“De
ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin
Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi
iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!”
Cuma
62/6
Giriş yazımızda şöyle bir tasvir yapmıştık;
- İsrailoğulları bir kavimdir.
- Yahudileşmek bir temayüller zinciri ve bir süreçtir.
- Yahudilik bir durumdur.
- Siyonizm yahudileşme sürecinden geçip şeytanla kolkola girmiş bir grubun sapkın zihninin ürettiği bütün insanlığa karşı kurulmuş bir cürüm örgütünün ideolojisidir.
- İsrail bu siyonist örgütün faillerinin içinde toplandığı dünyanın baş belası sözde devlettir.
Birinci yazımızda bir kavim olarak İsrailoğulları’ndan kısaca söz etmiştik ve bu kavmin nasıl Yahudileştiğini bir sonraki bölümde irdelemek üzere yazıyı sonlandırmıştık.
Yahudileşmenin ne menem bir şey olduğunu kavramak için bir kavmin, bir toplumun ve hatta bir ferdin halden hale geçebildiğini, imandan küfre ve teslimiyetten isyana sürüklendiğini bütün detayları ile görmeliyiz.
Öncelikle kendi kitaplarından başlayalım. Ahd-i Atîk’te
İsrâiloğulları bir taraftan Tanrı’nın kavmi, mukaddes millet
olarak takdim edilirken (Çıkış, 19/5-6) diğer taraftan kötü
davranışları sebebiyle bizzat İsrâil Tanrısı onları tenkit
etmektedir. Çünkü onlar;
- Mûsâ ve Hârûn’a karşı gelmiş (Sayılar, 16/2-3),
- Rabb’in gözünde kötü olanı yapmış,
- Yahve’yi bırakıp Baal ve Molok gibi ilâhlara, bu arada altın
buzağıya tapmış (Çıkış, 32/1-6; Hâkimler, 3/7, 4/1, 10/6; I.
Samuel, 7/3-4),
- zina etmiş (Hâkimler, 8/33),
- Allah’a verdikleri sözü tutmamış, ahidlerini bozmuş,
ibadethâneleri yıkmış, peygamberleri öldürmüş (I. Krallar,
19/14),
- başka ilâhlardan korkmuş, Allah’ın şeriatını bırakıp
diğer milletlerin kanunlarını benimsemişlerdir (II. Krallar,
17/7-23; Yeremya, 32/30-35).
Yine Ahd-i Atîk’e göre;
- İsrâil dönek, Yahuda haindir (Yeremya, 3/1-22).
“Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilmekte,
fakat İsrâil rabbini bilmemektedir” (İşaya, 1/3).
Yahudi kutsal kitabı, İsrâiloğulları’nın doğru yoldan
sapmaları ve başka ilâhlara kulluk etmeleri sebebiyle peygamberler
tarafından kınandıklarını ve azapla tehdit edildiklerini
gösteren örneklerle doludur.
İsrailoğulları
Kur’an-ı Kerim’de de en çok bahsi geçen bir kavim olarak yer
almaktadır. Yukarıda alıntılanan
Ahd-i Atîk’te geçen konuların neredeyse aynısı Kur’an-ı
Kerim’de de geçmektedir. Cenab-ı Hak açılış suresi olarak
Fatiha’dan hemen sonra Bakara Suresinin başında hikmetli kitabın
Allah’tan sakınanlar için bir hidayet kaynağı olduğunu
bildiriyor. Bunun ardından da üç ayetle kurtuluşa erecek olanlar
diye müjdelediği
Allah’tan sakınan mü’min
kullarını tanıtıyor.
Hemen arkasından gelen iki ayette ise kısaca
kafirleri/nankörleri
tanıtıyor. Bundan
sonra gelen onüç ayette ise iç
dünyaları oldukça
karışık olan ikiyüzlüler/münafıklar
tanıtılıyor. Sonra
ondokuz ayetle insanın yaratılışı, Rabbi ile misakı, iblisin
asiliği ve Adem’i ve
eşini ayartması, bunun
neticesinde de cennetten(veya cennet gibi bir yaşamdan) tard
edilmeleri
anlatılıyor.
İşte
bundan sonra uzunca bir bölümde, yüzden fazla ayetle
İsrailoğulları hakkında oldukça tafsilatlı bilgiler
verilmiştir. Bu bölümün
başında “Ey
İsrailoğulları!” hitabı
ile seslenen Cenab-ı Hak bir yandan bu
kavme hitap ederken bir yandan da hem vahyin ilk muhatabı olanlara
ve hem de
bugüne kadar gelmiş ve gelecek bütün hidayet arayışındaki
insanlara sesleniyor;
“Size
bağışladığım nimetimi anımsayın. Bana verdiğiniz sözü
tutun ki Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve yalnızca,
Bana karşı gelmekten sakının”(2/Bakara
40) ayeti
ile, önemli bir hatırlatma ve uyarıyla söze
başlıyor ve şöyle devam ediyor;
“Yanınızdakini “tasdik edici” olarak gönderdiğimize inanın.
