30 Ocak 2020

AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?

Doğrusu, Biz size herşeyi açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçmiş olanlara dair misaller ve takvâ sahipleri için öğütler indirdik.
Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.
O nur öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah akşam Onu tesbih ederler.
(24 Nur Suresi, ayetler 34-36)

AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?



İnsanlık var olduğundan beri toplum halinde yaşar. Toplumun en küçük birimi de ailedir. Aileden devlete kadar farklı büyüklüklerde, değişik maksat ve inançlarla bir araya gelmiş ya da getirilmiş olsa da her topluluk insanlığın bir şubesidir. Her topluluğun bir rehbere, lidere, öndere, yöneticiye ihtiyacı vardır. Bu yönetici/yönlendirici kişi aynı zamanda o toplumun yönetilmesi, yönlendirilmesi ve eğitilmesi için de sorumluluk sahibidir.

Yönetici/yönlendirici ve aynı zamanda eğitici konumunda olan kişiler ister bir aile reisi olan baba gibi doğal olarak o konumda bulunsun isterse seçim, tayin, atama, görevlendirme gibi yollarla herhangi bir topluluğun lideri, yöneticisi olsun bittabi bu sorumluluğu yüklenmiş olurlar.

Bir de bunların haricinde topluma örnek olan, insanların esin kaynağı gördüğü, kendisini ve fikirlerini benimseyip etkisinde kaldığı bazı şahsiyetler vardır ki bunlar öğretmen/hoca, alim/bilim insanı, yazar,  dini lider/imam, sanatçı veya medyatik olmuş kişilerdir. Bu kişilerin de tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz yönetici/yönlendirici kimseler gibi sorumlulukları vardır ve bu sorumluluğu yüklenmeleri elzemdir. İkinci grubun ilkinden farkı geldikleri bu noktaya bir takım kişisel özellikleri, aldıkları eğitim ve kendilerini ilgili alanda istihdam olmaya, faaliyette bulunmaya adamış olmalarıdır. Ortaya çıkardıkları netice toplum tarafından kabul görmüş ve onların eserleri toplumun takip ettiği bir yol olmuştur.

İşte tam da bu noktada bu kişilerin nasıl olmaları, ne gibi vasıflarının bulunması gerektiğini konuşma zarureti ortaya çıkıyor.


İnsanlara önderlik, liderlik, yöneticilik yapmak gerçekten çok önemli bir şeydir. Bu öyle bir konumdur ki bir lider, öğretmen, hoca ya da bir ebeveynin tesiri altında eğitilen, yoğrulan kişi zamanla bir kahraman, bir mucit, bir yardım gönüllüsü olabileceği gibi bir vandal, bir hırsız ya da asalak bir bireye de dönüşebilir. Olumlu tarafından bakarsak her insan bir tohum gibi uygun bir toprak, iyi bir iklim koşulu ile yeterli su ve  besini alırsa çok iyi ürünler verir. Bununla da kalmaz kendinden sonraya çok iyi tohumlar da bırakır. Bu özellikler aslında bilkuvve bütün insanlarda yaratılıştan mevcuttur. Yani iyi olma ve iyiliği yayma, yaşatma potansiyel olarak her insanın genlerinde olan doğal, fıtri bir temeldir. Önemli olan bu temelin, bu nüvenin bozulmadan muhafaza edilmesi ve üzerinde önce kendisine sonra insanlığa iyilik, doğruluk ve güzellik numunesi olacak bir gövde inşa edilmesidir.


İnsanoğlunun iyi, doğru ve güzeli yaşatması için toplumun en küçük şubesi olan aileden başlamak üzere bütün toplum şubelerinde numune şahsiyetlere ihtiyacı vardır. Numune şahsiyetler doğal olarak içinde bulundukları toplumun lideridirler. Ancak iyi, doğru ve güzelin karşısında duran aslında karanlığın ta kendisi olan kötülük odakları onu karartmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşte bu karanlığın üzerine bir fener, bir projektör gibi bütün ışıklarını yansıtabilen liderler karanlığın içinde gizlenen tüm pislikleri ve tuzakları ortaya çıkarabilirler. Karanlıkların karşısında duran ve topluma karanlıkları aydınlatmakla mesul olan kişiye bu yüzden "aydın" diyoruz. Aydın, bir nevi etrafı karanlıklarla çevrili olan toplumun aydınlanma kaynağıdır. Karanlıkla mücadele etmek için ışık, yani aydın ve ışık için de kaynak lazımdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların tamamı bilkuvve olarak topluma önder olacak numune şahsiyetlerde mevcuttur. Bu nüvenin potansiyelden aksiyona geçirilebilmesi için kaynaklarından çok iyi beslenmesi gerekir. 

Kaynak nedir? Kaynak aydının içinde yaşadığı toplum, içinden geldiği tarih, üzerinde yaşadığı yerküre ve elbette toplumun binlerce yıldır taşıdığı iyilik, doğruluk ve güzellik adına biriktirdiği müktesebatıdır. Hiçbir bitki genlerini taşıdığı tohum, yetiştiği toprak ve iklim koşulları ile onu yetiştiren ortamdan aldığı besinlerin dışında bir ürün veremez. Hastalıklar elbette olabilir lakin onlar arızidir. Aslolan daima sağlıklı ürün vermesidir. İşte aydın da içine doğduğu toplum, devraldığı tarih, bütün çevresiyle üzerinde neşvü nema bulduğu yerküre ile öncelikle içinde yaşadığı ve sonra bütün insanlığın müktesebatını her zerresinde hissetmelidir. Alıcıları böylesine kapsayıcı bir şekilde hassasiyetle açık olan aydın sözkonusu kaynaklardan çok iyi beslenebilir ve doğal olarak karanlıkların karşısında güçlü bir ışık olabilecek enerjiyle yüklenir.

Yukarıdaki Nur Suresi 34-36 ayetlerinde Rabbimiz bizzat kendisinin insanlara karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı olduğunu bildirirken bu misal ile bize bir öğüt vermektedir aynı zamanda. Bu öğütten bizim alacağımız bir ders ve ibret de Allah'ın biz insanları karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı ile aydınlattığını anlamamız, mü'minlerin de içinde bulunduğu toplum için birer ışık kaynağı olmaları gerektiğidir. Aydınlanmak ve aydınlatmak mü'minin en önemli vasıflarındandır. İyi bir mü'min mutlaka iyi bir aydın olmak durumundadır.

Peyami Bayram
30.01.2020
İstanbul

16 Ocak 2020

KİM BU MÜNAFIKLAR?


