
Hiçbir şey O'na denk olmamıştır." (İhlas 1-4)


"Elçi ve O'nunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından o'na indirilene inanırlar: Hepsi, Allah'a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar; O'nun elçilerinden hiç biri arasında ayrım yapmazlar ve: “İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri Sensin!” derler." (Bakara 285)


Ölümlü, aciz bir insan olarak;
Allah'tan başka kulluk etmeye layık hiç bir varlık olmadığına iman eden,
O'nun için bütün sahte Tanrılara "hayır" diyen,
O'nu iç benliğinde hisseden,
O'na pazarlıksız bir şekilde teslim olan,
ayartıcılardan ve parazitlerden uzak duran
mü'min ve muvahhid  insandır
Allah'a yakın olanlar..

"GERÇEK ŞU Kİ, insanı yaratan Biziz ve onun iç-benliğinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz: çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf 16)

Peyami Bayram
21/12/2015, İstanbul






16 Aralık 2015

İRAN İZLENİMLERİM

Dünyanın kuruluş tarihi olarak en eskilerinden(M.Ö. 625) olduğu halde halen yaşayan belki bir kaç ülkesinden birisi.

1.648.195 km2 lik yüz ölçümü ile Türkiye'nin yaklaşık iki katı.
77.177.000 nüfusu ile yaklaşık olarak ülkemizle aynı.

Petrol ve doğalgaz gibi çağımızın en önemli enerji kaynaklarına sahip.
Dahası; bu enerji kaynağı ürünleri ihraç edebilen bir ülke.
Yani bu anlamda dışa bağımlılığı yok, bilakis getirisi var.
Coğrafi konumu ve iklim şartları itibariyle tarım ürünlerinde de ihracat yapan bir ülke.

Kısacası dünyada çağımızın en önemli iki unsuru olan enerji ve tarım(gıda) ürünlerinde hiç bir dış bağımlılığı olmadan yaşayabilecek dünyanın ender ülkelerinden birisi. Bununla beraber diğer önemli bir husus olarak yeterli su kaynaklarının olduğunu da belirtelim.

Çok uzun bir tarihi geçmişi olan, kökleri Pers İmparatorluklarına dayanan İran çok önemli bir kültür ve medeniyet havzası aynı zamanda. Dolayısıyla turizm açısından da çok önemli bir bölge.  Bu meyanda müzik, sinema, resim, mimari ve elbette özellikle edebiyatta çok önemli eserler veren ve sanatçılar yetiştiren bir ülke İran.

İran'da 1979 yılında İslami devrimi gerçekleştiren kadronun lideri İmam Ruhullah Humeyni'nin yeri apayrı.
Humeyni 36 yıl sonra hala ülkenin vazgeçmediği bir lider olarak duruyor.

İran devrimi dini bir söylem ve içerikle isimlendirilmiş ve biçimlendirilmiş olduğundan İmam Humeyni'nin vefatının ardından makamı boş kalmamış ve devrimi gerçekleştirenlerden bir başkası, Ayetullah Seyyid Ali Hamaney İslam Inkılâbı'nın dini lideri olmuş. Bu makam Cumhurbaşkanlığı makamının da üstündeki bir mollalar heyetinin reisliğidir.
Yani İran'da son karar merciinde bir dini lider bulunuyor.

Tarihteki her devrim gibi İran devrimi de kendi masal/efsane/mitlerini üretmiş, buna bağlı olarak da tabii ki Humeyni gibi efsanevi bir kahraman türetmiş.
Humeyni'nin kabri Tahran'da kendi adıyla anılan havalimanına yakın bir konumda, anlatılan sade yaşantısına zıt, çok büyük bir kompleks içerisinde, son derece ihtişamlı ve lüks bir yapının içinde bulunuyor.

İran'ın resmi/anayasal ideolojisi Şii İslam ve lideri İmam Humeyni, O'nun yaşayan temsilcisi ise Ayetullah Seyyid Ali Hamaney.

Rejimin Batı ve özellikle ABD karşıtlığı, İsrail düşmanlığı ülkenin bütün dünyaca bilinen esas stratejik mihveri.
Bununla beraber İslam ülkelerinin bir çoğu ile de sağlıklı ilişkileri olduğu söylenemez. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere bir çok Sünni İslam ülkesi ile ilişkilerinin sorunlu olduğunu söylemek gerek. Bu durum İran'ın dünyadaki yalnızlığını bir kat daha artırıyor. Bu sebeple olsa gerek onlar da batının ve Sünni İslam dünyasının alternatifi olarak Şii dünyasının liderliğini elde tutma çabasının yanısıra Rusya, Venezuella, Hindistan ve Çin ile ilişkilerini güçlü tutmaya çalışıyor.

