07 Mayıs 2013

01/05/2013


Kapitalist mantık emeğin hakkını kendi oluşturdukları emek pazarına göre öder. Emeğin gerçek değerini ödeyebilen adil sistem ancak bidayette ve ahirette eşitlenme bilinci taşıyan ilahi kaynaklı vicdandır. Eşitlik ve adalet ölçüsünde yapılan bölüşüm/paylaşım sermayenin karşısında emeğe hakettiği değeri verebilir ancak.
Sermayenin zulüm ve sömürü vasıtası olmadığı, emeğin kutsallığının bilinir hakkının ödenir olduğu barış ve kardeşlik dolu bir dünya elbette mümkün.

01/05/2013


Mutluluk bazen lokal, bazen süreli, bazen periyodik, bazen kısmi, bazen sübjektif ve bazen de konjonktüreldir. Aslında insan hiçbir zaman dünü, bugünü ve yarını ile hem şahsi hem de ailevi/toplumsal sınırsız ve sonsuz mutluluğu bu dünyada yakalayamaz. Bir resim düşünelim kompozisyon olarak her şey yerli yerindedir fakat bazı detaylar resimde boş bırakılmış olsun. Mesela resimde bir çaydanlık var ve kulpu yok, masa etrafında sandalyelerde oturan insanlar var fakat ressam oturan bir insanın altına sandalye çizmemiş. Zihin bu eksikleri tamamlayacaktır ve resmi tam görmeye çalışacaktır. İşte bütün mesele budur. Siz resmin tamamını görmeye odaklanır ve mutluluk katsayınızın yüksek olduğu anları resmin içindeki uygun yerlere yerleştirirseniz zihin kalan boşlukları dolduracaktır. Yoksa sürekli mutsuzluk diye bir hal muhaldir.
03/05/2013

Yine akşam oldu;
bir ömür daha tükendi.
Ölüm/uyku yaklaştı.
Başını koyunca yastığa;
hesap başlar,
Mizan kurulur.
Kim bilir belki
sabah olur?




*****


Bazıları içindekini dışarı boca etse;
hiç de göründüğü gibi olmadığını anlarsın.
Sen yine de insanın söylediğinden çok yaptıklarına bak.



*****


Ümitle başla,
sevgiyle yürü,
paylaşarak çoğalt,
unutarak azalt,
bağırmadan konuş,
konuşmadan yap,
yaparken hisset,
yapınca unut,
ve
gülümse.



*****


Her sabah ölümden sonra dirilir gibi, her gün yeni bir hayat gibi. Nedir bu kavga, nefret, haset, zulüm, ikiyüzlülük?Akşama ölmeyecek misin?

22 Nisan 2013

Nasihat 1

Nasihat 1

Evladım, dikkat et! Aklını kimseye kaptırma, özgürlüğünü ancak aklını korumakla kazanırsın. Sana sağdan ve soldan yanaşanlara karşı uyanık ol!
Dünyada senden menfaat temin etmeyen biri varsa onu ara ve bul. 
Aklını ve kritik düşünme kabiliyetini geliştir ki aradığını bulmakta yanılmayasın.
Doğada süslü ne varsa tehlike onunla beraberdir. Süslü laflara, süslü insanlara ve süslü vaadlere sakın aldanma! Unutma ki cennete de süslü yollardan varılmaz!

Kim sana dikensiz gül bahçesinden bahsederse ondan sakın.

Aynı şekilde gül kokusu diye sana süslü ambalajlarda bir takım şeyler sunan satıcılara da dikkat et!Onun sattığı ya gül kokusu değildir ya da orada senin için çok tuzaklar vardır. Masum gözüken şeytanlar işte böyle tuzak kurar senin aklına.

Unutma ki aklını yitirir veya başkasına kaptırırsan artık gideceğin yönü sen seçemezsin. Vardığın yerden de kurtulman gittikçe güçleşir.

Bir de aklının kalbinle irtibatını hiç koparma. Akıl kalbinin pusulası olursa istikameti şaşırmazsın. Akleden kalbin varacağı yer esenliktir.

Her an seçme hakkını kullanmaktasın. Unutma ki seçtiklerinin yanında seçmediklerin de var olmaya devam edecektir. Tercih etmediklerinle veya benzerleri ile tekrar karşılaşman muhtemeldir. Hatta onlar karşına çok daha albenili gelebilirler. Eğer akıl pusulan manyetik bir alanın etkisinde değil ve kalbin de safiyetini yitirmemişse o süsler senin için tanıdık gelir. Tercihinde yine ve asla yanılmazsın. İşte bu hayat yolu hep böyle sürüp gider..

