24 Aralık 2025

Hz. İsa'nın Doğumu ve Resullerin Yolu


Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor.

Dünyada büyük güçlerin egemenlik çatışmaları mazlumların canını yakmaya devam ediyor.

Etrafımızda yoksullukla israfı da bir arada görüyoruz maalesef.

Müslüman dünyanın üç aylara girdiği bu günlerde Hristiyanlar da Hz. İsa'nın doğumunu kutluyorlar.

Biz Müslümanlar için Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar Allah'ın tüm elçilerinin izinde olmak imanımızın bir gereğidir.

Kur'an-ı Kerim'de Hz. İsa'nın peygamberlik vazifesi hakkında şunlar bildiriliyor:

"Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün eyledi.

Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil.”

Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar tartışırken de sen yanlarında değildin.

Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ Mesîh’tir, dünyada da âhirette de itibarlı ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır.

O hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak ve sâlih kişilerden olacak.”

Dedi ki: “Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?” Allah buyurdu: “İşte öyle, Allah dilediğini yaratır, bir işin olmasını istedi mi ona sadece ‘ol!’ der, o da oluverir.”

Rabbin ona yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.

Onu İsrâiloğulları’na elçi olarak gönderecek ve o şöyle diyecek: “Kuşkuya yer yok, işte size rabbinizden bir mûcize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah’ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah’ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır.

Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helâl olduğunu bildireyim diye gönderildim ve size rabbimden bir mûcize getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte doğru olan yol budur.”

Îsâ onlardaki inkârcılığı sezince, “Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sordu. Havâriler cevap verdiler: “Biz Allah için yardımcılarız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız.”

“Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygambere tâbi olduk; artık bizi şahitlerle beraber yaz.”

(Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur.

Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.”

“İnkâr edenleri dünyada da âhirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da olmayacak.”

İman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapanlara gelince, Allah onlara mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.

İşte bu sana okuduğumuz apaçık delillerdir, hikmet dolu sözlerdir.

Allah nezdinde Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona “ol” dedi ve oluverdi.

Gerçek, rabbinden gelendir. Öyle ise kuşkulananlardan olma."

Al-i İmran Suresi (3:42-60)

Allah tarafından bütün kadınlardan üstün olduğu ifade edilen annesi Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı dünyaya getirmesi ve İsrailoğullarının onlara karşı tavrı da şöyle ifade ediliyor:

"Kitapta Meryem’i de okuyup an. Hani o, evinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.

Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, ona ruhumuzu gönderdik; ruh ona tam bir insan şeklinde göründü.

Meryem, “Beni senden koruması için çok esirgeyici olan Allah’a sığınıyorum! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)” dedi.

Melek, “Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için rabbin tarafından gönderilmiş bir elçiyim” dedi.

Meryem, “Ben iffetsiz olmadığım ve bana bir erkek eli bile değmediği halde nasıl çocuğum olur?” dedi.

Melek cevap verdi: “Orası öyle; ancak rabbin buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir.”

Derken Meryem ona hamile kaldı, işte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi.

Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine getirdi. Meryem, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” dedi.

Aşağısından biri ona şöyle seslendi: “Tasalanma! Rabbin senin altında bir su kaynağı yaratmıştır.

(Şu) hurma ağacını da kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma -dökülsün.

Ye iç, gözün aydın olsun! İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok esirgeyici olan Allah’a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”

Sonra çocuğu kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!

Ey Hârûn’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz değildi.”

Bunun üzerine Meryem çocuğu işaret etti. “Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler.

Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah’ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.

Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emretti; beni zorba ve isyankâr yapmadı.

Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır.”

İşte Meryem oğlu Îsâ bu; şüpheye düşüp tartıştıkları konuda gerçek söz de bu.

Allah’ın bir evlât edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. Bir işe karar verdiği zaman ona sadece “ol!” der, hemen olur.

Îsâ şunu da söyledi: “Muhakkak ki Allah, benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. O halde O’na kulluk edin, doğru yol budur.”

Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne ulaşıldığında, vay o inkârcıların haline!"

Meryem Suresi (19:16-37)

Bugün (24 Aralık) Hz. İsa'nın doğum günü olarak kabul ediliyor. 

Bundan tam 2025 yıl önce Hz. İsa İsrailoğulları'na ebedi kurtuluş için bir müjdeci, yoldan çıkanlara da Allah'ın azabını bildiren bir uyarıcı olarak gönderilmişti. Aynı zamanda kendisinden sonra gelecek son elçi Hz. Muhammed'i de haber vermişti.

Gregoryen takvime göre 2025 yılında insanlar hala resullerin izinden gitmemenin acısını yaşıyor.

Her insanın önünde ölüm gibi kaçınılmaz bir hakikat varken bu savaşları, kötülükleri, günahkarlıkları  nasıl sürdürüyorlar? Allah'ın affı bu kadar genişken hatadan dönmemeyi anlamak oldukça güç.

"Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler." Bakara Suresi (2:123)

Doğduğu gün, vefat ettiği gün ve yeniden diriltileceği gün selam ve esenlik Hz. İsa'nın üzerine olsun.

Tüm pisliklerin, kötülüklerin ve her türlü kokuşmuşluğun yaşandığı dünyada dosdoğru yolun yolcularına selam olsun...

Peyami Bayram

24 Aralık 2025

Arnavutköy, İstanbul

17 Kasım 2025

Sorular ve Sorunlar

Çocuklar hiç çekinmeden her ortamda her türlü soruyu sorarlar.

Çocuklar merakları sosyal kaygılarından büyük olduğu, toplumsal sınırların henüz farkında olmadıkları ve beyinsel gelişimleri filtreleme mekanizmasını desteklemediği için sorularını çekinmeden sorarlar. 

Bu nedenledir ki çocukların önemli sorunları olmaz. Küslükleri çabuk son bulur, kırgınlıkları kolay onarılır. 

Yetişkinler ise soru sormaktan çoğu zaman imtina ederler. Kimi zaman sosyal kaygılardan, kimi zaman “ben bilirim”düşüncesiyle ve bazen de “ne gerek var” diyerek akla gelen sorular askıda bırakılır, zihnin bir köşesine atılır. Zira akla gelen sorular cevaplanmamışsa asla silinemez. 

Böylece insan büyüdükçe kendi kendine yeter hale geldiği zannına kapılarak sorularını azaltır. Öğrenmeyi, soru sormayı bir kenara bırakan insanın zihinsel gelişimi körelmeye, sosyal ilişkileri de zayıflamaya başlar. 

İşte bundan dolayı insan muhtelif sorunlarla baş başa kalır. Kendini yeterli görerek, çekingenliğinden, üşengeçliğinden veya ertelediğinden zihninde biriktirdiği sorular ayrı ayrı veya bir araya gelerek birer sorun haline gelirler. 

İnsan sorun sahibi olmamak için sorularını yerinde ve zamanında sormalı, tatminkar cevap buluncaya kadar da takipçisi olmalıdır. 

Öte yandan bir sorunu olduğunu düşünen insanın da o sorun ile ilgili kendi kendine sorular sorması ve cevaplarını araması gerekir. Yani insan sorunlarla sorular aracılığıyla yüzleşmek zorundadır. 

Fakat pek çok sorun artık insanın kendi kendine çözemeyeceği bir mesele haline gelmiştir. Bu yüzden bu tür sorunlarda zihninin derinliklerinde sakladığı soruları cevaplanması için bulup çıkaracak bir dosta ve belki de bir uzmana başvurmalıdır. 

Kısacası;

- Cevaplanmayan sorular soruna dönüşür. 

- Sorusu olmayanın sorunu olur. 

- Sorunlar sorularla çözülür.

- Sorularınızın peşine düşmezseniz sorunlar peşinizi bırakmaz.


Peyami Bayram

17 Kasım 2025

İstanbul 

08 Kasım 2025

Ebeveyn Olmak

"Eşek ölür semeri kalır, insan ölür esri kalır" demiş atalarımız.

Bence evlat sahibi olan her insanın yapabileceği en iyi eser geride bıraktığı hayırlı bir nesildir. Bu sebeple iyi ebeveyn olmak çok çok önemli. 

İnsan özellikle yetişme çağlarında yaşadığı olumlu ve olumsuz hatıraları unutmuyor ve unutamıyor. Ayrıca varsa yaşadığı psikolojik travmaları hayatı boyunca içinden bir türlü atamıyor ve bu travmanın büyüklüğü oranında sorunlarla boğuşuyor. Sorunlar bazen ufak arızalar şeklinde karşımıza çıkıyor, bazen de psikolojik/psikiyatrik vakalar şeklinde zuhur etmesinin yanında toplumsal yaşamda çok farklı türden arızalara, çatışmalara, hatta felaketlere sebep olabiliyor. İnsanın yetişme çağlarında yaşadıkları o derece önemli ki ebeveyn şefkati, sevgisi, ilgisi, eğitimi ve olumlu yönlendirmesi ile bir çocuktan bir mucit, bir dahi, bir ozan, bir zenaat erbabı, bir lider çıkabileceği gibi bunların tam zıddı ilgisizlik, sevgisizlik, şefkat noksanlığı ve eğitimsizlik ile o masum çocuğun bir haydut, bir terörist, bir seri katil veya sapığa dönüşmesi de büyük ihtimal değil öncelikle ebeveynlerin eseridir. 

Çocukları dünyaya getirme sebebi olabilirsiniz. Bu yemek, içmek gibi doğal ve fizyolojik olarak çok temel ve basit bir döngünün sonucudur. Tüm canlılar bu üremeyi yapar. İnsan ise tekamül ederse insan olur, insanlaşır. Irkı, dili, vatanı, inancı ve ideolojik görüşü ne olursa olsun dünyaya gelmesine vesile olduğu yavrusuna şunları verebilen ebeveyn insanlık ailesine faydalı bir birey kazandırmış olur:

- Tanrı'ya şirk koşmadan inanmak. O'ndan başkasına kulluk etmemek ve O'ndan başkasından yardım, tavassut beklememek.

- İnsanları hiç bir ön koşul olmadan sevmek. Her insanın kendisi gibi bir canı, hisleri ve değerleri olduğunu düşünmek.

- Eleştirmeden sevmek, bakmadan görmek, gönülden hissetmek.

- İffetli olmak. Haysiyetini ve namusunu korumak.

- Aile ve akrabalık ilişkilerini güçlü tutmak.

- Dostluklara önem vermek, dost kalmak, dostlukla yaşamak.

- Başta ailesi olmak üzere yakınlarına sevdiğini sözlü olarak, hediyeleşerek, gülümseyerek, yardımlaşarak, paylaşarak ifade etmek.

- Yüzünü tebessümle donatmak.

- Selamı her zaman, herkese vermek, hal-hatır sormak.

- Özü ile sözü bir olmak. Sözünün eri olmak.

- Helal lokma yemek ve yedirmek.

- Komşularla iyi geçinmek, yardımlaşmak.

- Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak.

- Cömertliğin varlıktan değil gönülden olduğunu her durumda ve ortamda göstermek. 

- Yoksulluk yaşarken bile çocuğuna yoksunluk hissettirmemek. 

