15 Mart 2019
Doğar doğmaz ağzı kapanan çocuklar.. (Amerika'nın asıl sahibi Kızılderililer)
“Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar.”
Amerika Kıtasında Ekim ayının ikinci pazartesi “Kolomb Günü”dür.
Şenliklerle, şölenlerle kutlanır..
Tıpkı bizim “İstanbul’u Fetih Günü” gibi..
Amerika üç gündür Kolomb Günü’nü kutluyor..
Bazı ülkelerde milyonlar çılgınca eğleniyor..
Peki kutlanan ne?..
*. *. *
1492 yılında Cenovalı kaşif Kristof Kolomb’un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları Arawak kızılderilileri karşıladı..
Kızılderililerin inancında Tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi..
Sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar..
Yüzerek selamladılar..
Mısır, patates ikram ettiler..
Atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu..
Ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı..
İşte o altınlar sonları oldu..
*. *. *
Kolomb kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesine şöyle yazmıştı..
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”
Seyir defterine de şunları eklemişti.
“Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok… Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”
Bir de not düşüyordu.
“Bu insanların çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avrupalalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi gerektiği kanısındayım”
*. *. *
Ardından katliam başladı..
Sakallı yabancılar altın ve değerli taş aramak için köyleri yağmaladı, yakıp yıktı..
Yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar..
Kadınlara tecavüz ettiler..
Direnen erkeklerin kulaklarını kestiler, kafa derilerini yüzdüler..
Gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.
Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi..
Ardından akın akın geldiler..
Tüm Amerika Kıtasını cehenneme çevirdiler..
Katliamlara papazlar da katıldı..
Katolik olmayı kabul etmeyen Kızılderili şamanları ayaklarından asılarak canlı canlı yakıldı..
Kolomb Amerika’ya vardığında dünya nüfusunun 5’te biri kızılerili idi..
Sayıları 70 milyonu geçiyordu..
1492’den bugüne sadece 2 milyon kaldılar..
*. *. *
Dünya tarihinin en büyük soykırımını yapan Avrupalı istilacıların bu katliamı kitaplara şöyle yansıdı;
"İspanyollar istilacılar her geçen gün daha kibirli oluyordu.. Aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı.. İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu..
Birgün ikisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki papaz, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler.”
Las Casas;
“Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı… Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu.. Bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum.”
Las Casas
“Tanrı’nın hususi takdiriyle savaştan kaçan kızılderililerin tamamına yakını çiçekten öldürdük. Tanrı topraklarımızı temizledi”
Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop;
“Kızılderilileri yakıyorduk.. Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı. Çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi.. Bizlere olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı elimize düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya şükranlarımızı sunarız.”
Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford;
“Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili’ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamaklar içinde fakir Kızılderililer’e taşıtan birçok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekle birdi.”
Cieaze de Leo;
“Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.. Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.”
Papaz Motolinia;
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”
Bartolome de Las Casas;
“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taşyürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.. Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
David de Vries;
"Kızılderili kadınları çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar..
Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. .
Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir..
Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir..
Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir.
Amerika Kıtası bugünlerde “Kolomb Günü” nü kutluyor..
Şenlikler, şölenler yapılıyor..
Milyonlar çılgınca eğleniyor..
Kolomb’tan bu güne 524 yıl geçti..
524 yılda 70 milyondan fazla insan katledildi..
Bir kültür yok edildi..
Beyaz adamın bu eğlencesi(!), Kızılderililer'in sonu oldu..
Ne mi düşünüyorum?
Ne mi düşünüyorum?
Bildik bilmedik her konuda bir şeyler söyleyen,
ötekine tahammülü olmayan,
eline fırsat geçse en acımasız zalimlerden olacağını ifşa eden,
içinde sakladığı faşizan düşünceleri uygun zemin buldukça ortaya döken,
masa başından ve klavye gerisinden akıl veren,
dinden konuşurken ilahlık taslayan,
hiç bir fedakarlıkta bulunmadığı değerler için ahkam kesen,
otun, böceğin, çiçeğin bile hakkını söylerken mazlumu görmeyen,
biz demeyi beceremeyen içini dışını benlik bürümüş,
haline bakmayıp aleme nizam vermeye kalkan,
yakınlarına bile en ufak bir hayrı dokunmayan,
selamı dahi menfaatine geldiğine gönderen,
sözümona dünyanın en akıllısı,
kendine dokunmayan yılanları koynunda saklayan,
birlikte yaşadığı insanların sevgisini ve güvenini kazanamamış,
dünyada ebedi bir yaşam arayışında olup hesap günü ve ahiret yokmuş gibi yaşayan,
sanal, yani somut bir gerçekliği olmayan bu alemdeki(internet) her habere balıklama atlayan lakin mutlak ölümle sonuçlanacak hayatının ahiretine dair haber veren Allah'ın vahyine yüz çevirenlere içim ısınmıyor.
Allahım sen bizi hidayet eyle...
14 Mart 2016
İki yıl olmuş, değişen bir şey yok...
Bildik bilmedik her konuda bir şeyler söyleyen,
ötekine tahammülü olmayan,
eline fırsat geçse en acımasız zalimlerden olacağını ifşa eden,
içinde sakladığı faşizan düşünceleri uygun zemin buldukça ortaya döken,
masa başından ve klavye gerisinden akıl veren,
dinden konuşurken ilahlık taslayan,
hiç bir fedakarlıkta bulunmadığı değerler için ahkam kesen,
otun, böceğin, çiçeğin bile hakkını söylerken mazlumu görmeyen,
biz demeyi beceremeyen içini dışını benlik bürümüş,
haline bakmayıp aleme nizam vermeye kalkan,
yakınlarına bile en ufak bir hayrı dokunmayan,
selamı dahi menfaatine geldiğine gönderen,
sözümona dünyanın en akıllısı,
kendine dokunmayan yılanları koynunda saklayan,
birlikte yaşadığı insanların sevgisini ve güvenini kazanamamış,
dünyada ebedi bir yaşam arayışında olup hesap günü ve ahiret yokmuş gibi yaşayan,
sanal, yani somut bir gerçekliği olmayan bu alemdeki(internet) her habere balıklama atlayan lakin mutlak ölümle sonuçlanacak hayatının ahiretine dair haber veren Allah'ın vahyine yüz çevirenlere içim ısınmıyor.
Allahım sen bizi hidayet eyle...
14 Mart 2016
İki yıl olmuş, değişen bir şey yok...
11 Mart 2019
Servet (Kısa bir hikaye)
Servet
İçinde bir boşluk olduğunu söylüyordu uzun zamandır.
Bir gün o boşluğun içine düştü.
Boşlukta ne ile boğuştuğunu bile bilemeden çabaladı durdu aylarca.
Onlarca kez bu boşluktan kurtulma denemesi bir sonuç vermemişti. Kendi boşluğunda kaybolmak üzere iken bir şey çınladı kulağına.
Bir zamanlar çokça okuduğu bir kitaptandı bu.
Sanki bir mucize gibi karşısına çıkan bu sözler onun etrafındaki boşluğa bir renk vermiş, bir ışık huzmesi olmuştu.
Sonra ansızın annesinin onu şefkatle okşayan elini ürpertiyle hissetti alnında ve yanaklarında.
İrkildi, birden bakındı sağına soluna annesini arayan gözlerle.
Göremedi yıllardır çeşitli mazeretlerle yanına varmadığı annesini.
Hayali geldi o tatlı tebessümüyle gözünün önüne, "yavrum" diyen sesi kulağında çınladı.
Hatırladı bütün maziyi.
Ellerine baktı,
ve düşündü
bütün yapıp ettiklerini.
Birer birer gözünün önüne geldi
sevdikleri
nefret ettikleri
haksızlık ettikleri,
ömrünü feda ettikleri,
sevdikleri,
umut verdikleri,
umut bağladıkları,
tekrar tekrar niyetlenip
sonra vaz geçtikleri,
içinden çıkamadığı
girift olmuş meseleler.