Aklını ve kalbini bütün kirlerden ve tehlikelerden korumanın yolu hurafe, menkıbe, uydurma ve safsatadan arınıp tıpkı onu bize ulaştıran alemlere rahmet Hz. Muhammed(sav) gibi Kur'an'ı anlayarak okumak, yani hayata dokunmaktır.

Aman dikkat! Sakın sen de okuduğunu yaşantısına aktarmayan kitap yüklü eşeklerden olma!..

21/04/2013

28 Mart 2013

Ey Ademoğlu..

Yaratılanlar içinde insanın durumu diğerlerinden çok farklıdır. İnsan bütün yaratılmışların en şereflisi olarak hepsinin üstünde bir konuma yükselebileceği gibi bütün yaratılmışlardan hatta hayvandan aşağı bir dereceye de düşebilir.
"İnsan" yani "ademoğlu" olarak hepimiz aynı özden yaratılmış, ölümlü, zaafları olan, kendi kendine yeterli olamayan, başkalarına ve başka şeylere muhtaç birer varlıklarız bu dünyada. İşte bu mutlak gerçeği kabullenip kabullenmeme meselesidir aslında bütün meselelerin başı. ( Adem neslinin erkek ve kadınlarını eşitliğin ilk basamağı olarak gördüğümü belirtmeliyim, dolayısıyla burada bütün hanımlar "oğlu" ifadesinin içindedir, dilin kullanımı gereği ...oğlu denmektedir. )

Şeytan, atamız Hz. Âdem'e tam da bu zaafından yanaştı ve onun nefsini "ölümsüzlük" arzusuna kaptırarak ayağını kaydırdı. İşte hepimizin atası ve bir peygamber ve ilk insan olan Hz. Adem ilk günahı da böylece işlemiş oldu. Yüce Allah bu olayı bize bildirmekte ve hepimizi bu akıbete karşı uyarmaktadır.

Ayrıca Rabb'imiz şeytanın isyan ediş sürecini bize bildirmiş ve onun da eşitlerden biri olmaya itiraz ederek üstünlük taslayayıp yaradanına başkaldırdığını hatırlatmıştır.

Kanımca insanla şeytanın yolu burada kesişiyor. Yani yaratılışın değişmez yasa/şartlarına boyun eğmeyip, hatta bazılarını kendi lehine yorumlayarak avantaj elde etme(haddi aşma) girişimi insan egosunun şeytanla buluştuğu noktadır.

Aslında her doğum yeni bir yaratılıştır ve yeni bir Adem hikayesinin başlangıcıdır. Yoksa ne diye binlerce yıldır bu kıssa bütün kutsal kitaplarda ademoğullarına dikkatlerini çekmek için anlatılsın.

Sanırım şu hususları bize hatırlatmak ve düşünüp akletmemizi sağlamaktır murad-ı ilahi;
Ben bir Ademoğlu adem olarak benim gibi ademlerle eşitliği ne kadar özümseyebiliyorum? Ya da bu eşitliği inkar edip şeytanın tavrı gibi "ben üstünüm" mü diyorum?
Bence ademoğlunun İslam'a(yani barış ve esenliğe) girişinin birincil/ön şartı budur. Bu asgari şartı yerine getirmediğimiz sürece barış ve esenlik namına esas zemini kaybetmiş oluruz. Dolayısıyla bu zemini sağlama almayan bir insanın ibadetleri de boşunadır. Zira Allah'ın hiçkimsenin namazına, orucuna, haccına vb. ihtiyacı olmadığı gibi bunların aksine bütün insanlık bir olup Allah'a isyan etse yine O'na bir zarar veremez.

Tevhid islamın özüdür. Tevhidin zıddı ise şirktir. Şirk ise en büyük günahtır, çünkü şirk en büyük zulümdür. Zulüm haddi aşmaktır, hakkın karşısında olmaktır, hakka engel olmaktır veya en hafifinden ifade edersek hakkı görmemek/görmezden gelmektir.

