16 Mart 2023
NEYİ NEREDE KAYBETTİĞİNİ UNUTMA!
15 Mart 2023
DIŞ GÜÇLER VE İÇ GÜÇLER
- Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?
Bir başkası:
- Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor? diye konuşmuş.
Bir diğeri de :
- Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor. Hoca kızmış:
- Yahu demiş, iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?
Evet, hırsız suçludur ama biz yine de tüm kapıları kilitli tutalım.
Sağlıcakla kalın..
Peyami Bayram
15 Mart 2023
Arnavutköy, İstanbul
05 Mart 2023
İz bırakanlar
Geçmiş; geçmiş zamanda, içinde bulunmuş olduğumuz veya olmadığımız tüm yaşanmışlıklardır.
Hayal; kurgusal umutlar alemidir.
Realite; yaşadığımız acı ve tatlı, iyi ve kötü, varsıl ve yoksul, sığ ve derin her türlü fiili gerçeklik.
Tasavvur; olmasını arzu ettiklerimizi zihnimizde rasyonel zeminde canlandırmadır.
Gelecek; içinde bulunup bulunamayacağımızın hiç bir garantisi olmadığı halde ilerleyen zamanda yaşanacakların bütünüdür.
İdeal ise; ancak düşüncenin tasarlayabileceği üstünlükleri içinde toplayan bir bütün, ülkü, mefkûre.
Geçmişe takılıp kalanlar sadece ham hayal peşinde koşanlardır.
Tasavvur ettiklerini realitede bulamayınca yakasına küsen kişi kendini kutsayan bir kibir abidesi ve kendinden başka herkes ve herşeyi suçlayıcı tembeldir.
Bir ideali olan ve bu idealini gelecek tasavvurunda hayata geçirmeyi ilke edinenler ise medeniyetlerin hakiki mimarlarıdır. Bu yolda gecesini gündüzüne katarak her türlü olumsuzluklara rağmen emek sarf eden bu insanlar çoğu kere görünmezler, tanınmazlar. Zaten onların derdi de şöhret olmak, lider olmak değildir. Lakin toplumların gerçek önderleri onlardır. Bunu yaşadıkları zamanın şahitlerinden ziyade ileride bıraktıkları eseri incelerken onların izlerini süren titiz tarihçiler yazacaktır.
Günler gelip geçicidir.
Düne takılıp kalmayın.
Bugünü yarınlar için çok çalışarak değerli hale getirin.
Bir ideal, bir ülkü, bir mefkûreniz olursa bugünkü çalışmanızda sizin için yüksek bir motivasyon sağlar ve tükenmeyen bir enerji kaynağı olur.
Unutmayın, kabirler zamanını ziyan eden kibirlilerle doludur.
Sağlıcakla kalın,
Peyami Bayram
5 Mart 2023
İstanbul
02 Mart 2023
6 Şubat 2023 Büyük Afet Sonrası
6 Şubat 2023 Büyük Afet Sonrası
Katıldığımız
yardım faaliyetleri hakkında gözlem ve yorumlarımı paylaşmak üzere yazdıklarım
aşağıdadır.
Sözün
en başında söylemem gerekir ki; her acıyı ve felaketin getirdiği türlü
sıkıntıları en iyi bizzat yaşayanlar bilir elbette. Biz ise İstanbul’da deprem
bölgesinden uzak bir şehirde yaşayan insanlar olarak ancak üzerinden saatler
geçtikten sonra ancak afetin büyüklüğünün farkına varmıştık. Memleketimiz afet
bölgesindeki 11 ilden birisi olmadığı ve birinci dereceden yakınlarımız da o
bölgede bulunmadığı için sadece medyadan bilgi almak durumundaydık. Bölgede
yaşayan veya memleketi o bölgede olan bazı dostlarımı aradığımda acıyı daha
fazla hissetmeye başlamıştım.
Ertesi
gün ise elimizden ne gelir, neler yapabiliriz telaşına düştük.
Maddi
yardımların bir şekilde yapılıyor olduğunu fakat bunun yanı sıra afet
bölgesinde bizzat bulunmak gerektiğini düşündüm kendi adıma. Emekli bir asker
olarak aldığımız eğitim ve arazideki tecrübelerimizin böyle zamanlarda işe
yaramadıktan sonra ne kıymeti vardı ki. Biz öğrencilik yıllarımızda bir gün
emekli olabileceğimizi ama bu vatana karşı sorumluluğumuzun mezara kadar
bitmeyeceğini öğrenmiştik.
Ne
yapabilirim, nasıl yapabilirim diye düşünüp araştırırken çok yakın bir devre
arkadaşım olan Davut ÇİL ile konuştuğumda bölgede aşevi kurmak üzere yola
çıkacağını öğrendim. Benim de yardıma hazır olduğumu söyledim. İkinci bir kafilenin
yola çıkacağını ve o kafileye liderlik yapabileceğimi öğrendiğimde derhal
hazırlıklara başladım.
Depremin
ikinci günü AFAD gönüllüsü olarak bölgeye gitmek için kaymakamlıkta başvuru
yapan oğlum da benim ekibe katıldı ve 10 Şubat Cuma sabahı Adıyaman’a gitmek
üzere evden çıktık. O güne kadar hiç tanımadığım, varlığından bile haberdar
olmadığım HAKEV VAKFI tarafından
yardımsever bağışçıların destekleriyle bir TIR dolusu malzeme ve erzak
hazırlanırken yine o gün tanıştığımız üç arkadaşla ben ve oğlum bir binek
araçla önden hareket etmiştik. Biz hava kararmadan bölgeye ulaşmak maksadıyla
TIR’ın yüklenmesini beklememiştik. Ancak Ankara’ya vardığımızda bizden bir gün
önce Adıyaman’a varan devre arkadaşımdan Adıyaman’da yeterli aşevi olduğunu
durumu netleştirene kadar beklemede kalmamız gerektiğini konuştuk.
Bu
durumda ya başka bir bölgeye yönelmemiz veya geri dönmemiz gerekecekti. Durumu
netleştirmek için Ankara çıkışında bir dinlenme tesisinde uzun bir mola vererek
bir dizi görüşmeler yaptık. AFAD’da genel müdür olan arkadaşım Mustafa Havan
ile yoğunluğunun arasında bir fırsat bularak görüştüm. O esnada yanında olan
Kızılay genel başkanına sorarak bizi Kahramanmaraş merkeze yönlendirdiler. Bu
arada vakit gece olmuştu. Sonrasında verilen irtibat numaraları ile görüşmeler
yaparak yolumuza devam ettik. Ankara’nın çıkışında Gölbaşı yakınlarında uzun
süre mola verdiğimiz dinlenme tesislerinde ve daha sonra takip ettiğimiz Kırıkkale,
Kırşehir ve Kayseri güzergahında sayamayacağımız kadar çok yardım ekibi, yardım
malzemeleri taşıyan TIR, kamyon ve çeşitli araçlar gördük. Her gördüğümüz araç
ve ekip bize ayrı bir heyecan verdiği gibi ülkemizin çeşitli kesimlerinden
bunca insanla aynı iyilik ve yardım yolunda birlikte yol almaktan gurur duyduk.
Asker, polis, ormancı, sağlık ve belediye personeli gibi pek çok kamu
personelinin yanı sıra onlarca, belki yüzlerce dernek, vakıf, firmanın yanı
sıra bireysel olarak yardım için yollara düşmüş insanla karşılaştık. Yol
boyunca kimi yerde eksi 24 dereceye varan soğuğa rağmen bu aziz milletin sinesindeki
sıcacık sevgi ve merhametle yolculuk hiçbirimize zor gelmemişti.
Nihayet
11 Şubat cumartesi sabah saat 7 sularında Kahramanmaraş merkez Dulkadiroğlu
ilçesinde Fatih Anadolu Lisesi bahçesinde konuşlanmış olan yardım
ekiplerinin arasına katıldık. Aynı gün Bayburt’tan HAKEV VAKFI gönüllüsü dört
kardeşimiz de mutfak hizmetlerine yardım için bize katıldılar. Böylece toplan
dokuz kişi olmuştuk.