Onu Küfr edenlerin ilki siz olmayın.
Ayetlerimi az bir değere değişmeyin.
Ve Bana karşı takvalı olun.
“Hakk’ı Batıl’la” karıştırıp, bile bile “Hakk’ı”
gizlemeyin.
Salâtı ikame edin, zekâtı yapın.
Ve rukû edenlerle birlikte rukû edin.
İnsanlara birr(İyi olan her şey, bütün iyilikler) olmalarını
buyuruyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?
Oysa Kitap’ı da okuyorsunuz.
Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
Sabır ve salâtla yardım isteyin.
Kuşkusuz bu içtenlikle itaat edenlerden başkasına ağır gelir.
Onlar ki: Rabb’lerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O’na
döneceklerini bilirler.
Ey
İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve size alemler
üzerinde(varlıklar
aleminde) lütufta
bulunduğumu hatırlayın.
Öyle bir günden korunup sakının ki: Hiç kimse bir başkasına
yardım edemez.
Kimseden şefaat kabul edilmez.
Kimseden fidye de alınmaz.
Kimseye yardım da edilmez.”(2/Bakara 41-48)
Sonrasında
Hz. Musa döneminde kadınlarını sağ bırakıp,
oğullarını boğazlayarak
azabın en kötüsüne uğratan Firavun’un adamlarından kurtarmış,
ardından
denizin yarılarak kurtuluşları
ile peşlerine takılan
Firavun’un ordusu
ile birlikte boğulması
hatırlatılıyor(2/Bakara 49-50)
ve;
“Musa
ile kırk gece için sözleşmiştik.
Sonra
siz, onun arkasından buzağı(putu)
edinerek
zalimleştiniz.” (2/Bakara
51)
hatırlatması yapılıyor ve;
“Sonra,
bunun ardından, belki şükredersiniz diye sizi affettik.
Doğru yolu bulasınız diye, Musa’ya Kitap’ı ve Furkan’ı
verdik.
Hatırlayın! Musa, halkına: “Ey halkım! Siz buzağıyı
edinmekle kuşkusuz kendinize zulmettiniz.
Hemen tevbe edin ve böylece nefislerinizi öldürün.
Bu
Bâri’nizin(Sizi aklayan,
kötülüklerden uzaklaştıran, arındıran yaratıcınızın)
yanında sizin için hayırlı olandır.” demişti.
Sonra da O, tevbenizi kabul etmişti.
Kuşkusuz O, Tevbeleri Kabul Eden’dir,
Rahmeti Kesintisiz’dir.” (2/Bakara 52-54)
Sonraki
ayette ise kavminin tekrar nasıl küstahlaşarak
haddi aştığını
anlatıyor;
“Hani
siz: “Ey Musa! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla
inanmayız.” demiştiniz de o an, bakıp dururken, sizi yıldırım
gürültüsü yakalamıştı.”(2/Bakara 55)
Görüldüğü
gibi İsrailoğulları sürekli yoldan çıkma eğiliminde ve haddi
aşma durumundalar.
Ve merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbimiz de her
defasında onları affedip bir fırsat daha sunuyor onlara. Bu
öyle bir haddi aşmaydı ki Cenab-ı Hak onlara bir yıldırım
hızında ve o şiddette adeta ölümü yaşattı bir anda.
“Sonra,
şükredesiniz diye ölümünüzün(yoldan
çıkmanızın,haddi aşarak
adeta ölmüş gibi olmanızın)
ardından sizi dirilttik(yeniden
bir fırsat verdik).”
(2/Bakara 56)
“Ve bulutları üzerinize gölge yaptık.
Size
menn(bir çeşit helva)
ve bıldırcın bağışladık.
“Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin.”
dedik.
Onlar,
Bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.”(2/Bakara
57)
Evet, öyle ya bir insan, veya bir kavim Allah’a karşı gelmek
suretiyle ne ederse kendine eder, alemlerin ve tüm zamanların
yegane hakimi olan Allah bakidir. Ne olursa insana/kavme olur gerek
bu dünyada gerekse ahirette.
