Almanya hakkında kısa bir not...
Dünyada ülkemiz dışında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en çok yaşadığı ülke.
Resmi rakamlara göre Almanya'da iki milyondan fazla vatandaşımız yaşıyor.
Hiç bir yerde kendinizi tamamen yabancı hissetmeyeceğiniz, her caddesinde, her kurumunda, her ortamında bir Türk'e rastlayabileceğiniz, neredeyse hiç yabancı dil bilmeseniz de idare edebileceğiniz bir ülkedir Almanya.
Türkler her yerde. Ticaret, siyaset, akademi ve sporda çokça varız. Sanatta var mı onu bilmiyorum. Üçüncü neslin yaşadığı bir ülkede muhakkak edebiyatta da olmalıyız, bu konuda da bilgim yok.
Dünyanın en gelişmiş ilk üç ülkesi arasında her alanda sayılabilen bir ülke Almanya. Bunun tesadüfen olmadığı kesin. Çok şanlı bir mazisi olmasa da, ataları üç kıtada zaferler kazanmış olmasa da, iki dünya savaşından da yenilgiyle çıkmış olsa da, soğuk savaş döneminde bölünmüş bir ülke olarak yıllarca iki parçalı olarak yaşamış olsa da bugün dünyada Almanya deyince akla eğitim, bilim, felsefe, sanat, spor, sanayi, ticarette çok başarılı ve güçlü bir devlet geliyor. Bunun nasıl olduğunu günlük yaşamdan, sokaktaki insanın davranış şekillerinden, somut olarak hissedilen toplumsal düzenden bazı çıkarımlar yaparak yorumlamak istersem kişisel, ailevi, toplumsal ve kamu otoritesinin çok katı bir disiplinle eğitilmiş olduğunu farkettim. Bu katı disiplin günümüzde bize çok itici veya sert, hatta çağdaş olmayan bir çağrışım yapabilir fakat bu elde edilen sonuca bakınca gerekliliğini kabul etmenizi zorunlu kılar. Pek tabii ki demokrasi kültürü denilen yönetenlerle yönetilenlerin etkileşim içinde olduğu aşağıdan yukarı katılımın yüksek, toplumsal farkındalık ve sorumluluk yükleme ve yüklenilme de bu gelişimin çok önemli bir ayağı.
Daha çok şey var ama şimdilik bu kadar...
Peyami Bayram
13/02/2019
Frankfurt
13 Şubat 2020
10 Şubat 2020
GK* Sendromu
Önce bu sendroma sebebiyet verebilecek altyapıdan kısaca söz edelim.
Genellikle ilk çocukluk ve ergenlikte özellikle ailenin ve kısmen de çevrenin etkisiyle yaşadığı ortamdan ve hayattan memnuniyetsizlik. Daima birşeylerin eksik olduğu hissi, maddi yetersizliklerin bir kabus gibi sunulması ve bunun altında yoksunluk, eziklik hissedilmesi/hissettirilmesi. İnsani normlardan, manevi ögelerden çok nispi olarak maddi durumların ve başarıların öne çıkarılması.
Bilinçli ya da çoğu zaman bilinçsizce para/servet, makam, şöhret, güzellik gibi maddi unsurların insanın kazanabileceği en önemli şeyler olduğunun ve bunun için yaşandığının öğretilmesi veya farklı yollarla bilinçaltına kodlanması sonucu oluşan etkiyi giderecek bir ebeveynin olmaması bu sendromun temel altyapısını oluşturur.
Yukarıdaki altyapıyla yetişen bazı kişiler eziklik duyduğu ne varsa büyük bir şevkle ona yönelir. Eğitim, kariyer, ticaret ve sanat adına ne yapması gerekiyorsa pervasızca ardına düşer. Ucundan tutabildiğinin ısrarla takipçisi olur, artık bu uğurda herşeyi yapmak onun için kaçınılmazdır. Çünkü fırsatlar kaçırılmayacak kıymettedir. Yakaladığı her fırsatı menfaatleri yönünde değerlendirir ve etrafına bakmadan hızla yol alır. Bu yolda ilkeleri yoktur artık menfaatleri vardır. Bu menfaatleri elde etmek için her yol mübah olur gözünde. Ufak ufak elde ettiklerinin üzerine büyük büyük inşa etmeye başlar artık hayallerini.
Öncelikle kılık, kıyafet ve aksesuarda değişiklikler gözlenir. Markalı saat, gözlük, telefon ve elbiselerle kendine bir biçim verir. Arabası da doğal olarak en gösterişlisinden olmalıdır.
Zamanla içinde büyüdüğü ve yetiştiği çevreye karşı yabancılaşır, duyarsız kalır ve hatta bazen karşı cepheye bile geçer. Öyle ki bir kısmında ailesi ile dahi iletişim kopabilmektedir.
Eşini ve çocuklarını aşırı tüketimle ve pahalı eğitim imkanları, olağanüstü oyalayıcı bir takım sosyo kültürel faaliyetlere gark ederek ihmal etmediği hissini uyandırmadan onlardan da uzaklaşır.
Bu arada kendisi yeni sosyal hayatında farklı yolları da deneyerek daha daha daha üst mertebelere ulaşmak için hırsla çalışarak elde ettikleriyle egosunu biraz daha şişirir.
