29 Mart 2015

Dijital Çağ ve Sosyal Medya

İçerisinde bulunduğumuz dijital çağın kişisel yaşantımıza, aile hayatımıza, hısım-akraba, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerimize ne kadar etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz. 

Bir kısım olumlu etkilerin yanında pek çok olumsuz etkilerinin olduğunu herkes konuşuyor bu dijital çağın. Çoğu zaman şikayetçi olduğumuz gittikçe bozulan ilişkilerin tek sorumlusu olarak yaşadığımız çağı ve çevreyi göstermek artık sıradanlaştı sanırım. Bence teknik olarak "süper iletişim çağı" diyebileceğimiz bu devir aslında insani iletişimin çok yara aldığı, yanıltma ve yanılsamaların birbirine girdiği, normların yerle bir edildiği, formların ise tanınmaz hale getirildiği tarihin farklı bir evresine geçiş süreci olarak tarihe geçecektir. 

Bu çağın geleceğinde ya büyük bir çöküşün ve felaketin ya da insanlık tarihinde yeni bir medeniyetin kuruluşuna şahit olacaklar o günleri görebilenler. 

Çöküşün bir parçası olmamak ve yeni bir medeniyet inşasının temellerinde bir nebzecik de olsa katkımız olması için yapmamız ve yapmamamız gerekenleri herkes kendi özelinde tek tek gözden geçirerek titizlikle hayatında tatbik etmelidir. 

Ben kendimce aklıma gelen ve uygulamam gerekenleri şöylece not ettim:

1. Yüz yüze iletişim birinci sırada olmalıdır. İnsanların birbirleri ile göz teması kurarak yaptıkları iletişim en sahici ve etkili iletişimdir. Bunun dışındaki bütün dijital, sesli, görüntülü ve benzeri iletişim çeşitleri ise sadece herhangi bir haber, bilgi veya doküman paylaşımı için kullanılan vasıtalar olabilir, sadece o kadar. 

2. Her türlü dijital ortamdaki bilgi ve belgelerin güvenirliği kanıtlanmadan veri olarak kabul edilmemelidir. Herkes sanal alemde gördüğü her türlü haber ve bilgiyi doğruluğunu ve güvenilirliğini teyit etmeden kabul etmekte, bununla da kalmayıp bunu paylaşarak yaymaktadır. Bu da enformatik bir kirlilik oluşturmakta, hem yalan yanlış bilgilerle zihinleri dejenere ederek toplumu ifsad etmekte, hem de gereksiz malumatla beyinleri doldurarak faydalı iş yapma potansiyeli sekteye uğratılmaktadır. 

3. Dijital ortamlarda kişisel ve ailevi bilgilerin paylaşılmasının pek çok sakıncası olduğundan sadece birebir iletişimler vasıtasıyla paylaşılmasının uygun olacağı. Bilinmesi gereken en basit kural şudur: evinize, mahreminize girmesini istemediğiniz, çocuklarınızın görüşmesinde sakınca gördüğünüz kişiler bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarınızın içinde. 

4. Sosyal medya platformlarında arkadaşlığın gerçek hayattaki ile bir ilgisinin olmadığının mutlaka bilinmesi gerektiği. Yıllar önceki okul arkadaşınız, çocukluk arkadaşınız, asker arkadaşınız, uzun zamandır hiç görmediğiniz akrabanız ve buna benzer onlarcası ile aslında ortak olan pek fazla şeyinizin olmadığını sadece hayatın bir bölümündeki herhangi bir ortak mekan, zaman veya kişiler olduğudur. Bu ise sahici bir arkadaşlık veya dostluk ilişkisi değildir. Bir kişinin bir sosyal medya ortamında onbinlerce arkadaş, takipçi vs. olması onun için ciddi bir yanılsamaya sebep olabilir. Gerçek hayatta bu insan ihtiyaç duyduğunda bir ünite kan, bir öğün yemek, bir fincan kahve içimlik bir sohbet için bir tek kişiyi bile bulamayabilir. 