İslam dininin Şii yorumunun genel itibariyle tarihte ilk ortaya çıkışı siyasi bir tutum olarak görülmektedir. Ancak günümüzde siyasi duruşun yanında akide ve fıkıh ölçeğinde de çok farklı yorumların olduğunu söylemek gerekir.

Günümüz dünyasında İslam Dini'nin devlet yönetiminde esas referans olarak kabul edildiği bir kaç ülkeden birisi olan İran'da sosyal hayatta sokaktaki insanın karşı karşıya kaldığı en önemli bir kaç konunun yansımalarını ve bunlarla ilgili gözlemlerimi burada aktarmak isterim.
İlk olarak onlarda "hicab" dedikleri bizde başörtü/tesettür denilen konu.

İran İslam Cumhuriyeti'nde kadınlar dışarıda başörtülü olmak zorundalar. Ancak bu örtü sanıldığı gibi baştan ayağa siyah bir çarşaf şeklinde bir zorunluluk değil. Belki devrimin ilk yıllarında farklı uygulanmış olabilir fakat şimdiki uygulamada kadınların giyim kuşamında bir batılı ülkeden farkı başlarının gerisine doğru da olsa bir örtü bulundurmaları ki bu onların saç rengi ve şeklini gizlemiyor, bir de kısa etek veya şort giyemiyor olmaları. Bunun dışında kadınların sosyal hayatın içinde siyaset, spor, sanat ve iş hayatı gibi her yerde aktif ve etkin oldukları bir gerçek.

Dörde kadar evliliğin yasal olduğu İran'da başka İslam ülkelerinde olmayan farklı bir evlenme(!) şeklinin var olduğunu öteden beri duyardım fakat İran'da resmen tanındığını öğrendiğimde çok şaşırdım. Muvakkat/geçici nikah akdi işlemi; Arapça "mut'a" veya Farsça "sika" denilen bu nikah resmi olarak ve mollalar, yani din adamları tarafından, belli bir süre belirtilerek ve şahit gerekli olmadan yapılıyormuş. Dünyanın her yanında ve tarihin her döneminde olan gayri meşru ilişkiye burada maalesef bizatihi dini "meşruiyet" kazandırılmış.

Diğer bir konu ise faiz. En son açıklanan resmi rakamlara göre İran'da yıllık enflasyon %7,8 iken bankalar mevduata  %20 civarında faiz veriyorlar.  Evet bu faiz de bir "İslam Cumhuriyeti" olan İran'da yasal, yani "meşru". Bu durum piyasalarda para kıtlığına ve ticarette vadeli alışverişin artmasına, dolayısıyla hayat pahalılığı yani enflasyonun daha da artmasına sebep olmaktadır.

Ayrıca dünyanın hemen hemen bütün kapitalist ekonomilerinde görülen gelir dağılımındaki büyük uçurum burada da derhal göze çarpmakta. Alt gelir grubu ve onların yaşadığı mekanlar ile üst gelir grubundakiler arasındaki fark çok belirgin bir şekilde gözlemlenebiliyor. Bir de bu meyanda sokakta yatan evsizlerin İran ile büyük düşman(şeytan!) ABD'de gördüklerimden bir farkı yoktu!

Şia'nın mezhebî olarak eleştirisini yapacak bilgi düzeyinde olmadığımı özellikle belirterek burada bir kaç gözlemimi daha aktarmak isterim.
Daha önce 2007 yılındaki İran seyahatimde Meşhed şehrini iş gezisi için ziyaret etmiş, bu vesileyle gördüğüm Meşhed'de  Oniki İmam'ın sekizincisi olan İmam Rıza'nın türbesini de görme fırsatım olmuştu. Zaten Meşhed'e giden birinin bunu farketmemiş olması imkansız. Havalimanına iner inmez İmam Rıza sizi karşılıyor. Şehrin her yerinde tıpkı Medine'deki gibi "Harem" istikametini gösteren yön tabelaları sizi türbeye yönlendiriyor. Şii inancında ziyaret mekanları çok önem arz ediyor. Burası da Şii inancında çok önemli bir merkez. Benim oradaki en çarpıcı gözlemim insanların İmam Rıza'nın kabrine yönelerek secde etmeleriydi, tıpkı bizdeki Oruç Baba, Telli Baba veya Eyüp Sultan türbelerinde bazı cahillerin yaptığı gibi. 

Şii inancı için bir diğer ziyaret yeri ve en önemlisi ise Kerbela.
Malum Kerbela peygamberimiz Hz. Muhammed(as)'in torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın oğlu Hz. Hüseyin ve ailesinin şehid edildiği yer.
Her yıl şiiler akın akın Kerbela'ya ziyarete ve yas törenlerine iştirak etmeye gidiyorlar. Muharrem ayının onuncu gününe rast gelen Kerbela olayı aynı zamanda Şia'nın da miladı hükmünde olsa gerek, dolayısıyla çok önem atfedilen bir tarih. Bu tarih resmi tatil ve bu günde çok özel anma merasimleri düzenleniyor. 