Şimdi meşru ya da gayrı meşru yollarla elde ettiği servet, makam, şöhret gibi bir takım maddi imkanlar onu kendi kendine hayran bırakmıştır. Artık onun kendinden başka gerçek dostu yoktur. Sadece bu pozisyonda kalması veya daha da yükseklere çıkması için lazım olan kişiler ve vasıtalar lazımdır ona. Bunun dışındakilerin kazanımlarına katkısı olmadığı ya da olmayacağı için onlara karşı mesafeli olmalıdır. Zira o sadece kime ve neye ihtiyacı varsa onunla irtibat kurarak ilişkilerini güçlendirmek ister. Eski dostları, arkadaşları ve hatta en yakın akrabaları, kardeşleri bile artık ona ulaşamazlar. Bırakın yüzyüze görüşmeyi telefonla dahi ulaşmak mümkün değildir. Arada sekreterler, müdürler, müsteşarlar, korumalar falan vardır. Diyelim ki bir yakını bunları aşarak bir şekilde ulaştı zat-ı âlilerine. Birlikteyken yalandan bir takım notlar alınır veya hemen bir yerler aranıyormuş gibi yapılır ve sonu gelmeyecek bir ümit verilerek çay, kahve ikramıyla bu sıkıcı görüşme sonuçlandırılır. Sadece bu kadarcık teması kendine kar sayan, aslında herşeyin sahte olduğunu pek ala hissettiği halde kendini aksine ikna etmekten haz duyan ve o esnada çektiği bir kaç selfinin tadını çıkaran zavallının durumu ise başka bir yazının konusu.
Bu sendroma kapılanların geldiği noktanın onu ne kadar tatmin ettiği bir yana uzaklaştığı eski çevresi ve ailesi tarafından nasıl göründüğüdür buradaki asıl mevzu. İşte bu tiplerin peşine gidenler aynı onun tıynetindekiler olup hakşinas kimseler için ise onlar GK Sendromu ile kaybedilmiş kimselerdir.
Başta çerçevesini çizdiğimiz bir altyapıdan yola çıkmıştık. Ulaşılan hiçbir makam, elde edilen hiçbir servet veya şöhret bu sendromlu kişiye kodlanan eziklik ve/veya eksiklik hissini gideremez. Zira onun için hep bir şeyler eksik kalacaktır, ne yapsa içindeki eziklik hissi hiç bir zaman gitmeyecektir.
Aynı altyapıdan gelen ve kendisini ahlak ve maneviyat ile sağıltabilenler ise bunun dışındadır elbette.
*GK: Geri Kalmışlık
Frankfurt, Almanya
07 Şubat 2020
Çığ
Çığ
1992 yılında Küçük Ağrı Dağı'nın eteklerinden başlayıp Tendürek Dağı eteklerinde kadar Türkiye-İran sınırında 11 karakol ile hudut güvenliğini sağlamakla görevli birliğin komutanı olarak bulunuyordum. Bu karakolların yolları çoğu yerde stablize bile değil, ulaşım askeri araçlarla çok güç ve yorucu, kış aylarında ise büyük bir mücadele istiyordu. Bu karakollardan altısında elektrik, bunların dördünde ise su dahi yoktu. Kış ayları yaklaşırken bağlı olduğumuz üst birlik komutanımız general ile birlikte karakolların üzerinde helikopterle bir keşif uçuşu yaptık. Bu uçuş esnasında komutan bana hem ulaşımı güç hem de elektrik ve suyu olmayan karakolları göstererek bunları kış aylarında kapatmak istediğini söyledi. Bölgenin sorumlusu olarak da benim fikrimi sordu. Bölgedeki ulaşım, muhabere, muharebe destek ve lojistik konularında en fazla güçlükleri yaşayan bizzat bizim birliğimiz olduğu halde komutana bu karakolların kapatılmasının doğru olmayacağını anlattım. Bölgedeki terörist ve kaçakçıların geçiş yollarını da havadan göstererek karakolların kapatılması durumunda buralardaki sınır güvenliği için devriye çıkarılması gerekeceğini konuştuk. Bu görüşmemizden kısa bir süre sonra, kış başlarken yazılı bir emirle söz konusu karakollar kapatıldı. Hudut güvenliği boşluk kabul etmeyeceği için bölgenin sorumlusu olarak bu durumda gerekli önlemleri almak da bize düştü. Kapanan karakol bölgelerinin sınır güvenliğini mevcut karakolların personeliyle devriye hizmeti sayesinde sağladık.
Kış şartları gittikçe ağırlaşıyordu ve biz de nöbet ve devriye hizmetlerini hava ve arazi durumuna göre günlük olarak, hatta saatlik duruma göre yeniden düzenliyorduk. Fakat her ne olursa olsun askerliğin genel kuralları ve özellikle hudut görevinin hassasiyeti nedeniyle hiçbir noktada nöbet ve devriye hizmetinin aksatılması söz konusu bile olamazdı. Sadece görevlerin süresi, kişi sayısı ve yeri gibi konularda değişiklik yapıyorduk.