- Yakınlarının mutluluğundan keyif almak, kederlerini paylaşmak. 

- Emanete ihanet etmemek.

- Vatanını sevmek. Milletine hizmet etmek.

- Kamu malını korumak.

- Doğayı sevmek, çevreyi korumak, doğal hayatı yaşatmak.

- Geçmişini bilmek, atalarını tanımak.

- Gıybet etmemek.

- Çalışkan olmak.

- Her nefes alışı bir umut bilerek umudunu hiç bir zaman yitirmemek. 

- Kanaatkar olmak, mevcuda şükretmek.

- Her gün bir iyilik yapmak.

- Ahde, dostluğa ve iyiliğe vefalı olmak.

Tüm bunların kaynağı ise inanç, sevgi, şefkat ve sabırdır.


Peyami BAYRAM

31 Ekim 2020, İstanbul

25 Ekim 2025

AKILLA İLGİLİ

 

Bernard Shaw:  

"Akıllı adam aklını kullanır. 

Daha akıllı adam başkalarının da aklını kullanır" 

diyor.

Şimdi bu durumda;

Akıllı mı olmalı?

Aklını mı kullandırmalı?

Ya da akılsız mı olmalı?

Hangisi daha doğrudur?

Bence herkes 

kendi konumuna ve şartlarına göre 

aklını kullanmalı

ve mutlaka 

başkalarının aklından da

istifade etmeli.

Ne demişler:

Akıl akıldan üstündür.

Bu üstünlük göreceli ve kategoriktir.

Dolayısıyla akıllı insan

başkasının aklına her zaman ihtiyaç duyar.

Başkalarının aklını kendi akıl süzgeci

ve katkısı ile kullanmak üstün bir başarı getirir.

Salt başkalarının aklıyla yaşamaksa

kişinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü yok eder.

Akılsız insan yoktur.

Aklını kullan(a)mayan insan vardır.

Onlara aklını kullanmayı öğretmek de 

akıllı insanların vazifesi olmalı.

Çünkü akıllı insanın

herkesin aklına ihtiyacı vardır.


24 Ekim 2014

19 Ekim 2025

Boşa vakit harcamak mı?

 Kıymetli arkadaşlar,


Sosyal medya ile ilgili şimdiye kadar bir çok eleştiride bulunmuştum.

Eleştiri yaparken kendimi de hiçbir zaman dışarıda tutmadım.

Yaklaşık üç aydır sosyal medyayı daha az takip ediyorum. Bunun bana çok şey kazandırdığını sizlere haber vermek istedim.


İngilizce, Rusça ve Arapça dillerine çalışıyorum.

İngilizce biliyordum fakat bilmenin sınırı olmadığı malum.

Arapça sadece okuyabiliyor, çok az kelime biliyordum.

Rusça'ya ise sıfırdan başladım.


Bu süre zarfında her üç dilde toplam iki bine yakın kelime öğrendim.

Şimdi İngilizcem daha iyi, Arapça'yı ve Rusça'yı temel düzeye getirdim.


55 yaşındayım, öğrenmenin yaşı yok. Hatta uzmanlara göre bu yaşta yeni bilgiler öğrenmek akıl ve beden sağlığı için de çok faydalıymış. Herkese tavsiye ederim. Özellikle gençlere.. 


Bizim gençliğimizde bu imkanlar yoktu. Lisedeyken İngiltere'den parayla pen friend kulübünden arkadaş bulup mektuplaşmıştım. Şimdi herşey cebimizde.

Vaktinizi boşa geçirmeyin, hiç olmazsa bir dil öğrenin.

Daha yapacak çok şeyler de var, ben şimdilik bunu tavsiye ederim.


Haydi gençler ve genç kalanlar..


Peyami Bayram 

19 Ekim 2021

İstanbul

03 Ekim 2025

Zaruret, İhtiyaç, Tahsiniyyat ve İsraf

İnsanız ve elbette noksanız.

Hayata tutunmak ve hayatta kalmak için  karşılanması gereken zaruri olan ihtiyaçlarımız vardır. 

Bunlar ZARURETTİR.

Zaruretin dışında insanın gereksinim hissettiği ve telâfi etmediği sürece sıkıntıya düşeceği ve bazı işlerini gereği gibi yapamayacağı eksiklikleri de vardır.

Bunlar İHTİYAÇTIR.

Bunların dışında bir de hayatı güzelleştirmeyi hedefleyen ve insanı mükemmeli aramaya teşvik eden zaruret ve ihtiyaç düzeyine çıkmamış gereksinim duyabileceği şeyler vardır.

Bunlar TAHSİNİYYATTIR.

Yukarıda sayılanlardan daha fazlası her ne gerekçeyle olursa olsun insana fazlalıktır, lükstür.

Bunlar da İSRAFTIR.

“...Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)

Günümüzde insanlar lüks yaşantıya özeniyor/özendiriliyor. Bu tuzağa düşen/düşmeye razı zavallı insanlar gelirinden çok harcama yapıyor. Bunun için bankalara borçlanıyor. Bir kısmı da maalesef kumar ve fuhuş gibi kötü yollardan bu açığı kapatmanın yolunu arıyor. Yani gereksiz şeyler için battıkça batıyor.  

İktisadi yaşam insanı madden ve manen mutlu eder.

İsrafın önüne geçilmezse insanı insanlıktan ve doğru yoldan çıkarır.

İsrafın zıddı ise cimriliktir.

Abbas (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Yanı başındaki komşusu açken tok olarak geceleyen kişi (olgun) mü'min değildir." Bu hadis bizlere hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun komşumuza yardım etmenin bir insanlık görevi olduğunu anlatıyor. Bu ahlakta olan bir insanın lüks tüketime yönelmesi, cimrilik etmesi ve israf etmesi düşünülemez. 

İnsanın aklını kullanarak iktisatlı yaşaması ve ahlaklı bir duruş sergileyerek daima empati yapması dünyada ve ahirette onu mutlu edecek yegane yoldur.


Peyami Bayram

3 Ekim 2025

Arnavutköy, İstanbul



30 Eylül 2025

Merhaba

Dostlar merhaba,

Yeni güne merhaba,

Taze sabaha merhaba,

Cıvıl cıvıl öten kuşlar merhaba,

Rızkını toplayan karıncalar merhaba,

Sevimli sokak kedileri merhaba,

Yolları süpüren belediye işçisi merhaba.

Sana da merhaba 

kargocu kardeş,

otobüs durağındaki solgun yüzlü genç,

anne kucağında uyuklayan kreş bebesi,

selam vermeden geçen dalgın komşu,

kaçırınca hınca hınç dolmuşu,

yerdeki ekmeği öpüp de kaldıran hacı amca,

hepinize merhaba.


Etrafa umut verin,

yaşam tek başına değil,

güler yüzle bir selam verin,

güzel günler dileyin,

kimseyi eksik görmeyin,

fark edin etraftakileri,

farkedilmek isterseniz.

Ya da sevilmek mi dilersiniz?

Gülümseyin hayata,

sonra içten bir merhaba,

Merhaba dostluk merhaba. 

Merhaba mutluluk merhaba. 


Peyami Bayram

30.09.2019

İstanbul

20 Eylül 2025

Moskova Notları

 Moskova Notları 2


Bugün burada son günümüz yarın kısmet olursa dönüyoruz mübarek Türkiyemizin İstanbul topraklarına. Burası ile ilgili aslında yazılacak daha çok şey var fakat fazla vaktim yok. Belki dönüş yolunda bazı notlar alabilirim. 

Sovyet devrimi ve perestroyka arasındaki benzerlikler ve farkları yazmak istiyorum. 

Rus kültür ve sanatı da bir başka konu. 

Neyse şimdilik de bu kadar. 

Partizanskaya (Партизанская)


Moskova Notları 3


Çarlık Rusya'sının halkın açlık ve sefaleti karşısındaki çözümsüzlüğü veya çaresizliği Rus halkını ölüm kalım mücadelesine sürüklemişti. Bolşeviklerin herkese iş, aş. eşitlik, sosyal adalet, paylaşımcılık gibi söylemleri halkın beklentileri ile birebir uyuşuyordu. Böylece 1917 Ekim devrimi Lenin'in önderliğinde halkın desteğiyle gerçekleşti. Çarlığın yerine kurulan Sovyet hükümeti kısa zamanda büyük başarılar elde etti. 


Ruslar sosyalist sistemi civarındaki ülkelere de taşıyarak SSCB'yi 15 cumhuriyetli bir deve dönüştürdü. Daha sonra SSCB dışından da bir çok ülkeyi sosyalist bloka dahil edip Varşova Paktı'nı kurarak iki kutuplu hale gelen dünyanın bizim tarafımızdan "demirperde" olarak adlandırılan "Doğu Bloku" da denilen kutbunu oluşturdular. Bizlerse "özgür dünya"nın bireyleri olarak "soğuk savaş" döneminde onlara bazen acıyarak fakat çoğunlukla nefretle baktık. Nitekim onlar bizim baş düşmanımız, topraklarımıza göz diken mütecaviz, bize rejim ihraç etmeye çalışan kızıl emperyalistlerdi. 


Uzun süren soğuk savaş yıllarında Doğu ve Batı blokları arasında bir çok gerilimler yaşanmıştı. Zaman zaman savaşın eşiğine gelmiş gibi gözükse de aslında ABD ve SSCB'nin kendi halkları ile beraber dünya halklarını da aldattıkları daha sonra anlaşılacaktı. 



İşte böyle bir dünya düzeninde SSCB'nin son Devlet başkanı Gorbaçov "perestroyka/yeniden yapılanma" ve " glasnost/açıklık"tan söz etmeye başladı. Kısa sürede bu sözler hayata geçirildi ve 1989 yılında 72 yıllık Sovyet imparatorluğu dağıldı. 



Bu dağılma sürecinde gerçekte halkın ne kadar desteği olduğu ise biraz tartışmalı gözüküyor. Zira kapalı bir toplum olan SSCB halklarının kapitalist dünya hakkında pek bir şey bildiği söylenemezdi. Onlar sadece batının zenginlik ve refahını görüyor, kapitalizmin acımasız, sömürgeci yanını ise göremiyorlardı. Olsun, yine de tatmaya değer bir şeydi. Ne de olsa sosyalist yaşam sefillik ve fukaralıktan başka bir şey getirmemişti. ABD ve müttefiklerinin vatandaşları daha çok kazanıyor, daha çok harcıyor, serbestçe dünyayı geziyor, her istediklerini elde edebiliyorlardı. Bu her şeye değerdi.



Evet, o özlenen mutlu günler geldi nihayet. 1989 devrimiyle birlikte Rusya ve diğer eski Sovyet halkları "özgürlüklerine" kavuştular. Şimdi onlar da her istediklerini alabilecek, her yere özgürce seyahat edebilecek, çok zengin olacaklardı. Elbet birileri zengin oldu hem de fazlasıyla zengin oldu. Ama bunlar halktan birileri değildi. 