Öyle ki bu merasimler kırkıncı güne kadar sürüyor. İşte bu son İran seyahatimin son günü(2 Aralık 2015) "erbain", yani Hz. Hüseyin ve ailesinin Şehadetinin kırkıncı gününe denk geldi. 10 Muharrem gibi bugün de resmi tatil. Her kutsal merkezde matem merasimleri düzenleniyor. Fakat en büyük merasim Kerbela'da. Günlerdir İran televizyonları ve gazeteleri Kerbela'ya giden iki milyonu aşkın ziyaretçi akınından söz ediyor, dünyanın her yanından(!) ziyaretçilerle röportajlar yayınlıyor, yollardaki kilometrelerce uzayan ziyaretçilerin yaya ve araçlı konvoylarını gösteriyorlar. Sık sık dini lider Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in vaazları ile matem neşideleri eşliğinde ağlayan insanlar ekranlarda gösteriliyor. Bu şekilde adeta Şia'nın gücünü bütün dünyaya göstermek istiyorlar, aynı zamanda da Şiilere moral ve güven vermeye çalışıyorlar. Kim bilir belki de maksat bu sayısal çoğunluğu her yıl daha da artırarak Sünni dünyanın Hacc'daki  büyük buluşmasına rakip bir karşılık oluşturmaktır.

Şehrin her yanında resmi ve özel binalarda, yollarda bayraklar ve flamalarda "ya Hüseyin", "ya Fatıma" ibareleri var.  Yanısıra siyah üzerine yazılmış "Ya Sarullah", yani "ey Allah'ın kanı" anlamına gelen ve Hz. Hüseyin'in kanına nisbet edilen ifadenin yer aldığı büyük bir bayrağı da büyük bir meydanda gördüm.

Bunlarla beraber Tahran'ın merkezi bir yerinde çok büyük bir binanın tüm cephesini kaplayan bir resimde;
Bir tepeye ABD bayrağını diken Amerikan askerleri ve etrafında ezilerek öl(dürül)müş müslümanlar resmedilmişti. Bu eserde; yakın zamanda hacda şeytan taşlamada meydana gelen izdihamda ölenlerin çoğu İranlı olması hasebiyle aslında Suudi Arabistan yönetiminin bunu bilinçli yaptığı ve bu işte ABD ile işbirliğine gittiği çok sert bir üslupla ifade ediliyormuş. Ne gariptir ki ben ilk gördüğümde ABD bayrağının ve askerinin etkileyici muzafferliğini hissettim!

İran: Özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülke.

Uydu anteni yasak, internet kısıtlı, facebook ve twitter yasak. Dahası mobil iletişim de oldukça sorunlu, mesela uluslararası dolaşımda iken yabancılara SMS iletişimi dahi neredeyse yok gibi. Kısacası muhalif görüşlerin dile getirilmesinin önünde çok engel var.

Bütün bunlar ne adına?
Din adına.
İslam adına.

Halbuki İslam dünyasında söz sahibi olmak isteyen, dünyaya İslam Dini'ni bir model olarak sunmak isteyen İran Yönetimi mesela dünyada çok az ülkenin sahip olduğu elindeki çok güçlü kaynakları daha verimli kullanarak, faizi ve olumsuz bütün sonuçlarını kaldırarak öncelikle kendi halkına müreffeh bir hayat sunabilir, öncelikle dünyadaki diğer müslümanlara bilahare bütün insanlığa iddia ettiği gibi huzurlu ve müreffeh bir toplum ve devlet modelini gösterebilirdi.


Tıpkı Sünni İslam inancındaki zenginliği ile meşhur Suudi Arabistan başta olmak üzere diğer bir çok İslam ülkesi gibi İran da dünyada zulüm, açlık ve yoksulluk yüzünden göç eden insanların sığınabilecekleri sıcak bir kucak olamıyor maalesef.







14 Aralık 2015

Yol, dost, gayret ve İman

Yol mu aradın bulamadın;
Aç kitabı hidayet var!

Dost mu aradın bulamadın;
Dostluğun kadar dostun var!

İş mi aradın bulamadın;
Gayretin kadar işin var!

Güç mü aradın bulamadın;
İmanın kadar Rabbin var!

Peyami Bayram
23/10/2015
İstanbul-Bakü

Sandık

Ne mal ne haz ne hayal sandığın;
Mahkeme-i Kübra'ya gidecek çeyiz sandığın..

Peyami Bayram
14/11/2015, İstanbul 

13 Aralık 2015

Vatan Sağolsun II



Vatan Sağolsun II

Anam
tarlada doğurmuş
beni. 
Köyde büyüdüm,
yazlarım tarlada geçti,
kışlarım ahırda.