Sanırım 1993 yılının Ocak ayıydı. Kar yağışları nedeniyle nöbet süreleri yarım saate kadar inmişti, devriye hizmetleri de minimum seviyede yapılmaktaydı. Bir gün sabah saatlerinde güneybatı yönünde kapatılan bir karakol bölgesinde devriye görevindeki bir timimizin yolun üstünden gelen çığ ile beraber dere yatağına doğru çığ ile beraber sürüklendikleri yarıdan fazlasının kendi imkanları ile çıktığı fakat diğerlerinin kar altında kaldıklarını bildirdi karakol komutanı. Bunun üzerine merkezdeki kendi takviye kuvvetimizle beraber derhal yola çıkarken üst birliğe de haber vererek takviye birlik ve sağlık ekibi istedim. Olay yerine yarım saatten kısa bir sürede ulaştık. Biz vardığımızda çığ altından çıkan bir askerin donmak üzere olduğunu müşahede ettim, derhal gelen sağlık ekibine teslim ettik ama doktor kurtarılamadığını söyledi. Dere yatağındaki kar yığını altında kalan mehmetçikleri düşündükçe insanı ürkütüyordu. Fakat vakit de hızla akıp gitmekteydi. Bir şehidimiz vardı, bir de karın altında kurtarılmayı bekleyen Mehmetçik. Yaklaşık otuz kişi ile belki bir dönümlük eğimli bir arazide dereye doğru yığılmış yüksekliği iki metreyi aşan karın altındaki canımızı kurtarmak için canhıraş uğraşıyor ve maalesef ona ulaşamıyorduk.
Olayın üzerinden 5-6 saat geçmişti ve biz hala o kardeşimize ulaşamamıştık. Kış günü hava erken kararıyordu. Karanlık olmadan kar altındaki askerimize ulaşmak için bütün imkanlarımızı sonuna kadar zorluyorduk. Herkes o soğukta sırılsıklam ter olmuştu. Biz bu haldeyken komutan general olay yerine geldi. Bir süre bizi izledi. Artık hava kararmıştı ve olayın üzerinden de 7 saatten fazla geçmişti. Komutan "artık hava karardı, çığ altındaki askerin de sağ kurtulması mümkün değil, üstelik buradaki birliğin de güvenliğini riske atamayız, askerlerini topla birliğe dönelim" dedi. Askerleri toplayınca komutan onlara kısa bir konuşma yaptı ve "askerlik mesleğinin kutsallığını, hudut beklemenin şerefini, bu zor şartlarda görev yapmanın ne kadar cesaret ve fedakarlık gerektirdiğini, hepsinin birer kahraman olduğunu ve şehitlerin en yüce makama çıktıklarını" anlatan oldukça duygusal ve dokunaklı bir konuşma yaptı. Sonra benim birliğime geleceğini söyledi ve araçlarımıza binerek bizim merkez karakolumuza gittik. Burada benim odama girdik ve kapıyı kapatarak bana oldukça öfkeli bve sert bir şekilde çıkışarak yüksek sesle "sen deli misin, bu kışta kıyamette ne diye oralara devriye çıkarırsın, ben şimdi Ankara'ya ne hesap vereceğim, derhal o devriyeleri iptal et" dedi. Ben de "kapatılan karakollardan boşalan hudutu başka türlü kontrol imkanımızın olmadığını, bu devriyeleri devam ettirmek durumunda olduğumu" beyan ettim. O da "sen çıldırdın mı bütün herkesi öldürecek misin?" tarzında birşeyler söyledi, ben de "ben dahil hepimiz şehit oluncaya kadar bu hudut görevi aksamadan devam eder, sonra yerimize yenileri gelir" şeklinde karşılık verdim. Bu gerilimli konuşmanın ardından "emrediyorum bu hudut devriyelerini kar kalkıncaya kadar iptal edeceksin!" diye kat'i bir emirle konuyu kendince kapatıp kapıya yöneldi. Ben de "komutanım sizden bu konuda yazılı emir gelinceye kadar bu görev devam edecektir, arz ederim" dedim. Aracına binmeden yine "sen şimdi dediğimi yap, ben yazılı emri de gönderirim" dedi ve birliğimizden ayrıldı.
Ertesi gün hava audınlandığında mayın arama dedektörleri ile kar altındaki mehmetçiğimizi aramaya kaldığımız yerden devam ettik. Öğlen olmadan onun da cansız bedenine ulaştık.
Bir sonraki gün karargahtan kurmay başkanı arayıp devriye çıkıp çıkmadığını sordu. Aynen devam ettiğimizi söyledim. Komutanın emir verdiğini niçin emre uymadığımı sordu, ben de yazılı emir beklediğimi söyledim. Daha sonraki gün tekrar arayıp aynı konuyu bir daha sordu, bu kez "yazılı emir verilmeyecekse ben hudut mesajı çekerek kapatılan karakollardan boş kalan şükür şu hudut taşları arasındaki devriye hizmetleri komutan generalin şifahi emriyle şu saatten itibaren iptal edilmiştir yazacağım" dediğimde karşımdakinin tavrı değişti ve geri adım attı. Bu konu da orada öylece kapandı. Üst komutanlıktan bir daha bu konuda arayan olmadı ve devriye görevleri de aynı şekilde devam ettirildi.
Tekrar şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.