Sonra
yine bir itaatsizlik teşebbüsünde
bulunur İsrailoğulları;
“Hani:
“Şu şehre girin, orada dilediğinizden bol bol yiyin.
O
kapıdan secde(onların yasa
ve kurallarını kabullenerek)
ederek girin.
Ve bizi bağışla deyin ki Biz de yanlışlarınızı bağışlayalım.
İyilik yapanlara daha fazlasını vereceğiz.” demiştik.
Fakat zalimler, sözü, söylenenden başka bir şekle soktular.
O zalimlere, doğru yoldan sapmalarına karşılık gökten bir azap
indirdik.”(2/Bakara 58-59)
Ve tekrar bir nimet ve tekrar bir isyan;
“Hani! Musa, halkı için su istemişti.
Biz de demiştik ki: “Asanla kayaya vur.”
Bunun üzerine kayadan on iki göz su fışkırmıştı.
Her grup hangi kaynaktan içeceğini bilmişti.
Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için fakat asilik yaparak
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın.
Hani! Musa’ya: “Ey Musa, asla tek çeşit yiyeceğe dayanamayız.
Rabb’inden bizim için yerden çıkan ürünlerden; sebzesinden,
acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarmasını
iste.” demiştiniz.
Musa da: “Daha değerli olanı(onurlu bir hayatı) daha değersiz
olanla(onursuz bir hayatla) değiştirmek mi istiyorsunuz?
O halde şehre inin; sizin istedikleriniz orada var.” dedi.
Böylece, onların üzerine alçaklık ve yoksulluk damgası
vuruldu.
Ve Allah’ın gazabına uğradılar.
Bu, Allah’ın ayetlerine inanmadıklarından ve nebilerini
haksız yere öldürmelerindendi.
Bütün bunlar, onların asileşip haddi
aşmalarındandır.”(2/Bakara 60-61)
Ve
bu asiliğin ardından yine
yüceler yücesi Allah’ın kullarına merhametli müjdesi;
“İman
edenler, Yahudiler, Nasranîler(Hristiyanlar)
ve Sâbiîler; kim Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman edip
sâlihâtı(Kötülüğe
karşı mücadele etmek. Bozuk olan şeyi düzeltmeye çalışmak,
düzeltici olmak, yapıcı olmak, düzeltmeye teşvik etmek, iyiye
yönlendirmek) yaptı
ise ödüllerini Rabb’leri verecektir. Ve onlar için korku yoktur
ve onlar üzülmeyeceklerdir.”(2/Bakara
62)
Ve
yine
Allah’a bir söz verme, sonra yine bir
yüz çevirme;
“Hani
bir zamanlar, takva sahibi olmanız için, size verdiğimiz şeylere
kuvvetle sarılıp kendinize mal etmek ve içindekilerini sürekli
aklınızda tutmanız konusunda sizden söz almıştık. Ve Tur’u
üzerinize kaldırmıştık.
Yine
de yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın iyilikseverliği ve
bağışlayıcılığı olmasaydı elbette kaybedenlerden
olurdunuz.”(2/Bakara
63-64)
Allah’ın tekrar ve tekrar affedişi, tekrar bir fırsat verişine
karşın isyan ve itaatsizlik tekrar etmeye devam ediyor;
“Elbette
siz, cumartesi yasağını çiğnemekle hadlerini aşanları
biliyorsunuz. Bu nedenle onlara, “Düşkün maymunlar olun(Kişilik
ve davranış yönünden “maymunlar gibi olun.” Burada biyolojik
bir değişimden değil ahlaki bir durumdan söz etmektedir. Bu bir
benzetmedir.)” dedi.
Biz
bunu, yanında onlara ve onlardan sonra gelecek kuşaklara ibret;
muttakilere de bir öğüt olarak yaptık.”(2/Bakara
65-66)
Ve şimdi de Kur’an-ı Kerim’in bu en uzun suresine
ismini(Bakara/Sığır) veren ibretlik olay anlatılıyor;
“Hani,
Mûsâ halkına: “Allah, sizden bir sığır kesmenizi istiyor.”
demişti.
Onlar da: “Sen bizimle alay mı ediyorsun.” dediler.
Mûsâ; “Cahillerden olmaktan, Allah’a sığınırım.” dedi.
Onlar: “Bizim için Rabb’ine söyle, onun nasıl bir sığır
olduğunu açıklasın.” dediler.
Musa, “Allah, onun ne tam yaşlı ne de yavru; ikisinin arasında
bir yaşta olduğunu söylüyor; öyleyse sizden isteneni yapın.”
dedi.
Onlar: “Bizim için Rabb’ine söyle, onun rengi nedir; bize
bildirsin.” dediler.