Çiftçilikti 
bizim kaderimiz,
Böyle dedi büyüklerimiz..
Topraktan beslendik,
yine toprağa gireriz.

Elbet bilirler
her bir şeyi;
her hanede ya şehit vardı
ya gazi,
o yıllar tazeydi hatıralar;
canlıdır 
vatan, millet
ve Sakarya..

Sonrasında arar olduk
ekmeği, aşı. 
Hele durun,
bir 
batılı olalım
hem süt akacak
çeşmemizden
bal da arkadaşı..

İkinci Cihan Harbi yılları
ekmeği karneyle aldık,
peşinden yerimizi
ABD safında bulduk. 

Kara lastik,
patiska,
gazyağı,
tuz ve şeker..
Elektrik yok, 
yollar şose,
hastane ne gezer..

Kara trenle
uğurlandım askere. 
Bitlendik,
susuzluktan kışlada. 
Olsun, 
Ali mektebinde
okuma yazmayı öğrendim ya..
Bir de onbaşı oldum
gelmeden teskere. 

Askerden sonra
şehrin yolunu tuttu
bizim köyün gençleri. 

Biz de Ankara'da
tek göz odada
dört kardeş
yevmiyecilikle başladık hayata,
bereketli oldu 
şehrin parası. 

Babam mani,
yoksa;
çoluk çocuk da
gelmeliydi,
mektep yüzü
görmeliydi hani. 

Şehrin gecekondusu 
halliceydi
köydeki damdan. 
Hep bunları düşünürdüm,
bakarken 
soğuk odamdan. 

İki sefer babamı,
bir de
anamı getirdim
bu soğuk
memlekete
hastane için. 
Derman aradık
Ankara'nın
çatık kaşlı
hekimlerinden.
Köylü için hastane de şehrin ümitlerinden. 
Babamı
ameliyat ettiler,
hastanede yattı
üç buçuk ay. 
Yevmiye yetmiyordu,
kış vakti,
simitle çay...

Babam kavuştu rahmete,
şimdi kabri
hiç sevmediği 
Başkent'te...

Artık vaktidir
sılayı gurbete taşımanın
dedim,
anamı da alıp
hepsini getirdim,
iki göz oda
bir gecekonduya. 
Alıştık 
artık Ankara'ya. 

Çocuklar 
kışın okudu,
yazın çalıştı. 
Kızlar anasıyla
elişi yaparak 
ekonomiye karıştı. 

Daha lisedeyken 
sağ, sol derdine daldı
bizim oğlanlar. 
Küçük oğlan,
solculardandı İstanbul'da
mühendis olacaktı,
bir baskında 
yurttan aldı polisler. 
Aklımız İstanbul'da kaldı;
Selimiye'ler, Metrisler..

Sonraki 
daha büyük bir acıydı;
hukuk okurken vuruldu
en büyük oğlum. 
Sağcı gençlerdendi yavrum,
vuranlar solcu.. 
İçimiz yandı,
bu acı dayanılmazdı. 
Kime ne desek faydasız. 
Mekanı cennet olsun. 
Bizim için teselli sözüdür;
"Vatan sağolsun!"

Bir Eylül sabahında 
çaldı generallerin düdüğü
sustu herkes 
bir anda, 
bu kadar kolaydı
madem
acep neden beklendi?
bunca acı..
bunca matem..
yiğidim oğlum
şimdi toprak oldu,
öbürü işkence mağduru,
aklımda bir sürü soru...

Peyami Bayram
15/11/2015, İstanbul

Vatan Sağolsun I




Vatan Sağolsun I

Biz,
adam gibi çocuklardık;
daha onyedisine varmadan ev geçindiren,
askerde evlat hasreti çeken. 

Babamın künyesini getiren
posta memuru yükledi omzuma bu yükü. 
  
Hem ağırdı hem de zor. 
Onu sen gel bir de anama sor. 

Babamın yolunu beklemekle geçti,
dua dolu günler, geceler. 

Türkülerde, manilerde
hep hasret doludur heceler. 

Anam daha onaltısında,
bebesi karnında,
seferberliğe yolladı erini. 

Ben ondört yılda iki kez gördüm yüzünü,
hatırlamam bile ilkini,
son defasında eski esvaplar içinde 
hatırlarım gaza neferini..

Ablamı ondördünde gelin etti,
beni onaltı yaşımda everdi anam. 
Geçim lazım, kuvvet lazım dedi
tarlada sapanda.

Çalışmaktı bizim yegane meşgalemiz,
durmadan, yorulmadan,
kış demeden, yaz demeden.
Kara sapanla geçti ömrümüz,
harmandı düğünümüz.
Elde nasır, çarıktı ayakta süsümüz.
Tatlı bir uykudur hasır döşekte
sade bulgurdan sonra gecemiz. 

Ne okuma bildik,
ne de yazmayı. 
Askerde de
verdiler elime kazmayı. 