Peyami Bayram
6 Şubat 2020
İstanbul
1992 yılında Küçük Ağrı Dağı'nın eteklerinden başlayıp Tendürek Dağı eteklerinde kadar Türkiye-İran sınırında 11 karakol ile hudut güvenliğini sağlamakla görevli birliğin komutanı olarak bulunuyordum. Bu karakolların yolları çoğu yerde stablize bile değil, ulaşım askeri araçlarla çok güç ve yorucu, kış aylarında ise büyük bir mücadele istiyordu. Bu karakollardan altısında elektrik, bunların dördünde ise su dahi yoktu. Kış ayları yaklaşırken bağlı olduğumuz üst birlik komutanımız general ile birlikte karakolların üzerinde helikopterle bir keşif uçuşu yaptık. Bu uçuş esnasında komutan bana hem ulaşımı güç hem de elektrik ve suyu olmayan karakolları göstererek bunları kış aylarında kapatmak istediğini söyledi. Bölgenin sorumlusu olarak da benim fikrimi sordu. Bölgedeki ulaşım, muhabere, muharebe destek ve lojistik konularında en fazla güçlükleri yaşayan bizzat bizim birliğimiz olduğu halde komutana bu karakolların kapatılmasının doğru olmayacağını anlattım. Bölgedeki terörist ve kaçakçıların geçiş yollarını da havadan göstererek karakolların kapatılması durumunda buralardaki sınır güvenliği için devriye çıkarılması gerekeceğini konuştuk. Bu görüşmemizden kısa bir süre sonra, kış başlarken yazılı bir emirle söz konusu karakollar kapatıldı. Hudut güvenliği boşluk kabul etmeyeceği için bölgenin sorumlusu olarak bu durumda gerekli önlemleri almak da bize düştü. Kapanan karakol bölgelerinin sınır güvenliğini mevcut karakolların personeliyle devriye hizmeti sayesinde sağladık.
Kış şartları gittikçe ağırlaşıyordu ve biz de nöbet ve devriye hizmetlerini hava ve arazi durumuna göre günlük olarak, hatta saatlik duruma göre yeniden düzenliyorduk. Fakat her ne olursa olsun askerliğin genel kuralları ve özellikle hudut görevinin hassasiyeti nedeniyle hiçbir noktada nöbet ve devriye hizmetinin aksatılması söz konusu bile olamazdı. Sadece görevlerin süresi, kişi sayısı ve yeri gibi konularda değişiklik yapıyorduk.
Sanırım 1993 yılının Ocak ayıydı. Kar yağışları nedeniyle nöbet süreleri yarım saate kadar inmişti, devriye hizmetleri de minimum seviyede yapılmaktaydı. Bir gün sabah saatlerinde güneybatı yönünde kapatılan bir karakol bölgesinde devriye görevindeki bir timimizin yolun üstünden gelen çığ ile beraber dere yatağına doğru çığ ile beraber sürüklendikleri yarıdan fazlasının kendi imkanları ile çıktığı fakat diğerlerinin kar altında kaldıklarını bildirdi karakol komutanı. Bunun üzerine merkezdeki kendi takviye kuvvetimizle beraber derhal yola çıkarken üst birliğe de haber vererek takviye birlik ve sağlık ekibi istedim. Olay yerine yarım saatten kısa bir sürede ulaştık. Biz vardığımızda çığ altından çıkan bir askerin donmak üzere olduğunu müşahede ettim, derhal gelen sağlık ekibine teslim ettik ama doktor kurtarılamadığını söyledi. Dere yatağındaki kar yığını altında kalan mehmetçikleri düşündükçe insanı ürkütüyordu. Fakat vakit de hızla akıp gitmekteydi. Bir şehidimiz vardı, bir de karın altında kurtarılmayı bekleyen Mehmetçik. Yaklaşık otuz kişi ile belki bir dönümlük eğimli bir arazide dereye doğru yığılmış yüksekliği iki metreyi aşan karın altındaki canımızı kurtarmak için canhıraş uğraşıyor ve maalesef ona ulaşamıyorduk.
