01 Mayıs 2019

1 Mayıs..

Emek sömürüsü yapan zalim patrondan hakkını alamayan zavallı emekçilerin aslında öncelikle fikrini, umudunu ve emelini sömüren sendika ağaları ile onların değirmenine su taşıyan sözde sosyal demokratı, yalandan devrimci, tuzu kuru(zengin) sosyalistler ile dindar görünümlü tek dünyalıları, intihalci akademisyen bozuntularnı, fertleri cemaate feda eden hoca efendileri, yalan üretip icraat üretmeyen siyasetçileri, fildişi kulelerinden kalem oynatan halkına fransız entellektüelleri görmesi ve bunları aşması gerekir. Elbette bütün olup bitenleri tersyüz edip kasıtlı dezenformasyon yaparak hedef saptıran, her zaman kazananın yanında olan medyanın çirkin yüzünü de mutlaka görmelidirler.
Bir emekçi olarak kendi değerimin başkalarının terazisinde tartılmasına razı değilim.
Hak için mücadelede Allah'ın vahyi, peygamberim, aklım ve imanım bana en iyi klavuzdur.
Gerisi fasarya!

Peyami Bayram
1 Mayıs 2014
İstanbul

17 Nisan 2019

Notre Dame Katedrali Yangını ve Tepkiler

Notre Dame Katedrali bir kilisedir,
yani ibadethane,
aynı zamanda 856 yıllık bir tarihi eserdir,
Şam Ulu Camii olarak da bilinen Emevi Camii de bir ibadethanedir,
aynı zamanda 1280 yıllık bir tarihi eserdir.

İbadethanelerin savaş zamanında bile dokunulmazlığı vardır,

tıpkı hastaneler gibi,

bu uluslararası hukukta ve İslam hukukunda da böyledir,

Tarihi eserler insanlığın ortak mirasıdır,
tarih, sanat ve kültür insanlığın kollektif kazanımlarıdır ve böyle eserler insanlığın gelişimi için bir çok bilimin istifade ettiği muazzam kaynaklardır.

Talihsiz bir yangın neticesinde hasar gören Notre Dame Katedrali ile ilgili yorum yapan bazı kişiler bu yangınla Suriye'de iç savaşta bombalanarak tahrip edilen Emevi Camii arasında bir ilişki kurarak intikam, nefret ve biraz da sevinç ifade ettiler. Hatta bu yangını bir zafermiş veya bir zaferin baslangiç meşalesiymiş gibi görenler bile oldu.

Ne diyelim, dua edelim bu içler acısı halimize.

Allahım bize o eşsiz merhametinden lutfeyle.

Vicdanlarımızı körelten kapkara taassuptan kurtar bizi, "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma" uyarısının kulaklarımızda çınlamasını eksik etme ya ilahi.

Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in "savaş düşmana benzeyince kaybedilir" sözünün hikmetini içimize nakşeyle Ya Rabbi.

Yeni Zelanda Başbakanı Jasinda Ardern'in tam bir ay önceki o asil duruşundan ve menfur Cami katliamına karşı Yeni Zelanda'nın müslim ve gayrimüslim halkının birlik ve beraberliğinden hiç mi ders alamadınız!

Peyami Bayram
16/04/2019
İstanbul

04 Nisan 2019

Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor

Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor

15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda Christchurch'te menfur bir saldırıda şehit edilen 50 müslüman ve onlarca yaralı için duyduğum acıyı paylaşmak ve başsağlığı dileklerimi iletmek üzere Yeni Zelanda'nın saygıdeğer Başbakanı Sayın Jacinda Ardern'e bir mesaj gönderdim. Her türlü takdirin üzerinde duygu ve düşüncelerle barışın, sevginin ve dayanışmanın en güzel örneğini vererek bütün dünyaya emsali az bulunur bir liderlik gösteren bu saygıdeğer hanımefendiden hiç beklemediğim halde bana gelen cevap kendisine olan hayranlığımı bir kat daha artırdı.