Yaşadıkları sanki tek tek geliyordu gözünün önüne.
Hepsi için artık çok geç olmuştu, belki de son anlarını yaşıyordu hayatının.
Hastaneye getirdiklerinde kazadan sağ kurtulan tek kişiydi. Ailesine öldü diye haber verilmişti. Diğer kazazede yakınları gibi cenaze teslim almaya gelen annesine yoğun bakımda olduğunun söylenmesi bir müjde olmuştu.
Altıncı günün sonunda o uzun, bitmek bilmeyen rüyadan uyandığında yanında annesi vardı. Eli annesinin o müşfik elleri arasındaydı, dudakları dualarla kıpırdıyordu yüreği yaralı kadının. Yarı baygın bakışlarını farkeden annesinin "yavrummm, Rabbim sana şükürler olsun" diyen sesi odayı doldurdu. Sonra annesinin sevinç gözyaşları karıştı şükür dualarına. Daima vakarlı ve mütevekkil duran annesinin o sevinç halindeki ani ses yükselmesi hemşirenin de koşarak gelmesine sebep oldu.
İki günde bir nöbetlerinde yoğun bakımdaki umutsuz vaka olarak gördüğü hasta ve onun refakatçisi bu mübarek kadının o asil duruşu hemşireyi çok etkilemişti. Öyle ki bu annenin ölüm döşeğinde yatan evladına sevgisi ve merhameti onun için de anlamlı bir anıdan öte hayatı anlamlandıran önemli bir ders olmuştu. Bu anneye sadece saygı duymuyor, zaman zaman adeta onun kerim sevgisini oğlundan kıskanmış, sanki bir azize gibi masumane dualar ile sebatkar bekleyişine hayran olmuştu. Saygıdeğer bir hasta refakatçisi olan bu sevimli kadın hemşirenin savruk ve biraz da başıboş yaşantısını sorgulamasına da vesile olmuştu. Aslında çok yorucu ve yıpratıcı olan yoğun bakım nöbetlerini sırf o annenin evladıyla ilişkisini, ona ihtimamını ve fedakarlığını gözlemlemek için neredeyse iple çeker olmuştu.
Hemşirenin koşarken ilk aklına gelen şey olmamış, genç adam ölmemişti. Annenin oğluna gözyaşları ve şükür ifadeleri ile sarılmasına müdahale etmedi, bilakis bir an onları öylece izledi ve göz pınarlarında biriken iki damla gözyaşına da engel olamadı. Mesleğinin ilk yıllarındaki hemşire birden kendini toparladı ve profesyonel bir davranışla annenin oğluna sarılırken bağlı olan serum ve cihazlara bir zarar vermediğinden emin olduktan sonra aynı heyecanla doktora koşup haber verdi. Bu haber doktor için de bir müjde idi. Dokuz saat süren bir ameliyat, peşinden bir kaç defa hastayı kaybedecek kadar tablonun kötüleşmesi ve şimdi bu haber günün son saatlerinde yorgun düşen bir cerrah için kesinlikle bir müjde niteliğindeydi.
Doktor odaya girdiğinde anne biraz geç farkına vardı ve derhal kendisine çeki düzen vererek doktora dönüp bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da "biliyordum, Rabbim ona bir fırsat daha verecekti, sonsuz şükürler olsun, elhamdulillah' dedi ve geriye çekilerek doktorun hastaya yaklaşması için yol verdi.
Doktor çok bitkin halde yarı açık gözlerle bakan hastaya "beni duyuyormusun?" diye sordu, cevap alamayınca elini tutarak "beni duyuyorsan gözlerini kapatıp açarak cevap ver" dedi. Bu şekilde ve bir kaç farklı yoldan hastayla iletişim denemelerinde bulunduysa da başarılı olamadı. El ve ayaklarındaki refleksler kısmen sözlü ve görsel iletişimden daha iyiydi.
Merakla izleyen anneye dönerek "şimdilik bir şey söylemek için biraz erken olsa da galiba sizin dualarınız etkisini gösterdi" dedi hafiften gülümseyerek. Hemşireye dönüp "Türker hoca ameliyattan çıkınca haber verelim, bir de o görsün" dedi ve odadan çıktı.
Annesi çok uykulu ve yorgun gözüken oğlunun gözlerinin içine baktı ve "çok yorgunsun, istersen biraz dinlen, sonra konuşuruz, ben buralardayım, tamam mı?" derken yine elini alnına ve sonra sıvazlayarak yanağına götürdü. Oğlunun gözleri yavaşça kapandı.
....
Tam sekiz gündür gözlerini şuursuzca açıyor ve hiç bir şekilde iletişim kurmuyordu. Servis hemşiresi annesinin oğluyla bir bebek gibi ilgilendiğini gördükçe hem onu takdir ediyor, hem üzülüyor hem de "ne zaman yorulacak acaba bu kadın?" diye içinden geçiriyordu.
"Bugün Türker hoca Servet'in tekrar MR'ını istedi" dedi hemşire hastanın kanını alırken. "Niye ki?" der gibi oldu, sonra "Türker hoca istemişse mutlaka Servet'im için bir şeyler düşünmüştür, ben hiç ümidimi yitirmedim" dedi annesi. Hemşire "teyze, sen iki haftadır bu odadan çıkmadın, hiç mi yorulmadın?" deyince kadın biraz şaşkın ve biraz da hisli bir şekilde "kızım insan evladının ihtiyacı varken onu nasıl bırakır da gider?" dedi. "Ama onun şuuru yerinde değil, koma halinde, üstelik biz her ihtiyacını görüyoruz burada" diye biraz da son kısmını tonlamalı söyledi hemşire. "Estağfirullah kızım, ben o manada söylemedim, onun bana başka türlü ihtiyacı vardır, bunu sana anlatamam, bu başka bir şey, anlatması mümkün olmayan" dedi ve sustu mahzun bir halde.
Öğleden sonra Servet'i MR çekimine götürdüler. Türker hoca asistanları ve diğer branşlardan konsultant hekimler ile toplantı yaptıktan sonra Servet'i ertesi gün beyin ameliyatına almaya karar verdi. Annesi bu kararı duyduğunda çocuklar gibi sevindi. Halbuki bu ameliyatın çok riskli olduğu, Servet'in ameliyat sonrası neyi kazanıp neyi kaybedeceğini söylemenin mümkün olamayacağını, her türlü olumsuz sonuca hazır olması gerektiği bizzat Türker hoca tarafından tane tane anlatılmış hatta bir de rızasının olduğunu imzalı belge ile teyit ettirmişlerdi annesine.
O gece Safinaz hanım hiç uyumadı, sabaha kadar, namaz kıldı ve dua etti. En samimi duygularla niyaz etti, yalvardı Rabbi'ne. Rabbi'nin bildiği kalbini dua yaptı döktü diline, açtı bütün içini, dertleşti, halleşti Rabbi'yle. İstedi O'ndan, istedi ve yine istedi, yalvardı. Bütün sonuçlara razı olarak yalvardı. Biliyor ve kesin iman ediyordu ki ne gelirse O'ndandı ve mutlaka mütevekkildi, öylesine emindi Rabbi'nden. Özellikle Duha ve İnşirah surelerini okudu durdu sabaha kadar.
Sabah erkenden ameliyathane ekibi Servet'i almaya geldi. Bütün evrakları ile birlikte Servet'i asansöre bindirirlerken Safinaz Hanım'a oraya gelemeyeceğini, burada beklemesi gerektiğini söylediler, O da oğlunun yüzünü tekrar dualarla sıvazladı ve alnından öperek vedalaştı.