Burada
Kocaeli valiliğinin koordinesinde Dilovası Belediyesi ekipleri yardım
faaliyetini koordine ediyorlar. Türkiye’nin her yanından ve dünyanın çeşitli
ülkelerinden gelen yardım malzemelerini taşıyan TIRlar burada boşaltılıyor,
depoya dönüştürülen okulun alt katı ile halı sahada tasnif ediliyor ve köy ve
mahalle muhtarları ile irtibat kurularak Dilovası ve Körfez Belediyesinin
araçları ve personeli ile muhtaçlara ulaştırılıyor. Dilovası belediye başkanı
Hamza Şayir bizzat ekiplerin başında gerçekten son derece özverili bir şekilde
bütün mesai arkadaşları ile canhıraş hizmet ediyorlardı. Başkan yardımcısı Fazıl
bey ve başkanın özel kalem müdürü Recep bey aralıksız olarak sahada
koşturuyorlardı. Elbette bahçesinde faaliyetlerimizi yürüttüğümüz, binasından
istifade ettiğimiz Fatih Anadolu Lisesi’nin çok değerli müdürü Ahmet Yağdıgül beyefendinin
kendisi de depremzede olduğu halde şahsi mağduriyetini bir kenara bırakarak
bize orada bulunduğumuz süre zarfında gösterdiği güler yüzlü muhteşem ev
sahipliği ve bizimle birlikte yardımların daha çok kişiye ulaşması için
koşturması hepimize bambaşka duygular yaşattı. Kahramanmaraş’ın önemli ziyaret
mekanlarından biri olan Yedi Güzel
Adam Edebiyat ve Sanat Müzesi’nin hemen yanı başındaki bu lisenin müdürü
olan sevgili Ahmet Yağdıgül artık benim gönlümde hiç şüphesiz Sekizinci Güzel
Adam olarak yerini almıştı.
Bizim
mutfak ekipmanının kurulacağı yeri tespit etmek üzere Dilovası Belediyesi
yetkilileri ile istişare yaptık. Okul bahçesinde depremzede ailelerin barındığı
iki adet kamelya vardı ve gün içinde AFAD tarafından çadırlar gönderileceği ve ailelerin
çadırlara geçeceği bilgisi verilince bu kamelyalardan büyük olanının mutfak
için uygun olacağını değerlendirdik. Aileler boşaltır boşaltmaz da bu kamelyayı
temizleyip düzenleyerek mutfak haline dönüştürdük, etrafını da brandalarla
çevirdik. Yardım malzemeleriyle beraber mutfak ekipmanlarımızın da yüklü olduğu
TIR 11 Şubat öğleden sonra ancak bizim olduğumuz yere ulaşabildiği için
hazırlıklarımızı tamamlamamız akşam geç saatleri buldu. Bu yüzden ancak ertesi
gün, yani 12 Şubat 2023 Pazar günü ilk sıcak yemeğimizi afetzedelere ikram
edebildik.
Bulunduğumuz
okul bahçesine on adet AFAD çadırı bu işle görevlendirilmiş askerler tarafından
kuruldu. Çadırlara ısıtma için yardım TIRları ile gelen elektrikli ısıtıcılar
dağıtıldı ancak ilk iki gün okuldan alınan elektrik bütün çadırları aynı anda
besleyemediği için afetzedeler yine yaktıkları ateşlerin ve okulun dış
kantininde yakılan sobanın başında sabahlamak zorunda kaldılar. Daha sonra
Dilovası Belediyesi ekiplerince trafo desteğinin artırılması ile her çadıra
elektrik tesisatı çekilerek aileler sıcak çadırlarda kalabildiler. Bu arada biz
de mutfak olarak ilk günden itibaren yemek miktarını artırarak en az iki öğünde
üçer kap olmak üzere yaklaşık ilk gün 400 kişi ile başlasak da sonraki günlerde
yaklaşık 2600-3000 kişiye sıcak yemek sunmaya devam ettik.
17
Şubat 2023 öğleden sonra oğlum ve ben başlattığımız hizmeti yeni gelen
arkadaşlara devrederek ayrıldık, ama gönlümüz gözyaşları ile ayrıldığımız
depremzede kardeşlerimiz ile yardımsever, hayırsever ve gönlü güzel
dostlarımızda kaldı.
Şahsen
ben ve oğlum evde kamp malzemelerimiz hazır olduğu için uyku tulumu ile
çadırımızı yanımıza almıştık. Ancak bizim kamp malzemelerimiz daha çok yazlık
malzemelerdi. Kahramanmaraş’ta gündüz 8 ila 14 derece arasında olsa da geceleri
hava eksi 4 derecelere kadar düşüyordu. Dolayısıyla ilk gece çadır yerine okul
kantininin mutfağında yere yardım malzemeleri arasında gelen vatandaşlarımızın
gönderdiği kullanılmış yataklardan sererek ve ısıtıcı yakarak yattık. İkinci
geceden itibaren ise yine yardım için gönderilen ve okul bahçesine konulan iki
konteynerden birisine yerleştik ve orada kaldık. Tuvalet ihtiyacını ise
civardaki afetzedelerle birlikte okulda karşıladık. Banyo ihtiyacımız için de
hemen yanımızda bulunan Gazi Paşa Kışlası’nın imkanlarından istifade ettik. Bir
yandan okul bahçesinde olmamızdan dolayı okulun imkanları, öte yandan kışlanın
hemen yanında olmamızdan ötürü askeriyenin imkanlarından yararlanmamızdan
dolayı deprem bölgesinde mümkün olabilecek bütün konfora sahip sayılırdık. Bu
durumda bütün enerjimizi mümkün olduğunca fazla sayıda afetzedeye ve tabii ki
bu arada bölgemizdeki yardım ve güvenlik ekiplerine sıcak yemek vermek için
harcıyorduk.
Bir
mutfak için gerekli malzeme ve erzakın yanı sıra aşçının da çok önemli olduğu
malumdur. Özellikle böyle zamanlarda gönüllü çalışacak büyük mutfak tecrübesi
olan usta aşçılar çok kritik bir görev üstenmektedirler. Bizim işlettiğimiz
mutfakta da ilk başta vakıf çalışanı bir arkadaş (Osman) ile yine vakıf
gönüllüsü bir arkadaşımız (Kemal Canarslan) en güzel şekilde yemekleri
yaptılar. Sonraki aşamada yine vakıf duyuruları ile Kayseri’den bir usta aşçı
(Emre) aramıza katıldı. Ailesi depremzede olan bu sebeple birliğinden izin alıp
ailesinin yanına gelmiş ve esas mesleği aşçılık olan bir uzman erbaş (Kadir Kök)
kardeşimiz bize destek verdi. Bize çok yakın konumdaki ağır hasarlı
Kahramanmaraş Askeri Gazino Müdürlüğü mutfağı çalışmadığı için yemeklerini
bizden alıyordu. Burada görevli aşçı bir uzman çavuş kardeşimiz (Muharrem) de
mutfağımıza destek verdi. Okul bahçesinde kurulan
çadırlarda kalan afetzede vatandaşlarımız da kendi acılarını bir kenara
bırakarak bizimle beraber yemek pişirme faaliyetlerine soğan ve patates soyarak
katkı sağlıyorlardı. İlerleyen günlerde yardım faaliyetlerine katılmak için bir çok gönüllü aramıza katıldı. İstanbul ve Kocaeli’den gelen üniversite öğrencileri ile Aydın’dan çalıştığı işinden izin alıp gelen can dostum Osman Soydan ve Ankara’dan gelen yardımsever gönül insanı kardeşim Mustafa Mert ile vakıf merkezinden görevlendirilen İbrahim Zeybek kardeşimiz bizim bizden nöbeti devralan ekibi oluşturdular.
AFAD
tarafından koordine edilen ve KIZILAY tarafından kurulan Kahramanmaraş’ta yemek
dağıtımı yapan bütün kişi, STK, firma vb grupların dahil olduğu “beslenme
platformu” adındaki whatsapp grubuna dahil edildik. Böylelikle sahada kimin,
nerede, ne kadar yemek yaptığı ve bu gruplardan kimin fazlası veya eksiği varsa
bu platformda paylaşılıyordu. İhtiyaçlar karşılanıyor, eksikler de
tamamlanıyordu bu platform sayesinde. Karşılanamayan ihtiyaçlarla ilgili
Kızılay görevlileri ile gerektiğinde doğrudan iletişime geçerek de çözüm
bulunabiliyordu.