KİM BU MÜNAFIKLAR?

Kur’an’da birçok ayette münafıklara yani ikiyüzlülere dikkat çekildiğini görmekteyiz.

Farklı türleri olabilse de genelde münafıklar gerçekte Müslüman olmamalarına rağmen Müslüman gibi davranan ama içten içe de Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya, fitne ve kargaşa çıkarmaya uğraşan insanlardır.

Üstelik bu kişiler Kur’an vahyi indirilmeye devam ederken yani daha peygamberimiz hayattayken faaliyetlerine başlamışlardır.

Bunların bir kısmı gerçekte Yahudi, Hıristiyan ve müşrik olmalarına rağmen Müslüman gibi görünerek gerek eski inançlarındaki birçok şeyi İslam dinine sokmak gerekse kasıtlı olarak peygamberimizden hiç duymamış olmalarına rağmen birtakım şeyleri dinin emirleriymiş gibi yaymak için çalışan kişilerdir.

Kur’an bu konuda her fırsatta hem peygamberimizi hem de inananları uyarmaktadır:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler.(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar da farkında değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır. Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama farkında değildirler. Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıllıdır; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’” (Bakara Suresi 8-14).

Yine aynı şekilde ayetler, kimi insanların Allah’ı şahit tutarak gerçeği saptırdığına dikkat çeker:

“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi 204).

Münafıkların inananları saptırmaya çalıştıklarını hatta bu çabalarında ileri giderek peygamberimizi dahi saptırmak için uğraştıklarını haber verir ayetler:

“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler…” (Nisa Suresi 113).

Yine ayetler, münafıkların ve Yahudilerin bir kısmının peygamberimizi dinlediklerini ama Allah’tan gelen ayetleri saptırmak ve yalancılık etmek için dinlediklerini, aynı zamanda kelimelerin yapılarını bozmaya, ayetlerde ifade edilen şeylere bir anlamda takla attırmaya çalıştıklarına dikkat çeker:

“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin inkârda yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler…”(Maide Suresi 41).

Allah, dikkatli olması için peygamberimizi uyarmakta, hatta bu münafıkların kimler olduğunu peygamberimizin dahi bilmediğine, peygamberimizi de kandırmaya çalıştıklarına vurgu yapmaktadır:

“Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da münafıklığı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz.” (Tövbe Suresi 101).

“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.” (Münafikun Suresi 1).

Ayetler, münafıkların yaptıkları oyunları haber vererek inananları uyarmaktadır.

Münafıklar oyunlarını öyle boyutlara taşımışlardır ki bir mescit yapmış ve bu mescidi, inananları Allah yolundan alıkoymak ve onları saptırmak için karargâh edinmişlerdir.

Rabbimiz de peygamberimizi ve inananları uyarmıştır: “Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. ‘İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!’ diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (Tövbe Suresi 107).

Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi, daha peygamberimiz hayattayken, Kur’an vahyini içine sindiremeyen müşrikler, münafıklar ve daha önce kendilerine kitap verilenler içinden kimi insanlar gerek dinde gerekse Müslümanlar arasında her anlamda fitne çıkarma yarışına girmişlerdir.

Daha peygamberimiz hayattayken bu mücadeleye girişenlerin, peygamberimizden sonra neler yapabileceklerini düşünmek zor olmasa gerek. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” (Bakara Suresi 75).

Çünkü peygamberimiz hayattayken Allah’a ve Kur’an’a atılan iftira ve yalanları yani dinde olmamasına rağmen kendisi üzerinden dinselleştirilmeye çalışılan uygulamaları düzelterek, Allah’ın ayetlerinden hareketle doğrusunu gösterme imkânına sahipti.

Ancak vefat ettikten sonra ortaya çıkan boşluğu fırsat bilenler, daha ilk günden Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya ve dinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterme yarışına girdiler.

Durum bu kadar net ve açıkken, üstelik Rabbimiz bunca ayetinde bizleri uyarıyorken, nasıl olur da peygamberimize isnat edilen şeyler Kur’an’a arz edilmeden kabul edilebilir?

Dolayısıyla gerek peygamberimiz hayattayken gerekse vefatından sonra ortaya atılan ve zaman içinde artarak yaygınlaşan peygamberimize ait olduğu iddia edilen söz ve uygulamaların hiçbirisi, Kur’an gibi güvenilir olamazlar.

Kötü niyetli kişilerin elinde gerçek ile yalanın birbirine karıştırılmış olmasını anlamak zor değildir.

Kur’an’a uygun olmayan rivayetlerin kim tarafından rivayet edildiğinin ya da kimler tarafından derlenerek hangi kitaplara girmiş olduklarının bir önemi yoktur.

Kur’an’dan referans alamayan bir rivayetin, tarihsel açıdan dahi bir değeri yoktur.

Alıntı

24 Aralık 2019

İSTANBUL


İstanbul'u bul

Hayallerdeki şehir;
İçinde yaşar bin fikir,
Kimine göre; 
öldürücü bir zehir,
Kimine göre;  
dupduru akan bir nehir.

Kim ne aradıysa bulmuş,
Kaybedeni de
Kaybedileni de çokmuş,
Kimine göre;
İçinde insan yokmuş,
Kimine göre;
Açlar burada tokmuş.

Bir masal gibi yaşar İstanbul
Bir yanda kahramanlar, 
diğer yanda figüranlar,
kostümler değişir zamanla..
Sahne hep aynı,
Senaryo güçlünün yazdığıdır
Gerisini sen anla..

Hayat mı istersin,
Yoksa hayal mi?
Ne ararsan bulunur,
Makam, şöhret,
Servet, para ve pul..
Hepsi İstanbul’un içinde..
Kaybetme sen kendini;
içindeki İstanbul'u bul..