Olayın üzerinden 5-6 saat geçmişti ve biz hala o kardeşimize ulaşamamıştık. Kış günü hava erken kararıyordu. Karanlık olmadan kar altındaki askerimize ulaşmak için bütün imkanlarımızı sonuna kadar zorluyorduk. Herkes o soğukta sırılsıklam ter olmuştu. Biz bu haldeyken komutan general olay yerine geldi. Bir süre bizi izledi. Artık hava kararmıştı ve olayın üzerinden de 7 saatten fazla geçmişti. Komutan "artık hava karardı, çığ altındaki askerin de sağ kurtulması mümkün değil, üstelik buradaki birliğin de güvenliğini riske atamayız, askerlerini topla birliğe dönelim" dedi. Askerleri toplayınca komutan onlara kısa bir konuşma yaptı ve "askerlik mesleğinin kutsallığını, hudut beklemenin şerefini, bu zor şartlarda görev yapmanın ne kadar cesaret ve fedakarlık gerektirdiğini, hepsinin birer kahraman olduğunu ve şehitlerin en yüce makama çıktıklarını" anlatan oldukça duygusal ve dokunaklı bir konuşma yaptı. Sonra benim birliğime geleceğini söyledi ve araçlarımıza binerek bizim merkez karakolumuza gittik. Burada benim odama girdik ve kapıyı kapatarak bana oldukça öfkeli bve sert bir şekilde çıkışarak yüksek sesle "sen deli misin, bu kışta kıyamette ne diye oralara devriye çıkarırsın, ben şimdi Ankara'ya ne hesap vereceğim, derhal o devriyeleri iptal et" dedi. Ben de "kapatılan karakollardan boşalan hudutu başka türlü kontrol imkanımızın olmadığını, bu devriyeleri devam ettirmek durumunda olduğumu" beyan ettim. O da "sen çıldırdın mı bütün herkesi öldürecek misin?" tarzında birşeyler söyledi, ben de "ben dahil hepimiz şehit oluncaya kadar bu hudut görevi aksamadan devam eder, sonra yerimize yenileri gelir" şeklinde karşılık verdim. Bu gerilimli konuşmanın ardından "emrediyorum bu hudut devriyelerini kar kalkıncaya kadar iptal edeceksin!" diye kat'i bir emirle konuyu kendince kapatıp kapıya yöneldi. Ben de "komutanım sizden bu konuda yazılı emir gelinceye kadar bu görev devam edecektir, arz ederim" dedim. Aracına binmeden yine "sen şimdi dediğimi yap, ben yazılı emri de gönderirim" dedi ve birliğimizden ayrıldı.
Ertesi gün hava audınlandığında mayın arama dedektörleri ile kar altındaki mehmetçiğimizi aramaya kaldığımız yerden devam ettik. Öğlen olmadan onun da cansız bedenine ulaştık.
Bir sonraki gün karargahtan kurmay başkanı arayıp devriye çıkıp çıkmadığını sordu. Aynen devam ettiğimizi söyledim. Komutanın emir verdiğini niçin emre uymadığımı sordu, ben de yazılı emir beklediğimi söyledim. Daha sonraki gün tekrar arayıp aynı konuyu bir daha sordu, bu kez "yazılı emir verilmeyecekse ben hudut mesajı çekerek kapatılan karakollardan boş kalan şükür şu hudut taşları arasındaki devriye hizmetleri komutan generalin şifahi emriyle şu saatten itibaren iptal edilmiştir yazacağım" dediğimde karşımdakinin tavrı değişti ve geri adım attı. Bu konu da orada öylece kapandı. Üst komutanlıktan bir daha bu konuda arayan olmadı ve devriye görevleri de aynı şekilde devam ettirildi.
Tekrar şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.
Peyami Bayram
6 Şubat 2020
İstanbul
03 Şubat 2020
Şehadet
Şehadet
Ağlamayın;
hem de üzülmeyin;
askerin şerefi şehadettir,
hatırası izzettir
vatan orduya emanettir..
hem de üzülmeyin;
askerin şerefi şehadettir,
hatırası izzettir
vatan orduya emanettir..
Analar helal süt verir,
topraktan yoğurur civanmerdleri,
mayası iman ve asalettir..
topraktan yoğurur civanmerdleri,
mayası iman ve asalettir..
Sevinin;
sırada bekler vatanın yiğit fertleri,
hepsinin gönlü şehadettedir..
sırada bekler vatanın yiğit fertleri,
hepsinin gönlü şehadettedir..
Övünün;
ne can ne de yârdır dertleri,
bizi bekleyen gaza neferleri,
her an ve her yerde
cansiperane nöbettedir..
ne can ne de yârdır dertleri,
bizi bekleyen gaza neferleri,
her an ve her yerde
cansiperane nöbettedir..
Unutmayın;
hatırdan hiç çıkarmayın;
onlara ölüler demeyin,
onlar diridirler Rableri katında
ne mutlu onlara;
hepsi de asli vatanı cennettedir..
hatırdan hiç çıkarmayın;
onlara ölüler demeyin,
onlar diridirler Rableri katında
ne mutlu onlara;
hepsi de asli vatanı cennettedir..
30 Ocak 2020
AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?
Doğrusu, Biz size herşeyi açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçmiş olanlara dair misaller ve takvâ sahipleri için öğütler indirdik.
Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.
O nur öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah akşam Onu tesbih ederler.
(24 Nur Suresi, ayetler 34-36)
AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?
Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.
O nur öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah akşam Onu tesbih ederler.
(24 Nur Suresi, ayetler 34-36)
AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?
İnsanlık var olduğundan beri toplum halinde yaşar. Toplumun en küçük birimi de ailedir. Aileden devlete kadar farklı büyüklüklerde, değişik maksat ve inançlarla bir araya gelmiş ya da getirilmiş olsa da her topluluk insanlığın bir şubesidir. Her topluluğun bir rehbere, lidere, öndere, yöneticiye ihtiyacı vardır. Bu yönetici/yönlendirici kişi aynı zamanda o toplumun yönetilmesi, yönlendirilmesi ve eğitilmesi için de sorumluluk sahibidir.
Yönetici/yönlendirici ve aynı zamanda eğitici konumunda olan kişiler ister bir aile reisi olan baba gibi doğal olarak o konumda bulunsun isterse seçim, tayin, atama, görevlendirme gibi yollarla herhangi bir topluluğun lideri, yöneticisi olsun bittabi bu sorumluluğu yüklenmiş olurlar.