5. Gerçek hayatta yapmadığını sosyal medyada söylemenin en basitinden bir ahlak sorunu olduğunun fark edilmesi gerektiği. Bir çok insanın sosyal medyada takma isimlerle ve/veya farklı kimliklerle dolaştığını herkes biliyor. Gerçek hayatta böyle maskelerle ve sahte kimliklerle dolaşmak ne kadar ahlaksızca ve ahlaksızlığa kapı aralayan bir durumsa sanal alemdeki daha da beter bir durumdur. 

6. Ahlakın ve erdemli davranışların her yönüyle sosyal medya ve dijital ortamlarda da hassasiyetle gözetilmesi gerektiği. Klavye ve ekranın arkasına gizlenerek sahte kahramanlıklar göstermek hiç inandırıcı olmuyor, kimseye de bir fayda vermiyor. 

7. Bilginin esas kaynağının dijital ortam olmadığı, hele sosyal medyanın hiç bir şekilde bilgi kaynağı olmadığının mutlaka bilinmesi. Bilgi ve hikmeti arayanların sanal ortamdan alacakları bir şey yok, belki çok sınırlı oranda verebilecekleri bazı şeyler olabilir. 

8. Sosyal medyanın sadece adının sosyal olduğu, gerçekte ise bir sosyalleşmeden öte insanı asosyal hale getiren içe kapanık kapalı bir ortam olduğunun bilincine varmak. Bu meyanda sosyal medyadaki en çok beğeni alan paylaşımların dahi kapı komşusuna verilen bir selam ve güler yüzün yanında hiç bir değeri olmadığını ifade etmeliyim. 

Peyami Bayram
29/03/2015
İstanbul

24 Mart 2015

Ne boş işlerle uğraşıyoruz..

Ne boş işlerle uğraşıyoruz..

Siyaset, magazin, medya ve spor dünyasının oyuncuları ne yapsalar haber haline getiriliyor. 
Kim tarafından? 
Tabii ki medya.
Aslında vatandaşı ilgilendiren tarafı dedikodu malzemesi olmasından öte asla haber değeri olmayan konular bunlar.

Sonra, 
bütün millet bu haber kırıntısı bile diyemeyeceğimiz zokaya atlıyor.
Al sana bir dolu gereksiz tartışma, konuşma, gevezelik.
Hele ki kendisine bir kuruşluk faydası olmadığı halde bu mevzulara dalan gariban halk yok mu!
Ne demeli bilmem ki?
Yok bilmem kim filankeşe ne demiş, o da ona şöyle demişmiş, 
kim kiminle berabermiş, 
kimlerle kimler ne işler çevirmişler, 
aşna fişnalar,
birinin iftirası,
ötekinin sataşması,
yalanlar, düzenler,
falan filan.

Sana ne kardeşim; 
evde tencerede kaynatacak bulguru borçla alırsın,
kredi kartlarıyla kuyruğunu bağlamışsın,
Çocuklarının eğitim, iş, aş, gelecek ve güvenliği ile ilgili ne düşünüyorsun? Sen ona bak!
Bir dirhem bilgi, bir an düşünme, bir konuda akletme yok.
Kendimize, ailemize ve insanlığa yarayacak bir konuda kılımızı kımıldatmaz, iki laf etmez, iki satır okumayız. 
Affedersiniz, şimdi bu sosyal medya var. 
Değil mi ya?
Herkes her konuda bilgileniyor bu sosyal medya denilen asosyal tezgahtan!

Her neyse, ne diyorduk, medyanın bizi içine çektiği dedikodu ve fitne-fücur bataklığını konuşuyorduk.
Biz insanların düştüğü en büyük tuzakların başında geliyor bu avlanmalar.
Kendimizi ilgilendirmeyen konuları konuşmak, bunlara vakit ayırmak, daha da kötüsü böylesi ilgisiz meseleler yüzünden kavgalar, çatışmalar içine girmek. Hatta belki de can alıp, can vermek.
Düşünsenize bir takım taraftarının eline ne geçer ki o takım için çatışmak, kırmak, dökmek ve maalesef ölmek ve öldürmekle.
Veya buna benzer bir başka şey için.