Peyami Bayram
24.12.2019
İstanbul

03 Aralık 2019

VI. DİN ŞURASI KARARLARI

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunca düzenlenen "6. Din Şûrası" kapanış programı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirildi.
"Sosyokültürel Değişim ve Diyanet Hizmetleri" başlığıyla düzenlenen "6. Din Şûrası" kararlarını Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, kamuoyuna açıkladı.
4 gün boyunca 353 katılımcının 5 komisyon halinde müzakere ettiği, “Sosyokültürel Değişimin İnanca ve Dini Hayata Etkisi", "Sosyokültürel Değişimin İnanca ve Dini Hayata Etkisi", 'Sosyokültürel Değişim ve Dini Eğitim', 'Sosyokültürel Değişim ve Dini Yayınlar', ‘Sosyokültürel Değişim ve Yurt dışı Diyanet Hizmetleri’ ana başlıklarıyla ilgili aldığı ve Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın kamuoyu ile paylaştığı 37 karar, şu şekilde:
VI. DİN ŞURASI KARARLARI
SOSYOKÜLTÜREL DEĞİŞİM VE DİYANET HİZMETLERİ
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de pek çok sebebe bağlı olarak yaşanan sosyoekonomik ve kültürel değişim, günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle hızlanmış ve dinî inanç, ahlâki değerler ve milli kültürü tehdit eder hale gelmiştir. Öte yandan yine küresel yönlendirmelerle oluşan popüler kültür de özellikle çocuklar ve gençler üzerinde dinî inanç ve değerlere karşı bir kayıtsızlık doğurmuştur. Bütün bu yeni durumlar dini hayatı zorlamakta, Müslümanların savunma mekanizmalarını zayıflatmakta ve gelecek tasavvurunu gölgelemektedir.
Diğer taraftan dinî inanç ve değerlerin hem iç hem de dış dinamiklerce istismarı ve araçsallaştırılması da dinin geniş kitleler nezdinde zemin kaybetmesine yol açmaktadır. Ülkemizde 15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün hain kalkışma girişimiyle en somut halini yaşadığımız bu istismar, sahih din anlayışının korunup yaygınlaştırılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ve çok acı bir şekilde göstermiştir.
Son yıllarda ortaya çıkan baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişmeler yeniden din-bilim tartışmalarını alevlendirmiş durumdadır. Tıp ve genetik alanları başta olmak üzere bilimin değişik alanlarında ortaya çıkan buluşlar ve bilimsel gelişmeler insanın biyolojik sınırlarını zorlar hale gelmiştir. Tıpkı 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi hakikatin sadece bilimsel yolla keşfedilebileceği şeklinde bir yanlış kanaat yeniden yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Yeni gelişmeler sonucunda bilimin dinin yerini alacağı, dinleri dönüştüreceği şeklinde bir kabul hızla popülerlik kazanmakta ve bu da inanca yönelik yeni tehditler ortaya çıkarmaktadır. İslamî ilimler alanında akademik ve entelektüel faaliyet yürüten kişi ve kuruluşların bu yeni gelişmelerle yüzleşmesinin zarureti güçlü bir şekilde hissedilmektedir. İslam tarihinde pek çok kez olduğu gibi, bugün de felsefe, sosyal bilimler ve İslami ilimler alanlarında kuramsal çözümlemeler yaparak çağın ihtiyaçları ve şartlarıyla uyumlu sahih cevaplar üretecek mekanizmaların geliştirilmesinin önemi açıktır.
Sanayileşme, kentleşme ve hızla gelişen teknolojik iletişim ağının tetiklediği değişim, toplumsal yapıyı derinden sarstığı gibi inançları ve dinî pratikleri de ciddi manada etkilemektedir. Bunun neticesi olarak; bireysel dindarlık öne çıkmış, din alanında farklı anlama biçimleri kendini daha kolay bir şekilde ifade edebilir hale gelmiş ve yeni dinî akımlar olgusu yoğun bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte İslam’ın çağları aşan diriltici ruhu, hayatı kavrama konusundaki dikkatimizi, zamanın gereklerini anlama konusundaki çabamızı, bugünün idrak düzeyini keşfetmeye yönelik enerjimizi beslemekte, karşı karşıya kaldığımız meydan okumaları aşma konusunda bize gerekli heyecan ve azmi kazandırmaktadır.
Bu heyecan ve azimle, söz konusu sosyokültürel değişimin; din anlayışı, din-hayat ilişkisi, din-gelecek tasavvuru üzerindeki etkisini müzakere etmek ve buna dayanarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yürütülen hizmetlerle ilgili yeni stratejiler belirlemek amacıyla “Sosyokültürel Değişim ve Diyanet Hizmetleri” gündemiyle 25-28 Kasım 2019 tarihlerinde Ankara’da toplanan VI. Din Şûrası, 353 katılımcı ile beş farklı komisyon halinde çalışmalarını yürütmüş ve aşağıdaki kararları almıştır:
  1. Dinin, her toplum ve tarih için geçerli olan sabiteleri tartışmaya açılmamalıdır. Bununla birlikte ictihada bağlı dinî hükümler, üretildiği tarihsel şartlar, sosyoekonomik gerçeklikler ve dayandığı bilimsel bilgi açısından yeniden yorumlanabilir.
  2. Günümüzde inanç karşıtı akımlarla ilk temas, daha çok popüler kültürün insan onuruna aykırı, ölçüsüz haz ve eğlenceyi özendirici etkisi ve dinî konulardaki olumsuz örnekler üzerinden kurulmakta, daha sonraki aşamalarda ise bu duygusal reaksiyonlar, felsefî olarak temellendirilmeye çalışılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu durumun önüne geçebilmek için kötü örneklerin dini temsil etmeyeceğini ortaya koyma ve toplumun dinî-manevî ve kültürel ihtiyaçlarını meşru yoldan karşılamasını sağlayacak insan fıtratına uygun alternatifler oluşturma hususunda çalışmalarını arttırmalıdır.
  3. Günümüzde dinî duygu ve düşünceler ekonomik, siyasî, kişisel çıkar ve sosyal statü gibi nedenlerle istismar edilmektedir. İstismar odakları bu emellerine ulaşmak için başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere her türlü dinî değeri suiistimal etmekte, ayrıca pek çok hurafe, bidat, menkıbe ve ezoterik yaklaşıma yoğun bir şekilde başvurmaktadır. Son yıllarda bu istismarın en somut ve yıkıcı örnekleri olarak FETÖ ve DEAŞ gibi yapılanmalar karşımıza çıkmaktadır. Başkanlık, ülkemiz insanının samimi dinî duygularının istismar edilmesine engel olmak için yapmakta olduğu çalışmaları artırarak ve etkinleştirerek devam ettirmelidir.
  4. İnanç problemleri konusunda sağlıklı veriler elde etmek amacıyla Başkanlık, alanında yetkin bilim adamlarının danışmanlığında saha araştırmaları yaptırmalı, ayrıca üniversitelerde din-birey-toplum ilişkileri hakkında hazırlanan lisansüstü tezler ve diğer akademik çalışmaları desteklemelidir. Bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek hizmet politikalarına dönüştürülmelidir.
  5. İnanç karşıtı akımlar, İslam coğrafyasında meydana gelen olumsuzlukları ve ortaya çıkan terör olaylarını arka planını sorgulamadan sosyal medyada İslam’ın aleyhinde kullanmaktadır. Birçok dini tema üzerinden sürdürülen bu paylaşımlar, insanların inançlarının zayıflamasına, din karşıtı düşüncelerin yayılmasına neden olmaktadır. Başkanlık, bu tür olumsuz paylaşımların etkilerini ortadan kaldırabilmek için uygun içerikler oluşturup sosyal medyada yayılımını sağlamalıdır.
  6. Dinî gruplar çoğunlukla toplumsal hayatın olağan seyri içerisinde meydana gelen oluşumlardır. Bu oluşumlar üzerinden yanlış ve maksatlı bir biçimde dinin olumsuz temsilinin zuhur etmemesi ve dinî inanç ve değerlerin istismar edilmemesi için söz konusu grupların şeffaf bir yapıya kavuşturulması ve denetime açık hale getirilmesi önem arz etmektedir.