Bir de bunların haricinde topluma örnek olan, insanların esin kaynağı gördüğü, kendisini ve fikirlerini benimseyip etkisinde kaldığı bazı şahsiyetler vardır ki bunlar öğretmen/hoca, alim/bilim insanı, yazar, dini lider/imam, sanatçı veya medyatik olmuş kişilerdir. Bu kişilerin de tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz yönetici/yönlendirici kimseler gibi sorumlulukları vardır ve bu sorumluluğu yüklenmeleri elzemdir. İkinci grubun ilkinden farkı geldikleri bu noktaya bir takım kişisel özellikleri, aldıkları eğitim ve kendilerini ilgili alanda istihdam olmaya, faaliyette bulunmaya adamış olmalarıdır. Ortaya çıkardıkları netice toplum tarafından kabul görmüş ve onların eserleri toplumun takip ettiği bir yol olmuştur.
İşte tam da bu noktada bu kişilerin nasıl olmaları, ne gibi vasıflarının bulunması gerektiğini konuşma zarureti ortaya çıkıyor.
İnsanlara önderlik, liderlik, yöneticilik yapmak gerçekten çok önemli bir şeydir. Bu öyle bir konumdur ki bir lider, öğretmen, hoca ya da bir ebeveynin tesiri altında eğitilen, yoğrulan kişi zamanla bir kahraman, bir mucit, bir yardım gönüllüsü olabileceği gibi bir vandal, bir hırsız ya da asalak bir bireye de dönüşebilir. Olumlu tarafından bakarsak her insan bir tohum gibi uygun bir toprak, iyi bir iklim koşulu ile yeterli su ve besini alırsa çok iyi ürünler verir. Bununla da kalmaz kendinden sonraya çok iyi tohumlar da bırakır. Bu özellikler aslında bilkuvve bütün insanlarda yaratılıştan mevcuttur. Yani iyi olma ve iyiliği yayma, yaşatma potansiyel olarak her insanın genlerinde olan doğal, fıtri bir temeldir. Önemli olan bu temelin, bu nüvenin bozulmadan muhafaza edilmesi ve üzerinde önce kendisine sonra insanlığa iyilik, doğruluk ve güzellik numunesi olacak bir gövde inşa edilmesidir.
İnsanoğlunun iyi, doğru ve güzeli yaşatması için toplumun en küçük şubesi olan aileden başlamak üzere bütün toplum şubelerinde numune şahsiyetlere ihtiyacı vardır. Numune şahsiyetler doğal olarak içinde bulundukları toplumun lideridirler. Ancak iyi, doğru ve güzelin karşısında duran aslında karanlığın ta kendisi olan kötülük odakları onu karartmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşte bu karanlığın üzerine bir fener, bir projektör gibi bütün ışıklarını yansıtabilen liderler karanlığın içinde gizlenen tüm pislikleri ve tuzakları ortaya çıkarabilirler. Karanlıkların karşısında duran ve topluma karanlıkları aydınlatmakla mesul olan kişiye bu yüzden "aydın" diyoruz. Aydın, bir nevi etrafı karanlıklarla çevrili olan toplumun aydınlanma kaynağıdır. Karanlıkla mücadele etmek için ışık, yani aydın ve ışık için de kaynak lazımdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların tamamı bilkuvve olarak topluma önder olacak numune şahsiyetlerde mevcuttur. Bu nüvenin potansiyelden aksiyona geçirilebilmesi için kaynaklarından çok iyi beslenmesi gerekir.
Kaynak nedir? Kaynak aydının içinde yaşadığı toplum, içinden geldiği tarih, üzerinde yaşadığı yerküre ve elbette toplumun binlerce yıldır taşıdığı iyilik, doğruluk ve güzellik adına biriktirdiği müktesebatıdır. Hiçbir bitki genlerini taşıdığı tohum, yetiştiği toprak ve iklim koşulları ile onu yetiştiren ortamdan aldığı besinlerin dışında bir ürün veremez. Hastalıklar elbette olabilir lakin onlar arızidir. Aslolan daima sağlıklı ürün vermesidir. İşte aydın da içine doğduğu toplum, devraldığı tarih, bütün çevresiyle üzerinde neşvü nema bulduğu yerküre ile öncelikle içinde yaşadığı ve sonra bütün insanlığın müktesebatını her zerresinde hissetmelidir. Alıcıları böylesine kapsayıcı bir şekilde hassasiyetle açık olan aydın sözkonusu kaynaklardan çok iyi beslenebilir ve doğal olarak karanlıkların karşısında güçlü bir ışık olabilecek enerjiyle yüklenir.
Yukarıdaki Nur Suresi 34-36 ayetlerinde Rabbimiz bizzat kendisinin insanlara karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı olduğunu bildirirken bu misal ile bize bir öğüt vermektedir aynı zamanda. Bu öğütten bizim alacağımız bir ders ve ibret de Allah'ın biz insanları karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı ile aydınlattığını anlamamız, mü'minlerin de içinde bulunduğu toplum için birer ışık kaynağı olmaları gerektiğidir. Aydınlanmak ve aydınlatmak mü'minin en önemli vasıflarındandır. İyi bir mü'min mutlaka iyi bir aydın olmak durumundadır.