Bu örnek şahsiyetlerin varlığı insanlık ve gelecek adına ümitlerimizi artırıyor, hayata pozitif bakmamızı ve şükür edecek daha çok şeylerin olduğunu bize hatırlatıyor.

Yaşasın insanlık için, kardeşlik için, barış için, sevgi için omuz verenler, bir araya gelenler.

İnsanlık onurunu ve haysiyetini en güzel şekilde temsil ettiğiniz için size bir kez daha minnet ve şükranlarımı sunuyorum saygıdeğer hanımefendi Jacinda Ardern.


Sayın Başbakan,

Saygıdeğer Hanımefendi,

15 Mart 2019 günü yaşanan tarifsiz acıyı ilk andan itibaren hisseden bütün insanlık ailesine bir anne şefkati ile dokundunuz. O eşsiz duruşunuz, merhametli bakışınız ve samimi davranışınız tüm insanlığa bir umut ışığı olmuştur. Her türlü bölücülüğün, ırkçılığın, faşizmin, fanatizmin, aşırılığın ve vandalizmin hızla yayıldığı dünyamızda sevginin, merhametin, kardeşliğin ve sade bir insan olmanın haysiyetinin ne demek olduğunu hepimize hissettirdiğiniz için size minnettarım. 

Yaşadığınız acıyı yürekten paylaşıyorum. 
Şahsınızı sevgi ve saygıyla selamlıyor, tüm Yeni Zelandalılara bugünlerde ve daima sabır, metanet, dayanışma, sevgi ve barış içinde bir arada yaşamaları için dua ediyorum. 

Allah inanan ve güzel işler yapanlarla beraberdir. 


M. Peyami BAYRAM
İstanbul'dan bir dostunuz


Nazik sözleriniz için teşekkür ederim.

Başbakan, Christchurch'teki saldırının ardından gösterilen destek ve merhamet ve başsağlığı mesajlarını paylaşmak için zaman harcayan binlerce insan tarafından derinden etkilendi.

Benden aşağıdaki ifadeyi iletmemi istedi:

Düşüncelerim, sevdiklerini kaybeden ve şimdi tarifsiz bir acı ve keder yaşayan ailelere aittir. Bu acıyı ortadan kaldıramasam da, Müslüman topluluğa sevgilerimi, pek çok Yeni Zelandalı'nın sahip olduğu ve onlara destek olmak için elimden geleni yapacağımın güvencesini gönderiyorum. Amacım, etkilenenlerin ihtiyaç duydukları özen ve desteğe sahip olmalarını sadece değil, gelecek aylarda ve yıllarda da sağlamak.

Bu trajik bir zaman ve Yeni Zelanda’nın tümü bu etkiyi hissediyor. Bir millet olarak daha önce yaşamadığımız bir keder ve öfke biçimiyle boğuşurken, topluluk etkinliklerinde, sosyal medyada ve ülkenin dört bir yanındaki insanlar tarafından ifade edilen şefkat ve nezaket bize bir millet olduğumuzu gösteriyor .

İleride, hepimizin korumak için çok çalışacağımız değerlerin olduğunu biliyorum.

Temasa geçtiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.

Saygılarımla


Dinah Okeby
Başbakanlık Ofisi

Dear Prime Minister,


Honorable Lady,


You touched the whole human family with the affection of a mother who felt the indescribable pain on March 15, 2019 from the very first moment. Your unique stance, compassionate look and sincere attitude have been a glimmer of hope for all mankind. I am grateful to you for making us all feel what love, compassion, brotherhood and dignity of being a simple person means in our world where every kind of separatism, racism, fascism, fanaticism, extremism and vandalism are spreading rapidly.


I heartily share your pain.

I salute you with love and respect, I pray to all New Zealanders to live together in patience, fortitude, solidarity, love and peace.


Allah is with those who believe and do good works.



M. Peyami BAYRAM

A friend from Istanbul



Thank you for your kind words.

The Prime Minister has been deeply moved by the support and compassion shown in the wake of the attack in Christchurch, and by the thousands of people who have taken the time to share their condolences.