Politbüro denilen Komünist Parti'nin üst düzeydeki yöneticileri ve yine aynı zamanda polibüro üyesi olan bir takım asker ve sivil bürokratlardı zengin olanlar. Gerçi onların zenginliği Sovyet zamanındaki "kazanımlarıydı", yeni bir şey değildi. Ancak bu türedi zenginler dün bu lüks ve şatafatı gizleme ihtiyacı duyarken bugün "özgürce" zenginliklerinin tadını çıkarabiliyordu.



Gelelim halka. Dağılan Sovyet halklarına devlet malı olan oturdukları ev verilmiş. Bir de varsa bir işi o işte çalışmaya devam ediyorlardı. Kapitalizmle beraber hayat pahalılığı herkesi farklı bir telaşa sürüklemiş. Yeni kazanç kapıları ve iş imkanları arayışları başlamış. Herşeyin fiyatı artmış, sosyal devlet kalmadığı için halkın başı ağrısa paraya ihtiyaç duyar hale gelmişti. Ücretli çalışanların aldıkları ücret yeme içme gibi zaruri ihtiyaçları bile karşılayamaz olmuştu. 

Aynı zamanda piyasada tüketim mallarındaki artış insanların daha fazla tüketme arzusunu da kamçıladığı için paraya olan ihtiyaç inanılmaz bir şekilde artıyordu. 1989'dan itibaren yaklaşık on yıllık geçiş ve alışma süreci diyebileceğimiz bir dönem yaşanıyor. 

Bu dönemde yeni yeni ticari faaliyetler başlıyor. Bu bağlamda komşu ülkelere giden dar gelirli Ruslar ve diğer Sovyet halkları paraya çevrilebilir ne buldularsa götürüp ticarete başlamış oldular. Bu arada fuhuş da bir sektör olarak bu halkların gelir kaynakları arasında yerini almış oldu. 



Sovyet zamanında ihtiyaçlarını çok rahat karşılayabilen hatta tasarruf ederek ufak birikimler edinen halkın artık neredeyse zaruri ihtiyaçlar için bile borçlanması gerekiyordu. 

Tam da burada devreye kapitalizmin baş oyuncusu bankalar devreye giriyor. 


Böylece Sovyet imparatorluğunun yıkılmasından sonra egemen tabakanın muazzam zenginleşmesinin yanı sıra sosyalist rejimin kesinlikle yasakladığı iki şey kapitalist sistemin getirisi olarak alt ve orta gelir grubunun önüne konmuştu: Banka/Faiz ve fuhuş. 


Bugün dağılan Sovyet cumhuriyetlerinin o günleri hatırlayanları eski günleri arar olmuşlar. "Nerede o eski günler! Ne iş, ne aş derdi vardı. Ne eğitim ne sağlık sorunu yaşardık. Insanlar daha çalışkan, sistem daha güçlü, haksızlık daha az, kültür ve sanat daha yaygın ve güçlüydü. Imkanlarımız kısıtlı ama daha mutluyduk. Bütün Sovyet cumhuriyetlerinin halkları ile sorunsuz bir arada yaşardık." diyen insanların sayısı hayli fazla. 

Gençler bu değerlendirmeyi yapabilecek durumda değiller. Görüntüye bakarsanız gençler günü kurtarma derdindeler, idealist ve üretken olanlar çok azınlıkta. 


Son olarak dikkatimi çeken bir şey var onu yazmadan olmaz. 


Rusya'da çarlık döneminden beri ayakta olan bir şey var o da Kremlin Sarayı. 

Çar da aynı sarayda yaşadı, halk devrimi yapan Lenin de. 

Sovyet imparatorluğuna son verenler de halen Kremlin Sarayı'nda yaşamaya devam ediyorlar. 


Halk ise her dönemde bir yolunu bulup başının çaresine bakıyor. 


Benim gözlemlerim çok amatörce ve yüzeyseldir. Bence Rusya üzerine çok araştırmalar yapılmalı. Rusya'nın yaşadığı tecrübeler çok derinlemesine incelenmeli. Özellikle gençlerimizin bu alanda çokça akademik çalışmalar yapmasını salık veririm. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi ve Rus edebiyatı araştırma yapılacak alanların başında gelir. 


Moskova'dan herkese selam ve sevgiler.


Peyami Bayram 

20 Eylül 2013

Moskova 

19 Eylül 2025

Ramazan Notları 3 ÜLFET

Ramazan Notları 3

ÜLFET

Sözlükte “alışmak, birleşip kaynaşmak, sevmek” anlamındaki ilf (elf) kökünden türeyen ülfet insanların birbirine ilgi ve sevgi duymasını, destek olmasını sağlayan, toplumsal uyum, birlik ve beraberliği güçlendiren kaynaşma ve birlikte yaşama eğilimini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de ülfet kavramı sosyal ve ahlâkî anlamıyla iki yerde geçmektedir. Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde müslümanlar Allah’ın dinine ve kitabına sarılıp tefrikadan kaçınmaya çağrıldıktan sonra asırlardan beri birbiriyle çatışma halinde bulunan Arap topluluklarının, özellikle Medineli yerlileri Evs ve Hazrec kabilelerinin Allah’ın kalplerine verdiği ülfet sayesinde kardeş oldukları belirtilmekte, bu değişim, “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken Allah sizi oradan kurtardı” şeklinde dile getirilmektedir. Enfâl sûresinin 63. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, “Dünyanın bütün servetlerini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin” ifadesiyle aynı çatışmacı kültüre işaret edilmiş ve Allah’ın kalplerine koyduğu ülfetle onları kaynaştırdığı bildirilmiştir. İslâm öncesi çatışma ve savaşlar, İslâm sonrası ise ülfet ve muhabbet dönemidir. Hadislerde de Araplar arasındaki eski düşmanlıklara temas edilerek İslâm’ın ve Resûlullah’ın birbirine düşman olanları birbiriyle uzlaştırdığına dikkat çekilmektedir (meselâ bk. , I, 190; III, 76, 104, 253; Buhârî, “Meġāzî”, 56). Resûl-i Ekrem’in ashabına öğrettiği bir duada, “Allahım, kalplerimize ülfet ver, aramızı düzelt!” ifadesi de yer alır (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 178). Resûlullah mümini “başkalarıyla ülfet eden kimse” diye tanımlamış, başkalarıyla ülfet etmeyen kimsede hayır bulunmadığını bildirmiş (, II, 400; V, 335), münafıkların kusurlarını sayarken, “Kibirlidirler, ne onlar başkalarıyla ne başkaları onlarla ilişki kurabilir” demiştir (, II, 393). Diğer bir hadiste, insanlarla bir arada yaşayıp sıkıntılarına katlananların, müslüman kardeşinin sıkıntılarına katlanmayanlardan daha çok sevap alacakları belirtilmiştir (, II, 43). Hadislerde ülfet anlamında “muâşeret” ve “muhâlata” gibi kavramlar da geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında “Hüsnü’l-muâşere” başlığı altında aile içinde kaynaşmayı teşvik eden hadisler toplanmıştır (Buhârî, “Nikâḥ”, 82; İbn Mâce, “Nikâḥ”, 50; Dârimî, “Nikâḥ”, 55). Hadis kitaplarında, Resûlullah’ın insanlarla bir arada bulunmaktan duyduğu memnuniyeti ve başkalarına karşı güzel davranışlarını anlatan çok sayıda rivayet mevcuttur. Gazzâlî’nin bunlardan derlediğine göre (İḥyâʾ, II, 358-367) Hz. Peygamber insanların en yumuşak huylusu, en müsamahakârı, en cömerdi ve en afifiydi. Herkesin davetine icabet eder, insanlarla hediyeleşir, fakirlerle birlikte otururdu. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılırdı. Hiç kimseye sıkıntı vermez, özür dileyenin özrünü kabul eder, insanlarla şakalaşırdı. Herkese karşı güler yüz gösterirdi. İnsanların ihtiyacını karşılar, birinin ihtiyaç için geldiğini hissederse namazını kısa tutup ihtiyacını sorardı.

İslâm ahlâkçıları toplumsal kaynaşmanın, uyum içinde birlikte yaşamanın gerekliliği ve faydaları üzerinde durmuştur. Ebû Bekir er-Râzî aklın insana başkalarıyla iyi ilişkiler ve dostluklar kurmayı öğütlediğini, hayattaki güzelliklerin büyük bir kısmının insanlarla dostça bağlar kurup yardımlaşmaktan doğduğunu belirtir (Resâʾil felsefiyye, s. 80). Fârâbî siyaset felsefesini, insanın kendi yetkinliğini başkalarıyla birlikte yaşayıp yardımlaşmakla kazanabileceği fikri üzerine kurmuştur (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 117). Hiç kimsenin yetkinliğini tek başına yaşayarak kazanamayacağını belirten İbn Miskeveyh’e göre ihtiyaçlardan dolayı farklı insan grupları birleşip kaynaşmakta, bir bedenin organları gibi toplumun fertleri arasında birlik ve ülfete dayalı ortak hayat doğmaktadır. İbn Miskeveyh, bazı ibadetlerin toplu icra edilmesiyle insanlar arasında sevgi, iyilik ve mutluluğun yaygınlaşmasının hedeflendiğini ifade eder (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 125, 130-131).

İslâm ahlâk düşünürleri arasında sosyal ahlâka büyük önem verdiği bilinen Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde geniş bir şekilde incelediği ülfeti (s. 148-208) huzur ve mutluluğa ulaşmanın başlıca şartlarından biri olarak görür. Ülfet insanlar arasında duygu bağını sağlayan bir motiftir. Zira insanların ilkel tabiatları başkalarına eziyet etmeye meyillidir. Fertler arasında ülfet bağı kurulmazsa düşmanlık ve kıskançlık duyguları hayatı çekilmez duruma getirir. Mâverdî ülfet sebeplerini beş başlık altında inceler: Din, akrabalık, hısımlık, sevgi, iyilik etme. Din toplumda dayanışmayı sağlar, fertlerin birbirinden uzaklaşmasını önleyen ahlâkî bir işleve sahiptir. Hz. Peygamber’in müslümanları birbirine sırt çevirmekten, birbirini kıskanmaktan sakındıran, küskünlüğü üç günden fazla sürdürmeyi doğru bulmayan hadisi (, I, 3, 5, 7; Müslim, “Birr”, 24; Tirmizî, “Birr”, 24) dinin bu işlevine işaret eder. Resûlullah’ın Araplar arasında çok derin kopmaların, ayrılık ve düşmanlıkların yaşandığı bir dönemde gönderildiğini söyleyen Mâverdî, onun tebliğ ettiği din sayesinde düşmanlıkların güçlü kardeşliğe dönüştüğünü ve aralarında dayanışma ruhu oluştuğunu belirtir. Bu arada mezhep farklılıklarının tefrika, düşmanlık ve çatışmaya sebebiyet verdiğine dikkat çeker. Soy birliği aile ve akrabalar arasında dayanışma duygusunu besler. Hûd sûresinin 80. âyetindeki “sağlam bir destek” ifadesini “koruyucu aşiret” diye açıklayan Mâverdî’ye göre dinde sıla-i rahime önem verilmesinin sebebi de insanlar arasında ülfetin güçlendirilmesidir. Ülfetin önemli bir aracı da hısımlıktır. Mâverdî evlilikle ilgili bazı âyetleri (en-Nahl 16/72; er-Rûm 30/21) ülfet amaçlı olarak yorumlamaktadır. Sevgi duygusunun ülfeti güçlendirdiğine dair bazı hadisler ve ahlâkî sözler aktaran Mâverdî’ye göre dostluğun gelişme sürecinde psikolojik uyumdan ünsiyet, ünsiyetten halis niyet, bundan da sadakat ve muhabbet doğar. Muhabbetin asıl sebebi kişinin sevdiğini güzel görmesidir. Bu güzellik ruhun erdemlerindeki güzellikse bundan saygı, görünüş güzelliğiyse bundan da aşk doğar. Aşk sevginin, dolayısıyla ülfetin en yüksek derecesidir. Sevginin bu derecesinde insanların ruhları birbiriyle kaynaşıp bütünleşir. Gerçek dost insan için en değerli hazine, en büyük servettir. İyilik gönülleri sevgi ve şefkate yöneltir. Mâverdî, “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın” meâlindeki âyeti (el-Mâide 5/2) yorumlayarak Allah’ın hoşnutluğunun takvâda, insanların hoşnutluğunun iyilikte olduğunu, ikisini kazananın en ileri seviyede mutluluğa kavuşacağını ifade eder. Ayrıca âyet ve hadislerle zengin edebî literatürden yararlanıp, hayırların özellikle sosyal barış ve kaynaşmaya yapacağı katkılar üzerinde durur.

Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inin on beşinci bölümü “Ülfet, Kardeşlik, Sohbet ve Farklı İnsan Kesimleriyle Muaşeretin Âdâbı” başlığını taşır (II, 157-221). Gazzâlî’ye göre ülfet güzel ahlâkın, ayrışma kötü ahlâkın ürünüdür. Güzel ahlâk karşılıklı sevgiyi, kötü ahlâk nefretleşmeyi, kıskançlığı doğurur. Bu arada ülfet ve kardeşliğe dair âyet ve hadislerle İslâm büyüklerinin sözlerinden örnekler veren Gazzâlî birlikte yaşamanın sosyal, psikolojik ve ahlâkî sebeplerini incelerken insanlar arasındaki karakter uyumunun sevgi ve ülfet üzerindeki etkisine dikkat çeker. Ruhları ordu birliklerine benzeten, tanışıp uyuşanların aralarında ülfet kurduklarını, uyuşmayanların birbirinden uzaklaştıklarını bildiren hadiste de (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 2; Müslim, “Birr”, 159, 160; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 16) buna işaret edildiğini belirtir. Sevgi duygusunun geniş bir tahlilini yaparak gerçek sevginin Allah için ve Allah’tan dolayı olması gerektiğini söyler; kardeşlik ve dostluğun yüklediği ödevleri, birlikte yaşamanın sorumluluklarını geniş biçimde inceler. Eserin “Uzletin Âdâbı” başlığını taşıyan on altıncı bölümünde uzlete ve birlikte yaşamaya dair farklı görüşler açıklanır. Gerek Gazzâlî gerekse diğer âlimler birlikte yaşamanın gerekliliği üzerinde dururken kişinin dinî ve ahlâkî hayatı için zararlı olan bir çevreyi terketmek gerektiğini de hatırlatmışlardır.


BİBLİYOGRAFYA

, “elf” md.

, “elf” md.

, I, 3, 5, 7, 190; II, 43, 393, 400; III, 76, 104, 253; V, 335.

Ebû Bekir er-Râzî, Resâʾil felsefiyye (nşr. P. Kraus), Kahire 1939, s. 80.

Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1985, s. 117.

İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ (nşr. Hasan Temîm), Beyrut 1398, s. 125, 130-131.

Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1978, s. 148-208.

Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 369.

, II, 157-221, 358-367.

, VIII, 164; XV, 189-190.

Hasan eş-Şerkāvî, Muʿcemü elfâẓi’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1987, s. 282-283.


Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı, TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

13 Eylül 2025

Hayat Yormadı Beni

Dost bildiklerim vardı;
Yolunu ayırdı unuttu beni. 

Yâr bildiklerim oldu;
Menfaati bitince sormadı beni. 

Yakınlarımdı bazıları;
Makamdan inince sevmedi beni. 

Arkadaşlık ettiğim kimseler;
Uzakta olunca unuttular beni. 

Akrabalarımdı kimileri;
İşi düşmeden aramadı beni. 

Vefasız ve benciller dışında
Hayat hiç yormadı beni. 

Şükürler olsun ki Hakk’a sığındım;
Her an yanımda, hiç bırakmadı beni.

Peyami Bayram 
20 Ağustos 2025
Fatih, İstanbul 

14 Temmuz 2025

DERİN FETÖ VE DERİN PKK


15 Temmuz 2016'da ABD ve ITrail'in beslemesi FETULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜnün darbe teşebbüsüne tiyatro diyenler son günlerde PKKnın silah bırakma sürecine de büyük bir tepki gösteriyorlar. Türlü bahanelerle  akılları sıra bu olayı da hafife alıyorlar. Adeta öfkeleri boylarını aşıyor. 

Neden?

Çünkü her iki olayda da kaybeden ABD ve ITrail olduğu için.

Üzerinden dokuz yıl geçen hain darbe teşebbüsünün taşeron örgütü FETÖ her yerine sızdıkları devletimizin bütün organlarından henüz tamamen temizlenebilmiş değildir maalesef.

PKKnın kendini feshi ve silah bırakma süreci ise daha yolun başındadır.

Gelinen noktada söylenebilecek en net ifade şudur:

Her ikisi de ABD ve ITrail beslemesi olan FETÖyü ve PKKyı Türkiye Cumhuriyeti'nin güçlü iradesi yenmiştir.

Tarih bunu böyle yazacaktır.

Şimdi bu iki hıyanet şebekesine kimin ne kadar yakın durduğuna bu iki olaya verilen tepkilere göre anlayabilirsiniz.

Bazıları göremese de Türkiye Cumhuriyeti, Ukrayna'dan Somali'ye, Libya'dan Katar'a uzanan geniş coğrafyada başat bir ülke olmuştur. 

Bu bölgede uzun yıllardır darbelerle ve çeşitli yollarla rejimleri ve hükümetleri değiştiren güçlerin çekemediği de budur. 

Dolayısıyla FETÖ ve PKK sempatizanlarının da kimin dümen suyuna gittikleri artık kolaylıkla anlaşılmalıdır.

Bu arada hükümetin ve idarenin yaptıklarını usulünce ve yapıcı bir şekilde eleştirmek elbette herkesin hakkıdır. Yalnız; bilmediği, anlamadığı ve yeterli bilgiye sahip olmadığı konularda hiç kimse ahkam kesmemelidir.

Sözün özü  "Korkma!" diyerek başlayan İstiklal Marşımız'dadır;

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.


Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;

Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.


Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!

Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.


Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:

Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!

Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli;

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.


Korkmuyoruz, çünkü biz biliyoruz ki;

Türkiye Cumhuriyeti tüm dünya mazlumları için umuttur,

Ve;

Türk beklenendir..🇹🇷

Peyami Bayram

14 Temmuz 2025

Arnavutköy, İstanbul 

22 Haziran 2025

Dünyanın Baş Belaları

ABD sonunda çok havlayan tasmalı köpeği İTRAİL’in yetişemediği yere uzanıp bizzat ısırmıştır. 

Bu ikili kendilerini her türlü eleştiri ve yargılamanın üzerinde gören, kendilerini yeryüzünde kimseye hesap vermeyen mutlak güç ve kudret sahibi zanneden bir anlayışla hareket ediyorlar. Bu sıfatları kendinde gören ilahlık iddiasındadır. Tarih boyunca böyle hadsizlik yapanların sonu dünyada yenilmek ve yok olmaktadır. Ahiretteki yerleri ise ebedi cehennem. 

Nerede Firavun, Nemrut, Hitler, Stalin, Mussolini, Esed, Pol Pot, Cengizhan, Caligula, Mao, Kazıklı Voyvoda, Korkunç İvan, Leopold?

Kimini düşmanları, kimini daha zalim bir kral, kimini zulmettiği halkı, kimini afetler ve hatta kimini de bir sivrisinek yeryüzünden silmiştir.

Hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz. Mazlumların bir kısmı zalimlerin helak oluşunu bu dünyada göremese de er ya da geç zulüm imparatorlukları yıkılmıştır ve yıkılır.

Biz her durumda zulme ve zalime karşı durmaya bakalım. Hz. İbrahim için yakılan o koskoca ateşe bir damla su taşıyan topal karınca misali safımız belli olsun. 
Cesaretle ve korkusuzca zalime zalim, zulme de zulüm diyebilmeliyiz. 

Ve elbette dünya beşten büyüktür!

Yerlerin ve göklerin gerçek ve mutlak hükümdarı, geceyi ve gündüzü yaratan, tüm mahlukatı yaratan, bu mahlukat arasında insanları belli bir süre yaşamdan sonra öldüren ve sonra tekrar diriltecek ve topal karıncanın hakkını dahi soracak yegane ilah olan Allah’tır. O’nun şanı pek yücedir.

Peyami Bayram
22 Haziran 2025
Arnavutköy, İstanbul

21 Haziran 2025

Ne tatili, neyin tatili, kime tatil?

"Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
O halde her fırsatta kararlılıkla yeni şeyler yapmaya giriş.
Ve yalnızca Rabb'ine yönel." (İnşirah Suresi 94/5-8)

Çalışan insanın yorgunluğunu atması için dinlenmesi fiziksel ve ruhsal bir ihtiyaçtır. Günlük dinlenme, haftalık dinlenme ve sezonluk/yıllık dinlenmeyle insan bu ihtiyacını giderir. 

İnsan bedenini ve zihnini dinlendirirken inancını, ahlakını, töresini, geleneklerini, kültürünü ve insaniyetini de tatile çıkarmaz, onları bir kenara bırakmaz. 

Öğrenciler/talebeler tatilde talip oldukları her ne ise ondan tamamen uzaklaşırlarsa hedefe erişemezler. Bu tatil boyunca ders çalışmak demek değildir. Lakin öğrenme merakına ara verilirse zihin tembelleşir ve tekrar odaklanmak güçleşir. 

Talebe olmayanlar ise tatil sürecine girince adeta ipini koparmış gibi her şeye müsait bir duruma girmemeli. Beden ve zihin dinlendirmek tüm ahlak kurallarını tatile göndermek değildir. 

İnsanın inancı, ahlakı ve ilkeleri her durumda yanında değilse o insan kimliğini ve kişiliğini gözden geçirmelidir. Yok bunu da yapamıyorsa şeytan birinin daha ayağını kaydırmış demektir. 

Akıl, iz’an ve ahlak sahibi olanların da tatil yapmaya hakkı var elbette. Ne tatili olduğunu, neyin tatili olduğu ve kimin tatili olduğunu unutmadan!

Sağlıklı ve zinde kalalım. 
Bedenimizi ve ruhumuzu dinlendirelim ama benliğimizi ve şuurumuzu asla tatile çıkarmayalım!

Unutmayalım;
Dünyada her türlü kötülük çok!
Türkiye ateş çemberinin tam ortasında!