İnsanın yüce bir amacı olmalı.
Ölümle bitmeyecek, ölünce bile kaybetmeyeceği.
Yoksa ne için yaşanır söyler misiniz?

Peyami Bayram
23/03/2015
İstanbul



20 Mart 2015

Günahın Patolojisi


Günahın Patolojisi I

Yıllar sonra bile hatırlamak istemediğiniz anılarınız olur. Hüzün, ayrılık, korku, umutsuzluk, hayal kırıklığı, ihanet, başarısızlık, terk edilme, aldatılma, zulüm ve daha nice can yakıcı haller gelmiştir insanın başına. Bununla beraber daha beter olanı ise insanın bu kötü anılarının içinde kendi kusurunun olmasıdır. Eğer yaşadığınız her türlü olumsuzlukta sizin de bir parça payınız bulunmuşsa işte o anıyı ne silebilirsiniz ne de kendinizi affedebilirsiniz. Bazı durumlar vardır ki aslında tamamen sizin özelinizde yaşanmışlığı vardır, belki sizden ve Allah'tan başka hiç kimsenin bilmediği bir şeydir o. Fakat sizin inancınız, sosyo-kültürel durumunuz, aldığınız eğitim, terbiye ve yaşam tarzınız o davranışınızı kendi kendinize aklamanıza müsaade etmez. İşte günahın patolojisi budur sanırım.

Çoğu kez günah deyince büyük ve başkalarını da içine alan bir zararlar ve hasarlar zinciri akla gelir. Oysa ki günahın birincil etkisi kişinin kendisine yöneliktir. Kişiyi aşan kısmı ile artık başkalarına da zarar vermeye başlar.

İslam dininde en büyük günah şirktir. Bu günah tamamen öznel bir durumdur. Yani kişinin tamamen iç dünyası ile ilgilidir. Diyebilirsiniz ki bırakın neye istiyorlarsa ona inansınlar. Evet, Kur'an da aynı şeyi söylüyor(Bakara Suresi, Ayet 256). Özgürlük var elbette, işte kaos ve çatışma da bundan sonra başlıyor aslında.








Günahın Patolojisi II

Özgürlük insanın düşünce dünyası ile davranışlarında farklı seyreder. Çeşitli sebeplerle engellenen ve sınırlanan fiziksel özgürlüğe karşın zihinsel/düşünsel özgürlük nispeten çok daha geniş bir alana sahiptir, hatta bir çok kişiye göre sınırsızdır. Dünya tarihinde nice despotlar, tiranlar, nemrutlar, firavunlar, faşist ve baskıcı yönetimler her ne ad altında gelmişlerse de özgür düşünen insanların kafalarını kesseler, yüreklerini yerinden sökseler bile kafalarının ve yüreklerinin içindeki o özgür düşünceyi engelleyememişlerdir. İnsanlık tarihi aslında hep bu baskıcı zihniyetle hür düşünce arasındaki çatışmanın tarihidir desek çok da yanlış olmaz sanırım.

Özgür düşünen insanoğlunun her zaman yine de bir sınırı olmuştur. Bu sınır ise o kişinin yaşam süresidir. Yani ne kadar uzun yaşasa da kişi bir gün ölümle yüzyüze geleceğini bilerek yaşar. Bu ölüm gerçeği insanoğlunun aşamayacağı bir nokta olarak her zaman düşüncesinin içinde duracak ve ona doğru veya ona göre bir yol/ yöntem benimseyecektir. Ölümü mutlak bir son olarak görmek veya ölüm sonrasında bir hayatın olduğuna inanmak o kişinin düşünce ve davranışlarının temelini oluşturacaktır.