She has asked me to pass on the following statement:

My thoughts are with the families who have lost loved ones and who are now experiencing unimaginable pain and grief. While I can’t take away this pain, I send the Muslim community my love, as so many New Zealanders have, and the reassurance that I will do all I can to support them. My focus is ensuring those who have been affected have the care and support they need - not just now, but in the coming months and years.

This is a tragic time, and all of New Zealand is feeling the impact. While we as a nation grapple with a form of grief and anger we have not experienced before, the compassion and kindness that has been expressed at community events, on social media, and by people right across the country show us who we are as a nation.

Going forward, I know those are the values we’ll all work hard to protect.

Thanks again for getting in touch.

Kind regards


Dinah Okeby
Office of the Prime Minister


04/04/2019

30 Mart 2019

31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve Düşündürdükleri

 Yarın(31 Mart 2019) Türkiye'de mahalli idareler seçim yapılacak.

Son saatlerde benim içimdeki hisler önceki seçimlerden biraz farklı.
Artık seçilmişlerin/siyasetçilerin farklı bir rol üstlendikleri, demokrasi oyununda seçenler ve seçilenler arasında üzerinde fazla düşünülmeyen farklı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her iki taraf da aslında -miş gibi yapıyor, hatta bunu seçmenler(halk) sanki daha çok yapıyor gibi. Siyasetçinin varacağı bir hedefi elde edeceği şahsi çıkarları olabilir. Ancak halkın seçimlerden beklentisi oldukça farklı gibi geliyor bana. Halk biraz daha yüzeysel, hayalperest, ütopik ve belki manevi(dini değil duygusal anlamda) bakıyor ve bu bakışıyla muhtemeldir ki farkında bile olmadan -miş gibi davranıyor. Çok sevdiğim arkadaşım, dostum Dr. Ali Kemal Güler'in sık kullandığı bir lafı vardır "deli numarası yapma" diye, işte tam bu noktada aklıma o geliyor. Zaten çoğunlukla insanlar hakikatin peşinde değiller. O halde yine bu oyuncular ve izleyenler/oylayanlar arasındaki sıradan hikaye devam edecek demek ki.

Benim yarınki seçimle ilgili son sözüm ise kısaca şöyle:

Sandıkta demokrasi olmaz.
Sandıktan demokrasi çıkmaz.
Sandık halkın önünde oynanan oyunların oylamasıdır.
Demokrasi hukukun üstünlüğü ile olur. Hukukun üstünlüğü ise yargının bağımsızlığı ile.
Şimdi perde kapanırken ışıkları söndürüp muhtemel sonuçları düşünüp oy kullanma zamanı.