Zişan hemşire nöbeti devraldığında öğrendi Servet'in ameliyata alındığını, annesi odada yalnız oturuyordu. Elinde tespih, dudakları yine kıpır kıpırdı. Zişan'ı görünce "hoş geldin kızım, hayırlı sabahlar" dedi gülen çehresiyle. "Günaydın teyzeciğim, haydi bakalım, hayırlısıyla iyi bir ameliyat olur inşallah" dedi, "inşallah kızım" diye karşılık verdi Safinaz Hanım. "Bir şeye ihtiyacın olursa biliyorsun ben daima buradayım" dedi Zişan hemşire odadan çıkarken. O da tespih çekmeye ve dudakları kımıldamaya devam ederken başıyla onaylayıp gülümsedi.
Birkaç saat sonra Zişan hemşire bir bardak çay ve birkaç bisküvi ile odaya geldiğinde Safinaz Hanım'ı oturduğu yerde uyuklar vaziyette buldu, onu rahatsız etmemek için sessizce kapıyı çekerken uyandı ve "sen miydin kızım?" dedi, "seni uyandırmak istememiştim" dedi. "Servet'imden bir haber mi var?" dedi merakla. "Yok, hayır, ben sadece sana çayla bir kaç bisküvi getirmiştim" dedi ve elindekileri ikram edip yanına ilişti. Çoktandır Safinaz Hanım'a sormak isteyip de fırsat bulamadığı şeyleri ona sormak için iyi bir fırsattı Zişan için.
"Servet bey senin tek yakının herhalde?" diyerek doğrudan konuya girdi.
Çok zeki bir insan olan Safinaz Hanım Zişan'ın niyetini anlayıp o da lafı uzatmadan başladı anlatmaya;
"Servet'in babası o henüz benim karnımda iken bir kaza sonucu rahmetli oldu. Daha bir yıllık bile evli değildik. Oğlumu doğurduğumda ondan başka bir yakınım yok denecek durumdaydı. Bu yüzden onun adını Servet koydum, o benim dünyadaki tek Servet'im oldu gerçekten de. Öğretmen olduğum için o hep benim yanımdaydı, yani hep okulda. Bu yüzden okulu fazla sevemedi. Fakat yine de üniversiteyi kazandı, belki biraz benden, benim okulumdan ve öğrencim gibi olmaktan kaçar gibi başka bir şehre gitti. İşte herşey bundan sonra değişti. Oradaki arkadaşları, çevresi ve sonrasında o kız" dedi ve duraksadı. "Neyse Allah rahmet etsin, o da bu kazada ölmüş" dediğinde Zişan hemşirenin yüz ifadesi çok değişmişti. "Ben oğluma haram lokma yedirmedim, onu her şeyden gözüm gibi sakındım. Lise yıllarında da bir kaç kez ergen isyanları olmuştu fakat birlikte aşmıştık onları. Bana hiç kıyamazdı, çok gençtim o yıllarda, beni çok da kıskanırdı, hiç bir yere yalnız göndermezdi, o liseye başladıktan sonra ben alışverişe bile gitmezdim, her şeyimizi o alırdı. Hatta boş zamanlarında ve yaz tatillerinde çalışmaya başlamıştı. Evimizin borcu vardı, son taksitlerini Servet'imle birlikte ödedik. Üniversite hayatının ilk iki yılında da çok iyiydi, sık sık gelirdi, yazları birlikte çok güzel vakit geçirirdik, gündüz çalışırdı, akşamları beraber yürüyüş yapar, çay bahçesine gider, evde muhabbet ederdik. Üçüncü sınıfta okuldan bir asistanın tavsiye ettiği bir firmada part-time işe başladı, orada bir kızla arkadaş olmuş, benimle en kısa sürede tanıştıracağını söyledi. O zamana kadar hiç bir kızla arkadaşlığı veya sevdiği bir kız olmamıştı. Sömestr tatilinde ben emekli olmuştum, yanına gittim, orada beni o kızla tanıştırdı. İlk gördüğüm andan itibaren hiç beğenmedim o kızı" "Teyzeciğim, ölmüş gitmiş, nesini beğenmedin kızcağızın?" diye kesti Zişan hemşire Safinaz Hanım'ın sözünü. "Nasıl anlatayım sana, o pek anlatılmaz, biraz öngörü, biraz insan sarraflığı belki biraz da annelik içgüdüsüyle hissedilen bazı şeyler" dediğinde "hımmm" dedi ve devamını bekler bir bakışla baktı Zişan Safinaz Hanım'ın yüzüne. "Neyleyeyim ki erişkin bir insanın yaptıklarına müdahale etme imkanınız olamıyor." dedi kestirmeden ve devamında; "yok, öyle ona müdahale ettim, vazgeçirmeye çalıştım falan sanma sakın. Hiç bir şey söylemedim. Ertesi gün o kız beni ailesiyle tanıştırmak istemiş, bizi yemeğe davet etti. Olmayacak ya, o gün beni bir karın ağrısı tuttu, afedersin bir ishal olmuşum, öğleden sonra hastanedeydik, gece yarısına kadar serum takılıydı, sonra çıktık hastaneden. Ertesi gün ben Servet'ten beni derhal uçakla göndermesini istedim, o daha tam iyileşmeden göndermek istemedi ama ben ısrar edince bileti aldık ve ben eve döndüm. O günden sonra ben bir daha o kız hakkında hiç konuşmadım. Telefon görüşmelerimizde Servet uzun süre o kızın bana selamını söyledi, ondan haberler verdi fakat ben pek karşılık vermedim. O da bir süre sonra bahsetmedi. Üçüncü sınıfın sonunda yaz tatiline geldiğinde artık eskisi gibi değildik. Ben ona her zamanki gibi, belki daha fazla ihtimam gösteriyordum. Emekli ikramiyemden ayırdığım parayla onun odasının mobilyalarını bile değiştirmiştim fakat o sadece bir teşekkür etti hepsi o kadar. Eskiden olsa bana ne laflar sıralar, ne methiyeler dizerdi. Zaten tatilin yarısı olmadan oradaki işten çağırdıklarını söyleyip döndü. Son senesinde ise sömestr tatilinde dahi gelmedi eve, iş yoğunluğu varmış, neyse okulu başarıyla bitirdi ve beni mezuniyet törenine "mutlaka bulunmalısın, sensiz olmaz, bu senin emeğin, sensin beni bugünlere getiren" gibi çok içten ve samimi bir arzuyla çağırdı. Biletimi bile almıştı. Nasıl anlatayım, çok mutlu olmuştu gittiğime, birlikte güzel bir gün geçirdik. Ertesi gün işyerine de uğramamı istedi, kırmadım gittim. Güzel bir işi vardı, Antalya'nın en büyük sigorta şirketlerinden birinde sevilen, gözde bir eleman olmuştu benim oğlum, gurur duydum."
"Afedersiniz, Zişan hemşire bizim hastanın serumu bitti bakar mısınız?" diye gelen refakatçi Safinaz hanımın sözünü böldü.
"Teyzeciğim, ben hastalarıma bir bakıp geleyim" diyerek odadan çıktı.