Bu noktada düşünce ile inancın kesiştiğini ve birbirini etkilediğini görüyoruz. Şöyle bir soru çıkabilir karşımıza; düşünce mi önce gelir yoksa inanç mı?Aslında bu sorunun tek bir cevabı olmasa gerek, isteyen düşünüp inanır, dileyen de inanıp düşünür. Fakat olması gereken insanın hem düşünmesi hem de inanmasıdır. İnançsız bir düşünce ya da düşüncesiz bir inanç son derece absürttür.

Burada şunu söylemek gerekli sanırım önemli olan insanın düşüncesi ile inancının aynı paralelde gitmesidir. Tabii ki bunun sonucu olarak davranışların da aynı istikamette yürümesi gerekecektir. Eğer bunlar arasında bir uyumsuzluk ve/veya çatışma olursa bunun birinci derecede zararı kişinin kendisine olacaktır şüphesiz. Ancak çatışmaların şiddetine göre zararlar zincirleme olarak kişinin yakın çevresinden başlamak üzere bütün insanlığı ve belki de tarihi etkileyecektir. Günahın kişiselliğinden evrenselliğe giden yolu da işte böyle başlıyor.



Günahın Patolojisi III

İnanç, esasen insanda bilinç oluşturan prensipler manzumesidir. Her insanın inandığı bir değerler sistemi vardır. Bu anlamda inançsız insan olması düşünülemez. Müslüman, hristiyan, ateşperest, paganist veya ateist olsun her insanın kendi iç dünyasındaki esas bilinci oluşturan, ona bağlı olarak düşünme melekesini düzenlediği ve nihayetinde davranışlarını etkileyen bir inancı vardır. Bu temel inancı din, felsefe, ideoloji veya başka bir adla adlandırmanız sonucu değiştirmeyecektir.

Şimdi kim yapıp ettiklerini bunun dışında tutabilir?

Toplum düzeni içinde kanun, kural, örf, anane ve benzeri kodlamalar insanı elbette bazen inandığı ve/veya düşündüğü gibi yaşamak/davranmaktan kısmen uzaklaştırabilir. Fakat inancında samimi, kararlı ve ısrarlı olan hiç kimse bu zorlamalara boyun eğmez, mutlaka kendine bir yol bulur. Ya o sistemi değiştirmeyi ya da daha uygun şartlarda inandığı/düşündüğü gibi yaşayacağı bir ortama geçmeyi seçecektir.

Burada karşımıza çıkan inanç, düşünce, davranış ve dış ortam bağlamında kişinin tutumu konusudur. İnandığı temellere uygun düşünce sahibi bir insan yaşadığı ortamın kuralları ile ne kadar uyumlu veya buna karşıt bir durumda olduğunu değerlendirerek kendisine bir hal tarzı bulacaktır. İçindeki inanç ve düşünce ile yaşadığı ortamın uyuşmazlığını ne kadar tolore edebilir, ne kadar mücadele edebilir ya da bu konuda neler yapabilir? Bütün bunlara karar verecek olan yine kişinin kendisidir.

Bu nokta insanın inanç, düşünce ve davranış uyumluluğundan taviz verme aşamasına geçiştir. Şayet bu tavizi verirse buna şirk veya nifak denilmektedir. Artık o noktadan sonra zikzaklar ve gelgitler başlayacaktır kaçınılmaz olarak.

Bundan böyle günah işlemek kişinin gittiği yolun kaçınılmaz bir parçası olacaktır. Yani şirk ve nifak, günahın ana giriş kapısıdır.


Günanın Patolojisi IV

Günahın ana giriş kapısı açılmışsa insanoğlu için artık dönüşü olmayan bir yolculuk başlamış demektir. Bu yolun sonu mutlaka büyük azaba varacaktır. Böyle bir yolda U dönüşü yapılamaz. Zira inanç temelini yitirmiş olan zihin, yani şirk batağındaki aklın vicdan muhasabesi sekel olmuş, yaşam tarzı deformasyona uğramıştır. Bu durumdan kurtulmak imkansız değilse de ancak olağanüstü durumlarda mümkün olur, elbette Allah dilerse.