Oniki doğumdan
üçü kız,
sekiz çocuk yetiştirdik.
dört tanesi
dört yaşını göremedi;
kıran girdi,
hekim yoktu,
ilaç yok, çare yok. 

Mütevekkil olmayı 
öğretti bize seferberlik; 
yokluk ve kıtlık. 
Hiç tok olmadı ki karnımız
hep açtık
lakin
en az şikayetimizdi
açlık. 

Şükür gibi ilaç,
iman gibi teselli bulamadık,
karanlık gecelerde,
ıssızda,
it ulumasında. 

Hiç sual etmedik,
hükümet adamlarını
ne de olsa
harpten çıkmıştık. 
Yapacak çok iş vardı,
onlara inanmıştık. 

Ne yol istedik,
ne elektrik, 
daima 
"vatan sağolsun" dedik. 

Sonra
"Demir Kırat" dediler,
bize refah getirecek. 
Ne bileyim işte;
şehre
fabrika kuracak,
köylüye
traktör verecek. 
Sonra
Amerika 
bize
yardım edecek..

Kafirden yardım almak
zilletti itikadımızda,
lakin 
bilirdi zahir bunu
hükümet katımız da..

Bir zaman 
böyle geçti;
Amerikan sevdasıyla,
biraz da din iman
kurtuldu edasıyla..

Sonra;
bir düdük çaldı,
örf-i idare hükümeti teslim aldı,
"NATO'ya ve CENTO'ya bağlıyız"
diyordu radyodaki o tok ses. 

Kime inansak 
bize yaban çıkıyor;
zahir bu millet bîkes...

Peyami Bayram
08/11/2015, İstanbul

07 Aralık 2015

BARIŞ İÇİN TAARRUZİ BİR SAVAŞ

BARIŞ İÇİN TAARRUZİ BİR SAVAŞ

Benim inancıma göre her zaman barış esastır, savaşı çıkaran taraf olmamak şartıyla gerektiğinde savaşmak ise kaçınılmaz bir şarttır. 
Bu da yine barışı sağlamak içindir. 
Ayrıca en iyi savunma da taarruzdur. 
Savunma veya geri çeklime gibi yöntemler geçici taktikler olabilir, kesin neticeyi almak için taarruzi hareket şarttır. 
Buraya kadarki işin teorik kısmı. 

Günümüzde yaşanan pratikliğe gelince; 
bölgemizde 1. Dünya Savaşı'nda çizilen sınırlar(paylaşımlar) emperyalistlere yetmemiş ya da tam uzlaşamamışlar veya gelişen şartlara göre yeni nüfuz alanları kazanmak için 25 yıldır ciddi bir savaş zaten yürütülüyor. 
İsrail başta olmak üzere İran, Irak, Lübnan, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Körfez ülkeleri bu savaşın öyle veya böyle içindeler. 
Dışarıdan ise ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve Çin bu savaşın hazırlayıcısı, planlayanı, provokatörü, lojistik destekçisi, istihbarat sağlayıcısı ve işgalcisi olmak üzere bu savaşa kendi topraklarından binlerce kilometre mesafeden katılmakta, katılmak ne kelime başlatıp, kışkırtmaktalar. Ayrıca dünyadaki bilimsel, teknolojik ve bilişim alanındaki gelişmeler konvansiyonel savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiş olduğundan yaşadığımız olaylar aslında bizim açımızdan çok cepheli, çok uluslu ve asimetrik savaş yöntemlerinin çoğunlukla kullanıldığı bir savaştır.
Elli veya yüz yıl sonra buna başka bir isim verilecektir belki ama bence bizim ve bölge ülkelerinin açısından 3. Dünya Savaşı bu olsa gerek.  
Bu durum ve tarihi tecrübeler gösteriyor ki bölgemizde yürütülen bu savaş bize ve bizim topraklarımıza mutlaka zarar veriyor, verecek. Göz göre göre bunu seyretmenin ahmaklıktan öte bir tanımı varsa o da hıyanettir. Bu durumda yapılması gereken ise sonuçları hiç beklenmedik olsa ve faturası çok ağır da olsa biz, Türkiye Cumhuriyeti olarak pasif kalmak yerine aktif olmalı, savunma durumunda değil taarruz halinde olmalı, asla da bu durumdan vaz geçmemeliyiz. İçerideki terör denilen asimetrik savaşın bir uzantısı olan ve Türkiye'yi demoralize etmek, bıktırmak, yıldırmak, usandırmak ve bu yolla geri çekilerek taviz verdirmek için yürütülen savaşta da başarılı olmanın yolu bu taarruzi stratejiden geçer. 
Biz bu yolda kararlı ve insiyatif kullanan taraf olursak ABD ve NATO dahil hiçbir gücün bizim üzerimizde etkili olamayacak, tam aksine bölgede bizim liderliğimizi kabul etmek zorunda kalacaklardır. 