HAKEV
VAKFI tarafından hayırsever ve yardımseverlerden toplanan ayni ve nakdi
yardımlarla bizim mutfak için gerekli her türlü ihtiyacın karşılanması maksadıyla
vakıf başkanı Sezgin Çakır İstanbul’da vakıf merkezinde bütün imkanları
seferber etmişti. Bu arada yardım
ekibimizde yer almak için onlarca gönüllü de yardımlarda bilfiil görev almak
için bölgeye gelmek istiyordu. Sezgin Bey bu gönüllüler arasından sırasıyla ve
tabii ki bizim ihtiyacımız ve kalacak yer imkanları ölçüsünde bir kısmını
bölgeye gönderiyordu. Gerçekten bütün Türkiye’nin neredeyse tamamı bu enkazın
bir an önce kalkması ve afetzedelerin güvenli ve sağlıklı bir yaşama kavuşması
için seferber olmuştu. Bunu sahada olduğumuz her an gözlemleme imkanımız oldu.
Zaten kurumsal olarak asli vazifesi olduğu ve sahanın esas koordinasyonundan
sorumlu olduğu için AFAD ve uluslararası alanda da en büyük yardım
kuruluşlarından biri olan ve bölgedeki tüm yardımların koordinasyonunda AFAD
ile birlikte hareket eden KIZILAY başta olmak üzere ülkemizin her tarafından kamu
kurum ve kuruluşları, parti farkı gözetmeksizin belediyeler ile yine fikir,
inanç, siyasi görüş vb farkı gözetmeksizin yüzlerce sivil toplum kuruluşu,
büyüklü küçüklü firmalar ve hatta bireysel olarak gelen binlerce yardım
gönüllüsü bölgeye ilk günden koşmuştu. Türkiye’nin her yanından asker ve polis
bölgede güvenliğin yanı sıra her türlü kurtarma ve yardım faaliyetlerinde
bilfiil canla başla çalışıyorlardı.
Gördüklerim
sanki bir savaş halinde bir seferberlik çağrısına milletimizin topyekun olarak
katılması gibiydi. Bölgedeki görüntüler çok yakın zamanda bütün dünyanın
gözlemlediği Ukrayna topraklarındaki savaş yıkımını andırıyordu. Emekli bir
asker olarak sivil ve askerlerin hep birlikte arazideki tüm hizmetlerinin de
ancak böylesi bir savaş halinde yapılabilecek şeyler olduğunu müşahede ettim.
Asla böyle büyük bir yıkımın olacağı geniş çaplı bir savaşın içinde olmamızı
elbette istemem. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsünde gördüğümüz milli birlik ve
beraberliğin çok daha fazlasını bu afette bizzat görmüş olmaktan son derece
gurur duydum. Allah korusun, bu tür hadiselerin millet olarak bizim için gerçek
hayatta yaşanmışlıklarıyla adeta birer fiili tatbikat olduğunu düşünüyorum. Bu
cömert, fedakar, hamiyetperver ve kadirşinas milletimizin fiilen yaşadıklarını
devletimizin ilgili organları, bütün kamu kurum ve kuruluşları ile her alanda
faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerimiz her yönüyle analiz ederek
çıkaracakları derslerden bundan sonraki faaliyetlerinde ve gelecek nesillerde
de kullanılmak üzere ilkeler edinmeleri elzemdir. Yoksa daha önceleri yaşanan
pek çok olaylarda olduğu gibi her hata ve yanlış uygulanmaya devam edilecektir.
Bireysel tecrübelerin kurumlara aktarılması başta devlet düzeyinde anayasa,
kanun, yönetmelik gibi toplumun genelini bağlayan belgelere girmesiyle sağlanır
ve kalıcı olur. Sivil toplum açısından da kendi hazırlıkları, eğitimleri ve iç
disiplinleri ile muhtemel senaryolara karşı hazırlık plan ve programlarını
hazırlamakla bu büyük ve önemli tecrübelerden istifade edilmiş olur.
Bütün
bu gözlemlerimin ardından bizzat ve bilfiil tecrübelerimden çıkardığım
sonuçları aşağıda paylaşmak isterim.
1. Böylesine büyük ve hayati öneme sahip
bir konuda afet bölgesine arama-kurtarma, enkaz kaldırma, sağlık, lojistik,
yemek ve erzak dağıtımı, çadır, konteyner, tuvalet ve banyo hizmeti vb herhangi
bir konuda yardım gönüllüsü veya görevlisi olarak gidenlerin yaşadıkları ile
ilgili mutlaka soru cevap şeklinde gözlem ve tecrübelerini derlemek gerekir.
(Hiçbir bilgi ve tecrübe heba olup gitmemeli)
2. Doğal afet bölgesi ilan edilen bölgede
derhal olağanüstü hal ilan edilmeli ve bununla beraber bölgeye giriş ve
çıkışlar kontrol altına alınmalı. (Bölgede asayiş ve düzenin sağlanması, her
türlü yardım ve desteğin hızlı bir şekilde ihtiyaç duyulan yere ulaştırılması,
gereksiz yığılmaların önüne geçilmesi için bu gereklidir)
3. Tıpkı savaş hali durumunda TBMM
tarafından ilan edilen seferberlik hakkındaki kanun gibi doğal afet durumunda
ilan edilen olağanüstü hal için de özel bir yasa çıkarılarak personel ve araç
seferberlik hazırlıkları afet öncesinden planlanmalıdır. Bu meyanda özellikle asker,
polis ve jandarma emekli subay, astsubay ve uzman erbaşları bu tür durumlar
için öncelik gönüllülük esası olmak üzere gerekirse sefer görev emri gibi olağanüstü
hal görev emri ile ihtiyaç duyulan bölgelerde görevlendirilmelidir. Aynı
şekilde kamu veya özel sektör farkı gözetilmeden iş makinaları, kamyonlar ve
benzeri araçlar ile bunların şoför ve operatörleri de görev emri ile afet
öncesinde hazırlıklı olmalıdır. Bu sayede afet bölgesine ve afetzedelere daha
hızlı müdahale ve yardım ulaştırılabilsin ve organizasyon ve koordinasyonda
gecikmelerin önüne geçilebilsin. (Afet bölgesinde araziye ve zorlu koşullara
adapte olamayan, psikolojik olarak gördüklerine ve yaşadıklarına dayanıklı
olmayan insanların verimli olamadıklarını bilakis içinde bulundukları ekibe yük
olduklarını gözlemledim. Emekli bir asker olarak aradan yıllar geçmiş olsa da arazi
şartlarına daima hazır olduğumu ve bu tür işlerin üstesinden gelmenin ötesinde
birlikte olduğumuz ekip arkadaşlarımıza olumlu yönde etki ettiğini gözlemledim)
4. Afet bölgesinde yardımların
koordinasyonu tek elden sağlanmalı. Bu maksatla bölgenin mülki amiri
koordinasyondan birinci derecede sorumlu olmak üzere yardımcı yöneticiler ile
takviye edilmelidir. AFAD bölgedeki kurtarma ve yardım faaliyetlerinin merkezi
sorumluluğunu taşımakla beraber başta KIZILAY ile işbirliği olmak üzere bütün
paydaşları tek çatı altında toplayacak bir mekanizma oluşturmalıdır. Bu
maksatla ilk etapta;
a. Arama ve kurtarma
b. İlk ve acil yardım (Sağlık)
c. Enkaz kaldırma
d. Asayiş
e. Lojistik(teknik)
f. Haberleşme ve enformasyon
g. Afetzede yönetimi
h. Barınma işleri (elektrik ve kullanma
suyu dahil)
i. Her türlü erzak ve içme suyu ikmali
ile dağıtılması
j. Sıcak yemek yapımı ve dağıtılması
k. Ekmek yapımı/temini ve dağıtılması
l. Giyim kuşam temini ve dağıtılması
m. Temizlik işleri (seyyar tuvalet ve
banyolar ile çevre temizliği)
n. Cenaze ve defin işleri
o. Ulaştırma (bölgeden ayrılmak isteyen
afetzedelere yardım)
p. Sosyal ve psikolojik hizmetler
Konularında birim başkanlıkları ve bunların
konuşlanacakları yerler belirlenerek ilk saatlerden itibaren işbaşı yapmaları
sağlanmalıdır. Bunun için afet öncesinde muhtemel farklı senaryolara göre
hazırlıklar tam ve eksiksiz olarak yapılmış, ayrıca en azından yılda bir kez
fiili tatbikatı icra edilmiş olmalıdır. (Bölgede öncelikli görevin can kurtarma
ve afetzedeleri güvenli ve sağlıklı koşullara kavuşturma olduğunun bilinciyle
iş bölümü ve koordinasyonun ilk andan itibaren hem can kurtarma hem zamandan
hem de her türlü malzeme ve personelden azami istifadeyi sağlayacağı
gerçeğinden hareketle)
5. Afet bölgesine gitmek isteyen yardım
ekipleri, STKlar, firmalar veya şahıslar bu koordinasyon merkez(ler)i ile
irtibata geçerek gitmeli. İrtibata geçmeden yola çıkmış olanların ise bölgeye
girişte bu irtibatı sağlanmalı ve bölgeye girişlerine bu şekilde izin verilmeli.