Günaha girmenin ana kapısından başka giriş yolları da vardır. Bunlar istikamet ve yol olarak inancı, aklı, düşünceyi ve yaşam tarzını aynı düzleme oturtmuş istikamet açısını uygun hedefe yönlendirmiş mü’min/müslüman kimseler içindir. Bu kimseler de insan olmanın doğallığıyla günah işlemekten tamamen uzak kalamazlar elbette. Ancak onların inanç, düşünce, akıl ve yaşam tarzları işleyecekleri günahtan  her zaman tevbe/ istiğfar yoluyla U dönüşü yapabilmelerine imkan verecektir.

Şirk ise insanın Rabbi’ne karşı ihaneti, saygısızlığı, hürmetsizliği ve daha da vahimi kendivaroluşunu inkarıdır. Yani ölümlü insanın; ölümsüz, sonsuz kerem sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah’a karşı hadsizliğinin en müptezel halidir ki O’na nefsini ve/veya kendi nefsi gibi ölümlü bir başkasını, ideolojiyi, taş, toprak, şan, şöhret, mal, servet veya iktidarı ortak koşmasıdır. Tanrıya inanmadığını söyleyen ateist zavallılar da bunun dışında değillerdir. Onların inanmadıklarını ifade ettikleri Tanrı olmasa inkarlarının da bir mantığı olmaz zira.

İşte büyük günah olan şirk ve onun yavrularının bize gözüken hali kısaca böyle. Tercih kesinlikle bize bırakılmış. Herkesin günah işleme özgürlüğü bulunmaktadır ve olmalıdır da. Başlangıçta belirttiğimiz gibi bu özgürlüğü Allah bahşetmiştir insanoğluna. Bu özgürlüğü tamamiyle engellemek de bir başka zulümdür. Ancak yine insanoğlunun ortak menfaatleri gereği ve çeşitli günahların toplum üzerinde yapacağı kısa, orta ve uzun vadeli zararlarına engel olmak için ortak akıl olan kamu otoritesi kısıtlayıcı tedbirlere başvurmalıdır.

Sonuç olarak dünyaya tertemiz gelen çocukların aynı saflıkta hayatlarını idame ettirmeleri,  günahtan olabildiğince uzak, hayırlı bir ömür sürmeleri ve ebedi mutluluğa(cennet) kavuşmaları için ebeveynlerin vereceği temel ahlak eğitimi birinci derecede önem arz etmektedir.

Şirk;
anlamsızlıktır,
kaostur,
boşluktur,
güvensizliktir,
umutsuzluktur,
kararsızlıktır,
hüsrandır,
atalettir,
ölümdür,
kayıptır.

Tevhid/İman;
anlamdır,
düzendir,
ahenktir,
güvendir,
umuttur,
kararlılıktır,
sevinçtir,
dinamizmdir,
hayattır,
kazançtır.

Ve pek tabii ki sözün özü vahiyden;

35:14 -    Kendilerine dua ederseniz duanızı işitmezler. İşitseler bile size cevabını veremezler. Kıyamet günü de kendilerini Allah'a ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi bir haber veren olmaz.

31:13 -    Hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, çünkü Allah'a ortak koşmak (şirk), elbette büyük bir zulümdür."

2:106 -    Onların çoğu şirk koşmadan Allah'a iman etmezler (imanlarına az çok bir şirk karıştırırlar).


10:66 -    Açın gözünüzü! Göklerde kim var, yerde kim varsa hep Allah'ındır. Allah'dan başkasına tapanlar dahi, Allah'a ortak koştuklarına uymuş olmuyorlar, ancak zanna uymuş oluyorlar. Ve yalandan başka bir şey söylemiyorlar.