Her an teyakkuzda olalım, 
daima müteyakkız kalalım!

Peyami Bayram
21 Haziran 2025
Arnavutköy, İstanbul 

17 Haziran 2025

Yalana dair

Biri size yalan söylediğinde belki onu o anda anlamayabilirsiniz. Bu öncelikle sizin o kişiye karşı hüsn-ü zannınızdan sonra da onun tutarlı senaryosu ve inandırıcı oyunculuk kabiliyetindendir. Lakin hüsn-ü zannı ortadan kaldırınca en tutarlı senaryo ve en inandırıcı oyunculuk bile kar etmez: aldatmak artık imkan dışına çıkmıştır. Aldanmış gibi görünmek aslında o insanın ya çaresizliği veya çatışma cesaretinden yoksunluğundandır. Bu da aslında yine bir iyi niyet ve bu iyi niyete bağlı bir beklentidendir. Çok mu saflık bu kadarı da? Evet, biraz öyle görünse de yalan söyleyene karşı yapılacak şey ona yalanını yüzüne vurmaktan ziyade hakikati bildiğini hissettirmek belki daha iyi bir yoldur. Böylelikle belki insani yönü ağır basar da yalandan vazgeçer. Yine de vazgeçmezse mi? Elbette ondan uzaklaşmak son çaredir ve zor da olsa mutlaka uzaklaşmalıdır. 

Herkes yaptıklarının bedeline katlanmalı!

Peyami Bayram 

17 Haziran 2014

İstanbul 

04 Haziran 2025

Vaktin Resmi Geçidi

Vakitler sıraya girmişler 
hepsi geçit resminde
Bir bir ilerliyor önümde
Durduramadım hiç bir vakti
           denediğim her seferinde 
Ne dün ne de önceki gün 
           sıralarını vermediler birbirlerine
Geçti gitti hepsi tam vaktinde..

İstikbal de vaktinde gelecektir,
                   sabırsızlık nafile
Mukadder müstakbeldir
                   sıradaki kafile 
Ne kadar istemesek de kabullendik;
                   ömür tek seferlik..

Anlamayan kalmadı;
         zamanı geri döndürmek ham hayaldir,
Ola ki bir daha başlasa bu hayat seyri;
        yine aynısını yaşar ademoğlu besbelli.
İnsan sabırsız, aceleci, nankör ve bencildir,
Nefsine söz geçirebilen insan-ı kâmildir..

Peyami Bayram 
4 Haziran 2025
Arnavutköy, İstanbul 


29 Mayıs 2025

Esas Etki Alanı

Yapamadığımız şeyleri konuşuyoruz. 
Cesaret bile edemeyeceğimiz eylemlerden bahsediyoruz.
Haddimiz olmayan işlere müdahil olmaya meylediyoruz. 
Bilgimiz dahi olmadan hükmümüz oluyor. 

Bütün bunlar aslında kendi esas etki alanımız içinde kalamıyor olmamızdan kaynaklanıyor. 
Esas etki alanımız, yani haddimizdir, hududumuzdur.
İç dünyamızdan başlayan, davranışlarımızda somutlaşarak kendini gösteren ve yakın çevremizle ilişkilerde sonlanan alandır her kişinin esas etki alanı.

Hani “herkes evinin önünü temiz tutarsa şehir tertemiz olur” diye bir söz vardır ya; insan kendi içinden başlamalı samimi, ahlaklı ve dürüst yaşamaya. Ailesine, işine ve yakın çevresine bu şekilde yansıtabilirse içindeki güzellikleri durgun suya atılan bir taş misali halka halka yayılacaktır iyilik ve güzellikler.

İşte bu kadar basit ve bir o kadar da zordur insanın nefsiyle başa çıkması. Bunu başarabilen beşer olmaktan insan olmaya geçer. İlk atamız Adem’in kısası da bununla ilgilidir zannımca. Elbette doğrusunu Allah bilir. 

Peyami Bayram 
29 Mayıs 2025
İstanbul 

28 Mayıs 2025

Ne Etmeli?

Kendi kusurundan başkasını Görmemeli,

Tenhada bile kem söz duysa İşitmemeli,

Nefsine yenik düşüp malayani Söylememeli,

Ayağı asla harama Gitmemeli,

Gözü baksa da namahremi Görmemeli,

Ölüm var, dünyayı fazla Sevmemeli,

Hoşuna gitse de gönlünü bâtıla Vermemeli,

Bedeli ne olursa olsun yalana Meyletmemeli,

Anaya ve babaya öf bile Dememeli,

Yetim, öksüz ve fakiri Üzmemeli,

Servet ve iktidar sahibine dalkavukluk Etmemeli,

Nimete Nankörlük Etmemeli;

                 Dil, fikir ve eylemle daima şükretmeli!

Büyük söz Hak’tan gelendir;

                 Boyun büküp Dinlemeli,

Sadece Hak yolunda Ünlemeli!


Peyami Bayram 

28 Mayıs 2025

Arnavutköy, İstanbul 

19 Mayıs 2025

Her gün ölüp yeniden diriliyoruz

Yemek ve içmek gibi uyumak da insanın hayatta kalabilmesi için zaruri ihtiyaçlarındandır. Hiç bir insan uyumadan yaşayamaz. Hatta belli bir süre ve belli bir kalitede uyku uyumayan insan sağlıklı bir yaşam da süremez.

Her gün zorunlu olarak uyuduğumuz uykunun ölümden bir farkı uyandığımızda hayata kaldığımız yerden devam edeceğimizdir. Türkçemizde “ebedî uyku” olarak da adlandırılan ölüm halinde ise insan bir daha bu dünyaya gözlerini açmamak üzere uykuya dalar. Can, nefs, ruh, bilinç veya şuur, adına ne derseniz deyin, onun ortadan kalktığı hâldir uyku hâli. 

Ebedî uyku vakti gelince uyanık kalmanın veya o uykuya dalıp da tekrar bu hayata uyanmanın artık hiç bir imkan ve ihtimali kalmamıştır. Bunu da hepimiz biliriz elbette.

Bilmekle idrak etmek aynı uyku ve uyanıklık, hayat ve ölüm gibi birbirine bağlı ama bir o kadar da uzak kavramlardır.

Hayat hepimiz için daima zıtlıklarla dolu bir süreçtir  

Bir yandan hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Öte yandan bir gün, bir an ebedî uykuya dalıp bu hayattaki her şeyi geride bırakıp gideceğimizi de çok iyi biliyoruz.

İşte böyle, her gün tecrübe ettiğimiz uyku bize bu hayattan başka bir hayata, bu alemden başka bir aleme geçiş olduğunu fiilen yaşayarak anlatıyor aslında hepimize. Bazen çok mutlu, bazen korkulu, bazen ümitvar, bazen keyifli, bazen hüzünlü uyanırız uykudan. Çok kısa bir sürede bazen çok uzun bir rüya görürüz. Bazen kan ter içinde uyanırız. Bir bakıma her uykudan uyanışımızda yepyeni bir günle yeni bir fırsat geçiyor elimize.

Bu bizim her gün ölüp yeniden dirildiğimiz hayattır.

Her sabah yeni bir başlangıç, yeni bir fırsattır her bir insana. Adeta yeniden doğuş, yeniden canlanış gibi.

Hiç uykuya ihtiyacı olmayan, hiç uyuklamayan, daima diri, hayatı ve ölümü yaratan, yarattıklarına sonsuz merhamet sahibi, geceyi dinlenme ve gündüzü çalışma için bir ölçüye göre var eden alemlerin Rabbi olan yüceler yücesi Allah biz insanlara düşünüp akletmemiz için uykuyu da uykudan uyanarak tekrar yaşama devam etmeyi de birer ayet/delil olarak her gün yaşatmaktadır.

“Allah'tan başka ilah yoktur; her zaman diridir; bütün varlıkların kendi kendine yeterli kaynağıdır. Ne uyuklama tutar O'nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O'nun izni olmaksızın katında şefaat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da arkalarında olanı da bilir; O dilemedikçe insanlar O'nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar. Onların korunup desteklenmesi O'na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O'dur.” Bakara 255

“Allah, canları, ölümleri sırasında alır; ölmeyenleri de uykuları sırasında... Sonra, haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen belli bir süreye kadar salıverir. Bunda düşünen bir toplum için dersler vardır.” Zümer 42

Düşünüp ibret alanlardan olmak duasıyla.

Peyami Bayram

19 Mayıs 2025

Arnavutköy, İstanbul 


10 Mayıs 2025

Dünyanın Hali


Günümüzde insanlık acımasız bir materyalizmin, tek dünyalı bir egoizmin, kalpsiz bir fanatizmin, düşüncesiz bir oportünizmin batağında debelenmektedir maalesef. 

Bu dünyadaki hâkim gücün koalisyon ortaklarını tanımak isterseniz özellikleri şunlardır;

Paraya/sermayeye tapar; insana/emeğe değer vermez,

Silah satar; barış istemez,

İlaç satar; sağlık istemez,

Din satar; akıl istemez,

Cahildir; ilim istemez,

Yolsuzdur; düzen istemez,

Haksızdır; hukuk istemez,

Bu ortaklardan herhangi birini fark ederseniz hemen ondan uzaklaşın. 

Yeryüzü çok geniştir. 

Rızkını arayana imkânlar çoktur. 

Kanaatkârın kısmeti daima boldur. 

Vesselam. 


Peyami Bayram

10 Mayıs 2025

İstanbul

04 Mayıs 2025

Bilgi, Yapay Zeka ve İrade



Bilgisayar çağı, bilgi çağı, iletişim çağı derken yapay zekâ ile iş yapmaya kadar geldik. 

İnsanlık için tarih boyunca bilginin değerli olması ve bilgiye ulaşma çabası hep var olmuştur. Tarih boyunca kurulmuş olan medeniyetler askeri/maddi gücün yanında siyasi gücün de temelini oluşturan bilgi, yani ilim ve onun ürettiği teknoloji ile kurulabilmişti. Salt maddi/askeri güç ile ancak bölgesel ve geçici bir başarı elde edilir ve onunla beraber yağma ve talan yapılabilmiştir. Kalıcı zaferler ise ancak bilginin ve onun getirdiği medeniyetin gücü ve etkisiyle mümkün olabilmiştir. 

Günümüzde içinde bulunduğumuz global kültür de böyle kurulmuş bir çeşit modern medeniyettir. Bu medeniyetin de temelinde yine bilginin kurucu ve yapıcı güç olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Eski medeniyetlere nazaran modern medeniyette bilgiye ulaşmak çok daha kolay gözüküyor. İçinde bulunduğumuz bilgisayar/internet çağında iletişim imkânları çok fazla ve çok hızlı bir şekilde bilgiye erişimi kolaylaştırıyor.  Evet, görünen bu. 

Ancak soru şu; madem bilgiye ulaşmak bu kadar kolay o halde neden dünyanın her yerinde aynı refah düzeyi, barış ve huzur ortamı, kaliteli sağlık hizmetleri vesaire bulunmuyor?

El cevap; birincisi kolayca ulaşılan bilgi ihtiyacı karşılamaya yeterli değil veya güncel değildir, ikincisi bilgi tek başına bir çözüm sunmaz, üçüncüsü hangi  bilgiye ulaşmak gerektiği de bir başka bilgiyle mümkündür. 