Bölgeye ulaştıklarında hangi konuda yardımda bulunacaklarsa ilgili birimin
kontrol ve koordinesine katılmalıdır. Katılan birimler ve personel kayıt altına
alınmalı, birimlere ve personele mülki amirlikler veya AFAD tarafından tanıtma
kartı verilmelidir. Böylece gönüllülerin faaliyete başladığı andan itibaren
görevli statüsüne dönüşmesi ve her birinin grup veya birey olarak bütünün bir
parçası olduğu hissi yaşatılmalı ve bunun sorumluluğu verilmelidir. (Afet
bölgesindeki en büyük sorunlardan birinin acil müdahalede yetersiz ve eksik
kalınması, ikincil olarak da afetzedelere sunulan hizmetlerin bölgede dengesiz
dağılımına engel olmak için)
6. Bölgenin sorunlarını, ihtiyaçlarını ve
çözüm yollarını merkezi veya üst yönetimle sürekli ve hızlı koordine etmeli. Bu
maksatla afet öncesi, normal zamanlarda Türkiye’nin bütün il ve ilçeleri ile
belediyeleri eş/kardeş il, ilçe, belediye olarak eşleşmeli ve afet ve
olağanüstü durumlarda yardımlaşmanın nasıl yapılacağı tüm detayları ile
planlanmalı ve tatbikatları da yapılmalı. (Afet hazırlığının önceden yapılması
çok önemli)
7. Yurtdışından gelen ekipler ve
malzemeler için de aynı prosedür uygulanmalı.
8. Burada belirtilmesi gereken önemli bir
konu da afet bölgesinde koordinasyon yetkililerinin bilgisi ve izni olmadan hiç
kimse izin ve yetki verilen görev ve belirlenen alan dışında başka işlerle ve
başka alanlarla ilgilenmemelidir.
9. Yardım görevlileri ve gönüllülerinin
dikkat ve riayet etmesi gereken konular şunlardır;
a. Öncelikle yardım işi bir gönüllülük
işidir. Kamu görevlisi, STK veya özel firma çalışanlarının da gönüllülük
esasına göre bölgeye gitmeleri sağlanmalıdır. Afet bölgesi zor ve çetin
şartlarında gönüllü olmayanların faydası olmadığı gibi bölgedeki idareciler ve
diğer yardım personeline yük olabilirler.
b. Afetzedeler için yardım gönüllüsü
olarak bölgede bulunulduğu her an hatırda tutulmalıdır. Özellikle afetzedelerle
iletişim kurmada bu husus asla göz ardı edilmemelidir. Çok ciddi hayati tehlike
atlatmış ve muhtemelen o şoku üzerinden atlatamamış bir kitleyle karşı karşıya
bulunulduğu bilinerek hareket edilmelidir. Afetzedelere çok müşfik ve kibar
davranılmalı. Onların sert, kaba, suçlayıcı ve hatta hakaret içeren sözlerine
bile sabırlı ve anlayışlı karşılık verilmelidir.
c. Bölgede bulunma gerekçemiz genel
olarak “yardım” olsa da herkes içinde bulunduğu birimin yaptığı hizmet ne ise
onun dışına çıkmamaya özen göstermelidir. Örneğin sağlık görevlisinin aşevinde
bulunması ne kadar saçma ise bir aşçının da arama kurtarma faaliyetine
katılması o derece yanlıştır. İnsanların sırf merak ve ilgisi var diye bu tür
görev alanı dışına çıkmalara izin verilmemelidir.
d. Afet bölgesinde yiyecek sıcak yemek,
yatacak sıcak bir yatak, içecek sıcak bir çay, istediği zaman duş alma imkanı,
oturup arkasını yaslayacak bir koltuk konforunu bulamayacağı gibi tuvalet
ihtiyacını gidermekte dahi zorlanacağını göz önünde bulundurmalıdır. Hele ki bunların
hiç birisinden şikayet etmemelidir.
e. Afet bölgesi ve yardım faaliyetleri
ile ilgili sosyal medya paylaşımlarında ölçülü ve dikkatli davranmalı. Aşırı
duygusal ve ajite edici şeyler paylaşmamalıdır. Afetzedelerin ve özellikle
çocukların ve yaralıların görüntülerini izinsiz paylaşmamalıdır.
f. Fiziksel ve psikolojik olarak yetersiz
kalan görevli ve gönüllüleri derhal yenileri ile değiştirilmelidir.
g. Son olarak afet ve olağanüstü durumlar
için ister görevli olsun ister gönüllü olsun herkes her an hazır ve teyakkuzda
bulunmalıdır. Bunun için de normal zamanlarda afet ve olağanüstü durumlara
hazırlık maksadıyla personel görevlendirme, işleri planlama, malzemeleri
depolama, vazifelerin belirlenmesi ve bunlarla ilgili eğitim ve tatbikatlar
yapılmalıdır.
h. Bu son madde kamu veya özel her kurum
ve kuruluş, STK ve okullarda muhakkak uygulanmalıdır. Kurumlar arası iş birliği
ve koordinasyon toplantıları senede iki defa yaz ve kış sezonlarında muhtemel
senaryoya göre yapılmalıdır.
i. Mümkün olduğunca her evde de buna
benzer hazırlıklar yapılmalıdır.
Bu vesileyle 6 Şubat 2023 tarihinde
ülkemizde meydana gelen, 11 ilimizi doğrudan ama bütün milletimizi ise gönülden
etkileyen bu çok büyük afette vefat eden bütün vatandaşlarımıza Allah'tan
rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Milletçe el ele vererek
devletimizin de bütün imkanlarını seferber etmesiyle afetzede tüm kardeşlerimizin
bir an önce güvenli, huzurlu ve mutlu yuvalarına bir an önce kavuşmalarını
sağlamalıyız.
Bu büyük afette yaraların sarılması için AFAD ve KIZILAY gibi kurumların
yanında ve bazen de önünde çok güzel doğal bir seferberlik ruhu sergileyen aziz
milletimizin tüm yardım gönüllüleri, bağışçıları ve hayırseverlerini en derin
sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Peyami Bayram
2 Mart 2023
İstanbul
peyamibayram@gmail.com
20 Ocak 2023
EĞİTİM-ÖĞRETİM, OKUL-ÖĞRETMEN, VELİ-ÖĞRENCİ
Giriş
Bundan elli yıl önce, 1972 yılında ilkokula başladım. O
tarihten beri, yani yarım asırdır ya öğrenci ya öğretmen/eğitici veya veli
olarak farklı şekillerde eğitim hayatının içinde oldum.