Peyami Bayram
20/03/2015
Arnavutköy, İstanbul

18 Mart 2015

Müebbet Sevgili

Müebbet sevgili

Hep aklımdasın..
Unutmak istesem de
her an yanımdasın.
Senden uzak duramam,
sensiz de olamam
Kavuşma anını bilemesem de
hayat seninle anlamlı
Sensizlik mi?
Aklımdan bile geçmez..
Nasıl olur?
Bazılarının aklına bile gelmez.
Seni yok sayar,
sana yan bakar,
sana lanet okur,
senden korkarlar..
Bilseler ki;
dertlerin sonu sende,
sırların kapısı sende,
kavuşmalar sende,
bitmeyen mutluluk senle..
Ne güzeldir
sana
hoşgeldin diyebilmek.
Ne
senden uzak
ne de
sana
yakındır gönlüm.
Nereye gitsem
heybemde umut,
aklımda hep sen.
İçim
dışım
bir olsun;
budur
tek gayem.
Seni sevmesem
yaşamazdım
bu hayatı gülüm.
Nasılsa biliyorum
yolun sonunda
beklediğini;
Sevgili ölüm.

Peyami Bayram
26/02/2015

11 Mart 2015

Selamı
herkese verin,
gülümseyin insanlara,
umutlandırın onları,
yüreklendirin pısırıkları,
sevindirin biçareleri,
iyiliği,
güzelliği
herkes için dileyin,
kendinizi de
asla unutmadan,
yarına sağ çıkarsa temiz kalmalı insan !
Peyami Bayram
10/03/2015
Chicago

10 Mart 2015

SORULAR, SORUNLAR VE BİZ

Eminim bazı sorular birçoğumuzun aklını fazlasıyla kurcalamıştır. Hatta o soruların paralelinde veya çok daha farklı sorular da aklımıza gelir ama nedense ya üstünü örter, sormayız ya da o soru öylece bir kenarında durur aklımızın. 

Aslında cevaplan(a)mayan her soru insanın iç dünyasında kara delikler oluşturur ve bu kara delikler zamanla başka soruları veya düşünceleri de içine çeker. Daha kötüsü ise içteki bu durum insanın dışına yani tutum ve davranışlarına da yansır. 

İnsanoğlunun hayatını devam ettirmesi için fiziksel olarak yaşamını sürdürdüğü bir dünya vardır, bir de bu fiziksel yaşamını yöneten ve yönlendiren kendi "iç dünyası" olarak adlandırılan bir alan vardır. Bu insan davranışlarının temel tetikleyicisi olan duygu ve düşüncelerin beslendiği kişiye özel bir durumdur. 

Aslında sorular bu iç alanın genişlemesi, dinginleşmesi ve üretkenleşmesi için birer besin kaynağı gibidirler. Ne var ki bu besin kaynağı için yeni soruların üretilmesi ve çözümlenmesi gereklidir. Şayet yeni sorular üretilmiyorsa hele de üretilmiş olan sorular cevaplan(a)mıyorsa, sorular sorunlara dönüşür ve bu kişinin iç dünyası hasarlar almaya başlar. 

Elbette bu durum kişinin fiziksel yaşamını da olumsuz yönde etkileyecektir. Bu bazen başarısızlık, bazen uyum problemi, bazen psikolojik ya da psikosomatik sorunlar, bazen ahlaki sorunlar, bazen kriminal sorunlar ve bazen de narkotik sorunlara sebep olacaktır. Ve maalesef bazı durumlarda sorunlu kişinin intiharıyla sonuçlanan çok dramatik finaller de karşımıza çıkmaktadır hayatta.

Öncelikle bireysel olarak ruh ve beden sağlığınızı düşünüyorsanız;
1.     Soru sormaktan korkmayın,
2.     Sorularınınızın cevaplarını bulmak için hiçbir şeyden çekinmeden cesaretle üzerlerine gidin,
3.     Cevapsız soru kalmayıncaya kadar bütün imkanlarınızla araştırın, soruşturun.