Ey Ademoğlu, atılmış bir meniden yaratıldığını unutma ve yaratılışdan eşlerin olanları cins, renk, ırk, din, dil, bölge, statü, mezhep, meşrep farkı gözetmeden temel insan hakları bakımından ayrıma tabi tutma. Hiç kimseyi ötekileştirme.
Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkasına yapmayın.
İman etmedikçe ebedi barış ve esenlik diyarı olan cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, sevginin çoğalması için aranızda selamı yayın.

27 Mart 2013
İstanbul

18 Şubat 2013

KISA BİR MUHASEBE

1987 yılında Allah'ın insanlara en önemli ikramı olan akıl nimetini kullanmayı öğrenmek nasip oldu ve alemlerin efendisi çok esirgeyen ve bağışlaması bol olan Allah'ın lütfuyla Kur'an-ı Kerim ile tanıştım. Yani kendimle tanıştım, yüzleştim.
Bu tarihten sonra aklımı hiç kimseye ipotek etmedim çok şükür; zaman zaman dirsek temasım olsa da hiçbir gruba, cemaate, partiye, tarikata ve benzeri oluşumların hiçbirisine tabi olmadım. Halen de saygılı bir anlayış çerçevesinde haktan yana olan herkesle ve her kesimle müsbet ilişkilerimi sürdürüyorum. 
Daima Kuran'ı anlayıp hurafelerden uzak yaşama gayretinde oldum.
Her zaman araştırmayı ve sorgulamayı, körü körüne itaat etmemeyi yeğledim.
Hiçkimseci de olmadım; fakat kritik düşünme ve sorgulamayı İbrahim ve Musa peygamberlerin Kur'an'daki kıssalarından öğrendim.
Statükoyu ve içinde bulunduğumuz paradigmayı eleştirmeyi, özgürlüğü ve paylaşmayı ve azimle mücadeleyi ve Mekke'de imkan tükenince Medine kurmayı da Muhammed Resulullah(as)'dan öğrendim. 
Mevcut süregiden tahrif olmuş alışkanlık halindeki ritüelleri düzeltmeyi, toplumun kollektif bilincindeki yanlışları korkmadan söylemeyi de yine O'ndan öğrendim. 
Ne imanımdan şüphem var ne de sorgulamaktan korkum. 
Adetleri ibadet, Kur'an'ı ölüler kitabı yapan toplum en büyük düşmanımdır.

Peyami Bayram
18/02/2013
İstanbul

15 Şubat 2013

Beklemenin diyalektiği

Beklemenin diyalektiği


Beklemek aslında çoğunlukla bir farkında olma durumudur. Birisini, bir olayı, bir tarihi veya saati, bir neticeyi, bir kararı beklemek gibi. Bunlar bizim bir ön bilgi veya bize bildirilen bir haber üzerine beklemelerdir. Hayallerimiz, ümitlerimiz, sezgilerimiz, keder ve sevinçlerimizle bezenmiş duygularla bekleriz hep beklediklerimizi. 

Bir de farkında olmadan beklemeler vardır. Siz onu, o sizi bekler durursunuz; içten içe bir bir sızı, bir heyecan belki de bir korkuyla.. Bu tür bekleyişin vuslatının ne zaman, nerede ve nasıl olacağını hiç bilemezsiniz. Belki de, yok yok belki değil, muhakkak bunu bilmemek daha iyidir. Çünkü ölümü bildiğinde insanın yaşam çarkı dönmez. Dolayısıyla ölüm bizi, biz de ölümü farkında olmadan bekleriz.

Beklenti ise yukarıda bahsettiğimiz farkında olarak veya olmadan beklemenin dışında bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Beklemek kökünden gelse de bu bir ümit etme, heveslenme, arzulama ve çokça da yönelme içerir. Beklenti kişinin lehine olacak sonuçlardır aslında.İnsanın beklentileri eylemleri ile ne kadar mantıklı ve rasyonel bir ilişki kurmuşsa o kadar gerçekleşme ihtimali yüksek olur. Aksi halde hayallerde kalan bir hatıradan öteye geçemez. Beklentilerin olumlu sonuçlanması için emek vererek beklemek gerekir.

Emeksiz ekmek olamayacağı aşikarken beklentilerini ham hayallerde besleyenlerin beklemeleri sadece kaybettikleri zamandır. Bu kaybedilen zaman bazıları için bir ömrü doldurur bazen. Ne yazık!


15/02/2013

İstanbul 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...