Nasihat 6
Gençlerin yetiştirilmesi bağlamında aslında okulların çoğu bir işe yaramaz, hatta en iyisi bile..
Şayet bir insanın amacı, hedefi, ülküsü, ideali ve istikbale dair bir planı yoksa verilen eğitimi nerede öğüteceğini, nasıl sindireceğini ve hangi yolda sarfedeceğini bilemediğinden öğrenim hayatı diploma edinme sürecinden öteye gidemiyor.
Çocuklarımıza bir istikamet çizemez, onlara koşacakları bir hedef gösteremez, içinde bulundukları zamana ve mekana ilişkin farkındalık düzeylerini artırmalarına yardımcı olamaz isek yarınlarımız için hiç bir şey yapmış olamayız.
Kim ne derse desin aileden daha iyi bir okul, ebeveynden daha iyi bir öğretmen olamaz. Bu sebeple evlilik ve çocuk dünyaya getirme konusunda gençlerimize çok iyi rehberlik edilmeli, duygu ve bilgi düzeyleri yükseltilmeli, maddi yönden sosyal ve kamu desteği sağlanmalıdır.
Eğitim sistemi çocukların istidadı ve toplumun ihtiyacına göre meslek odaklı planlanmalı, buna bağlı olarak çocuklara üretime katkıda bulunmanın hazzı hissetirilerek mesleki motivasyon ilk andan itibaren sağlanmalıdır.
Hayatın içinde canlandırılmayan bir fikir, bir ideoloji veya bir din insanlığa bir katkı sağlamaz, tarihin akışına müdahil olamaz ve böylece müntesiplerinin iddiaları da boşlukta kalır.
Halis niyet,
Samimi gayret,
Azami cesaret,
Doğru istikamet,
İçtimai muavenet,
Himmet-i devlet,
İnşallah sonu selamet...
Peyami BAYRAM
24/10/2018
Hong Kong - İstanbul
27 Ekim 2018
23 Ekim 2018
Bugün günlerden Aşura
Aşura gününde yaşanan Kerbela acısının ve belki bugünlerdeki müslümanlar arası her türlü çatışmanın temeli iktidara karşı nasıl bir muhalefet güdüleceği konusunda hala adam akıllı bir teamül geliştiremeyen biz müslümanların hilafet tarihinin başlarındadır sanırım.
Resulullah'(as)'ın vefatından sonra Hz. Ebubekir'i tanımayıp beyat etmeyen, daha sonra Hz. Ömer zamanında ona beyat etmeyen, Hz. Osman döneminde yine beyat etmeyen bazı sahabeler vardı.
Hz. Ali'ye geldiğinde artık iktidara karşı olanlar muhalefetin boyutlarını çok ileri götürüp silaha sarıldılar.
Gerçi önceki iki halife de muhaliflerin sinsi planları ile katledilmişlerdi ama karşılıklı cephe oluşturup silahlı çatışmaya gidilmemişti.
Muhalifler Hz. Ali'nin karşısına silahlı birliklerle dikildiler, daha da ileri gidip mızrakların ucuna Kur'an ayetleri asıp saldırdılar. Başlarında ise Hz. Aişe annemiz vardı maalesef.
Şimdi ben diyorum ki orada olsaydım ben de annemin karşısına dikilirdim.
Çoğunluğun beyatını alan iktidara karşı olduğu için.
Birliği bozduğu için.
Muhalefeti çatışmaya, çarpışmaya döndürdüğü için.
Bu tutumun bugünkü mezhep yaklaşımları ile bir alakası da yok üstelik.
Delilsiz, mesnetsiz, kulaktan dolma haberler,
haber görünümlü yönlendirmeler,
deformasyon mahsulü bilgiler,
sloganik ve sığ söylemler,
ne idüğü belirsiz kişilerin iftiraları,
mali kaynağı şüpheli kişi ve kuruluşların her türden faaliyetleri,
insanların hassas duygularını sömüren kışkırtmalar,
bir de günümüzde istihbarat örgütlerinin kontrol/güdümündeki her türlü medya.
Bunlar muhalefetin kullandığı yöntemler olmaya devam ediyorsa ve iktidardakiler de bunun diğer cephesi oluyorsa bizim yirmibirinci yüzyılda olmamız bir şeyi değiştirmeyecektir.