Mûsâ: “Allah; onun parlak sarı renkte, bakanlara keyif veren bir
sığır olduğunu söylüyor.” dedi.
Yine onlar: “Bizim için Rabb’ine sor; onun niteliğini
açıklasın. Zira bizce sığırların hepsi birbirine benziyorlar;
eğer Allah dilerse biz doğru olanı bulmuş oluruz.” dediler.
Musa:
“Allah, onun ekin sulayarak, çifte koşularak yıpranmamış;
alacası olmayan, kusursuz bir sığır olduğunu söylüyor.”
dedi. Onlar: “İşte şimdi gerçeği bildirdin.” dediler. Ve
nihayet sığırı boğazladılar. Neredeyse bunu
yapmayacaklardı.”(2/Bakara
67-71)
Yukarıda sıralanan bütün hadiselerdeki gibi bunun da ardından
mucize niteliğinde ibretlik bir olay yaşanır;
“Hani!
Siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de birbirinizle atışmıştınız.
Oysa Allah, gizlediğiniz şeyi ortaya çıkarandır.
“Onun(kesilen
sığırın) bir kısmı ile
ona vurun” dedik.
İşte
Allah, böylece ölüleri dirilterek ayetlerini(delillerini)
size gösterir.
Umulur
ki gerçeği kavrarsınız.”(2/Bakara
72-73)
Ve
bir tasvir. Bunca uyarı, mucize ve tekrar tekrar verilen fırsatların
hepsini hiçe sayan insanların, yani
İsrailoğulları’nın
nasıl bir psikolojik hallerinin olduğunu,
taşlaşmış, hatta taştan bile beter bir kalbe sahip olduklarını
anlatıyor bize Rabbimiz;
“Sonra
kalpleriniz yine katılaştı;
kaya gibi, hatta kayadan da katı.
Zira öyle kayalar var ki içinden nehirler fışkırır,
yine öyle kayalar vardır ki yarılıp bağrından su çıkar.
Yine öyleleri vardır ki Allah’a duyduğu içtenlikli saygıdan
harekete geçerler.
Allah,
yaptıklarınızdan habersiz değildir.”(2/Bakara
74)
Böyle
taş yürekli, iki yüzlü
ve dönek karakterli
insanların nasıl bir davranış sergileyeceklerini hidayet
ehli/iman ehli kullarına haber veriyor Cenab-ı Hak. Bu
gibi insanların her çağda ve her toplumda bulunabileceğini de
ihtar edercesine apaçık anlatıyor;
“Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Onlardan bir grup, Allah’ın kelamını dinleyip iyice anladıktan
sonra, onu bile bile çarpıtırlar.
Onlar, iman edenlerle karşılaştıkları zaman, “Biz de iman
ettik.” derler.
Baş başa kaldıklarında: “Rabb’inizin size açıkladığını,
size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz!
Neden aklınızı kullanmıyorsunuz?” derler.
Allah’ın, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da
bildiğini bilmiyorlar mı?
İçlerinde
ummiler(Kitap’ı bilmeyip
de ondan habersiz olanlar)
vardır.
Kitabı
bilmezler.
Kuruntularından(Yersiz
ve yanlış düşünce)
başka bir şey bilmezler.
Ancak zanda bulunuyorlar.
Yazıklar
olsun o kimselere ki: Kitabı elleriyle yazıyorlar, sonra da az bir
kazanç elde etmek için “Bu Allah’ın katındandır.”
diyorlar.
Yazıklar olsun onlara, elleriyle yazdıklarından dolayı.
Yazıklar olsun onlara, kazandıklarından dolayı.
“Sayılı günlerin dışında ateş bize dokunmaz.” dediler.
De ki: “Allah’tan buna dair bir söz mü aldınız?
Eğer böyle ise Allah, kesinlikle verdiği sözden dönmez.
Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şey mi söylüyorsunuz?”
Hayır! Kim bir kötülük kazanır da yanlışları kendisini
kuşatırsa, onlar Cehennem ehlidir ve onlar, orada kalıcıdır.
İman
edip, sâlihâtı yapanlar Cennet ehlidirler.