Servet ameliyata gideli dört buçuk saat olmuştu, öğle ezanı okunuyordu, ezan biter bitmez Safiye hanım hemen namaza durdu. Namazı bitince uzun uzun dualar etti yine. Zişan'ın da işleri bitmişti, tekrar geldiğinde Safinaz hanım merakla; "Servet'imden bir haber var mı?" diye sordu. "Hayır yok teyzeciğim, biz de bekliyoruz" dedi. "Hadi sen anlatmaya devam et, bak hem vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsun"
"Ah kızım, seni de meşgul ediyorum." diyerek söze başladı Safinaz hanım
"Her şey çok güzeldi, şirketin sahipleri Servet'i çok seviyorlar ve beni gururlandıracak ifadelerde bulunuyorlardı. Part-time olarak girdiği işte iki yılda neredeyse patronlardan sonra en önemli elemanı olmuştu şirketin. Lakin o kız.." dedi ve duraksadı. Sanki bir şeyler söylemek istiyordu da söyleyemiyordu. Biraz daha durdu, gözleri buğulanmaya başladı, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi olmuştu, nefesi sıklaştı, burnundan sık nefesler almaya başlamıştı ki hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Zişan ne yapacağını şaşırdı, bu asil ve güçlü görünen kadının bu haline nasıl tepki vereceğini bilemedi, dona kaldı. Son anda, hızlı bir hamleyle etajerin üzerindeki peçetelikten bir peçete verebildi. Bir yandan sağanak yağmur gibi boşalan gözyaşlarını silerken bir taraftan o hıçkırıkların arasında anlatmaya devam etmeye çalışıyordu; "o kızcağız..." dedi tekrar hıçkırıklara boğuldu, evet Zişan çok iyi fark etmişti, o ana kadar bahsederken zavallı bir yaratık gibi bahsettiği kız şimdi acınası ve belki de himmet edilesi bir ifadeyle anılmıştı. "O kızcağız Servet'imin yanında beni görünce nezaketle ve gülümseyerek elimi öpmeye yöneldi.." yine hıçkırıklarla ağlayarak ve bu sefer Zişan'ın boynuna sarılarak "ben ona elimi vermedim..."
Kadıncağız sarsıla sarsıla ağlıyordu ve Zişan'ın ona yapabileceği bir şey yoktu. Zişan da ona bu konuda hak vermiyordu, içinden geçenler yüzüne yansımıştı. Allah'tan yüz yüze değillerdi o anda.
Safinaz hanım Zişan'ı hiç bırakmak istemiyordu sanki. Belki de bu itiraftan sonra yüz yüze gelmek istemiyordu. Böyle bir süre ağladıktan sonra Zişan'ı bıraktı ve başı önüne eğik, tıpkı suçlu bir çocuk gibi ağlamaya devamla; "işte o gün bizim oğlumla ayrılığımız başladı, tam üç yıl oldu, ilk bir yıl o hep bana ulaşmaya çalıştı fakat ben o kızcağızdan vazgeçmesini umarak ona karşılık vermedim, sonra o da beni aramaktan vazgeçti."
"Haklıydı, ne diyebilirim ki, ben çok kabalık ettim, onu çok incittim, onu hiç ummadığı bir yerden ve çok zamansız vurdum, haklıydı, kabahat bende olduğu halde o bana döndü, ben yine ona yüz vermedim. İçim yanıyor, ben nasıl böyle yaptım, ben nasıl bir anneyim, nasıl bir insanım? Allahım beni affet..."
"Evlenmişler, bunu işittiğimde bir kez daha sarsıldım, çok aramak istedim, hatta yanına gitmeyi düşündüm defalarca..."
"Olmadı işte, olmadı, olmadı..."
"Burada, bu şekilde kavuşmak varmış..."
"Onun suçu yok, benim bütün kabahat, gururum, kibrim, nefsim, kıskançlığım... ne dersen de..."
"Rabbim beni affet.."
"Böyle biteceğini, böyle buluşacağımı hiç düşünmezdim..."
"Şimdi kızcağızla helalleşemedim, inşallah Servet'imle..."
Tekrar hıçkırıklara boğuldu.
Zişan hemşire bir bardak su uzattı; "bunu için biraz, kuruyan boğazınıza iyi gelir" dedi, suyu titreyen ellerinde zor tutuyordu.
O sırada koridordaki ses Zişan hemşireyi çağırıyordu.
"Beni çağırıyorlar, gitmem lazım" diyerek, biraz da bu ortamdan kaçarcasına koşarak çıktı.
Bankoya vardığında Türker hocayla yüz yüze geldiler. Türker hoca dudaklarını büzerek başını iki yana salladı ve odasına doğru yürüdü.
Zişan olduğu yerde donakaldı.
Bu durumu Safinaz hanıma nasıl söyleyeceğini düşünmek bile istemedi.
Aklına ilk gelen şey ise bir kaç ay önce yüzüstü bırakıp, "bıktım artık" diyerek terkettiği yatalak annesine bakan babasını aramak oldu.
Babası derhal açtı telefonu ve hasret, sevinç ve şefkatle "kızııım" der demez Zişan hemşire zorla "babamm" deyip hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Peyami Bayram
11 Mart 2019
İstanbul
25 Aralık 2018
Hürriyet Kasidesi Şiiri ve Çözümlemesi - Namık Kemal
Hürriyet Kasidesi Şiiri ve Çözümlemesi - Namık Kemal |
Şiirin Tahlili/Çözümlemesi
Şiir zevkini Encümen-i Şuârâ'nın en genç üyesi olarak eski edebiyatın anlam ve imge dünyasından alan Namık Kemâl, Türk şiirinde yaşadığı dönemi hakkıyla idrak eden ve değişimin, olgunlanlaşmanın ya da bir başka deyişle tekemmül etmenin en önde gelen örneğini temsil eder. Onun özgün tarafı bir sanat zevkine körü körüne bağlı kalmadan duyarlı bir dimağın yapması gerektiği gibi hem kendisinin hem de içinde yaşadığı toplumun yeni arayışlarına ayak uydurma, hattâ bu arayışları tayin etme tasarrufunu göstermiş olmasıdır. Şinasi'nin Münacat'ını okuduktan sonra birdenbire şiir anlayışını değiştiren ve 'hayata ve hakikate uyan' bir sanat anlayışını kurmaya, yaratmaya çalışan öncü bir şair profili çizer. Yunus ilahisi zannettiği Münacat onda bir şiir inkılâbı yapar. Artık süsten, tasannudan, laf kalabalığından ve gereksiz kelime oyunlarıyla belagat hastalığından arınmış bir edebiyatı yaratmanın zamanı gelmiştir. Hatırı sayılır bir divanı olduğu halde şiirini her an değiştirmekten çekinmeyen Namık Kemâl, kendinden sonra gelen nesiller için edebiyatta 'bir inkılâp yaratan adam' olarak görülecektir.
Namık Kemâl'in en çok bilinen manzumelerinden biri Besâlet-i Osmaniyye ve Hamiyyet-i İnsaniyye adıyla yayımlanan ve daha çok Hürriyet Kasidesi olarak bilinen şiiridir. Manzumenin yazılmasına sebep olan şey şairin Encümen-i Şuârâ'dan arkadaşlarından Leskofçalı Galib'in,
(Ey Allah'ım gönlümü milletin geleceğinden dolayı üzme; Rahman (esirgeyen) ismini milletin işlerinden haberdar et. Devlet dedikleri kuş kader okuyla yaralanmıştır; milletin kanadından olduğu gibi benim de gözümden devamlı yaş akmaktadır.)
Manzumesini okur ve çok etkilenir. Devletin ve milletin içinde bulunduğu acıklı durumu ifade etmeye çalışan bu manzume şairi çok derinden yaralar. O minval üzere Hürriyet Kasidesi'ni yazmaya karar verir. Manzumenin tarihi şairin Kanûn-i Esâsı komisyonundan çekildikten sonraki zamana rastlar. Aradaki zamanda şair Şinasi'yi tanır; Bâb-ı âli'ye girer, Genç Osmanlılara katılır, Londra'ya kaçar ve orada Hürriyet adlı bir gazete çıkarır. Bu manzumenin kimi beyitlerine bu gazetede tesadüf edilir.