Kerbela'nın adı Dağlıca olur, Şemdinli olur, Hakkari olur, Suruç olur, Ankara olur.
1400 yıldır şeytanın temsilcileri şekilden şekle girdiği bu coğrafyada bu zamanlarda da IŞİD olur, PKK olur, İsrail olur, MOSSAD olur, Almanya olur, CIA olur, İngiltere olur, Rusya olur.
Müslümanların iktidarı da muhalefeti de şu ilahi düsturları benimseyip yaşam tarzı haline getirse dünyadaki bu acı, gözyaşı, göç, kan ve ölümler yaşanmazdı;
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği önerip emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk (“ümmet”) bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır.”(Âl-i İmran (3), 104.)
“Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı topluluk/ümmetsiniz. Çünkü iyiliği önerir, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız..”(Âl-i İmrân (3), 110.)
Hiç istemem fakat korkarım ki bizim birlik, beraberliğimiz ve bir sancak altında toparlanmamız geçmişte olduğu gibi ancak küffarın topyekün taarruzu ile mümkün olabilecek.
Allah'ın son resulü Hz. Muhammed(sa) bu ayrışmanın, kutuplaşmanın ve ırk/kavim/kabile tasssubunun acı neticelerini o günkü ortamdan örnekle çok açık ifade etmiş;
“Nizâr evlâdı: “Yetişin ey Nizâroğulları! “ Yemenliler de: “Yetişin Ey Kahtanoğulları!” dedi mi, hemen tepelerine felâket iner; hemen Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar: Hepsine birden de kılıç musallat olur.”
(Hadîs-i Şerîf, Nuaym bin Hammâd, Fiten 1-396)
Aşuranın tarihte bir gün olarak takvim yapraklarında kalmasını ne çok isterdim.
Peyami Bayram
23/10/2015
10 Muharrem 1437
Bakü, Azerbaycan
Bu yazıyı haklı çıkarırcasına bir de FETÖ musibetini gördük o günden bu yana.
Allah sonumuzu hayır eylesin.
23/10/2018
Hong kong
20 Ekim 2018
Günah ve iman,,
Günah işlemekten korkmayan yoktur, yasak fiili yapmanın nefse verdiği anlık hazzın cazibesidir aklı baştan alan, gönül çelen. Sonuçta nefsaniyetle elini ateşe uzatanın eli yanar, lakin pazarlıksız bir imanla bedeni ateşe atılana gül bahçesi sunulur.
18/10/2018
İstanbul
18/10/2018
İstanbul
06 Ekim 2018
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Çok konuşan,
çok eleştiren,
çok yorum yapan,
ve
ne hikmetse
çok bilen(!)
bir toplum olduk.
Bu bize
sivilliğin,
demokrasinin,
özgürlüğün
ve de çağdaşlığın
bir getirisi sanırım.?
Sorsan
herkes
demokrat,
özgürlükçü,
halkçı,
namuslu,
hak-hukuk güder,
vatansever,
bilimsellikten yana,
vs.
Sanki bu ülke
yaşamadı darbeleri,
sanki bizim gençlerimiz
kırmadı birbirini,
sanki biz değiliz
birbirini ötekileştiren,
sınıf ve statüler
oluşturan,
sanki Amerikalılar
vergi kaçırdı,
sanki Çinliler
üretti bozuk malları,
sanki Fransızlar
yaptı çürük inşaatları,
ya da Ruslar
kadınlarımıza şiddet
uyguladı
bu ülkede.
Hepimizin
elleri kirli!
Hepimizin elinde
kendimizi karanlıkta bırakan
tam karşıya tuttuğumuz
bir el feneri.
Aynaya bakmayı
sevmeyen
bir toplumuz.
Kendi kusurlarımıza
mazeret üretmekte,
"öteki"nin
kusurunu abartmakta
çok mahiriz.
Özellikle gençlerimize
seslenerek
diyorum ki;
eğer
bu bozuk düzenin
değişmesini istiyorsak.
Hepimiz
derhal
mıntıka temizliğine
başlamalıyız.
İlk önce
kendi ellerimizi
yıkayarak elbette...