Ve
onlar orada kalıcıdırlar.”(2/Bakara
75-82)
Teşbihte
hata olmaz, haşa, öğrencileri dersi iyice anlasın kavrasın da
sınavda geçer not alsın diye çırpınan bir öğretmen nasıl
tekrar tekrar anlatırsa önemli, can alıcı noktaları
merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbimiz de bize bütün
safhalarını anlattığı bu sürecin önemli kısımlarını bir
kez daha hatırlatıyor. Sonra
adeta anlamayan kalmasın diye tekrar en başından bir kez daha
özetliyor. Böylece son
vahyin muhatapları olan bütün insanlar yaratılış yasalarının
neler olduğu bir kez daha bu ibretlik olaylarla ilişkilendirilerek
anlatılmak suretiyle uyarılıyor;
“Hani! Bir zaman İsrailoğulları’ndan, Allah’tan başkasına
kulluk etmeyin; anne ve babaya, öksüzlere, düşkünlere iyilik
yapın; insanlara iyi söz söyleyin, salatı ikame edin, zekâtı
yapın diye kesin söz almıştık.
Sonra, içinizden pek azınız hariç sözünüzden döndünüz.
Ve sizler, döneklik yapanlarsınız.
Hani! Bir zamanlar sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize
ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair kesin söz
almıştık.
Bu sözümüzü kabul ettiğinizin tanıkları sizlersiniz.
Sonra siz o kimselersiniz ki; birbirinizi öldüren, bir kısmınızı
yurtlarından çıkarıp, onlara karşı günahta ve düşmanlıkta
iş birliği yapanlarsınız.
Bir
de esir olarak size gelirlerse, onlarla fidyeleşiyorsunuz(Fidye
karşılığında bırakıyorsunuz).
Oysa onları yurtlarından çıkarmak, üzerinize haram kılınmıştı.
Yoksa böyle yapmakla Kitap’ın bir kısmına inanıp bir kısmını
inkâr mı ediyorsunuz.
Sizden böyle yapanların cezası dünya hayatında aşağılanma,
Kıyamet Günü’nde de en şiddetli azaba uğramaktır.
Zira Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
Onlar, dünya hayatına karşılık ahiret hayatını satan
kimselerdir.
Bundan
dolayı onlardan azap hafifletilmeyecek ve onlara yardım da
edilmeyecektir.” (2/Bakara
83-86)
Surenin
devamında bu kez bize, bizden
önce kitap gönderilenlere ve tüm
insanlara, sanki son vahyin muhatapları ve İsrailoğulları ile biz
bir aradaymışız gibi hitap ediyor ve bir yandan onların yaşadığı
süreci ve içinde bulundukları marazi durumu herkesin gözlerinin
önüne apaçık bir şekilde seriyor;
“Ant
olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik. Ardı sıra resuller gönderdik.
Meryem oğlu İsa’ya da Beyyinât’ı(Kanıt
içeren, açıklayıcı, açığa çıkarıcı olanı)
verdik ve O’nu Kudus’un Rûhu(Allah’ın
vahyi, Allah’tan gelen bilgi)
ile destekledik. Ne zaman
bir elçi hoşunuza gitmeyen bir şey getirdiyse, büyüklük
taslayarak kimini yalanlayıp, kimini de öldürmediniz mi?”
(2/Bakara 87)
Bildiğimiz
gibi Hz. İsa da doğrudan İsrailoğullarına gönderilen, onların
içinden bir elçiydi. Ve diğer pek çok elçiye yaptıkları gibi
onu da öldürmüşlerdi.
İşte tam burada Cenab-ı Allah İsrailoğulları’nın işledikleri
cürümler üzerinden nasıl bir duruma geldiklerini ve onları neden
lanetlediğini beyan ediyor;
“Ve
onlar, “Kalplerimiz örtülüdür.” dediler. Hayır, öyle değil,
Allah; onları, Küfr’lerinden(İnançsız,
inanmayan, gerçeğin üzerini örten, gerçeği kabul etmeyen,
nankör. Allah’ı ve vahyi reddeden) dolayı
lanetlemiştir.
Bu yüzden çok azı inanır.(2/Bakara 88)
Burada dikkat edilmesi gereken esas konu Cenab-ı Hakk’ın kimleri
niçin lanetlediği veya lanetleyeceğidir. Yani, konuyu ele almaya
başladığımız noktadan itibaren düşünecek olursak ta Mısır’da
Firavun’un zulmünden kurtuluşlarından itibaren yüceler yücesi
Allah’ın defalarca mucizevi lütufla yardımlarda bulunduğu
İsrailoğulları kısa bir süre sonra tekrar yoldan çıkmışlar,
sonra af dilemişler ve affedilmişler, sonra tekrar yoldan çıkıp
tekrar affedilmişler ve bu defalarca böyle sürüp gitmiş. Adeta
ısrarlı bir inatla Allah’a isyan etmeyi sürdürmüşler. Bu asi
ve yoldan çıkmış hallerini de sanki Allah’ın onlardan istediği
bir şeymiş gibi göstermek için elçilerin getirdikleri
mesajları(vahyi) tahrif ederek heva ve heveslerine göre
batıl(saçma, uyduruk) bir din(sistem) kurgulamışlar.