İlhamını Leskofçalı Galib'in yukarıdaki manzumesinden alan Namık Kemâl, içinde bulunulan duruma ancak ağlayabilen ve kaderine razı bir birey kimliğiyle değil aksine miskinliğinden silkinen ve kendisini var eden değerleri bir kez daha hatırlayarak ya da duyumsayarak kökü mazide yüzü istikbale dönmüş bir kudretli ve kararlı bir bireyin tutumunu sergileyerek yeni bir 'insan' tipi yaratmaya çalışır. Bu bakımdan Hürriyet Kasidesindeki ruh, bir aşiretten cihangirâne bir devlet kuran iradenin temsil edildiği ruhtur. Namık Kemâl bu manzumesinde her bakımdan bir 'duruş'u temsil eder. Bunda meydan okuyan, inandığı davayı sonuna kadar savunan, dirayetli, iradeli, küçük hesap ve oyunların içinde olmayan, vatan ve milliyetperver, hamiyet sahibi, hayatın ve dünyanın anlamım çözmüş, karakter sahibi bir meydan ve gönül adamı portresi çizer. Sanatla şahsiyetin birleştiği bir manzume vücuda gelir.
Tanzimat öncesinden başlayan kavramlara kaside yazma (Adem Kasidesi) geleneği Namık Kemâl'de hürriyet kavramında örneğini bulur. Sansür, sürgün ve hapislerin egemen olduğu bir hayat tarzı içinde hürriyet, en çok telaffuz edilen ve tüketilen kelimeler arasındadır.
Hürriyet Kasidesi, çeşitli yenilgiler, geri kalmışlık ve efendilikten aşağılanmaya giden süreçte iradesini ve direncini kaybedip nispeten içine kapanan bir toplumu, sahip olduğu değerlere yeniden işlev kazandırarak bir bakıma onu yeniden var etme sevdası ve amacım güden bir manzumedir. Şairin metne egemen üslubu inandığını söyleyen bir adamın sesi olarak yankılanır Yukarıda dikkatlere sunulan 'duruş'un en önemli yanı budur. Padişah ya da devlet büyüklerine yazılan kasidelerin yalan ve belagat oyunlarıyla dolu dünyasından birdenbire bir meydan adamının yüreklere nüfuz eden kararlı ve tekin sesi ile karşılaşırız.
(Çağın değer yargılarının doğru yoldan ve samimiyetten sapmış görerek biz de kendi arzumuz ve saygınlığımızla Hükümet kapısından ayrıldık)
Bu beyit bir ideali, hayat görüşü, değer yargısı ve irade sahibi bir adamın 'duruş'unu sergilemektedir. Geçerli olana uymak ve rahatını bozmak yerine yeni bir değerler sistemi kurmanın, bozuk olanla savaşmanın ve yeni bir insan tipi yaratmanın savaşıdır bu. Manzume boyunca bu yeni insan tipini beyit beyit ördüğü ve kasidenin sonunda da artık aksiyon zamanı olduğunu hatırlatarak bir nevi işlevini tamamlar.
Bilindiği gibi Osmanlı devlet yönetim sistemi içinde bürokratların bir göreve gelip gitmeleri tamamen irâde-i seniyye ile mümkündü. Görevden alınmadıkça bir bürokratın rahatını ve elinde bulundurduğu nimetleri terkedip istifa etmesi düşünülmezdi bile. Ancak Sultan, sadrazam ya da ilgili vezir tarafından böyle bir tasarrufa girişilebilirdi. İkbalin neredeyse tamamen devlet kapısında olduğu bir toplumda böylesine bir tavır koyabilmek için herhalde Namık Kemâl olmak gerekirdi.
Manzumenin ikinci beyti yukarıda sözü edilen yeni insan tipinin inşasının devam ettiğini göstermektedir.
(Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmazlar; mürüvvet sahibi olanlar zavallılara yardım etmekten kaçınmaz)
Şairin bu beyitte irade ölçüsü olarak insan olmayı yeterli görmektedir. O halde halka hizmet bir makam ve mevkiin sunacağı fırsat değil insan olmanın gereğidir. Dünya iyi ile kötünün savaş alanıdır. Kötünün yanında kalmak kolay, karşısında mücadele etmek zor olandır. Mazlumun yanında olmak, ona yardım etmek zalimle mücadele anlamına gelir. Zulm insanın insana yaptığı kötülüğün adıdır. Bu kelime aynı zamanda karanlık anlamındadır. O halde karanlıkla (cehalet) ve kötülükle mücadele kendini insan bilen her bireyin borcudur.
Şair ilerleyen beyitlerde zaman içinde erozyona uğramış kimi değerlerin tamirine uğraşmaktadır.
(Eğer millet şimdilerde hor görülmüşse onun şanına bir noksanlık geleceğini sanma; cevher yere düşmekle değerinden, özünden bir şey kaybetmez)
Burada olması gerekenle olanın karşılaştırması ve bir durum tespiti vardır. millet dediğimiz değerler bütününü bir ânın ya da bir gündelik kayıplar hanesinde kaybolacak bir kavram olmadığını bir mücevher gibi her zaman değerim muhafaza ettiğini dile getirir. Milletin bugün içinde bulunduğu zayıflık ve düşkünlüğün her zaman sürmesi söz konusu değildir.
Bir sonraki beyitte şair vatan kavramını ele almaktadır.
(Vücudun mayası vatan toprağıdır, bu bakımdan vatan yolunda acı ve sıkıntı çekerse bundan üzüntü duyulmaz)
Vatan toprağı ile bireyi birleştiren ve onu toprağın çocuğu yapan Namık Kemâl'deki bu sahiplenme duygusu öteki yazılarında da kendisini gösterir. Onun Vatan adlı makalesinin bir bölümü şöyledir:
Yukarıdaki cümlelerde hamasî bir vatan anlayışının değil aslında bilimsel bir vatan kavramının ve onu sevmenin haklı gerekçeleri sıralanır. İnsanın vatanını sevmesi onun menfaatine olan bir tasarruftur. Hele her köşesinde hayatınızdan bir iz, altında ecdadınızın kemikleri ve ufuklarında çocuklarınızın istikbali olan bir toprak parçası varsa bu sevgi daha da anlam kazanmaktadır. Böylece şairin nostaljik bir vatan anlayışına değil aksine aklın öngördüğü ve onayladığı bir vatan anlayışına sahip olduğu ortaya çıkar. Namık Kemâl bu durumu da bir insani tasarruf olarak görür.
Giderek üslubunu sertleştiren şair ateşli bir hatip edasında nutkunu irâd eder.
(Dünyada zalimin yardımcısı aşağılık kişilerdir. İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alanlar ancak köpeklerdir)
Bu beyitte Namık Kemâl, zalimlere yardımcı olanları köpek mesabesine indirgemektedir. Zira köpek insafsız avcının yardımcısı, yaltakçısıdır. Köpek insafsız avcıya yardım etmek suretiyle kendi türüne (hayvanlara) ihanet etmiştir. Bir kemik parçası için bir başka türün (insan) yardımcısı olmayı kabul etmiştir. Bu ironik yaklaşım şairin sanatının önemli sahnelerinden biridir. Şairin zalimle devrin yöneticilerini alçak kişilerle de (erbâb-ı denâet) bürokratları kasdetttiği malumdur.
Böylelikle şairin inşa etmeye çalıştığı yeni insan'ın bu beyitlerde dile getirilen hasletlere sahip olması gerektiği vurgulanır.
(Hayatın değerini şöhretin güzelliğinden ve cazibesinden üstün tutanlar hemen geçici zevklere ebedî feyizleri tercih ederler)
Bu beyitte şair hayatın kıymeti üzerinde durmaktadır. Hayatın değeri geçici zevklerde, şöhretin güzelliğinde değildir. Bunlar gelip geçici şeylerdir. Hayatın değeri ölümsüz işler yapmak olmalıdır. Bu da kendi tutku ve ihtiraslarından, dünyanın ve tenin isteklerinden sıyrılmak, kendini ve potansiyelini kalıcı ve yararlı hizmetler için harcamak anlamına gelmektedir.