  7. Yüce Allah, kudretinin bir delili olarak insanları farklı renk, dil ve ırklarda yaratmış ve bunu insanların tanışması ve kaynaşması için vesile kılmıştır. Bu itibarla gerek birey gerek millet bazında hiçbir üstünlük sebebi olmayan etnik kökeni üzerinden bir kesimi dışlamak veya ötekileştirmek asla kabul edilemez. Bu topraklarda tarih boyunca birlik, beraberlik ve dayanışma içinde kader birlikteliği yapmış olan vatandaşlarımızı ayrıştırmaya yönelik her türlü söylem reddedilmelidir. Başkanlık, vatandaşlar arasında vahdeti güçlendirmek için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hizmetlerini ve faaliyetlerini kararlılıkla devam ettirmelidir. Öte yandan İslam ile yoğrulmuş bu toprakların insanlarını farklı inanç ve kültürlere nispet etmek suretiyle onları hak ve hakikatten saptırmaya çalışan PKK/PYD gibi terör örgütlerinin söylem ve eylemlerine karşı da Başkanlık atmakta olduğu adımları güçlendirmelidir.
  8. Çağdaş dünyayı etkisi altına alan ve israfa dönüşen tüketim kültürünün, insanı yaratılış gayesinden koparan yozlaştırıcı etkisi çeşitli yönleriyle araştırılmalı ve toplum bu hususta bilinçlendirilmelidir.
  9. Başkanlık,  din hizmetleri stratejisini belirlerken, sosyokültürel değişimi dikkate alarak hedef kitlenin beklenti ve ihtiyaçlarını tespite yönelik bilimsel araştırmalar yaptırmalı ve hizmetlerini bu doğrultuda gerçekleştirmelidir. Bu çerçevede, özellikle hutbe ve vaazların muhatap kitlede oluşturduğu kazanımları bilimsel yöntemlerle ölçmeli ve faaliyetlerini bu çıktılara uygun olarak sürdürmelidir.
  10. Arkalarında birtakım yeni dini akımlar bulunan, sağlıklı yaşam, iç huzuru, denge, kişisel gelişim, iş hayatında başarı gibi söylemlerle kendilerini kamufle eden, dinî ve millî kültürümüze yabancı yapılar hususunda toplumu aydınlatıcı çalışmalar yapılmalıdır.
  11. Başkanlığın ilgili bakanlıklar ve kurumlarla yaptığı protokoller çerçevesinde farklı hedef kitlelerine sunulan hizmetlerin ortak bir dil ve yaklaşım birlikteliği içerisinde daha nitelikli olarak gerçekleştirilmesine yönelik olarak paydaşlarla çalıştaylar yapılmalıdır.
  12. Sosyokültürel değişimin en fazla etkilediği alanlardan biri de ailedir. Her geçen gün evliliklerin ve aile başına düşen çocuk sayısının azalması, aile içi şiddet, boşanmış ve parçalanmış aileler gerçeği bunun en açık göstergesidir. Başkanlık, gerek yurt içi ve yurt dışı irşad faaliyetleriyle gerekse de yazılı ve görsel yayınlarla aile kurumunun güçlendirilmesine yönelik sağladığı katkıları artırmalıdır. Bu çerçevede her yıl yazılı ve görsel yayınlara dönük “Aile ve Değerler Ödülü” ihdas etmelidir.
  13. Aile, toplumun temel taşıdır. Bundan dolayı İslam; nesli, dolayısıyla aileyi, korunması zaruri olan beş unsurdan biri olarak saymıştır. Bu nedenle aileyi ve aile değerlerini tahrip eden her türlü anlayış, yönelim ve sapkın söylemler, değerlerine bağlı insanımız arasında hiçbir zaman makes bulamayacaktır. Dine, fıtrata, ahlaka ve toplumsal değerlere aykırı olan ve bunu ifsad eden söz konusu anlayışlara karşı Başkanlık, paydaş kurum ve kuruluşlarla işbirliğini artırarak faaliyetlerini devam ettirmelidir.
  14. Camiler ve müştemilatının, yerleşim yerinin özellikleri ve sosyokültürel değişim dikkate alınarak planlanması gerekmektedir. Bu çerçevede imkanlar ve ihtiyaçlar ölçüsünde, cami müştemilatı içinde kütüphane, okuma, sergi ve toplantı salonları oluşturulması gerekir. Ayrıca Başkanlığın uzun süredir üzerinde hassasiyetle durduğu ibadet mahallerinin; kadınların, çocukların, gençlerin ve engellilerin ihtiyaçlarını karşılama yönündeki uygulamalar desteklenmelidir.
  15. Cami merkezli irşat faaliyetlerinin yanı sıra ilgi alanları ve yetenekleri doğrultusunda vaizlerin bir kısmının dijital ortamlarda, bir kısmının ise gezici irşat faaliyetlerinde istihdam edilerek hizmet alanlarının genişletilmesi ve çeşitlendirilmesi yönünde çalışmalar yapılmalıdır.
  16. Başkanlık, aileler, devlet koruması altındaki çocuk ve kadınlar, yaşlılar, gençler, bağımlılar, tutuklu ve hükümlüler, engelliler, hasta ve hasta yakınları gibi ihtiyaç duyan gruplara manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini vermektedir. Sunulan bu hizmetlerin daha yaygın ve kaliteli hale getirilmesi amacıyla Başkanlık, bu hizmeti verecek personele yönelik eğitimler için üniversitelerle yaptığı işbirliğini artırmalı ve bu alandaki yayınlara daha çok yer vermelidir.
  17. Günümüzde köyden kente göç olgusu, nüfus yoğunluğu ve hareketliliği dikkate alınarak din görevlilerinin görev yeriyle ilgili dağılımı tekrar değerlendirilmeli ve gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  18. Hac ve umre organizasyonlarında uygulanan eğitim ve irşat programları; öncesi, ifası ve sonrası itibariyle planlı bir yetişkin din eğitimi programına dönüştürülmelidir.
  19. İlahiyat/İslami İlimler fakülteleri öğretim programlarının Başkanlığın, yaygın din eğitimi ve din hizmetleri yeterliliklerine sahip personeli yetiştirecek şekilde çeşitlendirilmesi ve açılacak bu programlardan mezun olacakların istihdamı için gerekli mevzuat hazırlanmalıdır. Bu bağlamda Başkanlık öncülüğünde başlatılmış olan Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat/İslami İlimler Fakülteleri ve Milli Eğitim Bakanlığı arasındaki işbirliği güçlendirilerek devam ettirilmelidir.
  20. Hafızlık ve Kur’an Kursu eğitiminde daha başarılı sonuçlar elde etmek için, öğreticilerin pedagojik formasyon almış kişiler arasından seçilmesine özen gösterilmelidir.
  21. Millî Eğitim Bakanlığı ile koordineli olarak yürütülen hafızlık eğitiminin müfredatı ve ders saatleri pedagojik ilkeler çerçevesinde yeniden değerlendirilmelidir.
  22. Başkanlığımızın geniş hizmet ağı içerisinde hayati öneme sahip olan Dini Yüksek İhtisas Merkezlerinin, kurumsal varlığı güçlendirilerek devam ettirilmeli, sosyokültürel değişimler dikkate alınarak eğitim programları güncellenmeli ve eğitim süreçlerinde ülkemizin akademik birikiminden daha fazla yararlanılmalıdır.
  23. Başkanlık, sahih dinî bilginin, yeni medya ortamları ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla toplumun tüm kesimlerine ulaştırılması; eksik ve yanlış bilgilerin tashih edilmesi ve din istismarına yol açacak yayınların önlenmesi amacıyla ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğini artırmalıdır.
  24. Başkanlık tarafından gerçekleştirilen farklı tür ve nitelikteki basılı ve görsel yayınların hedef kitle üzerindeki etkisi ve algılanma düzeyleri güvenilir medya araştırma ve analiz yöntemleriyle sık aralıklarla bilimsel olarak ölçülmelidir. Bunların analizi ve yorumlanmasıyla elde edilen sonuçlar ışığında yayın çeşitliliği içerik ve nitelik açısından artırılmalıdır.