Not: Buradaki taarruzi stratejiden kastım haksız yere bir yerlere saldırmak, işgal etmek, talan etmek ve hele hele bizim dışımızda birilerinin maşası olarak hareket etmek asla değil. Bunun altını bir kez daha çizmekte yarar var.

Peyami Bayram​
07/12/2015, İstanbul

20 Kasım 2015

Dört Soruya Cevap

Dört Soruya Cevap

Epey zaman oldu, Facebook'ta "Büyük Sorular" başlığı ile dört soru paylaşmıştım. Şimdi bu dört soruya benim cevap/yorumumu burada paylaşmak istiyorum. Önce soruları tekrar okuyalım.

Büyük Sorular

1. Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar aynı ortak kaynaktan, yani Allah'tan gelen vahiyle beslendikleri halde neden bugün farklı farklı dinler haline gelmişlerdir?

2. Yukarıdaki soruya paralel olarak, Allah Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed'e farklı kitaplar/dinler mi gönderdi? Eğer öyle ise neden? Bu Allah'ın tevhidine(birliğine) uygun mu?

3. Müslümanlar bütün peygamberlere ve kitaplara iman ettiklerine göre sapmış ve sapıtmış olduklarına inandıkları Yahudi ve Hristiyanların tahrif edilmiş kitaplarına nasıl iman ediyorlar?

4. Bir tek ortak kitaba(Kur'an-ı Kerim) inandıkları halde 1,5 milyar nüfuslu 15 asırlık İslam alemi neden bugün pek çok konuda farklı düşünce ve yaşam tarzlarını bünyesinde barındırıyor ve hatta birbirlerinin acımasızca kanlarını döküyorlar?

Bu sorular veya buna benzerleri eminim birçoğumuzun aklını da kurcalamıştır. Ben şahsen bunlar gibi bir çok sorunun cevaplarını Allah'ın izniyle Kur'an-ı Kerim'de buldum. Pek tabii bir çok ilim insanının tercüme ve telif eserlerinden faydalanarak. Burada sorduğum dört önemli soru aslında birbirleri ile son derece ilişkilidir. Bu yüzden belki cevapları da tek başlık altında toplamak daha doğru olur.

Şimdi yukarıdaki soruların cevabına temel oluşturan ayetleri okuyalım.

Bismillahirrahmanirrahim

159- İndirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu kitapta insanlara açıkladıktan sonra onu gizleyenler.. İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenlerin hepsi lanet eder.
160- Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler ve onu açıklayanlar müstesna. Bunların tevbelerini kabul ederim. Tevbeleri kabul eden, bağışlayan benim!
161- İnkar edip, o halde ölenler var ya işte Allah’ın, meleklerin insanların hepsinin laneti onlaradır.
162- Onlar lanette temellidirler. Onlardan azap hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.
163- İlahınız tek bir ilahtır. Rahman ve Rahim olan O Allah’tan başka ilah yoktur.
164- Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgarı dilediği yöne sevk edişinde ve gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.
165- İnsanlardan kimi, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerin ise, Allah sevgisi her şeyden üstündür. O zalimler, azabı görecekleri zaman, bütün kuvvetin Allah’a mahsus olduğunu ve Allah’ın da şiddetli azap sahibi olduğunu bir bilseler...
166- O zaman, görecekler ki peşlerine düşülüp gidilenler, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışlardır. Azabı görmüşler, aralarındaki bağlar da parçalanıp kopmuştur.
167- Onların peşlerinden gidenler: -Keşke bizim için dünyaya bir daha dönüş olsaydı da, onların bizden kaçtıkları gibi biz de onlardan kaçsaydık derler. İşte Allah, onlara yaptıklarını böyle pişmanlıklar halinde gösterecektir ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.
168- -Ey insanlar, Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin. Şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
169- Muhakkak size, kötülüğü, ahlaksızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
170- Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denilince: -Hayır, biz, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız, derler; ya ataları bir şeye akıl erdiremeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?
171- Allah’a nankörlük edenlerin hali, çobanların çağırdığı fakat, onun bağırıp çağırışından başka bir şey işitmeyen hayvanların durumu gibidir. Onlar, öyle sağır, dilsiz ve körlerdir ki akıllarını kullanmazlar.
172- -Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yiyin ve eğer gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, ona şükredin.
173- Allah, size ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası için kesileni haram kıldı. Bununla beraber, mecbur kalanın, taşkınlık etmemek, aşırı gitmemek şartıyla bunlardan yemesinde bir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve esirgeyendir.
174- Allah’ın indirdiği kitaptan, bir şeyi gizleyip, onu az bir pahaya satanlar, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.
175- Onlar doğru yolu bırakıp sapıklığı; mağfireti bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Ateşe karşı ne de sabırlıdırlar.(!)
176- (Bu azabın sebebi şudur:) Allah, kitabı şüphesiz hak olarak indirmiştir. O kitapta ihtilafa düşenler elbette haktan uzak bir ayrılık içindedirler.
177- -Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz iyilik değildir. Fakat iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden, malını sevgisine rağmen; akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere, kölelere ve esirlere veren, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, sözleştikleri zaman sözlerini yerine getiren, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta sabredenlerin durumudur. İşte sadıklar ve muttakiler onlardır.
Bakara Suresi(159-177)