Öğrenciliğimde hep öğrenme merakı içinde oldum. Bu öğrenme
merak ve isteğim hiçbir zaman tükenmedi ve hala devam etmektedir. Çocuklarımın
eğitimi için aile içinde eşimle tam uyumlu bir şekilde sevgi temelli, gözleme
dayalı, gelenekle bilimsel metodu birleştirerek ve gerektiğinde uzman yardımı
alarak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Aile dışında ise yine
eşimle birlikte okul, kurs, sosyal etkinlikler ve spor gibi alanlarda daima
ilgili, araştırmacı, yönlendirici, teşvik edici, destekleyici ve çocuklarına
rol model olma titizliğinde bir veli olmaya gayret ettik. Eğitici ve/veya
öğretmen pozisyonunda bulunduğum, özellikle subaylık hayatımda bir şeyi
öğretmenin;
- ilk şartının öncelikle öğretmen olarak o şeyi iyi bilmek,
- gelebilecek sorulara hazır olmak,
- konu ile ilgili öğrencide heves uyandırmak,
- konuya/derse ilgisini çekmek
- bu ilgiyi ders süresince canlı tutmak için etkileşimli bir
ders anlatımı ile öğrencinin derse katılımı ile aklının, ilgisinin ve öğrenme
arzusunun zinde bir şekilde derste/ortamda kalmasını sağlamak,
Sonra da;
- öğretilen konunun önce derste birlikte,
- dersten sonra ise öğrencinin kendisinin tekrarı ile
pekiştirebildiğini tecrübe ettim.
Bu yarım asırlık süreçte eğitim ve pedagoji ile ilgili pek
çok kitap, makale, araştırma, rapor vs. okudum, programlara katıldım, sunumlar,
videolar vs. izledim. Süreç içinde değişen onlarca iktidarın defalarca değişen
eğitim politikalarına da şahitlik ettim.
Bunca tecrübenin bende bıraktığı izleri ve elli yılın
ardından kendimce çıkardığım sonuçları ilgilenenler ile paylaşmak üzere aşağıda
sunuyorum.
Bölüm 1
İnsanoğlu eğitilmek için dünyaya gelir.
Veya farklı bir deyişle insan eğitilmeye muhtaç olarak
yaratılmıştır.
İlk önce annesinin sütüne ve bakımına muhtaç olan insanın
bebeklik çağından itibaren ebeveyninin sevgi ve şefkati ile eğitim süreci
başlamaktadır.
Aile ortamında gıda ve barınma ihtiyacının yanında sevgi ve
ilgi çok önemlidir. Konuşmaya ve yürümeye başlarken iletişim kurmayı da
bebeklik çağından itibaren ebeveyninden öğrenir insan.
İletişim karşılıklı bir etkileşim sürecidir. Bir seri
gözlem, bilgi ve tecrübe alışverişidir.
Henüz konuşamayan bebeğin ihtiyaçları verdiği tepkileri
gözlemlenerek giderilir. Açlık, uyku veya bez değişimi, temizlik gibi bakım
ihtiyaçları ile ateş, hırıltı, burun akıntısı, öksürük vb. verilerle de
sağlık/tıbbi yardım ihtiyacı giderilmeye çalışılır.
Bebeklikten iki yaş civarında çıkan çocuğun artık eşya ile
ilişkisi daha da artar. Çeşitli oyuncaklarla zekanın yanı sıra el, ayak, vücut
becerileri de geliştirilir. Aynı zamanda varsa kardeş veya arkadaşlarla akran,
akraba, komşu ilişkisinin temelleri atılmaya başlanır. Bu süreçte yine ebeveyn
birinci derecede çocuğun eğiticisi, rehberi, rol modeli, yönlendiricisi,
şekillendiricisi olarak başat konumdadır.
Okul çağına gelen çocuğun temel eğitimi artık tamamlanmış
olmalıdır. Bu temel eğitim; kendi başına beslenme, düzenli uyku, kıyafetlerini
giyip çıkarma, tuvalet ve temizlik/öz bakım becerileri, ana dilini konuşma,
çevreyi tanıma, eşya kullanma, aile içi ve aile dışı insani ilişkilerde en
basit nezaket kuralları gibi konulardır. Bunun yanı sıra başta mahremiyet olmak
üzere her yaştaki insanın bilmesi ve tatbik etmesi gereken adabı muaşeret ve
temel ahlaki ilkelerin çocuğa öğretilmiş olması gerekir.
Sorunların bir kısmı işte tam bu aşamada başlıyor. Farklı
bir ifadeyle şayet varsa bebeklik ve ilk çocukluk çağındaki sevgi, ilgi ve
eğitim yetersizliği ve yine şayet varsa okuldaki sevgi, ilgi ve eğitim
yetersizliği çocuğun ilk kurumsal sosyal ortamı olan okula adım atması ile
ortaya çıkıyor. Bu durum da haliyle bambaşka sorunlara yol açıyor. Her iki
taraftan da okuldan ve aileden sevgi, ilgi ve eğitim yetersiz değilse ne ala.
Ancak çoğu kere ya bir taraflı ya da iki taraflı eksiklik, yetersizlik veya
hatalı uygulamalar ortaya çıkmaktadır.
Düşünsenize; ilk defa sosyal bir ortama ilkokul birinci
sınıfta giren bir çocuk arkadaşlarına küfrediyor, şiddet uyguluyor, arkadaşının
malzemesini izinsizce alıyor, etrafı pisletiyor. Çocuğun bu davranışlarının
sorumlusu bu safhada okul idaresi veya öğretmen olamaz elbette.
Bu aşamadan itibaren öğrenci merkezde olmak üzere
okul/öğretmen-öğrenci-ev/aile üçgeninde sorumluluklar pay edilmeye başlanır.
Öğrenciye derslerin yanı sıra okul içi ve dışı beşerî
münasebetler ile kendi ayakları üzerinde durabilmek, üreterek gelişmek,
bölüşerek sosyalleşmek ve böylece içinde yaşadığı topluma katkı sağlamak
konusunda teorik ve pratik bilgilendirme, yönlendirme ve bilinçlendirme hem
ailenin/ebeveynin hem de okulun/öğretmenin asli ve ortak ödevidir/görevidir.
Nitekim insanoğlunun binlerce yıllık serüveninden edinilen tecrübeler
göstermiştir ki; ancak çalışan, üreten, bölüşen ve gelişen insanlar mutlu olur.
- Çalışmak için;
insanın önünde bir hedef/ülkü/mefkure ve buna ulaşmak için
plan ve program,
- Üretmek için;
bilgi, malzeme/sermaye, tecrübe ve emek,
- Bölüşmek için;
ahlak ve hukuk,
- Gelişmek için;
düşünmek/akletmek (felsefe), bilim, sanat gerekir.
Bütün bunların genç nesillere aktarılması, belletilmesi ve
yaşam tarzı haline getirilmesi için köklü bir eğitim sistemi olmazsa olmaz tek
şarttır.
Bölüm 2
Hayat döngüsünde eğitim sadece çocukluk ve gençlik çağı ile
kısıtlanamaz. Bu döngünün her aşaması adeta "beşikten mezara kadar"
eğitim ile iç içe olmalıdır. Ayrıca her ev, her aile, her işyeri, her kışla,
her fabrika, her kurum ve kuruluş adeta bir okul gibi olmalı ki toplumun her
kesimi hayatın her safhasında ihtiyacı olan gerekli eğitimi alabilsin. Ancak ve
ancak bu sayede insanlarımız mutlu ve müreffeh, ülkemiz de ahlaki, akademik,
endüstriyel ve ekonomik olarak sağlam temellere sahip olur.
Bu ideal fert, ideal toplum, ideal ülke tablosuna kavuşmanın
yolu hayatın her alanı ve her safhasında eğitim için ilk şart önce eğiticilerin
eğitilmesidir.
Peki, hangi eğiticilerdir bunlar? Başta anneler, babalar,
sonra öğretmenler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri dahil bütün kamu ve
özel kurum ve kuruluşlardaki yöneticiler ile belli sayıda çalışanı olan tüm
işverenler sürekli eğitime tabi tutulmalıdır.
Yukarıdaki paragrafta tasavvur edilen ve biraz ütopik duran
düşüncemizi şimdilik bir kenara bırakalım.
Türkiye'de cumhuriyetin ilanından sonra yapılan inkılaplar
arasında en önemlilerinden birisi eğitim ve öğretimin birleştirilmesiydi.