(İnsanlarda hayatın uzamasına bunca düşkünlük nedendir? İnsan Allah'ın kendisine verdiği emaneti koruyacağına niçin ondan menfaat beklemektedir?)
Şair burada insanların daha uzun yaşama konusundaki ısrarından şikâyet etmektedir. Can Allah'ın insana verdiği bir emanettir ve insan onu teslim edeceği güne kadar korumakla yükümlüdür. Böyle bir hüküm varken insanların hayatlarına zarar vermesinden korkacakları işlere girişmemelerinin (korkmaları) sebebi nedir? Diye sormaktadır. Namık Kemâl'de ölüm klâsik İslâm ve Şark anlayışının bir tezahürü olarak kolay bir hadise olarak kendisini gösterir. Bir şiirinde;
diyecek kadar ölümü gözü kapalı benimseyen bir tavır sergiler. Gerek bazı şiirlerinde gerekse Vatan yahut Silistre piyesinde ölüm düşüncesi Namık Kemâl'de bir şölen havasında kendisini gösterir. Bunda, bu dünyaya ve onun nimetleriyle cazibesine önem vermeyen bir ruhun yansıması görürüz.
(Kendi nefsinden utanmadan başkalarının ayıplanmasından korkan kişi kendini herkesten daha alçak görür.)
Namık Kemâl bu beytinde insanın kendisiyle barışık olması gerektiği hususu üzerinde durur. Bir insan karakterinin ilk hesaplaşacağı yüz kendisidir. Kendisiyle ikilem halinde bulunan insanların işlerinde ve davranışlarında birlik olmak ve dirlik olmaz. Kendisiyle barışık olmayan, durmadan kendisine yalan sölmeyen ve bir başkası gibi davranan insan başkalarının ayıplamasından korkacağı için durmadan bahaneler ve yalanların ardına sığınır. Namık Kemâl çizmeye çalıştığı yeni insan tipinin bu davramşlardan azâde olmasını istemektedir.
(Akıllı insanlar için yaptıklarından (hatalar) pişman olup çalışmalarını arttırmaları felekten intikam almak demektir.)
Şair bu beytinde bir meziyeti gündemle getirmektedir. Akıllı kişi hatalarından ders çıkaran kişidir. Akıllı kişi çalışma temposunu arttırıp daha çok şey yaratan ve böylece dünyanın insanı ayartan cazibesinden kurtulmuş olan kişidir. Felek (dünya) insanı kendine benzetmeye çalışır. Ona sunduğu imkân ve lezzetlerle kendisine bağlamaya, tutku ve ihtirasların mahkûmu iradesiz bir yaratık yapmaya çalışır. İnsan bu tazyike aklı ile direnir. İş ve çalışma tutku ve ihtirasları törpüleyen ve hem de sonunda bir değer ve üretim sağlayan meşgalelerdir. Şairin yeni insan tipinde feleğin oyununa gelmeyen irade sahibi bir birey profili vardır.
(Başarının hükümleri milletin kalbinin birliğinde durur; rahmet eserleri ümmetin farklı görüşlerinin ortaya konmasından ve tartışılmasından çıkar)
Bu beyitte şair, Hz. Peygamber'in "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir" hadis-i şerifini nazma dökmüştür. İçten içe bir meşveret düşüncesini dillendirmektedir. Buna göre; başarıya ulaşmak için bütün milletin aynı heyecanı duyması ve aynı ideale sarılması gerekir. Ayrılığın olduğu yerde başarı gelmez. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Ümmetin doğru bir kararda buluşabilmesi çeşitli fikirlerin ortaya atılması ve bunların tartışılmasıyla mümkündür. Bu meşveret (şûra) düşüncesinin ta kendisidir. Kendisi de bir meşveret ve meşrutiyetçi olan Namık Kemâl, ülkenin yetiştirdiği zekâların devlet yönetimine katılması ve söz hakkı olmasından yanaydı. Bu bakımdan bu beyit şairin siyasi düşüncelerine İslâmî kaynaklardan delil araması yerinde bir davranış olarak görünmektedir.
(İktidar sahibi kişinin azim gücü düzenin bir düzene girmesini sağlar; metânet sahibi kişilerin ayaklarını sağlam basmasıyla dünya titrer)
Şahsî ve millî irade Namık Kemâl'de önde gelen karakter unsurlarından biridir. O, bireyin irade ve üstünlük sahibi olmasını arzular. Zorluk karşısında geri çekilen, zulmün önünde baş eğen, küçük hesap ve çıkarların peşinde koşan iradesiz insanlar onun yeni insan tipini inşa ederken görmek istemediği davranışlardır. Kolektif bilincin daha çok önderde tezahür ettiği bir gelenekten gelen Namık Kemâl için irade sahibi olma ve inisiyatif alma cesaretini gösterme bir varoluş gayesi haline gelmektedir. Vatan yahut Silistre piyesindeki kahramanlara bu gözle bakmak yeterli olacaktır.
(Kader her iyiliğini her feyzini bir zaman için saklar; milletteki gevşeklik ve zayıflıktan sakın korkma!)
Namık Kemâl bu beyinde üçüncü beyitinde anlamını tekrarlamaktadır. Kader Tanrı'nın insanlar ve milletler için önceden çizdiği hayat yoludur. İniş çıkışlarla, başarı ve başarısızlıklarla doludur. Bu bakımdan bir durumun sonsuza dek süreceği düşünülemez. Burada bireylerin ve onların oluşturduğu milletin irade göstermesi gerektiği konusu işlenmiştir. Millet bireylerin oluşturduğu zincirden meydana gelmiştir. Bir halkanın hareketi bütün zinciri dalgalandırır.
(Zincire vurulmuş aslana ayaklarının güçsüzlüğü töhmet değildir; bu dünyada nasipsiz himmet sahiplerinden talih utansın)
Bu beyitte şair kendi siyasal durumunu dile getirmektedir. Bilindiği gibi Namık Kemâl, Vatan yahut Silistre piyesinin tiyatrolarda oynanması ve halkta uyandırdığı yüksek heyecan ve nümayişlere sebebiyet veren taşkınlıklar yüzünden sorumlu tutularak sürgüne gönderilmiştir. Avrupa ve kısa İstanbul ikametlerini saymazsak kısa hayatının büyük bir kısmını Kıbrıs, Sakız, Rodos, Midilli adalarında sürgünde geçirdi. Bu beyitteki ayakları bağlanan aslan şairin kendisidir. Himmet sahipleri (Saray) o himmeti (iyiliği) kullanmaktan uzaksa bundan aslan değil nasipsiz himmet sahipleri utanmalıdır, demek istiyor. Aslında bir Osmanlıcı, devletçi, hilafetçe ve meşrutiyetçi olan Namık Kemâl'in devletin yararına olacak fikirleri kısır siyasi çekişmeler yüzünden uygulamaya koyamadığı bilinmektedir.
(Işık yüksekliğin doruğundan uzaksa bu zorunluluktandır; tabiat yerde sürünen kabiliyetten utansın)
Bir önceki beyitle aynı anlamı dillendiren bu beyitte, ülkenin aydınlarının olması gereken yerde olmadıklarından şikâyet edilmektedir. Burada anahtar kelime Ziya'dır. Bilindiği gibi ışık anlamındaki bu kelime ancak yükseklerde olduğu zaman etrafa ışık saçar ve aydınlatır. Yerde sürünen ışık (şair burada sürgündeki Osmanlı aydınlarım kasdediyor) etrafına ışık saçamaz. Tabiat kendi yarattığı bu değerlerin gerektiği yerlerde olmamasından utanmalıdır. Beytin anlamının biraz zorlanması halinde Ziya kelimesiyle Namık Kemâl, kendisi gibi sürgünde bulunan arkadaşı Ziya Paşa'ya bir gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Zira gerek Ziya Paşa'nın, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmit'in bu tür tasarruflarda bulunduğuna tanık olmaktayız.