Yukarıdaki ayetlerden gayet net bir şekilde anlaşılıyor ki Allah insanlarla elçileri aracılığıyla direkt iletişime geçiyor. Allah'ın o özel ve seçkin kulları(peygamberler) da biz insanlara O'nun emirlerini eksiksiz ve en doğru şekilde, yani kelimelerini bozmadan ve bizzat yaşayarak tebliğ ediyorlar. Bugünkü anlamda yaşadıkları toplumların genellikle en radikal ve devrimci önderleri olan Allah'ın elçileri dönemin muktedirleri tarafından kimi zaman hapis, kimi zaman sürgün hatta kimisi de öldürülerek cezalandırılmışlar. Genellikle yaşadıkları toplumun ekserisi tarafından horlanmışlar, aşağılanmışlar, ötekileştirilmişler, hafife alınmışlar, alay edilmişler, küçümsenmişler, hakarete maruz kalmışlar ve baş edilemeyince çeşitli şekillerde zulme maruz kalmışlardır. Bu seçkin kullar bütün baskı ve zulümlerden yılmadan Allah'tan başka bütün otoriteleri reddetme, hak, adalet ve ebedi barışa davetlerine karşılık kimi zaman aile fertlerinden dahi taraftar bulamamışlardır. Mamafih bugüne kadar uzanıp gelen peygamberlerin takipçilerinin durumu bizim sorularımızın çerçevesini oluşturuyor.

Bugün dünyada ilahi dinler olarak bilinen Musevilik(Yahudilik), Hristiyanlık(İsevilik) ve Müslümanlık(İslam) aynı aşkın Allah'a inandıklarını söyler. Üç dinin de Allah tarafından gönderilmiş kutsal kitapları ve onu tebliğ eden Allah'ın elçileri (peygamberleri) vardır. Aralarında mahiyet ve şekil farkları olsa da genel anlamda böyledir. Ancak esas sorun ve yukarıdaki sorular da bundan sonra başlıyor.

Allah'ın emirlerini tebliğ eden peygamberler her insan gibi bir süre o toplumla birlikte yaşadıktan sonra vefat edip dünyadan ve dolayısıyla da yaşadıkları toplumdan ayrılmışlardır. Allah'ın insanlığa son mesajı olan Kur'an hariç diğerleri yani Tevrat ve İncil o kitapların tebliğcileri Hz. Musa ve Hz. İsa'nın vefatından sonra bir çok değişikliklere uğratılmış ve Allah kelamı olmaktan çıkıp kısmen Allah'ın kelamını muhafaza etse de insanların yazdığı bir metin haline dönüşmüştür. Ne gariptir ki bu mesajı değiştirenler bizzat Tanrı elçisinin yakın arkadaşları ve/veya bu yakın arkadaşlar doğrudan ya da dolaylı olarak bu değişikliği yapanların dayanakları olmuşlardır. Böylece ilahi mesaj insan elinde şekil değiştirmiş ve diğer bütün kurumları ile beraber "din adına" hareket eden "din adamları"nın dünyalık menfaat sağlama aracı haline dönüşmüştür. Yahudilik ve Hristiyanlık işte bu yüzden yüzyıllarca toplumların geri kalmasına ve "din adına" katliamlara ve savaşlara sebep olmuştur. Haçlı seferleri yine aynı "kutsal" ilkeler için yapılmış, sonrasında kendi aralarındaki mezhep çatışmaları ve nihayetinde rönesans ve reform hareketleri ile "din adamları" doğrudan devlet idaresindeki etkinliklerini kaybetmişlerdir.

Gelelim bizim tarafa: peygamber Hz. Muhammed hayatta iken bir safta olanlar O'nun vefatının ardından karşı cephelere geçmişler ve ilk ihtilaflar başlamıştı. Sonraki yıllarda ise yaşayan ve yaşatılan bir gelenek(buna sünnet de denilir) ile beraber bir de rivayet kültürü(hadis külliyatı) gelişmeye başlamıştır. Böylelikle Allah'ın son mesajının inananları farklı gruplara ve hiziplere ayrılmışlardır. Bunların kimi itikadi, kimi siyasi, kimisi de hukuki(fıkhi) mezhepler olurken yine bu grupların kendi içlerinde farklı ekolleri(tarikat, cemaat vb. ) ortaya çıkmıştır. Böyle olunca tek bir kitaba inanan fakat onlarca farklı mezhep, cemaat, tarikat vs. olan müslüman dünyada gerçekte birlik(tevhid) olan İslam'ın özü bir takım ayrıntılara kurban edilmiştir.