Eskiden mektepler, medreseler ve farklı isimlerle anılan eğitim kurumları
mevcutken Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kamu ya da özel tüm okullar ve eğitim
kurumları Millî Eğitim Bakanlığı çatısı altında toplanmıştır. Böylelikle
eğitimin tek tip ve ortak bir müfredat ile planı, programı yapılması
amaçlanmıştır. Gelinen noktada ülkemizdeki eğitim sisteminde okul öncesinden
yüksek öğrenimin bütün kademelerine kadar devletin belirlediği eğitim/öğretim
stratejisi uygulanmaktadır.
Türkiye'de bütün çocuklar okul öncesini de sayarsak 13
yıllık zorunlu eğitime tabi tutulmaktadır.
Bu süre içerisinde çocuklara hangi ideal/ülkü/mefkure için
veya ne gibi bir hedefe ulaştırmak maksadıyla ne türlü vasıftaki eğiticilerle
nasıl bir eğitim verilmektedir?
Ülkemizin insan kaynağının planlaması yapılmış mıdır?
Yani bir çocuk bu 13 yıllık sürece girerken 13 yıl sonra
ülkemizde kaç çiftçi, kaç işçi, kaç mühendis, kaç asker, kaç polis, kaç doktor,
kaç laborant vs. ihtiyacı olacak bunlar belli midir ve bu çocuklar bu
miktarlardaki ihtiyaçlara yönelik mi eğitileceklerdir?
Yoksa bu zorunlu sürede her çocuğa standart bir eğitim
verilerek 18 yaşına gelmiş, üniversite çağına erişen gençler rastgeleliğe mi
terk edilecekler/ediliyorlar?
Evet, yukarıda ilk başta söylediğimiz gibi eğitim her şeyin
başı, bireysel ve toplumsal gelişmenin temelidir; ihmal edilmesi ve aksatılması
telafisi güç hasarlara, geri dönüşü imkânsız hatalara sebep olabilir. Ancak
sistemin girdileri ile elde edilmek istenen çıktı sağlanamıyorsa ortada önemli
bazı sorunlar var demektir.
13 yıl eğitim için önemli bir süre olduğu kadar insan
hayatında da oldukça yüksek bir orana denk gelir. Ülkemizdeki ortalama yaşam
süresini 70 yıl kabul edersek verimli bir eğitim ve çalışma/üretime katılma
için çok sayılmayabilir belki. Ancak gençlerin optimum seviyede eğitim ile iş
hayatına, üretime teşvik edilmeleri hem bu süreden hem de diğer kaynaklardan
tasarruf sağlar.
12 yıllık zorunlu eğitim sonunda ülkemizin çoğunluğunun
anadili ve devletin resmi dili olan Türkçe konuşma, okuma ve yazma konusunda
bile gençlerimiz dökülüyor maalesef.
Kaç gencimiz ülkemizin temel taşı olan bağımsızlık
destanımızın özeti sayılan İstiklal Marşımızı anlayabiliyor? Diplomalı
gençlerimizin yüzde kaçı kusursuz bir dilekçe yazabilir?
Daha vahim olanı söyleyeyim mi;
Baksanıza etrafınızda konuşan gençlerin yüzde kaçı düzgün
bir cümle kurabiliyor?
En az sekiz yıl verilen yabancı dil dersleri, ki basit bir
hesapla 1000 saate yakın ders demektir, kime ne kadar bir yabancı dili
öğretebilmiştir.
Kabaca günlük ortalama 6 dersten hesaplasak, haftada 30
ders, yılda 1080 ders, 12 yılda yaklaşık 13.000 ders saati demektir okulda
geçen süre.
Bu sürenin sonunda elde edilen hasıla nedir?
Gençlerimizin %3 ila 5 arası iyi bir eğitim aldığını
girebildikleri yüksek öğretim kurumları ile ortaya koymuş oluyor. Belki bir bu
kadarı da meslek liselerinden aldıkları eğitimin hakkını verebiliyor ve bir
mesleğe yöneliyorlar. Diyelim ki bunların toplamı %10. Peki, geri kalan
gençlerimizin hali nedir?
Umumiyetle aileler çocukları için “elinin ekmek tutması”
kaygısı ile en bilindik yolları tercih ederek şehirli, okumuş, maaşlı/sabit
gelirli bir hayat tasavvur ediyorlar. Ancak bu yüzeysel ve
öğrenilmiş/belletilmiş çaresizlik eseri bir durum maalesef devlet yetkilileri
tarafından dikkate değer bir talep olarak algılanıyor ve bu temelsiz talebin
karşılanması için projeler hayata geçiriliyor.
Aslında devletin, yani strateji belirleyicilerin ülkenin
varması gereken noktaya ulaştıracak sanayi, bilim, teknoloji, güzel sanatlar
gibi vasıtaların nasıl ve ne kadar insan kaynağına ihtiyaç duyduğunu tespit
etmesi şart. Sonra da eğitim sistemi ve stratejisini ona göre
oluşturmalıdırlar. Oluşturulan bu stratejiye göre teknik, sınai, edebi,
sanatsal ve akademik altyapı kurulmalıdır.
Sözde her siyasi iktidarın milli eğitim politikası ve
programı olmuştur tüm cumhuriyet tarihinde. Ancak neden bazı mesleklerde
yeterli istihdam olmadığı için mal/hizmet üretimi aksamakta veya
yapılamamaktadır? Örneğin tıp, hukuk eğitimi mi yetersizdir yoksa bu alanda
istihdam mı plansızdır ki hastanelerde iyi hizmet alınamamaktadır ve yargı
sistemi çok ağır işlemektedir? Her iki alanda da yapısal sorunlar olduğunu
varsaysak bile yeterli ve nitelikli eleman olsa bu iki alanda bu kadar çok
sıkıntı olmazdı.
Biz yine eğitim kısmına dönersek; özellikle son yıllarda
açılan onlarca özel yüksek öğretim kurumları ile her alanda yüzbinlerce
diplomalı işsiz yetiştirilerek ülkemizin hem ekonomik hem sosyolojik hem de
ahlaki, manevi dengeleri erozyona uğratılmıştır.
Bunları tek tek ele almak isterim.
Ortalama 23-24 yaşına kadar eğitim sistemi içinde kalan
gençler üniversite mezunu olarak daha yüksek beklentilerle iş hayatına atılmak
üzere iş arayışına başlıyorlar. Karşı tarafta gerek kamu ve özellikle de özel
sektör bu mezun bolluğunda adaylar arasından doğal olarak daha yüksek beklenti
ile seçim yapıyorlar. Bu durumda ücretlendirme de haliyle daha düşük seviyeden
başlıyor. İyi yetişmemiş ama diplomalı mezunlar çalışan nüfusun öğrenim
düzeyini resmi rakamlar bazında yükseltmiş olsa da iş verimliliği ve çalışanların
tatmin düzeyi o oranda düşmektedir.
Öte yandan işsizlik rakamları çok sayıda gencin öğrenci
olması dolayısıyla yanıltıcı bir şekilde düşük gözükmektedir. 2022 itibariyle
19.155.571 çocuğumuz ilk, orta ve lise düzeyinde, 7.821.280 gencimiz ise ön
lisans ve lisans düzeyinde çeşitli kamu ve özel eğitim kurumlarında öğrenim
görmektedirler. Yaklaşık 27 milyonluk bir nüfus Avrupa'daki İsviçre, Avusturya,
Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Belçika, Hollanda, Portekiz, Norveç, İsveç
gibi ülkelerin de aralarında bulunduğu irili ufaklı 42 ülkenin nüfusundan fazla
olan bu rakam hiç de azımsanamayacak bir rakamdır.
Bu nüfusun bir şekilde ekonomiye katkı sağlayabilecek önemli
bir kısmı maalesef sonunda yine işsizlik rakamlarının içinde yer alacak. Çünkü
planlı bir eğitim ve istihdam politikası yok.