Ne diyordu
Meryem'in oğlu İsa(a.s);
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Peyami Bayram
26.09.2013
İstanbul
Çok konuşan,
çok eleştiren,
çok yorum yapan,
ve
ne hikmetse
çok bilen(!)
bir toplum olduk.
Bu bize
sivilliğin,
demokrasinin,
özgürlüğün
ve de çağdaşlığın
bir getirisi sanırım.?
Sorsan
herkes
demokrat,
özgürlükçü,
halkçı,
namuslu,
hak-hukuk güder,
vatansever,
bilimsellikten yana,
vs.
Sanki bu ülke
yaşamadı darbeleri,
sanki bizim gençlerimiz
kırmadı birbirini,
sanki biz değiliz
birbirini ötekileştiren,
sınıf ve statüler
oluşturan,
sanki Amerikalılar
vergi kaçırdı,
sanki Çinliler
üretti bozuk malları,
sanki Fransızlar
yaptı çürük inşaatları,
ya da Ruslar
kadınlarımıza şiddet
uyguladı
bu ülkede.
Hepimizin
elleri kirli!
Hepimizin elinde
kendimizi karanlıkta bırakan
tam karşıya tuttuğumuz
bir el feneri.
Aynaya bakmayı
sevmeyen
bir toplumuz.
Kendi kusurlarımıza
mazeret üretmekte,
"öteki"nin
kusurunu abartmakta
çok mahiriz.
Özellikle gençlerimize
seslenerek
diyorum ki;
eğer
bu bozuk düzenin
değişmesini istiyorsak.
Hepimiz
derhal
mıntıka temizliğine
başlamalıyız.
İlk önce
kendi ellerimizi
yıkayarak elbette...
Ne diyordu
Meryem'in oğlu İsa(a.s);
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Peyami Bayram
26.09.2013
İstanbul
04 Ekim 2018
İnsanımız ne halde?
Bu ülkenin insanları
evde ana-baba,
okulda öğretmen,
işyerinde patron,
kışlada komutan,
karakolda polis,
evlenince koca
dayağı ile yo(ğ)rulmuştur.
Bu en azından bizim yaşlarda olanlara kadar böyledir.
Belki bu yüzden bizim insanımız;
biraz nobrandır,
yüzü gülmez,
bakışları donuktur.
Sosyal ilişkilerinde çekingen,
medeni cesareti noksan
ve en önemlisi;
belki bu yüzden şiddet eğilimli
ve her an patlamaya hazır barut fıçısı gibidir.
Sevgi tohumlarının ekilip
yeni filizlenecek sevecen,
güler yüzlü,
merhametli,
tatlı dilli,
hoş sohbetli,
özgüveni yüksek,
çalışkan,
özverili,
olgun ve asil karakterli
insan yetiştirmek için bu toprakları nadasa mı bırakmalıyız yoksa?
9 Eylül 2014
İstanbul
evde ana-baba,
okulda öğretmen,
işyerinde patron,
kışlada komutan,
karakolda polis,
evlenince koca
dayağı ile yo(ğ)rulmuştur.
Bu en azından bizim yaşlarda olanlara kadar böyledir.
Belki bu yüzden bizim insanımız;
biraz nobrandır,
yüzü gülmez,
bakışları donuktur.
Sosyal ilişkilerinde çekingen,
medeni cesareti noksan
ve en önemlisi;
belki bu yüzden şiddet eğilimli
ve her an patlamaya hazır barut fıçısı gibidir.
Sevgi tohumlarının ekilip
yeni filizlenecek sevecen,
güler yüzlü,
merhametli,
tatlı dilli,
hoş sohbetli,
özgüveni yüksek,
çalışkan,
özverili,
olgun ve asil karakterli
insan yetiştirmek için bu toprakları nadasa mı bırakmalıyız yoksa?