Aslında Allah'ın insanlığa elçileri vasıtasıyla gönderdiği ilahi mesaj temel ilkeler olarak ilk insandan beri hep aynı olduğu halde yukarıda da belirttiğimiz gibi resullerin peşinden gelenler tam da onların ortadan kaldırmaya çalıştığı şeyi yani birlik ve dirlik düzeni(tevhid)in karşıtı olan kaos(şirk) düzenini kurmuşlardır. Niçin mi? Çünkü tevhid yani birlik ve dirlik düzeninde aracılara yer yok, hayal ve hikaye satıcılarının pazarlayacağı malzemeye müşteri yok, dolayısıyla asıl maksat olan bunlardan elde edilecek dünyalık maddi menfaatler de olamayacaktır. Böyle olunca hayattayken resullerin en yakınında olanların bir kısmı dahi onların ardından hemen eski hurafe ve batıl düzenini yeni mesajın ambalajıyla tekrar pazara sürmüşlerdi. Bunun en bariz örneği Hz. Musa'nın kıssasında geçen Samiri'nin ibretlik hikayesidir ve şüphesiz Allah bu hikayeciği bize boş yere anlatmamıştır. Allah insanlara ne İsacı(Hristiyan) ne de Musacı( Musevi/Yahudi) olun dememişti. Tıpkı Muhammedci olun demediği gibi. Elbette bu tahrif edilmiş dinin pazarlamasını yapanlar pazarda bol miktarda alıcı bulmuşlardır daima. Çünkü şeytan "dosdoğru yolun üzerine oturacağım" dememiş miydi?

Şimdi burada sormak gerekiyor:
Allah'ın insanlığa son mesajı olan Kur'an-ı Kerim değiştirilmemiş olduğuna göre ve bu kitabın ilahi ilkeleri bütün insanlığı barış ve esenlik altında toplamaya amir olduğu halde niçin bugün bu Kitab'a iman edenlerin bir kısmı birbirleri ile çatışma halindedirler?

İşte bütün meselenin özü burada. Yukarıda kısaca değindiğimiz Hz. Muhammed'den önceki resullerin başına gelenler farklı bir şekilde Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed'in vefatından bir süre sonra onun mesajının başına da gelmiştir. Yalnız bir farkla ki; Allah'ın vaadi gereği son elçiye gönderilen ilahi mesajın aslı yani Kur'an-ı Kerim bizzat onu gönderen alemlerin Rabbi Allah tarafından korunmuştur. Aslı korunmuş olsa da farklı gerekçelerle bu asıl mesajın yanına bir takım kitaplar ve/veya sözler iliştirilmiştir maalesef. Hatta o hale getirilmiş ki ilahi mesajın aslı kendisini "apaçık, anlaşılır" olarak tanıtmasına ve tanımlamasına rağmen önüne bir takım manialar konularak insanların Kuran'a ulaşması adeta engellenmiştir. Böylelikle Kuran'ın yanına iliştirilmiş olan kitaplar/sözler kasıtlı ya da değil onun önüne geçmiştir.  Bu suretle apaçık ve ilk vahyedildiği haliyle Kuran elimizde olmasına rağmen adına ne denirse densin bazen birbirine benzer ve bazen de birbirinden tamamen farklı olmak üzere yeni yol ve yöntemler meydana gelmiş oldu. 

Allah'ın Kuran'da ehli kitap olarak tanıttığı önceki mesajların inananlarının akıbetlerini ibret için göstermesine de aldırış etmeyen ve kitabı(Kur'an) oku(t)mayan zevatın marifetiyle-  Allah'ın orijinal, bozulmamış mesajı ortada dururken insanların onu bırakıp Kuran'a paralel bazı kitapları ve/veya sözleri onun önüne geçirmeleri önceki peygamberlerin bağlılarının durumundan farklıdır. Zira onlar kitabın aslını değiştirmiş, tahrif etmişlerdi. Son mesajın tahrifçileri ise kitabın aslını bir tarafta tutarken ona paralel başka kitaplar yazarak indirilen dinin yanına uydurulan dini yerleştirmişler. Bu da yetmemiş Kuran'ı ilke ve ana fikir olarak tamamen rafa kaldırmış yerine kendi uydurduklarını geçirmişlerdir. 

Maalesef ki hiç kimse Kuran'ı dışladığını falan söylemiyor, bilakis herkes her şeyi Kur'an için, Allah için yaptığını iddia ediyor. 

"Akleden kalple" Kur'an-ı Kerim'i hayat(ın)a aktarmaya çalışanlardan olmak dilek ve temennisiyle..

Peyami Bayram
20/11/2015 
İstanbul


RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...