Kurguladıkları bu sistem/düzen ile;
- bir yandan kendi maddi/dünyevi menfaatlerine hizmet edecek,
- bir yandan uydurdukları hikaye/menkıbe ve hurafelerle kendileri
ve kavimleri için uhrevi bir kurtulmuşluk inancı oluşturarak,
- kurguladıkları/uydurdukları ulusal(kavme dayalı) bu
din/sistem/ideolojik yaklaşım ile
- bir yandan da bu gayri ilahiliği tüm İsrailoğulları’na
dayatarak köklü ve kalıcı bir egemenlik kurmak istemişlerdi.
Bu hikayenin içinde seçilmiş bir toplum/kavim, müjdeli bir
gelecek olduğu için bir de beklenen bir kurtarıcı olmalıydı
elbette.
İşte
Hz. İsa onların beklediği kendi kavimlerinin içinden çıkmış
bizzat İsrailoğulları
kavmine mensup bir elçiydi.
Ancak bu elçi onların uydurduklarını tasdik edici değil bilakis
onların sahte dinini
yıkıcı olarak gelmişti. Böyle bir
şey pek tabii ki onların,
yani Yahudileşmiş
din adamlarının, yani din bezirganlarının asla işine gelmezdi.
Çünkü daha
önceki elçiler gibi Hz.
İsa da saf dışı edilmeliydi ki
kurdukları/kurguladıkları/uydurdukları
ve adına “din” dedikleri halkı manevi/uhrevi hurafeler ve
vaatlerle aldatan ama aslında dünyevi/maddi olarak sömüren
düzenin bozulmasını istemezlerdi. Cenab-ı Hak bu hakikati dile
getiriyor ve bizim dikkatimize sunuyor;
“Onlara,
Allah katından yanlarındakini(Tevrat)
tasdik edici bir kitap(Kur’an)
gelince; daha önce Allah’tan kâfirlere karşı üstünlük
kazanmak için böyle bir şey istedikleri halde, onlara bildikleri
şey(Kitap)
gelince bu kez onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti,
gerçeği yalanlayan nankörlerin üzerinedir. (2/Bakara
89)
“Allah’ın,
dilediği kimseye kendi lütfundan indirmesini çekemeyerek; Allah’ın
indirdiğini küfretmekle(inkar etmekle) kendilerini ne
kötü bir şeye karşılık sattılar. Bundan dolayı art arda gelen
gazabı hak ettiler. Gerçeği yalanlayan nankörler için alçaltıcı
bir azap vardır. (2/Bakara 90)
“Onlara,
“Allah’ın indirdiklerine iman edin.” denildiğinde, “Biz,
ancak bize indirilene(Tevrat
ve İncil) iman ederiz.”
dediler. Ve ondan(kendilerine
indirilenlerden) başkasını
kabul etmezler. Oysa O, yanlarındakini tasdik eden, hak bir
kitaptır. Onlara de ki: “Madem inanıyordunuz, ne diye daha önce
Allah’ın nebilerini öldürüyordunuz?” (2/Bakara 91)
“Gerçekten
Musa size beyyinât(Kanıt
içeren, açıklayıcı, açığa çıkarıcı bilgi)
ile geldi. Sonra siz onun
arkasından buzağı figürünü (bir
özenti, düşük akıllı bir hevesle adeta bir ilah gibi) yaptınız.
İşte siz, o zalimlersiniz. (2/Bakara 92)
“Hani
sizden, “Size verdiğimizi kuvvetlice alın ve dinleyin.” diye
kesin söz almış ve Tur’u üzerinize kaldırmıştık(Sizin
öncünüzü Tur’a yükseltmiştik).
Demişlerdi ki: “Dinledik ama itaat etmiyoruz.” Küfr’leri
yüzünden kalplerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: “Eğer
gerçekten inanıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey
istiyor!” (2/Bakara 93)
“De
ki: “Eğer Allah katında; ahiret yurdunun, diğer
insanların değil de yalnızca size ait olduğunu iddia eden
sözünüzde samimi iseniz, o zaman ölümü istesenize!”
(2/Bakara 94)
“Ama elleriyle yaptıkları şeylerden dolayı, ölümü asla
istemezler. Allah, zalimleri en iyi bilendir.
Ve sen, onları,
yaşamaya karşı insanların en ihtiraslısı, hatta Allah’a ortak
koşanlardan bile daha çok ihtiraslı bulacaksın.