Peyami Bayram
30.01.2020
İstanbul
İşte tam da bu noktada bu kişilerin nasıl olmaları, ne gibi vasıflarının bulunması gerektiğini konuşma zarureti ortaya çıkıyor.
İnsanlara önderlik, liderlik, yöneticilik yapmak gerçekten çok önemli bir şeydir. Bu öyle bir konumdur ki bir lider, öğretmen, hoca ya da bir ebeveynin tesiri altında eğitilen, yoğrulan kişi zamanla bir kahraman, bir mucit, bir yardım gönüllüsü olabileceği gibi bir vandal, bir hırsız ya da asalak bir bireye de dönüşebilir. Olumlu tarafından bakarsak her insan bir tohum gibi uygun bir toprak, iyi bir iklim koşulu ile yeterli su ve besini alırsa çok iyi ürünler verir. Bununla da kalmaz kendinden sonraya çok iyi tohumlar da bırakır. Bu özellikler aslında bilkuvve bütün insanlarda yaratılıştan mevcuttur. Yani iyi olma ve iyiliği yayma, yaşatma potansiyel olarak her insanın genlerinde olan doğal, fıtri bir temeldir. Önemli olan bu temelin, bu nüvenin bozulmadan muhafaza edilmesi ve üzerinde önce kendisine sonra insanlığa iyilik, doğruluk ve güzellik numunesi olacak bir gövde inşa edilmesidir.
İnsanoğlunun iyi, doğru ve güzeli yaşatması için toplumun en küçük şubesi olan aileden başlamak üzere bütün toplum şubelerinde numune şahsiyetlere ihtiyacı vardır. Numune şahsiyetler doğal olarak içinde bulundukları toplumun lideridirler. Ancak iyi, doğru ve güzelin karşısında duran aslında karanlığın ta kendisi olan kötülük odakları onu karartmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşte bu karanlığın üzerine bir fener, bir projektör gibi bütün ışıklarını yansıtabilen liderler karanlığın içinde gizlenen tüm pislikleri ve tuzakları ortaya çıkarabilirler. Karanlıkların karşısında duran ve topluma karanlıkları aydınlatmakla mesul olan kişiye bu yüzden "aydın" diyoruz. Aydın, bir nevi etrafı karanlıklarla çevrili olan toplumun aydınlanma kaynağıdır. Karanlıkla mücadele etmek için ışık, yani aydın ve ışık için de kaynak lazımdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların tamamı bilkuvve olarak topluma önder olacak numune şahsiyetlerde mevcuttur. Bu nüvenin potansiyelden aksiyona geçirilebilmesi için kaynaklarından çok iyi beslenmesi gerekir.
Kaynak nedir? Kaynak aydının içinde yaşadığı toplum, içinden geldiği tarih, üzerinde yaşadığı yerküre ve elbette toplumun binlerce yıldır taşıdığı iyilik, doğruluk ve güzellik adına biriktirdiği müktesebatıdır. Hiçbir bitki genlerini taşıdığı tohum, yetiştiği toprak ve iklim koşulları ile onu yetiştiren ortamdan aldığı besinlerin dışında bir ürün veremez. Hastalıklar elbette olabilir lakin onlar arızidir. Aslolan daima sağlıklı ürün vermesidir. İşte aydın da içine doğduğu toplum, devraldığı tarih, bütün çevresiyle üzerinde neşvü nema bulduğu yerküre ile öncelikle içinde yaşadığı ve sonra bütün insanlığın müktesebatını her zerresinde hissetmelidir. Alıcıları böylesine kapsayıcı bir şekilde hassasiyetle açık olan aydın sözkonusu kaynaklardan çok iyi beslenebilir ve doğal olarak karanlıkların karşısında güçlü bir ışık olabilecek enerjiyle yüklenir.
Yukarıdaki Nur Suresi 34-36 ayetlerinde Rabbimiz bizzat kendisinin insanlara karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı olduğunu bildirirken bu misal ile bize bir öğüt vermektedir aynı zamanda. Bu öğütten bizim alacağımız bir ders ve ibret de Allah'ın biz insanları karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı ile aydınlattığını anlamamız, mü'minlerin de içinde bulunduğu toplum için birer ışık kaynağı olmaları gerektiğidir. Aydınlanmak ve aydınlatmak mü'minin en önemli vasıflarındandır. İyi bir mü'min mutlaka iyi bir aydın olmak durumundadır.
Peyami Bayram
30.01.2020
İstanbul
16 Ocak 2020
KİM BU MÜNAFIKLAR?
KİM BU MÜNAFIKLAR?
Kur’an’da birçok ayette münafıklara yani ikiyüzlülere dikkat çekildiğini görmekteyiz.
Farklı türleri olabilse de genelde münafıklar gerçekte Müslüman olmamalarına rağmen Müslüman gibi davranan ama içten içe de Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya, fitne ve kargaşa çıkarmaya uğraşan insanlardır.
Üstelik bu kişiler Kur’an vahyi indirilmeye devam ederken yani daha peygamberimiz hayattayken faaliyetlerine başlamışlardır.