  25. Başkanlık, farklı dil ve lehçelerde yapmış olduğu yayınları çeşitlendirmeli, bilişim teknolojilerinin sunduğu imkânları kullanarak etki alanını genişletmeli ve uluslararası düzeyde nitelikli yayınlarını artırabilmek amacıyla bir çeviri ofisi kurmalıdır.
  26. Başkanlık, sosyokültürel değişimleri ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeleri göz önüne alarak, dijital yayıncılık alanında kaliteli ve etkin yayınlar üretmek için Dijital Yayınlar Daire Başkanlığı’nı bir an evvel faaliyete geçirmelidir.
  27. Başta gençlere yönelik olmak üzere inanç karşıtı akımlara karşı uyaran ve onlara verilecek cevapları içeren yazılı, görsel ve dijital yayınlar hazırlanmalı; bu metinler söz konusu akımları doğuran felsefî, tarihsel ve kültürel arka planı da ortaya koyucu nitelikte olmalıdır.
  28. Çocuklar, gençler ve dezavantajlı gruplara yönelik yayınlar, stratejik öncelikler arasında yer almalıdır. Bu kapsamda dijital mecralarda yayımlanacak ürünler farklı disiplinlerden istifade eden bir anlayışla zenginleştirilmeli, ayrıca çocuklara yönelik bir televizyon kanalının kurulması için gereken adımlar atılmalıdır.
  29. Çocuklara yönelik basılı, sesli, görüntülü ve dijital yayınlarda dinî ve millî değerleri benimsetici politikalar daha da geliştirilmeli, çocuk psikolojisi dikkate alınarak hiçbir yayın türünde yabancılaştırıcı, fıtrata aykırı temalara ve şiddeti özendirici unsurlara yer verilmemelidir.
  30. Dinî duygu ve düşüncenin genç kuşaklara aktarılmasında edebiyat ve sanatın yeri inkar edilemez. Bu amaçla Başkanlığın yayın politikalarında, hat, tezhip, ebru, şiir, hikaye, roman, müzik ve sinema gibi alanlardaki edebiyat ve sanat ürünlerinin teşvik edilmesi, bu amaçla yarışmalar açılması ve uygun projelerin desteklenmesi önem arz etmektedir. Başkanlık, bu faaliyetleri kendi kurumsal kimliği ile planlayıp icra edebileceği gibi, daha geniş kitlelere ulaşma amacıyla kurum dışı projelere destek vermek suretiyle de gerçekleştirebilir.
  31. Değişen dünya şartları, uluslararası ilişkilerdeki yeni gelişmeler, hizmet götürülen ülkelerdeki siyasi ve toplumsal değişimlerin; Başkanlığın yurtdışı hizmet ve faaliyetlerini mevcut haliyle sürdürmesini zorlaştırdığı ve uygulamada ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bıraktığı gözlemlenmektedir.  Bu durum, yurtdışı hizmetlerinin köklü bir biçimde yeniden ele alınmasını ve yapılandırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda hizmet yürütülen coğrafyanın yerel şartlarını ve imkânlarını dikkate alan ve hizmet götürecek olan personelin yetiştirilme süreçlerini yönlendiren stratejik eylem planı geliştirilmelidir.
  32. Yurtdışı din hizmetlerine muhatap olan kitlenin, geleneksel homojen yapısında farklılaşmanın olduğu; millet varlığımızın yanı sıra diğer müslümanların da camilerin bir parçası haline geldiği, ayrıca kuşak farkından kaynaklanan sorunların yaşandığı, nesillerin dil ve kültür olarak birbirlerine yabancılaştıkları gözlemlenmektedir. Bu itibarla bir öğretici, bir manevi rehber ve cemaati dış kurumlarda temsil eden bir önder konumundaki din görevlisinin mesleki ve pedagojik yeterliliğinin yanında ilgili ülkenin dil, din, kültür, sosyal ve siyasi yapısına ilişkin eğitimden geçirilmesi, özellikle çok kültürlü ve çok dinli ortamlarda iletişim kuracak becerilerle donatılması gerekmektedir.
  33. Yurtdışındaki camiler, birer ibadethane olma yanında çocuklara, gençlere ve yetişkinlere hizmet veren birer sosyal, kültürel ve manevi rehberlik merkezleridir. Değişen hizmet beklentilerine uygun bir biçimde bu mekânların yeni işlevlerle donatılması, çocukların, gençlerin, kadınların katılımını teşvik edecek şekilde estetik tasarımlara kavuşturulması gerekmektedir. Bu doğrultuda gençlerin ve kadınların cami yönetiminde daha fazla söz sahibi olmaları yönünde tedbirler alınmalıdır.
  34. İslam dini ve uluslararası Müslüman camia hakkında sağlıklı bilgi edinmek isteyenler için yurtdışı Başkanlık hizmetleri başta olmak üzere basılı, görsel, işitsel ve dijital yayın ihtiyacı hayati bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle Başkanlığın yayın faaliyetlerini dünyanın önemli metropollerindeki küresel platformlara taşıyarak dini yayınların buradaki imkan ve fırsatlarla uluslararası nitelik ve etkinliğe kavuşturulması temin edilmelidir. Bunun için başta Türkiye’deki Başkanlık ve ilahiyat birikimini küresel düzeye taşıyacak, aynı zamanda farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanların entelektüel birikimlerini dünya kamuoyuna sunacak bir Uluslararası Diyanet Yayınevi kurulmalıdır.
  35. Başka dillerde İslam ilahiyatı ve düşüncesinin entelektüel boyut ve uzmanlık düzeyinde desteklemeye yönelik olarak Başkanlığın koordine ettiği başta Uluslararası İlahiyat Projesi (UİP) olmak üzere Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) kanalıyla yürütülen burs programlarının hedef ve verimliliklerini periyodik olarak değerlendirecek bir “Uluslararası İlahiyat Programları Yürütme ve Takip Kurulu”  oluşturulmalıdır. Bu kurul eş zamanlı olarak, gerek Başkanlık gerekse ülkemizdeki ilahiyat fakülteleri ile diğer ülkelerdeki emsalleri arasında akademik işbirlikleri geliştirmelidir.
  36. Başta Batı ülkeleri olmak üzere bütün dünyada İslam ve Müslüman karşıtı söylem ve eylemlerin Müslümanların bireysel ve toplumsal varlıklarını ve kimliklerini tehdit edecek boyutlara ulaştığı gözlemlenmektedir. “İslamofobi” olarak adlandırılan bu olgu ile mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi için insan hakları ve temel hürriyetler çerçevesinde bir strateji geliştirilmesi etkin sonuçlar doğuracaktır. Bunun için Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kuruluşlar, yerel hukuki zeminler ve anayasal çerçevelerin sağladığı imkânların kullanılmasına dönük girişimlere öncelik verilmelidir. Bu nedenle hak ve özgürlük ihlalleriyle mücadele amacıyla Müslümanlar tarafından kurulmuş organizasyonlarla işbirliği geliştirilmeli ve onların tecrübelerinden yararlanılmalıdır. Müslümanlara veya başkalarına yönelik hak ve özgürlük ihlallerini izleme, belgeleme ve gerekli hukuki mercilere iletme noktasında ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gitmesi teşvik edilmeli ve Başkanlık süreç içerisinde bir “İslamofobiyle mücadele birimi” oluşturmalıdır.
  37. Savaş, terör ve zulümler dolayısıyla zor günler geçiren İslam coğrafyasından ülkemize pek çok insan göç etmiştir. Dil, din, ırk, mezhep ve meşrep ayrımı yapmadan yüzyıllarca mazlumların sığınağı olan bu topraklar bugün de aynı sorumluluğu yüklenmenin haklı onurunu taşımaktadır. Zorda kalmış tüm insanlara el uzatmayı kendisine bir vazife addeden ülkemizin alicenap insanları savaş bölgelerinden göçmek zorunda kalan tüm mazlumlara kucak açmayı İslami ve insani bir görev addetmiştir. Buna bağlı olarak ülkemize sığınan mazlumların dinî, insani ve kültürel ihtiyaçlarını karşılama çalışmalarını başarıyla sürdüren Başkanlığın, bu alandaki yetki ve imkanları artırılmalıdır.
28.11.2019