Böyle davranırsanız hem iç dünyanız rahatlar, hem de fiziksel yaşantınızdaki performansınız, başarınız ve üretkenliğiniz artarken mutluluğunuz da artacaktır. Bunu etrafınıza da yaymaya çalışın ki bütün insanlık için barış içinde sağlıklı ve mutlu yaşanılan müreffeh bir topluma doğru katkınız olsun.

Peyami Bayram
09/03/2015
Chicago, ABD

09 Mart 2015

Vaktini biriktiremiyorsan yapacaklarını ne diye biriktirirsin?

**

Nakit kaybeden yarın bulabilir, vakit kaybeden yarını bulamayabilir!

**

Soru sormak aklı olanın işidir,
Hesap sormak haklı olanın işidir.


**

Evvela kendine karşı samimi ve dürüst olmalı insan.
Eşe dosta hoş görünme çabası ölü yüzü pudralamaya benzer.

**

İzzet ve şerefini ikbal ve imajına ezdirmeyen insan erdemli kişidir.


Peyami Bayram
08/03/2015
Chicago

06 Mart 2015

Amerika

Amerika

bir rüya değil
tamamıyla bir gerçek.
kahrolasıca
bir ülke mi?
bence değil..
kolaydır
ham hayaller.
fukara tesellisidir
özenti
ya da
lanet.
ahmak işidir
uzanamadığı nimeti
kötülemek.
sabah namazı
kılmıyor burada
hacı abiler,
fazlaca tesbih de
çekmiyor
hacı ablalar,
bizim namaz vaktimizde
herkes yollarda
erkenden
işinin başında herkes..
sabah sabah
klakson çalan
dolmuş şoförleri de yok,
trafikte 
herkes sakin,
sokak ortasında
ya da
her yerde
öfke yok.
Saygılı,
birbirini dinleyen,
kategorize etmeyen
insanlar gördüm hep
beyaz, siyah ırktan,
ispanyol,
italyan,
arap 
ya da türk..
ne olduğunuz değil
nasıl olduğunuza
ne yaptığınıza
bakıyor
hem insanlar
hem de sistem.
potansiyel suçlu değilsiniz
burada
herşey sizin beyanınıza
ve 
doğru olduğunuz
varsayımına dayanmış.

ABD'nin dünyada 
yaptıkları mı dediniz?

Devletler 
ve 
onların arkasındaki güçler..
Bu,
bambaşka bir konu bence.
Bu tarafından
bakarsak
dünyada
hem şimdi
hem de tarihte
peygamberlerin 
idare ettiği toplumları
hariç tutarsak
masum bir devlet
bulur muyuz
bilmem?

Bence dünyada
asıl sorun
devletlerin ardında
ve devletlerin 
asıl sahibi olan
büyük kapitalistlerdir.
Nitekim devletleri
kendi menfaatlerine 
göre
onlar yönetir
ya da
yönlendirirler.

Şimdi
asıl soru şu:
biz 
neden emrolunduğumuz gibi
dosdoğru olamıyoruz?
gördüğümüzü
niçin doğru okuyamıyoruz?
bildiklerimizi 
niçin uygulamıyoruz?
yaptıklarımızdan
niçin ders almıyoruz?
dahası
birbirimizin kanını dökmekten
niçin vaz geçmiyoruz?

yüz yıl öncesinde
rahmetli Mehmet Akif
gezmiş Berlin'i,
Japonya'yı
ve aktarmış gördüklerini
hem de çok veciz.

Ne yaptık
biz koca bir yüzyılda?
Türkler, araplar,
acemler, kürtler,
ermeniler,
kafkaslar,
balkanlar...
bitti mi?
hayır...
Şimdi ne haldeyiz?
Senaryo aynı,
sahne aynı,
oyuncular aynı
veee
oyun devam ediyor.
Öyleyse;
hep birlikte
haykırmaya devam
kahrolsun.....


Peyami Bayram
06/03/2015
440 S La Salle Str., Downtown Chicago, Illinois, ABD






RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...