(Biz o Osmanlı boyunun ulu soyundanız; mayamız bütünüyle şehadet kanıyla karılmıştır.)
Bu beyitte şair Osmanlılığını vurgular. Kolektif ben işaret ettiği anlamım bulur: Biz! Böylelikle yukarıdan beri çizmeye ve inşa etmeye çalıştığı insan tipinin mensubiyetini açıklar. Bütün bu meziyet ve hasletlere sahip olan insanın soyu Osmanlılara dayanmaktadır ve gücünü de oradan alacaktır. Namık Kemâl uğradığı sürgün ve gördüğü muamelelere karşı devletine ve onu bugüne kadar getiren hanedanla ters düşmekten kaçındı. Aslında siyasal didişmelerin arkasında Âli ve Fuat Paşa'ların iktidar kavgaları vardır. Daha özgürlükçü ve yenilikçi bir anlayışa sahip reformcu Mustafa Reşit Paşa ve Midhat Paşa ekolünden gelen Ziya Paşa ve Namık Kemâl, uzun yıllarca daha tutucu ve baskıcı bir siyaset takip eden Âli ve Fuat Paşa'lar ile geçinememişlerdir.
(Biz o yüce hamiyetli çalışkan ve güçlü kişileriz ki bir küçük aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet çıkardık)
Osmanlı ruhunun gerçekleştirdiği başarıları sıralamaya devam eden Namık Kemâl, kolektif bilincin tezahür ettiği biz zamirini zaman içerisinde 'ben'e dönüştürecek ve bunun bireyde tecelli etmesi için çalışacaktır. Küçük bir aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet çıkarmanın yolu hamasetten, tenbellikten ve ayrılıkçılıktan değil, çalışmaktan hamiyet sahibi olmaktan ve bunu çevreye yansıtmaktan ve ciddiyetten geçmektedir. Ayrılıkça değil toplayıcı, uzaklaştırıcı değil kucaklayıcı olmak gerekmektedir. Tarihi onu yaratan değerlerle beraber kucaklamak ve algılamak Namık Kemâl'in tarih anlayışının özetidir.
(Biz o yüce yaratılışlı bir milletiz ki hamiyet meydanında ayaklar altında toprak olmaktansa ölmek daha ehven gelir)
Şair 'biz' zamiriyle yeni insan tipinin olması gereken hasletlerini inşa etmeye devam etmektedir. Buna göre, hamiyet meydanında ezilip aşağılanmaktansa onuruyla ölmek daha iyidir. Bu bizim yaratılışımızın öngördüğü bir davranış biçimidir. Tarihî hafızamızda yer eden sık sık telaffuz ettiğimiz 'ya istiklâl ya ölüm' cinsinden keskin ve kararlı bir tercih bağlamı bu düşüncenin dışavurumlarından biridir.
(Hürriyet mücadelesi korkulu bir ateş olsa da dert değil; insan olan bir can için mücadele meydanından kaçmaz)
Şairin getirdiği kıstas hürriyet için gerektiğinde ölüneceğidir. Zira şair hürriyetsiz bir hayatı önemsememektedir. Tanzimat edebiyatının geneline bakıldığında aslında ana hatlarıyla bir 'hürriyet' edebiyatı olduğu görülecektir. Romanlardan, öykülere, piyeslerden şiirlere kadar ele alınan en güçlü tema hürriyettir. Son dönem Osmanlı aydınlanmasının dönüp dolaştığı konu da hürriyettir. İlân edilen iki ferman her ne kadar müslüman teb'a için olmasa bile birçok özgürlüklerin kapışım açan kanunlar olmuşlardır. Yine bu dönemdeki anayasa hazırlama teşebbüsleri ilan edilen iki Meşrutiyet ve padişah hall'eri hep şairin dile getirdiği 'hürriyet kavgası'nın tezahürleri olarak görülmektedir. Fakat demokratikleşmesini yüzyıllara yayan batı toplumlanyla bu süreci bir iki hamlede aşmak isteyen Osmanlı toplumu için aynı hayırlı neticeler zuhur etmemiştir. Bu bakımdan şairin sözünü ettiği 'hürriyet kavgası' aynı zamanda bir 'zihniyet değişimi' kavgasıdır.
(Cellâdın can yakan kemendi acımasız bir ejder olsa yine de bin defa daha esaret zincirinden iyidir)
Bir başkaldırı havası taşıyan bu beyit Namık Kemâl gibi ülkesinin durumundan acı çeken muhalif bir ruhun ortaya koyduğu irade ve kararlılığı göstermektedir. Yukarıdaki beyitle aynı anlam etrafında dönmektedir. Yine, esir yaşamakla özgür kalmak arasında bir tercih söz konusudur. Şairin tercihi aslında çoktan karara bağlanmış bir hükümdür. Esir olmaktansa ölmek daha iyidir.
(Felek her türlü eziyet araçlarını toplasın gelsin; millet yolunda bir hizmetten dönersem kahpeyim)
Şairin meydan okuyuşunun adresi bu kez felektir. Felek (dünya / talih) insanları temel gayelerinden uzaklaştıran tuzaklar hazırlar. Onları kendi esiri haline getirip tutku ve ihtiraslarının ağında düğümlemek ister. Aynı felekten şikâyet 9. beyitte de dile getirilmişti. Bu defa bir meydan okuma söz konusudur ve öznenin kararlılığı ile imanını göstermektedir. Üstelik mücadele edilen değer 'millet yolunda bir hizmet'tir. Şairin yukarıdan beri çizmeye çalıştığı yeni insan profiline pek yakışan bir davranış vurgulanmaktadır. Yeni insan kötü talihiyle, felekle de mücadele ederek millet için en hayırlı iş neyse onu yapacaktır.
(Bu yolda çektiğim sıkıntılar, acılar anılsın, bunun en basit zevki bile vezirlikten sadrazamlıktan daha iyidir)
Hayatının büyük bir kısmını sürgünlerde ve zoraki devlet hizmetlerinde geçiren Namık Kemâl'in kendisi gibi sürgünlerde yaşayan Fransızların büyük şairi Victor Hugo'yu birçok balamdan beğendiği bilinmektedir. Onun sürgünden muhteşem bir dönüşle Paris'e girişi ve itibar görmesi sürgünde yaşayan aydınlara hep bir umut tablosu olmuştur. Fakat Namık Kemâl bu görkemli dönüşü gerçekleştiremedi fakat milletin hafızasında ebediyen yaşayacağım hissetmiş olmalıdır. Bu bakımdan kendine çizdiği hayat yolu mücadele ve zorluklarla doludur. Bu tür meşakkatlerin mükâfatı ancak milletin yüreğinde ve belleğinde yaşamakla ödenir. Bu bilinçle hareketle şair kendisinden sonrakilere seslenmektedir. Kendisine teklif edilenleri bir kenara iterek millet hizmetinde bir ömür harcamanın yolunu seçmiştir.
(Vatan bir vefasız ve alaycı sevgiliye dönmüş; öyle ki aşkına bağlı olanları gurbet acılarından ayırmıyor)
Şair bu beyitle tekrar vatan kavramına geri dönmektedir. Bu kez vatanın kendisi değil ondan uzakta olmak zorunda kalanlar yani kendi gibiler dikkatlere sunulmaktadır. Eski şiirden gelen bir etkiyle vatan kendisini sevenlere vefa göstermemekte, yüz vermemektedir. Halbuki ortada fiilî bir durum vardır ve mesele bir kelime oyunundan öte ciddî bir durum arz etmektedir. Eski şiirdeki imge burada gerçeğe dönüşmüştür. Vatanın sevenlerine yüz vermemesi ondan ayrı sürgünde yaşamak zorunda kalan şair gibileri kendisine geri döndürecek çağrıyı yapmamasıdır. Bu elbette Padişah ya da Sadrazamın yapacağı bir tasarruftur. Fakat imge yerli yerinde kullanılmıştır.