9 Eylül 2014
İstanbul
10 Ağustos 2018
Üç Mesele
Üç Mesele
Prof. Dr. Mete GUNDOGAN
Paradigma değişiminde doğru soruları sormak çok önemlidir. Eski paradigma ancak sorgulamalarla aşılabilir. Ancak bu sorgulamanın doğru sorular ile yapılması lazımdır. Eski paradigma zihinlerde kendi sorularını ve sorgulamasını da oluşturmuştur. Dolayısıyla, sizler eğer yeni bir paradigmayı anlamak istiyorsanız, soracağınız sorular aykırı ve bazen de saçma olarak da algılanabilir. Yine de sorgulamalar yeni paradigma doğrultusunda ısrarla devam ederse, bir de bakarsınız ki zihninizde yepyeni bir kurtuluş ya da kuruluş yolu açılmıştır. İşte bu yazımızda, yeni paradigmaya delil olacak üç temel meseleyi özetle anlatmaya çalışacağız.
Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) ile ilgili olarak temelde üç sorunun (meselenin) cevabının verilmesi gerekir. Bu üç soru, sistemi anlama açısından sorulması gereken en doğru sorulardır. BDPS zulmünün anlaşılmasına yönelik bütün sorular, bu üç mesele altında toplanabilir.
- Kullandığımız para kimindir?
- Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor?
- Devletimizin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?
İşte bu üç soruya cevap aramaya başlayarak zihnimizdeki mevcut paragidmanın yıkımına başlayabiliriz. Şimdi, bu üç meseleyi bunlardan türetilecek soruları irdeleyerek anlatmaya çalışalım.
Kullandığımız para kimindir?
Bu soru ilk bakışta size saçma gelebilir. “Hocam başka bir şey sormaya çalışıyor ama sanırım yanlış ifade etti” gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Hatta, “cebimdeki para benim alınteriyle kazandığım paramdır, tüketim hakkımdır” diye kestirip atabilirsiniz. “Benim bu boş işlerle uğraşacak vaktim yok” da diyebilirsiniz. Bu ve benzeri tepkilerin hepsi eski paradigmaya göre doğal tepkilerdir.
Ama, gerçeklerle yüzleşmeye hazır mısınız?
Cebinizde ya da emin olarak bıraktığınız bir başka yerdeki para, bir şirketin malıdır. Siz o malı kullandığınız için o yapıya kira vermektesiniz.
Şimdi burada hemen aklımıza şu iki soru daha gelmelidir. Pekiyi para bir ölçü birimi değil midir? Nasıl oluyor da mal olarak ifade ediyoruz?
Siz, paranın bir ölçü birimi olduğunu zannediyorsunuz ve ölçü biriminin mal olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Yerden göğe kadar haklısınız. Biz de zaten bunu söylüyoruz. Ancak ekonomi kitaplarında ya da anlatımlarında paranın ölçü birimi olduğu söylenmiyor! Şu şekilde ifade ediliyor: paranın üç fonksiyonu vardır. Ölçü birimi, değişim aracı ve değer depolama aracı. Halbuki, her menkul malın bu üç özelliği olabilir! O zaman bu şekilde ifade etmek, birinci olarak, algı yanılmasına sebep oluyor ikinci olarak da paranın bir mal haline getirildiğini ispat ediyor. O zaman ilk sorduğumuz soru çok anlamlı bir soru halini alıyor.
Madem ki cebimizdeki para bir maldır, o halde bu mal kimin malıdır? Kullandığımız para kimindir? Neden onundur? Neden devletin değildir? Bu mal (para) nasıl üretiliyor? Kullanım ömrü nedir? Bu şekilde kurgulamak zorunda mıyız? Bu işten en çok kazanan kimdir? Bu işin kaybedenleri kimlerdir? Bu malı kullanım karşılığında bir kira ödüyor muyuz? İşte bunlar gibi daha bir çok soru sorulabilir. Bu soruların bizi götürdüğü birinci adres Merkez Bankası’dır. Ancak rakamlara baktığımızda, piyasada Merkez Bankası’nın ürettiği paranın neredeyse 15 katı daha para olduğunu görüyoruz. Onu kim üretiyor diye sorduğumuzda karşımıza bankalar çıkıyor. Daha doğrusu bankaların para yarattığını anlıyoruz.
Pekiyi bankalar nasıl para yaratıyor?