Bunların bir kısmı gerçekte Yahudi, Hıristiyan ve müşrik olmalarına rağmen Müslüman gibi görünerek gerek eski inançlarındaki birçok şeyi İslam dinine sokmak gerekse kasıtlı olarak peygamberimizden hiç duymamış olmalarına rağmen birtakım şeyleri dinin emirleriymiş gibi yaymak için çalışan kişilerdir.
Kur’an bu konuda her fırsatta hem peygamberimizi hem de inananları uyarmaktadır:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler.(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar da farkında değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır. Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama farkında değildirler. Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıllıdır; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’” (Bakara Suresi 8-14).
Yine aynı şekilde ayetler, kimi insanların Allah’ı şahit tutarak gerçeği saptırdığına dikkat çeker:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi 204).
Münafıkların inananları saptırmaya çalıştıklarını hatta bu çabalarında ileri giderek peygamberimizi dahi saptırmak için uğraştıklarını haber verir ayetler:
“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler…” (Nisa Suresi 113).
Yine ayetler, münafıkların ve Yahudilerin bir kısmının peygamberimizi dinlediklerini ama Allah’tan gelen ayetleri saptırmak ve yalancılık etmek için dinlediklerini, aynı zamanda kelimelerin yapılarını bozmaya, ayetlerde ifade edilen şeylere bir anlamda takla attırmaya çalıştıklarına dikkat çeker:
“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin inkârda yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler…”(Maide Suresi 41).
Allah, dikkatli olması için peygamberimizi uyarmakta, hatta bu münafıkların kimler olduğunu peygamberimizin dahi bilmediğine, peygamberimizi de kandırmaya çalıştıklarına vurgu yapmaktadır:
“Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da münafıklığı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz.” (Tövbe Suresi 101).
“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.” (Münafikun Suresi 1).
Ayetler, münafıkların yaptıkları oyunları haber vererek inananları uyarmaktadır.
Münafıklar oyunlarını öyle boyutlara taşımışlardır ki bir mescit yapmış ve bu mescidi, inananları Allah yolundan alıkoymak ve onları saptırmak için karargâh edinmişlerdir.
Rabbimiz de peygamberimizi ve inananları uyarmıştır: “Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. ‘İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!’ diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (Tövbe Suresi 107).
Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi, daha peygamberimiz hayattayken, Kur’an vahyini içine sindiremeyen müşrikler, münafıklar ve daha önce kendilerine kitap verilenler içinden kimi insanlar gerek dinde gerekse Müslümanlar arasında her anlamda fitne çıkarma yarışına girmişlerdir.
Daha peygamberimiz hayattayken bu mücadeleye girişenlerin, peygamberimizden sonra neler yapabileceklerini düşünmek zor olmasa gerek. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:
“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” (Bakara Suresi 75).
Çünkü peygamberimiz hayattayken Allah’a ve Kur’an’a atılan iftira ve yalanları yani dinde olmamasına rağmen kendisi üzerinden dinselleştirilmeye çalışılan uygulamaları düzelterek, Allah’ın ayetlerinden hareketle doğrusunu gösterme imkânına sahipti.
Ancak vefat ettikten sonra ortaya çıkan boşluğu fırsat bilenler, daha ilk günden Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya ve dinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterme yarışına girdiler.
Durum bu kadar net ve açıkken, üstelik Rabbimiz bunca ayetinde bizleri uyarıyorken, nasıl olur da peygamberimize isnat edilen şeyler Kur’an’a arz edilmeden kabul edilebilir?
Dolayısıyla gerek peygamberimiz hayattayken gerekse vefatından sonra ortaya atılan ve zaman içinde artarak yaygınlaşan peygamberimize ait olduğu iddia edilen söz ve uygulamaların hiçbirisi, Kur’an gibi güvenilir olamazlar.
Kötü niyetli kişilerin elinde gerçek ile yalanın birbirine karıştırılmış olmasını anlamak zor değildir.
Kur’an’a uygun olmayan rivayetlerin kim tarafından rivayet edildiğinin ya da kimler tarafından derlenerek hangi kitaplara girmiş olduklarının bir önemi yoktur.
Kur’an’dan referans alamayan bir rivayetin, tarihsel açıdan dahi bir değeri yoktur.
Alıntı
24 Aralık 2019
İSTANBUL
Hayallerdeki şehir;
İçinde yaşar bin fikir,
Kimine göre;
öldürücü bir zehir,
Kimine göre;
dupduru akan bir nehir.
Kim ne aradıysa bulmuş,
Kaybedeni de
Kaybedileni de çokmuş,
Kimine göre;
İçinde insan yokmuş,
Kimine göre;
Açlar burada tokmuş.
Bir masal gibi yaşar İstanbul
Bir yanda kahramanlar,
diğer yanda figüranlar,
kostümler değişir zamanla..
kostümler değişir zamanla..
Sahne hep aynı,
Senaryo güçlünün yazdığıdır
Senaryo güçlünün yazdığıdır
Gerisini sen anla..
Hayat mı istersin,
Yoksa hayal mi?
Ne ararsan bulunur,
Makam, şöhret,
Servet, para ve pul..
Hepsi İstanbul’un içinde..
Kaybetme sen kendini;
içindeki İstanbul'u bul..
Peyami Bayram
24.12.2019
İstanbul
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...