(Ben korkudan, yalvarma ve yakarmadan uzağım; benim indimde görevim menfaatimden hakkım da hükümetin kötü niyetlerinden daha üstündür)
Şair 'ben' zamirini kullanır fakat işaret ettiği kişi yine örmeye ve inşa etmeye çalıştığı kolektif ben'in tezahür ettiği yeni insan tipidir. Buna göre alışık ve geçerli olduğu üzere korku ve yalvarıp yakarma mesleğinden sıyrılmalıdır.
İnsanın indinde hakkı, hükümetin kötü niyetlerinden daha üstün olmalıdır. Bu bir hak arama tarzıdır ve kararlılığı gösterir. Hükümetin kötü niyetleri (hapis, sürgün, para cezası, işten el çektirme vb.) bir hak arayışım kesintiye uğratmamalı, vaz geçirmemelidir. İnsan rica ve korku ekseninde yaşamamalıdır. Şair alışık olan hayat tarzına karşı çıkmaktadır.
(Ey adaletsiz, milletin yiğitleriyle kavga etmekten sakın! Senin zulmünün kılıcı hamiyet ateşinin karşısında erir.)
Şairin meydan okuyuşlarının bir örneği olan bu beyitte muhatap doğrudan doğruya Saray'dır. Şairin üslubu birdenbire hırçınlaşır. Zulüm manzumenin gündemine yeniden girer. Şair bu tavrıyla bütün bir milleti arkasına alıp zulümle mücadeleye girişen bir önder konumundadır. Fakat bu bir cephe savaşı değil bir fikir mücadelesidir. Şairin elindeki silâh hâmiyet kanının âteşi'dir. Bu bakımdan bedenlerden çok ruhlara ve dimağlara hitabeden bir mücadele biçimidir bu.
(Zulm ile işkence ile hürriyeti ortadan kaldırmak mümkün değildir; eğer gücün varsa insanoğlundan idraki kaldırmaya çalış)
Bu beytin de muhatabı "Ey bî-dâd"dır. Hürriyet kavramı tekrar manzumenin gündemine gelir. Şair haklı bir tesbit yapmaktadır. Hüriyeti zulüm ile işkence ile ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bir insanı hapse atabilirsiniz fakat dimağını, aklım, ruhunu asla hapsedemezsiniz. 'Fikri(m) firarda' söz grubu bu düşünceyi ifade etmek için söylenmiştir. İnsanda akıl durduğu sürece hürriyet aşkı sönmeyecektir. Zira akıl ona durmadan hürriyeti ihtar edecektir. İnsanın doğasında olan bir güdüyü güçle durdurulabilir fakat tamamen imha edilemez.
(Gönülde çalışma cevheri elmas cevherine benzer; ağırlığın şiddetinden baskının tazyikinden ezilmez)
Şair bir kez daha 'gayret' kelimesine dönmektedir. Çalışmak ve gayret etmek Namık Kemâl'de en önemli temel insiyaklardan biridir. O dünyadaki gelişmişliğin bir tesadüfün eseri olmadığını iyi kavramıştır. Çalışmadan da birşeyin elde edilemeyeceğini iyi bilmektedir. Bu bakımdan 9. beyitteki anlamı bir kez daha tekrarlamaktadır. Ne baskı ne zulüm ne de başka bir şey gönüldeki çalışma cevherine nüfuz edemez.
(Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyülü imişsin! Gerçi esaretten kurtulduk ama bu kez de senin aşkının esiri olduk)
Bu beyitle hürriyet kavramı bir kez daha varlığını hissettiriyor. Bu defa güzel yüzlü bir kıza benzetilmektedir. Hürriyet insanı esaretten kurtaran fakat kendine âşık eden bir güzeldir. Böylece esaret yön değiştirerek devam etmektedir. Bu kelime oyununun şiire kattığı bir rahatlık vardır. Şair o hırçın üslubundan kurtulmuş daha durgun ve şairane bir üsluba kavuşmuştur. Bu bir sonraki beyitte de devam eder.
(Şimdi kalbi fethedecek güç sendedir; güzelliğini gizleme. Güzelliğin milletin bakışlarından sonsuza dek uzak kalmasın)
Bu bir dua beytidir. Şair milletinin sonsuza kadar hürriyet içinde yaşamasını dilemektedir. İstiklâl Marşı şairine çok ilhamlar veren bu beyit, 'şenindir' ifadesiyle bir dönemin bitip yeni bir dönemin başladığına inanmak isteyen bir şairin dileği olarak da anlam kazanmaktadır.
(Ey geleceğin umudu! Sen ne can dostuymuşsun; dünyayı bütün üzüntü ve sıkıntılardan kurtaran sensin)
Kötü zamanlar yaşayan her duyarlı birey gibi şair de geleceğe olan inancım dile getirmektedir. İstikbâl ümidi her insan için elde edilmesi mümkün bir hazine gibi heyecan vericidir. Mevcut ümidlerini geleceğe erteleyenler için istikbâl daha da anlam kazanır. Şairin istikbal düşüncesi, beklentilerinin ancak bir 'gelecek' kavramının olduğu bir uzamda gerçekleşebilmesiyle mümkündür. Bu bakımdan geleceğe inanmaktan ve ondan çok şey beklemekten başka çaresi yoktur.
(Hükmetme çağı şimdi şenindir, hükmünü dünyaya duyur; Allah ikbalini her türlü belâdan korusun)
Artık bir 'hürriyet çağı'na girilmiştir. Tarihin bu akışını hiçbir güç durduramayacaktır. Şair bunu yaklaşık 150 yıl önceden müjdelemektedir. Gerçi bugün onun hayal ettiği çizgiyi çoktan geçtik; fakat bu öngörünün o tarihlerde yapılması bizce çok anlamlıdır. Bu âdeta gelecek yüzyıla gönderilmiş bir mektuptur. Bizler bugün bu mektubu memnuniyetle okumaktayız. Namık Kemâl'in taklide, bayağılığa ve hamasete düşmeden yaptığı bu öngörü alkışlanacak mahiyettedir.
(Ey yaralı kükreyen aslan! Senin gezdiğin güzel sahralar zulmün köpeklerine kaldı, artık gaflet uykusundan uyan!)
Manzumenin bu son beytinde şair tarihi ihtannı yapar. Bu Orhun Abideleri'nde geçen "Ey Türk! Titre ve kendine dön!" cinsinden bir uyarıdır. Şairin aslan diye hitab ettiği nesne, manzumenin başından beri çizmeye çalıştığı yeni insan tipinden başka bir şey değildir. İnsiyaklarını ve doğal tepkilerini kaybeden bir gençliği yeniden inşa etmek ve hemen her alanda bütün melekelerini tamamlamış bir birey tipolojisi çizmeyi amaçlayan bu manzume, ana hatlarıyla 'hürriyet' kavramı üzerinde durmasıyla hedeflediği amaca ulaşmıştır.
Genel olarak bakıldığında şairin, hürriyet, hamiyet, zulümle mücadele, insan olmanın hükmü ve değeri, vatan aşkı, korku, acizlik, hak, meşveret, millet gibi kavram ve unsurlar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Şair edebiyatımızda 'sosyal şiir'in en güzel örneklerinden birini vermiştir. İfadelerdeki samimiyet ile şairlerin hayat hikâyesiyle örtüşen düşünceler manzumeyi daha kıymetli yapmaktadır. Bu bakımdan Namık Kemâl'in hafızalardaki en kuvvetli eseri budur. Öteki birkaç eseri ile birlikte ona "Vatan ve hürriyet kahramanı" denmesinin sebebini burada aramak gerekir.
Kaynak: Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı-1 (Şiir), Salkımsöğüt Yay.
|
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...