Bankalar kendilerinde olmayan parayı havadan yaratarak var ediyorlar. Bankalar mevduatının belli bir oranını zorunlu karşılık olarak merkez bankasına yatırıyor. (Belli bir oranını yatırabildiği gibi, tamamını yatırınca o oranın katı kadar kredi yaratma kabiliyetine sahip oluyor!) zorunlu karşılığın belli bir oranını da ‘kredi’ adı altında yeni mevduat olarak kredi alanın hesabına yazıyor. Bu kredi, paranın sahip olduğu bütün kabiliyetlere sahiptir ve para gibi işlem görür. Bu kredi/para başka birine transfer edildiğinde, bu sefer o (havadan yaratılan) para sisteme ‘yeni’ mevduat olarak giriyor. Bu işlem böyle devam ediyor. Tabi bu sonsuz miktara kadar değil, kanunların öngördüğü oranlara kadar yapılabiliyor. Biz bu işleve Kısmi Rezerv Sistemi işlevleri diyoruz. Ancak burada bir hususun altını çizeriz. Görüldüğü gibi, bankalar aracı kurumlar değildir. Yani bankalar, kendilerinde var olan parayı ödünç isteyenlere veren aracı kurumlar değil bizzat parayı havadan yaratan kurumlardır. Kısmi Rezerv Sistemi işlevleri ile anlatmamız, mevcut mevzuat zorunluluklarından dolayıdır.
Pekiyi, bu şekilde üretilen para kimindir? Bütün bu soruların cevaplarını (gerçek olarak) verdikçe yeni sorular zihninizde doğuyorsa, o zaman bilin ki zihninizde yeni paradigma devrimi oluyor demektir. Bundan sonra herşeyi yeniden yapılandırmaya anlamlandırmaya başlayabilirsiniz.
Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor?
Bu ikinci mesele, bizlere şu açılımları getiriyor ya da getirmelidir. Madem ki para bir maldır ve sahibi vardır, o halde bu maldan ne kadar üretileceğine kim karar veriyor? Şimdi biliyoruz ki iki ana üretici var. Merkez bankası ve bankalar (yukarıda tarif ettiğimiz şekilde KRS işlevleri ile)
Merkez Bankası’nın ne kadar para üreteceğinin formülünü bir profesyonel yönetici şu şekilde ifade ediyor; “bu işin yarısı teknik yarısı da hissetme ile ilgilidir”! Bu ifadelere biz de katılabiliriz. Ancak ikinci grup olan bankaların üretimi tamamen banka müdürlerinin bir imzası ile gerçekleşiyor! Neredeyse bir kısıt yok gibidir. Teknik olarak mevduat munzam karşılıkları bir sınır olarak görülebilir ama iyi incelenirse, – işlevler tersten yapıldığında – onun da bir sınır oluşturamayacağı gayet aşikardır. Hem bankaların ürettiği para tamamen rakamlardan ibarettir. Çünkü bankaların para üretimi, Merkez Bankası’nın para üretimine benzemez.
Kısacası, ne kadar para üretildiği bütün milleti ilgilendiriyor ama ne kadar para üretileceği kararını millet vermiyor! BDPS sayesinde bankalar istedikleri gibi karar veriyorlar. Hatta burada ciddi etik sorunlar da vardır. Şöyle ki, bankalar olmayan parayı kredi olarak veriyorlar. Diyelim ki bir şahıs gitti bir bankadan 20 milyon lira kredi aldı ve bu kredi ile bir fabrika yaptı. Bu durumda, olmayan para ile parası olmayan bir şahıs kendisine bir fabrika yaptığına göre, o fabrika kimindir? Şahsın mı? Bankanın mı? Milletin mi? Devletin mi? Bu gerçekten çok çetin bir meseledir.
Neticede, hepimizi tek tek ve toplu olarak ilgilendiren para miktarında söz bize ait değildir! Diğer bir ifade ile, ne kadar para üretileceğine bir avuç adam kolaylıkla karar veriyor ama ceremesini milletçe biz hepimiz çekiyoruz. Ama ne çekiş! Piyasada hepimizi krallar gibi yaşatacak kadar para var olduğu gözüküyor ama hiç kimsede para yok! Hepimiz borçluyuz. Çünkü bu Borca Dayalı Para Sistemidir.
Kimin ne kadar para üreteceğinin kararını biz vermiyoruz. Bu kadar önemli bir konuda milletçe bizim bir sözümün geçerliliği yok! Ne ilginç değil mi?
Devletin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?