Şimdi gelelim modern insanın yapay zekâ ile iş yapabilmesi meselesine. 

Modern insan dijital hapishanenin görünmeyen duvarları arasında özgürce(!) yaşarken kendisine sunulmuş olan bu konforunu bozmadan her işini halletme hazzını da yaşamak ister. Ölüm bu insanın neredeyse hiç aklına gelmez. Varsa yoksa şimdi ve burada hızın ve hazzın doruklarında yaşamaktan başka bir şey düşünmeyen bir kafa yapısına sahiptir bu modern insan. Böyle olunca her şeyin kolayca ve zahmetsizce hızlı bir şekilde halledilmesi gereklidir ona göre. Zaten modern insanın dijital hapishanede gittikçe körelen düşünme ve akletme melekesi üretkenlikten çoktan çıkmış, sürekli tüketecek şeyler aramaktadır. İşte bu insanlar için yapay zekâ ihtiyaçtan da öte zorunluluk haline gelmiş/getirilmiştir. 

Gelinen noktada bu modern tembel, aslında dijital tutsak/köle için yapay zekâ büyük bir fırsat veya önemli bir araç gibi gözükse de aslında onun için dijital esaretin daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmesine sebep olacağı kanaatindeyim. Çünkü bu bir döngü. Önce bilgisayar ve internet, sonra yapay zekâ ile insanın üretkenliği kısıtlanmış, tamamen tüketici ve aciz bir yaratığa dönüşmüştür. 

İçinde bulunduğumuz modern medeniyetin temelinde paylaşmak değil biriktirmek, yardımlaşmak değil bencillik, öteki değil beriki, sonraki değil şimdiki, orada değil burada, ilkeler değil menfaatler hesaba katılarak adımlar atılmıştır ve atılmaktadır. Böyle olunca önümüze sunulan her üründe ve her projede kurucuların geri planda ne gibi amaçla bunları ortaya çıkardığını tekrar tekrar sorgulamak gerekir. 

Öte yandan şunu da belirtmek isterim. Pratikte de yapay zekâ ile elde edilen bilgiler, yöntemler ve sonuçlar için uygulayıcı olarak yine insan aklı, zekâsı, tecrübesi ve iradesi gerektiği muhakkaktır. Etrafını her türlü komutu
çok iyi anlayan ve hatasız uygulayan robotlarla çevrili sanan zavallı dijital mahkumun yapay zekâ ile ilişkisi bu açıdan çok hazindir aslında. 

Biz insanlar etten, kemikten, kandan ve sudan yaratıklarız, yani tabiattan bir parçayız. Öylece topraktaki elementlerden yaratıldık ve yine toprağa karışacak bir bedende yaşayan canlarız. Modern çağda yaşamamız, imkanlarından istifade etmemiz sonuçta bu gerçeği değiştirmeyecektir. 

Dijital ortamın sihirli etkisinden uzaklaşmadan hakikat bilgisine yaklaşmak ve sahici insan olabilmek kanaatimce mümkün değildir. 

Peyami Bayram
4 Mayıs 2025
Arnavutköy, İstanbul

03 Mayıs 2025

Otuzuncu yıldönümü

Hiç unutur muyum?

Bugünü;

Seninle yuva kuralı,

tam otuz yıl oldu,

kalbim sevgiyle,

yuvamız huzurla doldu.

Çok şükür,

her anımda sen varsın

sevgili yarim, 

seninle birlikte bahtiyarım,

hayat seninle güzel,

canım eşim,

güzel karım,

öteki yarım.


Peyami BAYRAM

5 Ocak 2021

Arnavutköy, İstanbul



28 Nisan 2025

Kulluk


Kimi mumdan,

Kimi kuldan,

Kimi puttan,

Kimi mabuddan..

İnsanın bu hali daim olsa;

hep öyle boynu bükük ve aciz. 

Dünyada ne zulüm kalır ne de bir acı iz...

Peyami Bayram 

28 Nisan 2017

Budapeşte

19 Nisan 2025

Sorunlardan Kaçış



Nasrettin hoca evinin önünde kaybettiği bir şeyi arıyormuş. Komşusu bunu görünce ne aradığını sormuş, hoca evin anahtarını kaybettiğini, onu aradığını söylemiş. Komşusu da onunla aramaya koyulmuşken bir ara hocaya anahtarı nerede kaybettiğini sormuş, hoca “samanlıkta” deyince komşu şaşkın bir şekilde “neden burada arıyorsun?” dediğinde hoca “samanlık karanlıktı” diye cevaplamış. 

Her insanın çeşitli sorunları vardır muhakkak. Sorunu olmayan insan yoktur. Bir kişi sorunum yok diyorsa ya sorunun farkında olamayacak kadar akıldan yoksundur, ya da sorunun üstünü örtmeye çalışıyordur. 

İnsanı rahatsız eden her şey birer sorundur elbette. Doğal olarak insan bu sorunlardan kurtulmak ister ve bunun için bir çözüm üretmeye çalışır. İyi eğitimli, yaşı, konumu ve tecrübesi de olsa insanlar bazen kendi başlarına sorunlarının üstesinden gelemezler. Sorunu gidermede aile, bir dost, bir hekim, bir avukat,  bir danışman, bir yardımsever, öğretmen veya kamu yönetimi çözüm mercii olabilir. Çoğunlukla insanlar sorunlardan kaçarak kurtulmak isterler. Halbuki kişi kaçsa da o sorun orada öylece durmaktadır.

Bu kaçış kişiye göre çok farklı yerlere olabilmektedir. İçki, uyuşturucu, kumar, aldatma, uzaklaşma, yalnızlık, aşırı harcama, çok yemek gibi davranışlar genellikle sorunlardan kaçışın neticesidir. Sonuçta ne mevcut sorun ortadan kalkmakta, ne de kişinin içindeki onu rahatsız eden duygu ve düşünceler tükenmektedir. 

Geçmişte yaşanan olayların yanı sıra çok isteyip ulaşamadığı şeyleri de dert ediniyor insanoğlu. 

Aslında insanı hayatta kaçtığı şeyler kovalamaktadır. Kovaladığı ise ondan kaçmakta. 

Ne sorunlardan kaçmalı, ne de heva ve hevesler peşinde koşmalı. 

İnsan bir sorunla karşılaştığında çözümsüz gibi gözükse de yerinde ve zamanında makul çözümler aramalı. 

Aynı şekilde elde etmek istediğine de gerekli maddi ve manevi/mental/ruhsal/teorik/ilmî şartları yerine getirerek ulaşmaya çalışmalıdır. 

Sorunlarına makul çözüm arayan eninde sonunda bulur.

Hedeflerine ulaşmak isteyen de gerekli şartları sağlayarak çaba gösterirse ya hedefine ulaşır ya da ulaşamazsa o yolda bir mesafe kat ettiğini fark edebilir. 

İnsan yeter ki beyhude bir şekilde karanlıkta kaybettiğini aydınlıkta aramasın. 

Peyami Bayram
19 Nisan 2025
İstanbul 

16 Nisan 2025

Günahların Şahsiliği ve Sonuçlarının Genelliği

Günah dini bir kavram olmasının yanında çoğu zaman ahlaki bir durumu da ifade eder.

Günahlar genellikle ferdidir. Yani organize bir suç olmaktan öte bireysel bir davranıştır.

Bazı günahlar müştereken işlense de sonuçları itibariyle her günahkar günahının cezasını tek başına çeker. 

Günahlarda her zaman bir veya bir kaç fail vardır ama sadece bazı günahların doğrudan bir mef'ulü, yani bu eylemden etkileneni veya mağduru vardır. Lakin neredeyse bütün günahlar toplumu, insanlığı, çevreyi ve hatta tarihi de etkiler. 

Örnek mi istersiniz? Mesela alkol ve uyuşturucu en kişisel bilinen günahlardır. Ancak bunların trafik kazalarından, şiddet olaylarına, cinayetlerden çevre kirliliğine ve dağılan ailelere kadar etki alanı saymakla bitmez. 

Hırsızlığın, yolsuzluğun, fuhşun, rüşvet ve yolsuzluğun bireysel bir suç olduğunu zaten hiç kimse düşünmez ve iddia etmez. İnsan öldürmek ve daha büyüklerini saymaya bile gerek yok sanırım.

İşte böyledir; irili ufaklı tüm günahlar kişinin kendisiyle başlayıp önce yakın çevresine ve cürmün büyüklüğüne göre yaşadığı topluma, hatta tüm insanlığa zarar verebilir.

Şimdi düşünelim; insanın ailesinde ve yakın çevresinde gördüğü bir hataya/günaha karşı ne yapması gerekir?

Evet, tabii ki herkes önce kendi hatasına/günahına bakmalıdır elbette. 

Lakin şunu sormadan edemiyorum; olgun ve mümeyyiz vasıflara sahip bir kimsenin bir başkasına Tanrılık taslaması gerekmediği gibi yaşadığı toplumda kötülüğün ortadan kalkması, iyiliğin hakim olması için çaba göstermesi de gerekmez mi?

İrili ufaklı her türlü günahın/hatanın kol gezdiği bir toplumda akl-ı selim sahibi insanların  sessizliğe bürünmesi toplumu ifsad eden, güven ortamını zedeleyen, insanlığı bir tarafa bırakmış o arsızların, yolsuzların, hırsızların, canilerin ve de tüm günahkarların cesaretini artırıyor maalesef.

Görüldüğü gibi hiçbir günah/hata sadece faili ilgilendirmiyor, aslında bütün insanlığı ilgilendiriyor.

Öyleyse; insan öncelikle kendi kusur/günah/hata galerisini kapatmalı, sonra da yakın çevresinden başlayarak insanlığa zarar veren davranışlara karşı uyarıcı/önleyici/engelleyici bir mücadele içinde olmalı ki insan-ı kamil olabilsin.

Peyami Bayram

16 Nisan 2025

İstanbul







26 Mart 2025

Ölesiye yaşamak

nefes almak kadar kolay,
nefes vermek kadar zor;
ölesiye yaşamak..

hakikatten bîhaber
arzuların peşinde
hayallerin izinde
nefsin pençesinde ölesiye yaşamak

uykusuz rüyalarda,
aşksız hülyalarda,
bilinmez diyarlarda, 
kimsesiz ücralarda ölesiye yaşamak..

ihtiras peşinde,
mülkiyet derdinde,
faniler izinde,
dünya zevkinde ölesiye yaşamak..

nefes almak kadar kolay,
nefes vermek kadar zor;
ölesiye yaşamak..

Peyami Bayram
28 Aralık 2024
Arnavutköy, İstanbul 






21 Şubat 2025

IRAK İZLENİMLERİM

 


Irak (Arapça: العراق el-‘Irāk; Kürtçe: عێراق Êraq), resmî adıyla Irak Cumhuriyeti (Arapça: جمهورية العـراق el-Cumhūrīyyetü'l-‘Irākīyye; Kürtçe: كۆماريى عێراق Komarî Êraq), Batı Asya'da bir ülkedir.