https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/26146/diyanet-isleri-baskani-erbas-6-din-srasi-kararlarini-acikladi

06 Kasım 2019

BURASI KAYBOLDUĞUN YERDİR



Burası kaybolduğun yerdir

Burada ne arıyorsun?
Yakınlarını mı, dostlarını mı, sevenlerini mi ya da sevdiklerini mi?
Yoksa yaşadığın anıları, eski dostları, ilk çocukluk arkadaşı veya hatırlamak bile istemediğin kötü şeyleri mi?
Kimisinin, belki de çoğunun, ne aradığını bile bilmediği bir yer burası.
Ölümsüzlük diyarı burası.
Hayallerin şekillendiği, umutların yeşerdiği ve zamanın hiç tükenmediği bir yer.
Gülersin, ağlarsın, eğlenirsin, zevklenirsin, hiç usanmadan vaktin nasıl tükendiğini fark etmezsin bile.
Ne gece olur burada ne gündüz.
Ne mesai saati var ne de tatil.
365 günde 24 saat yaşanan, ömrünün sonunu şimdilik hiç kimsenin kestiremediği bir zamansızlık diyarı burası..

Resimler, videolar, hikayeler, anılar, paylaşımlar, yorumlar ve emojilerin dünyası burası.
Aslında kimsenin hükümran olmadığı bir alem gibi görünür.
Tıpkı kumarhane gibi. Her zaman sahibi kazanır.
Gelen geçen zamanını ve parasını tüketir burada, bir de umutlarını.
Sahicilik yok çünkü.
Görsen de sevdiğine dokunamazsın. Sesini duyamazsın.
Evet, duyabilirsin fakat o ses onunki değil cihazın sana ilettiğidir.
Resimler ve videolar da aynısı değildir aslının.
Hepsi kurgu ve sana gösterilendir.

Ne yazık ki alıştı(rıldı)n bu duruma.
Zavallısın.
Sahicilikten uzaklaştıkça, dibine daldıkça bu sanal alemin, kayboldun gittin be dostum.
Burası çok girift, gizemli, kurgulu, tuzaklı, içine çeken öyle bir kuyu ki; dipsiz ve çok derin.
Burası kaybolduğun yerdir senin.