Tabi bu soru da başka bir faciayı gözlerimizin önüne seriyor. Hükümetler devlet adına borçlanma yapıyor. Devlet dediğimiz de biziz. Yani bizim milletçe oluşturduğumuz yönetim erkidir. Fakat, borçları bizler fert fert ödüyoruz. Yani sen ben ödüyoruz, vergi ve değişik harçlarla.
Pekiyi bizim adımıza borçlanmayı kim yapıyor? Hazine.
Nasıl yapıyor? Birkaç bürokrat birkaç bankacı ile biraraya geliyor ve devleti yani bizi hatta seni beni ne kadar borçlandıracaklarına karar veriyorlar. Diyebilirsiniz ki bütçe kanununda devletin bütçe açıklarını sürekli borçlanma ile kapattığını biliyoruz. Ancak bu konu çok farklı bir konudur ve teknik olarak BDPS içerisinde, bütçenin açık vermesi matematiksel olarak zorunludur. Açık da borçtur. Dolayısıyla bütçe kanununun parlamentoda oylanması sorumuza cevap oluşturmuyor.
Pekiyi bu borç alınırken borçlunun rolü nedir?
Sonuçta, hükümetlerin/devletlerin aldıkları borçları millet ödüyor. Ama ne kadar borç alınacağı, borcu ödeyenlere sorulmuyor. Bu durumda, bu sorunun şu şekilde sorulması daha isabetlidir: milletin ne kadar borçlandırılacağına kim karar veriyor? Örneğin ben borçlandırılmak istemiyorum. Benden sonra çocuklarımın da borç altında ezilen bir sistemde yaşamasını da istemiyorum. Ama benim bir şey söyleme hakkım yok! Çocuklarımın ise hiç yok çünkü onların bu sistemden haberi bile yok. O zaman, bu bir köle düzeni değil de nedir?
Mevcut parlamenter demokrasıde bizler sesimizi duyurmak için millet vekili seçiyoruz. Onlar da bizim adımıza karar veriyorlar. Madem ki sistem bu şekildedir, hiç olmazsa devletin her borçlanmasının kararını parlamento versin. Seçtiğimiz milletvekili karşımıza geldiğinde, “kardeşim neden beni bu kadar borçlandırdın?” diye sorgulayalım.
Ancak bu konuda borcu ödeyene herhangi bir söz hakkı verildiği yok. Bir avuç adam beni ne kadar borçlandıracağına karar veriyor. Sonra da bana habire borç ödemek düşüyor. Buna kısaca kölelik düzeni diyebiliriz. Çünkü birileri “devlet” kisvesi altında sürekli benim adıma borç alıyor ve bana sürekli borç ödemesi düşüyor. O halde ben de çıkıp (bu borçları reddetme adına) desem ki “bu devlet benim devletim değil”, bu şekilde en doğru işi yapmış olmaz mıyım? Çünkü siz, yaptığınız ’BDPS zulmüne’ devlet mefhumunu alet ediyorsunuz. Ortaya öyle bir “devlet” çıkarıyorsunuz ki bu “devlet” paranın sahibi değil, ne kadar para üretileceğine karar veren değil ama kendi adına beni ferden sürekli borçlandırıyor! Adeta, BDPS hapishanesinin gardiyanlığını yapıyor. O halde “devletin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?” sorusu, cevaplandırılması gereken en acil sorudur. Yoksa zihinlerdeki “devlet” her dem nefret (borç) biriktirmektedir. Bu böyle gitmez.
Neticede, tekrar ediyorum. Bu üç meselenin cevabını bulmak için yapacağınız irdelemeler zihninizde bir köle düzeni olan BDPS KRS zulmünü yıkmalı ve yeni paradigmaya genişçe bir yer açmalıdır. Kullandığımız para kimindir? Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor? Devletin ne kadar borç alacağına kim karar veriyor?
Bu kısa irdelememizin sonunda sizi önemli bir meydan okuma ile başbaşa bırakıyorum. Haydi bakalım, bu soruların cevaplarını bulmaya cesaretiniz var mı?
http://www.metegundogan.com/uc-mesele/#more-342
10 Nisan 2018
SEVMEK VE İSTEMEK
SEVMEK VE İSTEMEK
«Kendileri
zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. » (Haşr, 59/9)
“Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman
etmiş olamazsınız; iman etmeden de cennete giremezsiniz.”