Üstelik aldıkları eğitimle ilgili bir iş yapamayacak bu
gençlerin ailelerine ekonomik külfeti de ayrı bir sorun olarak ortada
durmaktadır. Yetkililer belki de bunu bilerek kısa vadede farklı bir ekonomik
döngüyü tasarlamış olabilirler. Ancak eğitim ve getireceği sonuçlar ülkemiz
için hiçbir zaman kısa vadeli düşünülmemesi gereken en önemli konuların başında
gelmektedir.
Toplum içinde bir önceki jenerasyon ile mukayese edildiğinde
formel eğitim düzeyinin yükseldiği halde sosyal yaşamda ilişkilerin aynı oranda
iyileşme gösterdiği söylenemez. Yolsuzluk başta olmak üzere dolandırıcılık,
kadın cinayetleri, hırsızlık, uyuşturucu ticareti/kullanımı, cinsel
taciz/istismar gibi pek çok adli vakada artış söz konusu maalesef.
Bunun yanı sıra evlenme yaşının gecikmesi ile boşanma
oranlarının artması da buna paralel gitmektedir. Hem evlilik yaşının gecikmesi
hem de boşanmalarda ekonomik sebepler, işsizlik, eğitim/kariyer planı gibi
sebepler önemli yer tutmaktadır.
Bölüm 3
Nasıl Bir Eğitim?
Ortaya koyduğumuz bu tablonun ardından daha iyi ve mutlu bir
gelecek nesil, daha güçlü bir kültürel, eğitim ve sosyal altyapı ile beraber
ülke ekonomisinin, dolayısıyla da bireysel olarak istihdam imkânı ve ekonomik
refah nasıl gerçekleşebilir?
Eğitimin en temel taşı ebeveyndir. Bu sebeple eğitim
birincil ve öncelikli olarak aile müessesesinden başlamalıdır. Halen
kullandığımız "helal süt emmiş" tabiri ne kadar önemlidir bizim
toplumumuzda, şükürler olsun. Bu önemi nesilden nesle taşıyan tüm
geçmişlerimize rahmet olsun. Bu bizim için başlangıç noktası olmalı ve
"helal süt" emzirme bilincinde anneler ve helal kazanç peşinde koşan
babalar yetiştirmek gayesiyle yola çıkmalıyız. Diğer her şeyi de bunun üzerine
bina ederek gidebiliriz.
Mutlu, tatminkâr, çalışkan ve hakperest bir ailede yetişen
bireyler her ne yaparsa yapsın, hangi okulda ve nasıl bir eğitim alırsa alsın
öncelikle kendisiyle barışık, çalışkan, üretken ve topluma faydalı bir insan
olur. Elde edilmek istenen bireysel ölçekte hasıla bu olmalı. Böyle bireylerin
toplamından oluşan toplum güçlü bir milleti doğurur, güçlü millet de büyük bir
devleti, büyük devlet ise tüm insanlığa adaleti, ilmi, sanatı ve felsefesi ile
muhteşem bir medeniyet kurar.
Bu ilkelerle yetişen gençlerin eğitici/öğretmen olarak
vazife alacağı bir sistemin her kademesinde verimlilik esası gözetilmeli ve
maksada uygun eğitim programları olmalıdır.
A. Okul öncesi ve ilkokul eğitiminin esas maksadı;
- çocukların anadilini en iyi şekilde okuyup, anlayabilmesi,
güzel bir el yazısı ile yazması, derdini rahatlıkla anlatabilmesi, insanlarla
yazılı ve sözlü iletişim kurabilmesi için iyi bir Türkçe eğitimi verilmeli,
- ülkesine, milletine ve bu ikisinin temel manevi
değerlerini aidiyet ve sorumluluk duygusu düzeyinde çok iyi öğretilmeli,
- matematik, sosyal ve fen bilimlerinde gündelik yaşam için
gerekli temel bilgilerin pratik hayatla birlikte yaşatılarak öğretilmeli,
- sosyal, sportif ve kültür/sanat alanında ilgi ve
isteklerinin tespit edilerek buna yönelik etkinliklerde bulunması sağlanmalı,
B. Ortaokul düzeyinde;
- milli ve manevi değerlerin sağlıklı bir zemine oturması,
vatan ve millet bilincinin sağlam temelleri için Türk edebiyatının seçkin
eserleri incelemeli bir şekilde okutulmalı,
- bu maksatla yakın çevrede kültür gezileri yapılmalı,
- hastane, yetimler yurdu, huzur evi, hapishane, karakol,
kışla ve bazı kamu kurumlarına geziler yapılmalı,
- meslek seçimine ve çocukların istidadını tespit etmeye
yönelik farklı iş kollarına yönelik işyeri, fabrika, tesis vb. ziyaretleri
yapılmalı,
- akademik olarak matematik, sosyal ve fen konularında
güncel hayatın gereklerini kavramaya yönelik eğitimler verilmeli,
Bu eğitim düzeyinde en önemlisi çocukların bundan sonraki
eğitim ve çalışma hayatı ile ilgili meslek seçimine yönelik istidat ve
kabiliyetlerinin çocuk, aile, öğretmenler kurulu ve uzman pedagogların ortak
görüşü ile tespit edilmesi olmalıdır.
Çocuklara bu tespite göre akademik ve/veya meslek eğitimine yönelik
diploma verilmelidir.
C. Lise düzeyinde;
Orta okul mezuniyetine uygun olarak akademik ve/veya meslek
eğitimi için iki seçenekli bir yol haritası olmalı;
1. Akademik eğitim alacak gençlerin alacakları eğitim
üniversitelerdeki ilgili bölümlerin belirleyeceği bir müfredata uygun olarak
yapılmalıdır. Bu gençler öğrenim süresinde üniversiteler ve Tübitak, Türk Tarih
Kurumu vb. kuruluşların ilgi alanında olacaklar ve gerekli ortak çalışmalar
yapılacaktır.
2. Meslek eğitimine yönelecek gençlerin eğitimi ise ilgili
üniversitelerin yanı sıra ilgili meslek kuruluşları ile ortaklaşa hazırlanan
müfredata göre yapılmalıdır. Bu gençler lise öğrenimi boyunca ilgili bir
işyerinde zorunlu olarak fiilen çalıştırılmalıdır. Bu zorunluluk hem öğrenci
hem de işyeri için olacaktır. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili tüm
bakanlıklar, üniversiteler ve meslek örgütleri koordineli çalışacaktır.
Meslek eğitimi alanı sanat ve spor branşlarını da
içermelidir.
İki farklı seçenekte eğitimine devam eden gençler için
akademik ve mesleki eğitimin yanı sıra bakanlıklar ve/veya yerel yönetimler
vasıtasıyla kamu yararına faaliyetlere katılmalarına imkân sağlanmalı ve bu
katkılarından dolayı ödüllendirilmelidirler.
Bunların yanı sıra lise düzeyindeki gençlere aldıkları
eğitimin gereği olan yabancı dil eğitimi yaz tatillerinde her yıl ikişer aylık
kamplarda daha çok pratik yapılabilecek şekilde verilmelidir. İlk ve ortaokul
düzeyinde yabancı dil tamamen seçmeli olmalıdır.
Üniversite eğitimi;
Tüm derslerden başarılı olan öğrenciler lise diplomasını
alabilmeli ancak Millî Eğitim Bakanlığı tarafından merkezi sistemle yapılan
lise bitirme sınavları ile uluslararası geçerliliği olan bir belge verilmeli.
Üniversite eğitimi almak isteyenler bu sınavda alınan not ile diploma notunun
ağırlıklı toplamı ve lise öğretmenlerinin tavsiye mektupları ile her
üniversiteye doğrudan başvuru yapabilmeliler. Üniversiteler ise her yıl Türkiye
Eğitim Şurasının MEB başta olmak üzere tüm bakanlıklar, TÜBİTAK ve TÜİK ile
beraber TOBB, TMMOB, Barolar Birliği, TESK, TÜSİAD, MÜSİAD ve TÜRK-İŞ gibi meslek
örgütlerinden alınan veriler ve taleplerle belirleyeceği nitelikler ve ihtiyaç
duyulan adetler göz önünde bulundurularak ön kabul şartları açıklamalı ve
öğrencilerin müracaatlarını değerlendirmeli ve dilerse özel bir sınava tabi
tutmalıdır.