Peyami Bayram
06.11.2019
İstanbul

İki yıl önce bunları yazdığımda olmayan bir kavram var bugünlerde: METAVERSE

Sanal alemde dijital dünyanın tüm imkanları kullanılarak paralel bir yaşam alanı oluşturuluyor.

Facebook, Instagram ve WhatsApp uygulamalarının sahibi olan firma yeni sanal dünyaya daha fazla sahip olma iddiasıyla adını da META olarak değiştirdi.

Bilgisayar başından kalkamayan, tableti ve akıllı telefonu elinden bırakamayan insanlar sanal gerçeklik gözlüğünü de takarak gerçek dünyanın dışında artık daha fazla vakit geçirecekler.

Peki, kabul edelim, bu da çağın getirdiği zorunlu bir hal olarak karşımızda. Tamam, bu ortamı kurgulayanlar buraya çektikleri kalabalığın haz ve heyecan duyguları sayesinde oldukça önemli miktarda para kazanacaklar, bunu da anladık.
Gel gelgelelim gerçek hayattaki işleri kim yapacak?

Eskiler derlerdi ki: Sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa!

Sevgili gençler ve geleceği düşünen kıymetli ebeveynler, lütfen gerçeklikten kopmayalım!

Bizi gerçeklikten uzaklaştıranların gerçek dünya ile ilgili muhakkak büyük ve önemli planları vardır, bunu unutmayalım!

Yoksa ne mi olur?

O sanal dünyanın zevk ve heyecanına kapılan insan gerçek yaşama döndüğünde bırakın evi, barkı altındaki sandalye bile kiralık hale gelmiş olur.

Tıpkı bir bağımlının hali gibi, değil mi?

İşte böyle, en iyisi bağımlı olmamak, yoksa kurtulmak neredeyse imkansız!

06.11.2021
İstanbul

19 Ekim 2019

Bugün ve Sonrası

Bugün ve Sonrası

Daima bir sonraki merhaleye ulaşmak için sabırsızlanıyoruz.
Elde etme ihtimalimiz çok düşük bile olsa daha konforlu ve hatta lüks bir hayata erişmek için çaba sarf edip, didiniyoruz.
Bu yüzden, belki de beyhude koşturmaca sebebiyle, içinde bulunduğumuz anı ve ortamı çoğu zaman  ıskalıyoruz.
Halbuki yaşadığımız her bir an birikerek bizim bir sonraki merhalemizi hazırlıyor.
Her gün kumbarasına bir lira atmak veya herhangi bir kağıt kırpıntısı atmak gibi bir durum aslında bu.
Tercih bizim.
Ya bundan sonraki merhale/hayat için bir şeyler biriktirir ve biriktirdiklerimizle refah ve huzur içinde yaşarız ya da elemli bir ziyan bizi bekliyordur.
Karar bizim.

"Kadınlar, soy-sop, kariyer, yük yük altın ve döviz, lüks arabalar, hisse senetleri, emlak ve bol kazançlı işler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.
Bunların hepsi dünya hayatının geçimliğidir.
Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır."  (Âl-i İmran 3:14 günümüze uyarlaması)

Peyami Bayram
19.10.2019
Çin, Yangjian

14 Ekim 2019

Medyada Gördüğümüz, Duyduğumuz Haberlere Ne Kadar Güvenelim?

Medyada Gördüğümüz, Duyduğumuz Haberlere Ne Kadar Güvenelim?


Sanırım Ekim 1996 idi, İzmir'in Aliağa ilçesindeydim. Bir akşam üzeri  bir siyasi parti ilçe başkanı olan aile dostumuz Faysal Bey aradı ve bana Bosna Hersek'ten gelen bir misafiri olduğunu ve benimle tanıştırmak istediğini söyledi. Bu misafirin Bosna savaşında komutanlık yapmış olduğunu da söyleyerek benim mutlaka görüşmem gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Ben de kendisini kıramadım ve yanlarına gittim. 40-45 yaşlarında aksanı bozuk bir Türkçe ile konuşan misafir anlaşılan bizim arkadaşları oldukça heyecanlandırmıştı. Bosna savaşının anıları çok tazeydi. Hele ki Srebrenitsa katliamının üzerinden henüz bir yıl geçmişti. Bütün Türkiye'yi acıya boğan ve bir türlü yardım ulaştırmaya çalıştığımız o mağdur ve mazlum kardeşlerimizden biri, hem de bir komutan, bir gazi şu anda karşımızdaydı.

Peki bu kişinin sözlü olarak anlattıklarından başka bizi ikna edecek bir kanıt var mıydı? Evet, bu misafirin elinde belge niteliğinde bir yayın vardı. Savaşın en yoğun zamanlarında o günlerdeki Türk medyasının özellikle islamcı kesiminde yoğun bir Bosna haber, yorum ve makaleleri yayınlanmıştı. Yörünge dergisi de o yıllarda islâmî, özellikle milli görüşçü kesimde oldukça popüler bir dergiydi. Bizim misafirin elindeki belge niteliğindeki kanıtı da işte bu derginin kendisini kapak konusu yaptığı ve 8-10 sayfa resimli bir röportajının yayınlanmış olduğu bir sayısı idi.

Bir de bu misafir o röportajın yapıldığı günlerde bir çok parti, dernek ve vakıf ziyareti yapmış. Bu ziyaretlerde çekilmiş bol miktarda resim de çantasındaydı ve bunları da arkadaşlarımızla beraber gördüğümüzde misafirle ilgili ben hariç bütün arkadaşlar ikna olmuşlar ve gözyaşları ile anlattıklarını dinliyorlardı.

O akşam bir çok arkadaş bu misafiri görmek için toplandı, onun bozuk ve aksanlı bir Türkçe ile anlattığı abartılı savaş hikayelerini dinledi. Bir kısmı gözyaşlarını tutamadı. Ben ise bu misafirin anlattıklarını askeri yönden çok tutarsız ve çelişkili buluyordum. Biraz daha açık yakalamak için bazı sorular soruyordum. Aliya İzzetbegoviç ile ilgili sorularımda ise tamamen açık verdi. Eski Yugoslavya döneminde Aliya ile birlikte hapis yattıklarını bile söyledi. Savaşta cephe komutanı olduğunu söyleyen misafirimiz ne cephesini tam olarak tanımladı, ne üst ve bağlı birliklerini, ne diğer komutanları. Hepsini duygusal hikayelerle geçiştirdi. Sağolsun arkadaşlarımız duygusallıkları ile sordukları sorularla benim başka türlü sorular sormama fırsat vermediler.
O gece misafirimizi benim evimde konuk ettik. Ben şüphelerimden dolayı misafiri temkinli ve kontrollü bir şekilde evimde yatırdım.