Eskilerin “çarıklı erkan-ı harp” dedikleri güzel Anadolu’nun
saf aklı der ki "kuru kuru gadan alam, takır takır gurban olam".
Evet sevmek bir iddiadır ve her iddia mutlaka ispat ister.
Bu deyim tam da buna işaret ediyor. İspatı olmadığı takdirde en samimi sevgi
sözcükleri bile iddia olmaktan öte geçemez ve havada kalır. İnsan ilişkilerinde
biz bu çabayı gösterdiğimiz oranda sevgiye karşılık buluruz. Malumdur ki emek
sarf etmeden kazanç olmaz.
Mahlukun birbirine karşı ilişkisindeki bu külfet-nimet dengesi tamamen maddi gibi görünse de manevi/duygusal boyutta da böyledir. Ferhat’ın dağlar delmesi, Mecnun’un çöller geçmesi hep bu sebepledir. Kişinin sevdiğine bir hediye alması, ona ulaşmak için zahmete katlanması, bedel ödemesi ve hatta onun için çileler çekmesi boşuna değildir. Bu insani bir haldir ve bu durum hepimiz için aynıdır.
Seven tarafında olduğumuz kadar sevilen tarafında da yer alırız. İstemeye yüzü olması için vermeyi de bilmeli insan. Bunun her iki tarafında da insanı mutlu eden bir boyut vardır. Bu sebeple cimri, bencil ve hasis insanlar hiç mutlu olamazlar. Vermek sevgi ile olur, sevmek ise yürek ister.
Mahlukun birbirine karşı ilişkisindeki bu külfet-nimet dengesi tamamen maddi gibi görünse de manevi/duygusal boyutta da böyledir. Ferhat’ın dağlar delmesi, Mecnun’un çöller geçmesi hep bu sebepledir. Kişinin sevdiğine bir hediye alması, ona ulaşmak için zahmete katlanması, bedel ödemesi ve hatta onun için çileler çekmesi boşuna değildir. Bu insani bir haldir ve bu durum hepimiz için aynıdır.
Seven tarafında olduğumuz kadar sevilen tarafında da yer alırız. İstemeye yüzü olması için vermeyi de bilmeli insan. Bunun her iki tarafında da insanı mutlu eden bir boyut vardır. Bu sebeple cimri, bencil ve hasis insanlar hiç mutlu olamazlar. Vermek sevgi ile olur, sevmek ise yürek ister.
Bununla beraber pek tabii Allah'ı seven O'nun mahlukatını da
sever ve Allah için verir. Paylaşmak güzeldir, hatta dürüst, samimi, adil bir
yaşam için elzemdir. Lakin sevmek gibi paylaşmak da öğrenilen bir olgudur.
Sevgiyi tatmamış, paylaşımı yaşamamış bir insan ve toplum bu konuda mazurdur.
Peygamberler de insanlara tam da bunu öğreten numune insan/öğretmenlerdir.
Siyah-beyaz, zengin-fakir, yaşlı-genç vs. ayrımının olmadığı sevgiyle yoğrulmuş
toplumlar peygamberler eliyle büyütülmüştür hep. Dünyada buna benzer ilahi bir
kaynağı olmayan bazı öğretiler olsa da muhakkak bir tarafı boşta kalmıştır
onların.
Sevgi gözün gördüğünü kalbin hissetmesidir ve aynı zamanda
firasetli bir aklın bir ideali/fikri/müteali duyumsamasıdır.
Tekrar başa dönersek; insan cimrilikten uzaklaştıkça felah
bulacaktır. Bunun için vermeyi bilmelidir. Vermek ise ancak sevgiyle olur,
sevmeyen neyi/niye versin? Sevmek ise iman etmekle mümkün olan bir olgudur.
İnsan önce istemeyi bilmeli.
Kimden, ne isteyeceğini.
Nasıl isteyeceğini.
Şayet istemeyi bilmezse vermeyi de bilemez.
Allah insana vermeyi istemeseydi ona istemeyi vermezdi.