Her biri bin yıl yaşamak ister. Oysaki uzun ömürlü olmak, böyle
birini azaptan kurtarmaz. Zira Allah, yaptıkları her şeyi
görmektedir.” (2/Bakara
95-96)
“De
ki kim Cibrîl’e(Allah’ın
düzeltici, onarıcı olan vahyine)
düşmansa, Bilsin ki O(Allah)
, onu(Cibril’i)
iki eli arasındakileri(Ehli
Kitap’ın yanında bulunan Kitapları)
tasdik edici olarak Allah’ın izni ile(Allah’ın
belirlediği kurallara göre)
senin kalbine çokça indirdi. Müminler için bir hidayet ve müjde
olarak.” (2/Bakara 97)
“Kim
Allah’a ve O’nun meleklerine, resûllerine, Cibrîl’e(Bozulan
toplumu onarmak için gönderilen vahye),
Mîkâl’e(Hami, koruyucu,
büyük öncü) düşman
olursa; iyi bilsin ki Allah da Kafirlere düşmandır.” (2/Bakara
98)
“Ant
olsun Biz, sana apaçık ayetler indirdik. Ancak, onları,
fâsık(Vahyin belirlediği
sınırların dışına çıkan; iyi, doğru, güzel ve temiz
şeylerden uzak kalan. İnanç olarak inanan, yaşam olarak kâfir)
olanlar Küfr’eder.” (2/Bakara
99)
“Onlar,
ne zaman bir söz verdilerse, içlerinden bir grup onu bozmadı mı?
Zaten onların çoğu iman etmiyorlar.” (2/Bakara
100)
“Ne
zaman onlara, Allah’tan, yanlarındakini tasdik edici bir elçi
gelse, Kitap Ehli’nden bir grup, sanki hiç haberleri yokmuş gibi,
elçinin getirdiğine sırt çevirirler.” (2/Bakara
101)
Özetleyecek olursak;
İsrailoğulları,
diğer ifadeyle Yakupoğulları Kur’an-ı Kerim’de en çok bahsi
geçen kavimdir. 114 sureden 24’ünde İsrailoğulları kıssaları
çeşitli şekillerde yer almaktadır. Yine Kur’an’da
ismi geçen 24 peygamberin 11’i İsrailoğulları’na
gönderilmiştir. Kur’an
baştan sona fasılalarla tekrar ve tekrar Hz.Musa’dan bahsederek
adeta mü’minler için bu konunun ve bu kıssalar zincirinin
önemini ısrarla vurgulamıştır. Çok ilginçtir ki; Hz.
Muhammed’e indirilen Kur’an’da en
çok bahsi geçen peygamber Hz. Musa’dır.
Kuvvetle muhtemeldir ki
Cenab-ı Allah Hz. Muhammed ve arkadaşları üzerinden adeta bütün
vahye iman etme iddiasında bulunarak hidayet arayanlara; “Ey
hidayet arayan müslümanlar, sakın İsrailoğulları’nın Hz.
Musa döneminde yaptıklarını yaparak siz de onlar gibi
Yahudileşmeyin!” uyarısında
bulunmuştur.
Merhametlilerin
en merhametlisi olan, bağışlaması bol olan Cenab-ı Hak yarattığı
kullarını cennette ebediyen rızıklandırmak suretiyle ne şanından
bir şey yitirir ne de O’nun
sonsuz hazinesinden bir şey
eksilir. Ayrıca kullarını ateşe atmaktan da zevk alacak gaddar
bir mitolojik Tanrı da değildir, bilakis O Rahman ve Rahim, Gafur
ve Kerim, eşi ve benzeri olmayan hiçbir
şeye ihtiyacı olmayan övgüye yegane layık olan yüceler yücesi
Allah’tır.
Bu durumda ne diye yarattığı bir kula veya bir kavme durduk yere
topluca lanet etsin?
Olmaz
ya, haşa, farz edelim ki lanetledi. Peki, neden çağlar ve nesiller
boyu bu lanet devam etsin? Her yeni doğan dünyaya masum
gelmekteyken, bırakın daha önceki nesilleri anne-babasının bile
hiçbir günah yükü çocuğa yüklenemezken nasıl lanetli bir
kavim, gazaba uğramış bir ırk olsun?
Bu kurgu mutlak ve ebedi adaletin yegane sahibi olan Allah’ın
yapacağı bir şey olamaz.