SONUÇ
Daima öğrenmeyi hayat tarzı olarak seçmiş ve öğrendiklerini
hayatına tatbik etmek için gayret içinde bir insan olmaya çalıştım. Hangi
konuda olursa olsun hayatım boyunca bildiklerimin bilmediklerimden az olduğunu
fark ettim. İnsanın diğer yaratılanlardan en önemli farkının eğitilebilen ve
iyi eğitildiğinde ise tüm diğer yaratılanlardan üstünlüğünün ortaya
çıkabileceğine inanıyorum. Bu üstünlük diğer insanlara ve/veya diğer
yaratılmışlara büyüklük taslamak değil elbette. Zira insan öğrendikçe,
eğitildikçe acziyetinin daha çok farkına varmaktadır.
Dünyaya gelen her bebek insanlık için bir umuttur. Nefes
almaya başladığı andan itibaren onun öncelikle sağlıklı bir şekilde hayata
tutunması, sonrasında sevgiyle kucaklanarak iyi bir eğitim alması başta
ebeveynlerinin olmak üzere tüm insanlığın vazifesidir.
Her bir çocuk bu dünyaya iyilikler saçmaya aday olduğu kadar
baş belası da olabilecek bir noktadadır. Biz yetişkinler evimizde, yurdumuzda
ve tüm dünyadaki çocuklarımızı, gençlerimizi bu bilinçle sahiplenmeliyiz.
Her canlı gibi biz insanlar da ölümlü mahluklarız. İnsanoğlu
ölümden sonrası için dünyada bırakacağı şeylerin muhasebesini yapar. İnanıyorsa
ahiretteki hesabını da buna katar.
İnsanın ölümünden sonra bıraktığı eserler olmasa dünyada kuru bir
kemikten başka nedir ki?
İnsanın sadece soy bağı olanlara değil bütün insanlığa miras
bırakacağı en kıymetli şey yetiştirdiği/eğittiği veya eğitilmesine vesile
olduğu bir insandır. Bunun yanında elbette varsa ilim ve sanat alanlarında
bıraktığı eserler ile insanlık yararına yaptığı/yaptırdığı okul, hastane ve
buna benzer insanlığa vakfettiği binalar, kurumlardır.
Hayatta acizane edindiğim bilgi ve tecrübelerimi tamamen bu
duygu ve düşüncelerle öncelikle kendi çocuklarıma, sonra dostlarıma ve ülkemin
insanlarına belki bir nebzecik de olsa bir fikir vermesi için paylaşmak
istedim.
Elbette her şeyin doğrusunu Allah bilir. Yukarıda yazdıklarım
tamamen yaşayıp, gördüklerimden ve okuyup araştırdıklarımdan idealize ettiğim
bir dünya görüşünü yansıtır. Sözünü ettiğim ideal içimde yeşerttiğim ve
kendimde ve ailemde olabildiğince yaşattığım fiili bir durumdur.
Bu vesileyle kendi zaviyemden elli yıllık gözlem, bilgi ve
tecrübelerimi bütün noksan ve yanlışlıkları ile aktarmak istedim.
Yazdıklarımın bütün noksan ve kusurları bana aittir, her
türlü eleştiriye açığım.
Son söz olarak;
Her şey anne karnına tutunan bir damlacık umutla başlıyor.
İnsanlığın umudunu yeşertenlerden olmamız dileğiyle...
13 Ocak 2023
Gösterişli hayat
Bir yarış halindesiniz;
mütemadiyen gösteriyorsunuz;
giydiklerinizi,
yediklerinizi,
içtiklerinizi,
herkes görsün der gibi
açıyorsunuz evlerinizi,
mahreminizi…
Ha bire konuşuyorsunuz,
bilip bilmeden ker konuda
herkese ayar veriyorsunuz,
kendinizi;
hep yüksekte görüyorsunuz..
Bilmez mi sanıyorsunuz;
o yırtık ayakkabılılar,
ya da çömelip duvar dibinde oturanlar
sizin o serveti
kimden çaldığınızı?
Anlayamazsınız;
nargile dumanında kaybolduğunuz
kafelerde,
umarsız şuh kahkahalarınızın
yankılandığı
o caddelerde
otobüs bekleyen
asgari ücretli delikanlının
içindeki yangını
anlayamazsınız…
Biz sizi biliriz;
sefahatle gülüşünüzün ardındaki
o sefil istihzayı
çok iyi biliriz.
Evet, biliriz biz;
sırıtan kibrinizi de
görünmez sandığınız maskelerinizi de
ve saklamaya çalıştığınız
duygudan yoksun plastik çehrenizi de...
Daima aldığınız,
vermeyi hiç bilmediğiniz,
paylaşmayı asla düşünmediğiniz
o kadar aşikar ki;
en sonunda sizi
biçare gireceğiniz toprak sever belki.
Peyami Bayram
13 Ocak 2023
İstanbul
11 Ocak 2023
Kelime, kavram ve anlam
Hayata anlam katmak..
Anlamlı bir hayat yaşamak..
ve hayatın anlamını kavramak..
Biz insanlar konuşarak anlaşırız.
Konuşmak için de kelimelere ihtiyacımız vardır.
Kelime, anlamı olan sözdür. Anlamsız sesleri ancak konuşmayı öğrenmeden önce bebekler çıkarır. Büyükleri bebeğin o anlamsız seslerine bile mimikleri ve halleri ile beraber bir anlam vermeye, ne anlatmak istediğini anlamaya çalışırlar. Zira anlamak iletişim kurmanın olmazsa olmazıdır.
Bilmediğimiz bir dilde konuşan bir insanla bile ortak kelimeler bulmaya veya işaret diliyle anlaşmaya çalışırız.
İnsan hep anlama merakındadır diğer insanları veya olayları. Bu merakını yitirmiş olanlar ya kibirli, zorba, aşırı bencil tiplerdir veya yaşama arzusu ve ümidini yitirmiş kişilerdir. Kanımca her ikisi de psikolojinin veya psikiyatrinin alanına girer.
Anlamak öyle sanıldığı kadar kolay değildir, emek ister. Anladığını zannetmek ise bambaşka bir şeydir. Kişinin kendisini kandırması ve bunun da beteri anlamadığını etrafındakilere anlamış gibi satmasıdır.
Daha küçük yaştan itibaren insan kelimeleri iyi öğrenmeli, varsa farklı anlamlarını, hangi durumda ne anlama gelebileceğini iyice kavramalı. Yoksa ne derdini anlatabilir ne de başkalarını anlayabilir doğru bir şekilde.
Yani herkes önce anadilini çok iyi öğrenmeli. Peki, kimden ve nasıl? Adı üstünde anadil, ana dili, yani ilk önce anneden öğrenilecektir. Anne sevgi, şefkat ve merhamet dilini her kelimenin ruhuna yükleyerek öğretecektir çocuğuna. Ve elbette baba da bunun bir parçası olacak ve aile ocağında öğrendiği kelimeler ve onların anlamlarıyla hayata katılacaktır çocuk.
Kelimelerden sonra kavramlar çıkar insanın karşısına. Nesneleri, kişileri, düşünceleri ve olayları anlamak, yorumlamak ve zihinde canlandırmak için kavram bilgisi çok önemlidir.
Kavramları ise ailenin yanı sıra okuldan, öğretmenlerden ve kitaplardan öğrenir insanlar.
Kavramları tam ve doğru olarak anlayamayan insanlar kişileri, olayları ve hayatı anlamada, anlamlandırmada yetersiz kalırlar. Kişiler ve olaylar karşısında özgün bir tavır ve tutum geliştiremezler. Kendi eksikliği ve de ezikliği sebebiyle bu konuda daha yetkin gözüken kişilerin etkisi altına girerler ve onların yönlendirmesi ile hareket etmek durumunda kalırlar.
Kısacası insan, hayata anlam katmak, anlamlı bir hayat yaşamak ve hayatın anlamını kavramak için öncelikle anadilini iyi öğrenmelidir.
Hayatı, işi ve ilişkileri için kelimeleri ve kavramları zihninde çok iyi bir şekilde yerli yerine oturtmalıdır.
Peyami Bayram
10 Ocak 2023
İstanbul
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...