IRAK, kuzeyde Türkiye, doğuda İran, güneydoğuda Kuveyt, güneyde Suudi Arabistan, güneybatıda Ürdün, batıda ise Suriye ile sınır komşusudur. 

Başkenti ve en büyük şehri Bağdat olan federal parlamenter cumhuriyet ile yönetilen bir ülkedir.

Bugün Irak, Orta Doğu'da yer alan stratejik konumu ve sahip olduğu petrol rezervleri ile Körfez'in önemli ülkelerinden biri durumundadır. Irak savaştan önce, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden sonra dünyanın en büyük üçüncü petrol rezervine sahipti. Amerika'yla savaştan ve işgalden sonra üretimde önemli düşüşler olmuştur. Fakat doğal rezerv sıralamasındaki yerini korumaktadır.

İngiliz mandası (1920-1932)

Modern Irak, 1920'de Osmanlıların I. Dünya Savaşı'nda yenilmesiyle birlikte İngilizlerin, Osmanlı eyaleti olan Musul, Bağdat ve Basra'yı yeni bir politik oluşum olarak değiştirmeleri sonucu, Fırat-Dicle havzasını kontrolü altına alan ve yakın bir bölge devleti tarafından yönetilmeyen yeni bir oluşumdur.

İngilizler başta ülkeyi bizzat yönetmeyi düşünmüşlerse de halkın sert muhalefetiyle karşı karşıya kalmışlardır. Çıkan isyanlarda özellikle Şii halk rol almıştır. Şiilerin çoğunlukta olduğu Necef, bu dönemde isyanın merkezini oluşturmuştur. Sonuçta İngilizler tarafından Muhammed bin Abdullah'ın soyundan gelen Kral Faysal Irak'ın başına geçirilmiştir. Bu yöntemle İngilizler hem Irak'a tamamen hâkim olmak hem de Osmanlının ardından doğan halife boşluğunu bu şekilde doldurarak diğer İslam ülkelerine de etki etmeyi planlamıştır.

Kral Faysal'ın başa geçmesiyle beraber yaşanan en önemli gelişme Arap ulusçuluğunun teorisyeni Sati el Hüsri'nin Irak'a getirilmesidir. Onun kurduğu Arap birliğine yönelik eğitim sistemi özellikle Şii grupların tepkisini toplamıştır. Kral Faysal güçlü ve bağımsız bir Irak kurabilmenin yolunun güçlü bir ordudan geçtiğini biliyordu. Bu nedenle bu tip bir ordunun oluşması için çalışsa da Iraklı Kürtler ve Şiilerin olumsuz tavrıyla karşılaşmış ve askere almalarda daima sorunlar çıkartmışlardır. Her iki topluluk da Sünni Araplara asker olarak hizmet etmeyi reddetmiştir.

İlerleyen yıllarda Sünnilerle Şiiler arasında entegrasyon süreci yaşanmış, karşılıklı evlilikler ve ticaret ilişkileri olmuştur. 1928'e gelindiğinde 88 kişilik Irak parlamentosunda 26 Şii üye vardı.

Irak Krallığı (1932-1958)

1930 yılında Irak hükûmeti bağımsız bir devlet olma yolunda Birleşik Krallık ile 25 yıllık bir anlaşma imzalarken, 1932 yılında Milletler Cemiyeti'ne bağımsız bir devlet olarak katıldı. 1933'te Kral Faysal'ın ölümünün ardından ülkede dinsel ve etnik çatışmalar arttı.

1935'te İtalyanların Habeşistan'ı işgali Orta Doğu ülkeleri arasında özellikle güvenlik endişesinin oluşmasına sebep olmuştur. İtalyanların Kuzey Afrika'da kurduğu bu hâkimiyeti Yemen'le yaptığı anlaşmayla Kızıldeniz'in çıkışını kontrol eder hâle gelmesiyle Orta Doğu'ya taşımayı planlıyordu. Bu nedenle Orta Doğu ülkeleri arasında Sadabat Paktı kuruldu.

1936 yılında genç reformcuların desteğini kazanan Hikmet Süleyman adlı eski bir politikacı Kürt kökenli bir albay olan Bekir Sıdkı'nın liderlik ettiği bir askerî darbeyle hükûmeti ele geçirdi. Bir süre sonra ordu içindeki muhalif bir kanat, Bekir Sıdkı'yı öldürerek yönetime ağırlığını koydu. Böylece ordu içindeki hiziplerin çatışmasına dayanan hükûmetler dönemi başladı.

Kral Gazi'nin II. Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce bir araba kazasında ölmesi üzerine yerine dört yaşındaki oğlu II. Faysal geçti. Yeni kralın amcası Emir Abdullah naip olarak yönetimi üstlendi.

1941'de ise Mayıs harekâtı olarak bilinen ikinci bir darbe oldu. II. Dünya Savaşı yıllarında hâkim güçler arasında yaşanan mücadele Irak üzerinde de olmuştur. Almanlar yaptıkları darbe ile kendilerine yakın bir yönetimi başa getirseler de, yapılan ikinci darbe ile İngilizler tekrar hâkimiyeti kurmuştur. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye sınırlarına kadar gelen Almanların amaçlarından birisi de Türkiye'yi geçerek Irak'taki yandaşlarına yardım edip, buradaki İngiliz hâkimiyetini kırmaktı. Fakat daha sonra Alman ordularının Rusya'ya dönmesi, Türkiye'nin işgali ve Irak'a ulaşma planlarından vazgeçmesine sebep oldu. İngilizler Irak'ı da Almanya'ya karşı savaşa girmeye teşvik etse de Irak yönetimi Türkiye'yi örnek alarak aynı politikaları izlemiş ve savaşa girmemiştir.

1945 yılında Arap ülkeleri bir araya gelerek bir Arap Birliği örgütü kurdular. Arap Birliği harekâtı Arap ülkeleri arasında milliyetçilik duygularının da artmasına sebep oldu. Bunun sonucu olarak da Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan'ın tek bir ülke olarak birleşmesi düşüncesi ortaya atıldı. Arapların birleşme düşüncesini özellikle Birleşik Krallık destekliyordu. Bu birleşme ile İngilizler, Suriye ve Lübnan'daki Fransız hâkimiyetini kaldırarak bu bölgeleri de kendi hâkimiyeti altına almayı amaçlıyordu. Diğer güçlü bir Arap ülkesi olan Mısır da bu birleşmeye karşı çıkıyordu. Onun endişesi ise Arap dünyasının en büyük ülkesi olma özelliğini yitirecek olması idi. Orta Doğu'da İngilizlerin etkisinin zayıflaması, İsrail devletinin kurulması, Mısır'ın muhalefeti gibi nedenlerle bu birlik fikri hayata geçirilemedi. 1960'lı yıllarda Mısır ve Suriye'nin birleşmesi dışında Arap ülkeleri arasında bir birleşme yaşanmadı.

İsrail'in kurulması ile Arap Türkiye ilişkileri yeni bir döneme girdi. ABD'nin etkisi ile Türkiye'nin İsrail devletini tanıması Arap ülkelerinde tepki ile karşılandı. Türkiye bu tepkileri azaltmak ve yeni müttefikler bulabilmek için Irak'la yakınlaşmaya çalıştı ve ABD ve Birleşik Krallık'ın aktif katılımıyla Bağdat Paktı'nı imzaladı.

II. Dünya Savaşı sonrası dünya üzerindeki güç dengelerinde büyük değişmeler yaşandı. Birleşik Krallık hâkimiyetini yitirirken ortaya çıkan boşluğu ABD ve Sovyetler doldurmaya başladı. Irak ise bu dönemde Sovyetler Birliği yanında yer aldı.

Irak Cumhuriyeti (1958-1968)

1958 yılında gerçekleşen kanlı darbe ile krallık devrilip cumhuriyet ilan edildi. Darbenin liderlerinden General Abdülkerim Kasım başbakan oldu. Irak bu darbenin ardından Bağdat Paktı'ndan çekildiğini açıkladı. Irak'ta bu dönem özellikle komünizm ve etnik milliyetçiliğin hızla yayıldığı yıllardır.

Irak'ta yaşanan bu değişiklik Orta Doğu'daki tüm dengeleri altüst etti. Irak'taki bu darbeden etkilenen Suriye'de benzer bir askerî darbe yaşandı. Orta Doğu'nun tamamen Sovyetler Birliği'nin hâkimiyetine girmemesi için ABD ve Birleşik Krallık harekete geçti. ABD, Lübnan'a askerî müdahale yaparken Birleşik Krallık, Ürdün'deki karışıklığı bahane ederek burayı işgal etti.

Orta Doğu'nun önemli bir bölümünün Sovyet etkisi altına girmesi, ABD ve müttefiklerini endişelendirdi. Özellikle son dönemde açıklanan belgeler, Türkiye'nin Irak ve Suriye'de yaşanan darbelerin ardından ABD'nin baskısıyla bu ülkelere yönelik bir işgal planı hazırladığı ve daha sonra bazı nedenlerden dolayı bundan vazgeçtiğini ortaya koymaktadır.

8 Kasım 1963'te Baas Partisi mensupları ve ordudaki milliyetçileri darbe girişiminde bulundular. Fakat General Abdüsselam Arif yeni lider oldu ve ülke genelinde komünist avı başlatıldı.

Baas Rejimi (1968-2003)

Baas Hareketi: Baas Arap dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye'de kurulan bu hareketin ilk teorisyenleri Ekrem Havrani ile Mişel Eflak'tır (Eflak, Suriyeli bir Hristiyan ve bu ideolojinin lideridir). Baas ideolojisi, amaç olarak Orta Doğu'da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı Birlik, özgürlük ve sosyalizm idi. Parti ideolojisi parti birliğine ve dış baskılara karşı durmaya dayanıyordu. Baas hareketi Suriye'de ortaya çıkmışsa da, Irak'ta da taraftar bulmuştur. Baas Partisi Suriye ve Irak'ta yaptıkları devrimlerle iktidarı ele geçirmişlerdir. Saddam Hüseyin ve Hafız Esad Baas akımının son büyük temsilcileridir.

1967'deki Altı Gün Savaşı'nda Arap ülkelerinin İsrail'e karşı ağır bir yenilgi almaları Irak'taki Baas hareketine olan desteği artırdı. 17 Temmuz 1968'de gerçekleşen kansız bir darbenin ardından iktidar tamamen Baasçılara geçti. Hükûmet programı konusunda başlayan anlaşmazlıklar üzerine Baas yanlısı Saddam Hüseyin'in başında bulunduğu bir grup subay temmuz sonlarında öteki darbeci hizipleri saf dışı bıraktı. Devlet başkanlığı ve başbakanlığa getirilen el-Bekir, aynı zamanda yeni oluşturulan Devrimci Komuta Konseyi ve Baas Partisi Bölgesel Komutanlığı başkanı olarak kesin bir denetim sağladı. Hükûmete ağırlığını koyan Baas Partisi, örgütlü yapısıyla hemen hemen bütün kurumları ele geçirmeyi başardı. Tabanını genişletmek isteyen parti, 1970'te Kürtlerle çatışmaya son vererek Irak Komünist Partisi (IKP), Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve öteki bazı milliyetçi ve sol eğilimli siyasi güçlerle iş birliğine yöneldi. Ancak, 1974'te Kürtlerle, ardından komünistlerle ilişkilerin bozulması nedeniyle yeniden tek partili sıkı bir rejime dönüldü.