Gelelim misafirimizin sebebi ziyaretine. Bosna Hersek'te savaş sonrası yetim kalan çocuklar için kurulan bir vakıfta çalışan bu eski komutan(?), bizim gazi misafir, bu vakıf için İzmir'den kuru üzüm almaya gelmiş. Bizden de para veya maddi bir yardım da istemiyormuş(!). Sadece kuru üzüm almak için uygun yer arıyor, bizim arkadaşların tanıştırmasını istiyormuş.

Ertesi gün misafire bir arkadaşımızın yardımcı olması hususunda konuşuldu. Sabah bu arkadaşımızla misafirimiz Menemen'e üzüm tüccarları ile tanışmaya giderken ben arkadaşımızı bir kenara çekerek "sakın ola bu kişiye kefil olma, hatta sıradan bir yabancı gibi tanıştır ki esnaf da duygusal yaklaşmasın" dediğimde arkadaşım biraz garip karşılaşa da onu ikna ettim ve onları bu şekilde gönderdim.

Onlar gider gitmez ben de hemen telefonun başına oturdum ve bu misafir ile ilgili bilgi toplamaya başladım. O yıllarda cep telefonu herkeste yok, internet çok kısıtlı idi. Ben bu kişinin kim ve neci olduğunu Bosna Hersek Büyükelçiliği, Bosnalılar dernekleri ve buna benzer bir çok yurtiçi ve yurtdışı kurum ve kuruluştan sordum. Tahmin ettiğim gibi hiç kimse bu adamı tanımıyordu. Sonra Yörünge dergisini aramak istedim fakat telefon numarasını bir türlü bulamadım. Misafirin bize gösterdiği dergi çantasındaydı ve çanta benim yanımda emanetti. Derginin numarasını almak için bu çantayı açmalıydım. Şüphelerimde büyük ölçüde haklı olduğumdan da güç alarak yapmamam gereken bir şeyi yaptım ve misafirin bana emanet bıraktığı çantayı çok tereddüt etmeme rağmen açtım. İyi ki de açmışım dergiyi alırken çantada misafirin bize göstermediği bir çok resmini daha gördüm. Bu resimlerde misafirimiz pavyon benzeri yerlerde kadınlarla alem yaparken neşeli pozlar vermişti.

Neyse, ben dergiden numarayı aldım ve İstanbul'da Yörünge dergisinin merkezini aradım ve derginin genel yayın yönetmeni Resul Tosun ile görüştüm. Kendisine elimdeki derginin baskısının gerçek olup olmadığını, bu sayıda kapak konusu yaptığı kişiyi tanıyıp tanımadığını sordum. Bana verdiği cevapta o günlerde Bosna savaşı konusunda çok bilgi/haber ihtiyacı olduğunu kendilerinin de her buldukları haberi teyit etmeden hemen yayına verdiklerini, bu adamın haberini de böyle yaptıklarını ama sonrasında bir sahtekar olduğunu anladıklarını, bu yolla bir çok kişiyi de dolandırdığını öğrendiklerini, bu durumu da bir kaç ay sonra bir uyarı ve özür olarak dergide yazdıklarını söyledi. Ben de kendisine bir gazeteci, dergici, yayıncı olmadığım halde yanımıza gelen bu kişiyi saatlerdir araştırdığımı, emin olmadığım bir kişiyi dostlarımla tanıştırmaktan bile çekindiğimi, kendisinin bir yayıncı, dergici, gazeteci kimliği ile ve yaptığı yayınlarla insanlara doğru bilgi ve haber vermek gibi bir sorumluluğu olduğu halde niçin böyle özensiz ve dikkatsiz davrandıklarını, teyit edilmemiş bilgi/haberi yayınladıklarını, üstelik de bu kişiyi kapak konusu yaparak sayfalarca söyleşi yaptıklarını belirterek sert bir şekilde eleştirdim. Resul Bey de benim haklı olduğumu, bu konuda daha sonra özür yayınladıklarını, savaş günlerinde acil haber ihtiyacından dolayı bu hassasiyeti ihmal ettiklerini belirterek tekrar özür beyan etti. Fakat bence özürü de kabahatinden büyüktü.

Bizim hikayenin devamına gelecek olursak. Arkadaşım ve davetsiz misafirimiz döndüklerinde beni çok sert ve elimde tüm dergi ve fotoğraflarla buldular. Dolandırıcı olduğu anlaşılan şahsa derhal burayı terk etmesini söylediğimde "ben sizden bir şey almadım, para falan da istemedim" diyerek bir de utanmadan elimdeki dergi ve resimleri istedi. Ben de onları vermeyeceğimi derhal gitmezse polis çağıracağımı söyledim. Bunun üzerine kaçarcasına çıktı ve gitti.

Yaşadığımız bu olayla ilgili beni böyle davranmaya iten okullarda aldığım eğitimin yanında şu iki ayet çok etkili olmuştur;


Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. (Hucurat 6)

Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. (Mümtehine 10)


Şimdi şöyle o günden bugüne doğru bakınca medyanın ne kadar değiştiğini herkes biliyor. Hatta şimdilerde 18-20 yaşlarında olan gençlerimiz telefonsuz, internetsiz bir dönemi hiç bilmezler.

Günümüzde herkesin çok yoğun bilgi/haber etkisi altında olduğu aşikar. Ancak bu maruz kalınan haberler hangi süzgeçlerden geçirilerek bize ulaşıyor? Ya da tam tersi hangi odaklar/merkezler/kuruluşlar bu haberlerin nasıl servis edilmesine karar veriyorlar. Aslında ne oluyor ve bize ne gösteriliyor, sunuluyor?

Bir de sosyal medya denilen herkesin haber/bilgi yaydığı bir mecra var ki ömür törpüsü.

Sevgili okuyucu hakikati mi arıyorsun, bizzat ve bilfiil yaşadığın, sanal olmayan ailen, akraban, komşun, arkadaşın, işverenin, çalışanın, müşterin ve elinin dokunabildiği tüm insanlar ve diğer canlılarla sahici ve sağlam ilişkiler kur. İlken insanlık ve iman ettiklerin olsun. Benim ilkem Bakara Suresi 177. ayette Rabbimizin buyurduklarıdır:

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.


Peyami Bayram
14.10.2019
İstanbul

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...