Biz aczimizi bilip, O’nun kudretini idrak ederek O’nun
sınırsız hazinelerinden(maddi/manevi) ihtiyaçlarımızı usulünce istersek O
muhakkak verir. Öncelikle buna bütün kalbimizle iman etmeliyiz, imanın aksiyona dönüşü ise şu şekilde olmalı kanımca;
- Ben acizim, yetersizim, yoksulum, kimsesizim, yol bilmezim, müşkilim. Bunu hissederek bilmek insan ve kul olmanın ilk şartıdır.
- Allah başlangıcı ve sonu olmayan, eşi/benzeri olmayan yüceler yücesi, doğurulmamış ve doğurmamış, görünür/görünmez her şeyin mutlak sahibi ve hakimi, bu sınırsız mülkünde en ufak bir ortağı olmayan, her şeyi yoktan var eden ve daima tasarrufu altında bulunduran, bunun için hiç kimse ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan mutlak ve tek yaratıcıdır.
- Ben acizane O’nun mülkünde O’nun yoktan var ettiği bir canım. Başlangıcımı nasıl yaratmışsa muhakkak benim benzerlerim gibi beni de ölüm beklemektedir. Bu ölüm bir yok oluş değil belki yeni ve farklı bir hayatın başlangıcıdır. Nasıl ki bu dünyaya gelmeden önce nerede ve ne halde olduğumu bilmiyor ve hatta hatırlamıyorsam da en azından annemin karnında bir müddet ömür sürdüğümü benim gibi herkes biliyor. Annemin karnında iken bu dünyayaya gelmek için maddi hazırlık geçirdiğim dönem gibi şimdi yaşadığım bu hayatta da bundan sonraki hayata ruhen/manen hazırlık yapmalıyım. Annemin karnında benim maddi/ruhi gelişimimi annemin kanı/canı vesilesiyle sağlayan Rabbim şimdi bana lutfettiği bu beden ve bunu idare eden akıl ve kalp/ruh/can ile benim için kesin bir akıbet olan ölüm anına kadar bana irade/insiyatif verdi. İşte bu insiyatifi/iradeyi kullanarak ulaşacağım akıbette muhakkak bir hesap beni bekliyor olacak. İşte bu yolda ilerlerken aczimi bilerek ama imkanlarımı inkar etmeden bu hayatı verenin istediği gibi neticelendirmek esas maksadım olmalı. Burada yapmam gereken kendi üzerime düşen maddi ve manevi gerekleri yerine getirirken Allah’tan eksiklerimi tamamlamasını ve yanlışlarımı düzeltmem için bana fırsat vermesini istemeliyim. Ben aciz bir yaratık olduğumdan eksik ve yetersiz olacağım için O’nun yardımını istemeliyim. Ayrıca aczimden ötürü yaptığım hatalarımın affını ve telafisi için yeni fırsatlar vermesini yine O’nun sınırsız hazinelerinden O’nun merhametine sığınarak istemeliyim.
- İsterken O’nun vereceğinden en ufak bir tereddütüm olmamalı ancak istemek için de yüzüm olmalı. İnsan çalışmadığı bir işten ücret alabilir mi? Sürmediği topraktan ürün alabilir mi? Çıkmadığı bir yolda mesafe kat edebilir mi? İşte böyle; ben de önce hayatım için bir fikrim olur, bunun için çaba sarfeder, emek verirsem ve maddi/fiziki/zihni bütün imkanlarımı kullanırsam işte bir beşer olarak yapmam gerekenleri yapmış olurum. Kusursuz bir varlık olmadığım için muhakkak eksik ve kusurlarım olacaktır fakat imkanlarımın tamamını kullanmış olmam benim Rabbimden yardım istemek için uygun bir zemindir ve hatta elzem olandır. Mesela bir işçi çalıştığı işte kendisi yapması gereken emek ve çabayı göstermeden nasıl ki kimseden yardım isteyemezse ben de hayatım için yapmam gerekenleri yeterince yapmadan Allah’tan isteyerek O’nu kendime (haşa)hizmetkar etmiş gibi olurum. Aslında O benden kendisi için bir şey istemiyor, zira O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. İhtiyaç sahibi ben isem önce benim çabam gerekir bilahare O’nun yardımını isteyebilirim. Allah’tan yardım isterken yani dua ederken o konuda bir çabamın, emeğimin olması gerekir.
Peyami Bayram
10/04/2018
İstanbul
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...