1976'da başbakanlığı ve bazı önemli yetkileri Hasan El Bekir'den devralan Saddam Hüseyin, Temmuz 1979'da, Irak devlet başkanı oldu.

İran-Irak Savaşı: 1979 yılında İran'da yaşanan İslam Devrimi oldu. 1975'te Kürt sorununu çözmek için İran'a bazı ödünler veren Irak 1979'da bu ülkede yaşanan rejim değişikliğinden yararlanarak İran'a savaş açtı. Her iki ülkeye de insani ve ekonomik olarak büyük kayıplar verdiren İran-Irak Savaşı 1988'de imzalanan bir ateşkes antlaşmasıyla sona erdi.

I. Körfez Savaşı: II. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan Soğuk Savaş tüm dünyayı iki kampa ayırmıştı. 1980'li yıllar Sovyetler'in çözülme sürecine girmesine ve Soğuk Savaş'ın sonuçlanmasına sahne oldu. İki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya doğru etkinlik haritasının tekrar çizilmeye başlanması, Orta Doğu'ya da yansıdı.

Irak, Ağustos 1990'da petrol üretim kotalarını aşmak ve tartışmalı bölgelerden petrol çıkarmakla suçladığı komşusu Kuveyt'i işgal ederek 19. ili olarak topraklarına kattığını ilan etti. Saddam Hüseyin'in uzlaşmaz tutumu karşısında BM'ye üye çeşitli ülkeler ABD öncülüğünde Suudi Arabistan'a askerî yığınak yapmaya başladı. BM Güvenlik Konseyi Irak'a 15 Ocak 1991'e değin Kuveyt'ten çekilmesi için son bir uyarıda bulundu. 17 Ocak 1991'de başlayan ve Körfez Savaşı olarak bilinen Çöl Fırtınası Harekâtı sonunda 27 Şubat 1991'de Kuveyt kurtarıldı. 28 Şubat'taki ateşkesin ardından kuzeydeki Kürtler ve güneydeki Şiiler arasında başlayan ayaklanmalar Irak kuvvetlerince acımasızca bastırıldı. 2 milyonun üzerinde Iraklı Kürt Türkiye ve İran'a sığındı. Bunun üzerine BM, 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyindeki bölgeleri Irak uçuşlarına yasakladı.

ABD yönetimindeki müttefik kuvvetler 1993, 1996, 1998 ve 2001 yıllarında Irak'a karşı hava saldırıları düzenledi. Körfez Savaşı'ndan sonra uygulamaya konan Birleşmiş Milletler ambargosu 1996 yılında başlayan Gıda Karşılığı Petrol Programıyla yumuşatıldı.

Irak'ın İşgali (2003-2011)

ABD ve Birleşik Krallık öncülüğündeki koalisyon kuvvetleri Irak'ı kitle imha silahlarından arındırmak, Saddam Hüseyin'in teröre verdiği desteği kesmek ve Irak halkını özgürleştirmek gerekçeleriyle Irak'taki Baas Rejimi'ne karşı saldırıya geçti. 20 Mart 2003'te başlayan hava saldırısı ve onu takip eden kara harekâtı sonunda 9 Nisan 2003'te başkent Bağdat'a giren koalisyon güçleri Saddam Hüseyin iktidarını devirdi. 15 Nisan'da Irak tümüyle koalisyon güçlerinin denetimine geçti. Bundan sonra bir süre belli bir direniş gerçekleşmedi. Aralık 2003'te Saddam Hüseyin yakalandı. Sonraki dönemlerde işgalci ABD güçlerine karşı bir direniş başladı ve günümüzde de bazen çok şiddetli olarak (özellikle Felluce) devam etmektedir. Bunun yanında Şiiler ile Sünniler arasında derin bir ayrışma ortaya çıkmış ve adeta iç savaşı andıran, günümüzde de devam eden şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır. Terör örgütleri tarafından da düzenlenen saldırılarda çok sayıda insan ölmüştür. 2008 başlarında işgalin başladığı Mart 2003'ten beri 4020 civarında ABD askeri ölürken 1 milyondan fazla Iraklının şiddet, çatışma ve direniş olayları sonucu öldüğü belirtilmiştir. Ayrıca ABD'nin Iraklı tutuklulara yaptığı işkenceler skandala yol açmıştır. Bunun yanında keyfî uygulamalar sonucu öldürülen Iraklı sivillere rastlanmıştır.

2014 yılı nüfus tahminlerine göre Irak, 32.585.692 kişilik bir nüfusa sahiptir.[21] Toplam nüfusun %75-80'i Araplar, %15-20'si Kürtler ve %5'i ise Türkmenler, Süryaniler, Keldaniler, Nesturiler, Asuriler ve diğer etnik gruplara mensuptur.

%97'si Müslüman olan halkın %60-65'i Şii Müslümanlar, %32-37'si Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır.

Şii Araplar Irak'ın güneyinde yaşarken, Bağdat civarında Sünni ve Şii Araplar, Irak'ın kuzeyinde ise Sünni Kürtler, Yezidiler ve Irak Türkmenleri yaşamaktadır.

Irak oldukça genç bir nüfusa sahip olup nüfusun %55'i 15-64 yaş grubuna, %42'si 0-14 yaş grubuna, %3'ü 65 yaş ve üzeri gruba dâhildir. Ortalama ömrün yaklaşık 66,5 yıl olduğu Irak'ta bebek ölüm oranlarının yüksekliği (%6,2) önemli bir sorundur. Irak nüfusunun %58‘i okuma yazma bilmektedir. Bu oran erkeklerde %70,7'ye çıkarken, kadınlarda %45'e inmektedir. 2000 yılı nüfus artış hızı %2,86 olarak tahmin edilmiştir. Bu itibarla günümüzde Irak'ın nüfusunun verilen nüfus artış hızını dikkate alırsak 37 milyonun üzerinde seyrettiği muhtemeldir.

Irak nüfusu (2025): 46.635.000 kişi.


Irak 19 ilden (Arapça: محافظات muḥāfaẓat, tekil hâlinde محافظة muhafazah) oluşur:

Bağdat (بغداد) (Bağdat)

Selahaddin (صلاح الدين) (Tikrit)

Diyala (ديالى) (Bakuba)

Vasıt (واسط) (Kut)

Meysan (ميسان) (Amara)

Basra (البصرة) (Basra)

Zi Kar (ذي قار) (Nasiriye)

Müsenna (مثنى) (Samava)

Kadisiye (قادسية) (Divaniye)

Babil (بابل) (Hilla)

Kerbela (كربلاء) (Kerbela)

Necef (النجف) (Necef)

Enbar (أنبار) (Ramadi)

Ninova (نينوى) (Musul)

Duhok (دهوك) (Duhok)

Erbil (أربيل) (Erbil)

Kerkük (كركوك) (Kerkük)

Süleymaniye (سليمانية) (Süleymaniye)

Halepçe (حلبجة) (Halepçe)

Irak'ın kuzeyinde, Türkiye ile sınır komşusu olan Kürdistan bölgesi siyasi ve ekonomik olarak Irak merkezi hükümetine bağlı özerk bir yönetimdir. Bu bölgeye Türk vatandaşları vizesiz girebildiği halde Irak'ın güneyindeki merkezi yönetim bölgesine vize ile girebilmektedir. Ticari ilişkilere de bu durum yansımıştır. Türkiye'nin Kuzey Irak Kürdistan yönetimi ile ticareti daha kolay ve daha yoğundur. Güneyde ise sanki merkezi hükümetin başbakanı Şii mezhebine mensup olmasından dolayı İran ile ticaret daha yoğun gözükmektedir.

Basra liman şehri ise deniz yoluyla yapılan ticaretin merkezidir.

Bağdat'ın her yerinde çok yoğun güvenlik önlemleri göze çarpmaktadır. Ayrıca Bağdat'ta Green Zone olarak isimlendirilen ABD'lilerin, merkezi hükümetin ve Türkiye Cumhuriyeti de dahil pek çok ülkenin büyükelçiliklerinin bulunduğu yüksek güvenlikli bir iç bölge mevcuttur.

Başkent Bağdat'ta her yerde İsrail tarafından katledilen İranlı General Kasım Süleymani ile Hizbullah lideri Hasan Nasrallah'ın posterleri yer almaktadır. Bunun yanı sıra yollar, meydanlar, köprüler, geçitler ve tüm altyapı inşaatları çok yavaş bir şekilde devam ediyor.

Irak, Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında beş yıldır Almanya ve ABD'nin ardından hep üçüncü sırada yer almaktadır.

732410 GTIP kodlu paslanmaz çelik eviyelerde ise Irak, Türkiye'nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 2019'dan 2023'e kadar 500.000 ila 1.000.000 USD ihracatla 18inci sırada yer almaktadır.

Irak'ta sabit kur politikası uygulanmaktadır. 1 USD = 1320 Irak Dinarı. Resmi kurumlar ve bankalarda uygulanan bu kurun aksine serbest piyasada 1 USD 1500 Irak Dinarına ulaşmıştır.

İran'dan Irak'a günde yaklaşık 2.000 TIR giriş yapmaktadır. İran'ın ambargo uygulanan bir ülke olmasından dolayı bu yoğun ticaret tamamen gayri resmi yapılmakta, para transferleri ise sarraflar üzerinden gerçekleştirilmektedir. Irak'ta ekonominin büyük bölümü belki de bu yüzden kayıt dışı devam etmektedir. Bu kayıt dışılık ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Zaten işgal yıllarından beri petrol gelirleri çok fazla düşmüş olan Irak vergi de toplayamadığı için yatırım yapamamakta, başladığı yatırımları da sürdürememektedir. 

2023 yılından itibaren ülkede etkin olan ABD'nin zorlamasıyla dış ticarette banka yoluyla transferler mecburi hale getirilmiş ama ticaret erbabı kayıt dışı kalmak istediği için şimdilik bu tür bir ticareti tercih etmemektedir.

Irak, Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında beş yıldır Almanya ve ABD'nin ardından hep üçüncü sırada yer almaktadır.

732410 GTIP kodlu paslanmaz çelik eviyelerde ise Irak, Türkiye'nin ihracat yaptığı ülkeler arasında 2019'dan 2023'e kadar 500.000 ila 1.000.000 USD ihracatla 18inci sırada yer almaktadır.

Her şeye rağmen çok genç bir nüfusa sahip olan Irak'ta her türlü altyapı ve tüketim ürünlerine çok fazla talep vardır. Çin'in diğer ülkelerde gördüğümüz gibi pazara çok fazla girememiş olması dikkat çekicidir. 1-7 Şubat 2025 tarihleri arasında KROMEVYE SAN. VE TİC. A. Ş. olarak katıldığımız Bağdat Uluslararası Fuarı'nda sadece bir Çinli otomotiv firmasının olması durumu izaha yeterlidir sanırım.

21 Şubat 2025


RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...