Bu suçlayıcı, dışlayıcı, nefret ve kin dolu bir çıkarım
yine olsa olsa yukarıdaki ayetlerde sözü geçen davranış
kalıpları içinde düşünen ve o yönde hareket eden asileşip
yoldan çıkanların, yani bizim mahallede gözüken ama maalesef
Yahudileşen bir zihniyetin mashsulüdür.
Bize Kur’an-ı Kerim’de iman edip salih amel işlememiz
karşılığında sınırsız cennet nimetlerini müjdeleyen Rabbimiz
aynı zamanda Hz. Lokman’ın dilinden hiç kimseye en ufak bir
haksızlık yapılmayacağını çok net bir şekilde bildirmiştir;
“Yavrucuğum!
Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi
ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde
yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin
karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp
bilmektedir ve her şeyden haberdardır.”
(31/Lokman
16)
Bu
kadar hassas ve ince bir hesap görücü ve aynı zamanda kullarına
karşı çok merhametli olan alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir
kavme o kavmin belli bir kuşağının/neslinin, belli bir dönemde
yaptıkları hatalar, işledikleri günahlar, isyanlar ve tuğyanlar
sebebiyle kendileriyle beraber sonraki nesillerinin de
cezalandırılması, lanetlenip damgalanması Kur’an-ı Kerim’in
ilahi ilkelerine aykırıdır. Zira Allah asla tutarsız ve ilkesiz
olmaz.
İsrailoğulları’nın
yukarıda Bakara Suresi’nde peş
peşe anlatılan
kıssalardaki durumu bize
bir temayülü, yani bir eğilimi ve bu süreçteki davranışlar
bütününü anlatıyor. Bu davranışlar bütünü tekil olarak bir
insan ve o insanların toplum olarak tipolojisini
Yahudileşmek
diyebileceğimiz
bir kalıp halinde önümüze sermektedir. Bu tipolojiye uyan
herhangi bir zamanda, herhangi bir coğrafyada ve herhangi bir şahıs
veya toplumla karşılaştığımızda onların da Yahudileşmiş
olduklarını anlayabiliriz.
Başka
bir deyişle de bütün bu ayetler benzer yönelişleri, eğilimleri
gösterdiğimizde bizim de “müslüman” ve “mü’min”
kimliğinde olsak dahi Yahudileşebileceğimiz ve de
lanetlenebileceğimiz konusunda şiddetli bir ilahi uyarıdır.
Kısacası
lanetli olan İsrailoğulları kavmi değil, yoldan çıkarak sapıtan
ve bu sürecin sonunda Yahudileşen bir zihniyettir. Ve bu zihniyetin
tarihi, coğrafyası ve kimliği yoktur. Kim bu zihniyete benzemek
suretiyle üzerine alırsa Allah’ın laneti ve gazabını da
üzerine almış olacaktır.
Kur’an-ı
Kerim’de müslüman kimseler, yani ilahi vahye tabi/teslim olanlar
için şeytanın/nefsin aklı çeldiren en büyük tuzağı olan
Yahudileşme temayülü en ince detaylarına kadar anlatılmıştır.
Kurtarıcı(mehdi
ve/veya mesih) bekleme, kurtulmuş/kurtarılmış veya cennetlik
kavim/cemaat/ümmet, ve bunun tam karşısında da lanetlenmiş
düşman bir kavim/cemaat/grup düşüncesine sahip olanlar tam da
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Yahudileşmiş kimselerdir.
Allah’ın laneti onların üzerinedir. Çünkü bu zihniyet
yeryüzünde barışı tesis etmekten uzak, bilakis barış ve
esenlik yurdunu savaş, çatışma, kan dökme, sürgün, işgal ve
her türlü tecavüzün asıl kaynağı, yani apaçık şeytanın
taraftarlarıdır.
Sonuç itibarıyla şunu söyleyebiliriz;
Yahudileşmek sadece İsrailoğulları’nın değil her insanın yakalanabileceği zihinsel, ruhsal bir arazdır, inancı ve kalbi saran amansız bir hastalıktır.
Çok bulaşıcıdır. Hem zamanı hem de coğrafyayı aşarak her yere yayılabilir.
Yani geçmişteki bir hastalık veya bir kavmin hastalığıdır diye düşünenleri belki daha çok etkileyen bir beladır. Herkese sirayet edebilir.
Son derece tehlikelidir. Bu hastalığa duçar olanlar hem dünyayı ifsad eder hem de kendi ahiretini berbat eder.
Korunmanın tek çaresi bize hakikati anlatan Kerîm Kur’an’ı çok iyi anlayarak okumak ve mutmain bir kalple Allah’a sığınmaktır.
Peyami Bayram
16 Kasım 2023
Arnavutköy, İstanbul