Peyami Bayram
30/03/2019
İstanbul

15 Mart 2019

Muhafazakarlar ve Modernistler


Muhafazakarlar ve Modernistler 

Aliya İzzetbegoviç

İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslam' a, kendi kabulleri doğrultusunda, İslami yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakarlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslam'ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.
Aralarında mevcut olan büyük farklılıklara rağmen bu iki grup insanın ortak tarafları vardır. Her ikisi de Avrupalıların anladığı manada İslam' ı sadece din (religion) olarak görmektedirler. Mantık ve dil inceliklerine yönelik belli eksiklikleri ve İslam'ın özü, onun tarihte ve dünyadaki rolü hakkındaki anlama kabiliyetsizliği, bir sebepten dolayı tamamen yanlış olarak, onların İslam dinini religion olarak tercüme etmelerini sağlamaktadır.
İnsanın varlığı ve görevi hakkındaki temel gerçeklerinin tekrarlanması manasına geliyorsa da, İslam’ın bir şey hakkındaki yaklaşımı tamamen yenidir. Din ve ilmin, ahlak ve siyasetin, emel (ideal) ve çıkarların ittifakının sağlanmasındaki talebidir. Zahiri ve Batıni dünyanın varlığını tanıyarak İslam, bu iki dünya arasında bulunan uçurumun köprü vazifesini, insanın yaptığını göstermektedir. Bu ittifak ve birlik olmadan religion geriliğe (her türlü verimli hayatın reddedilmesi), ilim ise ateizme doğru çekmektedir.
İslam sadece religion'dur noktasından hareketle muhafazakarlar, İslam'ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedirler. Pratikte sonuç aynıdır.
Müslüman dünyasında muhafazakar düşüncesinin, tek olmasa da, en büyük temsilcileri şeyh ve hocaların kesimidir. Onlar, İslam'ın "İslam' da ruhbaniyet yoktur", şeklindeki açık düsturuna rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf gibi organize ettiler ve İslam’ın yorumlanmasını tekellerine alarak kendilerini Kur' an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı olarak konumlandırdılar. Din adamı olarak onlar ilahiyatçıdırlar, ilahiyatçı olarak onlar dogmatikdirler ve din bir defa ve ebedi olarak verildiğine göre, onların düşüncesine göre aynı din bir kere ve ebedi olarak yorumlanmıştır. Bu sebeple de en iyisi her şeyi, bin küsür sene öncesinde tarif edildiği gibi bırakmaktır. Statükocuların bu kaçınılmaz mantığına göre, ilahiyatçılar her yeni şeyin amansız düşmanıdırlar. Dünya gelişimi içinde ortaya çıkan yeni durumların düzenlenmesi ve Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini hayata geçirmek amacıyla şeriatın yeniden ve tekrar yapılanması, dinin bütünlüğüne yönelik saldırı olarak tanımlanmaktadır. Belki burada İslam'a karşı bir sevgi duygusu vardır, ancak bu patolojik, gerici ve dar ufka sahip insanların sevgisidir ve henüz canlı olan İslam düşüncesini boğan bu gibi insanların sarılışından başka bir şey değildir.
Ancak İslam’ın, ilahiyatçıların elinde kapalı bir kitap olarak kaldığını düşünmek yanlıştır. Hala bilime karşı çok kapalı ve tasavvufa (mistisizm) karşı ise çok açık olan ilahiyat, bu kitabın (İslam) içine İslam ilmine aykırı çok sayıda irrasyonel ve hatta boş inançların girmesine izin vermiştir. İlahiyatın (teoloji) doğasını iyi bilenler onun mistisizme neden direnemediğini, hatta bu şekilde burada neden dini düşüncesinin zenginleştiğinin sanıldığını iyi anlarlar. Tarih boyunca, dinler arasında en temiz ve en mükemmel olan Kur'an'ın monoteizmi, tedricen kompromite (sulandırılmış) edilmiş, pratikte ise dini ticaretin iğrenç şekilleri ortaya çıkmıştır. Kendilerini din koruyucusu ve yorumcusu sanan kimseler, her halükarda çok güzel ve karlı olarak, dinden meslek yaptılar ve hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan dinin hayata geçirilmeyişini kabul ettiler.
Böylece ilahiyatçılar yanlış yerde yanlış insanlar oldular. Ve İslam dünyasının uyanış emareleri gösterdiği şu günlerde bu kesim, bu alemin her türlü sert ve karanlık göstergelerinin temsilcileri oldu. Bu kesim, İslam dünyasına baskı yapan sıkıntılarla başa çıkılınası için herhangi bir yapıcı adım atma hususunda yetenek gösterememiştir. Sözde ilericiler, batıcılar, modernistler ve kendilerini daha nasıl adlandıran kimseler, onlar bütün İslam dünyasında tam bir felaketi temsil etmektedirler, zira çok sayıdadırlar ve özellikle hükümet, eğitim ve kamu hayatının tümünde çok etkilidirler. İslam'ı hocalar ve muhafazakarlarda görerek -başkalarını da buna inandırarak- modernistler bu düşünceyi temsil eden her şeye cephe almaktadırlar. Bu kendi kendini reformist ilan eden kimseleri, genelde utanmaları gereken şeylerle gurur duyduklarından tanırsınız. Genelde onlar; "babasının oğlu", Avrupa' da eğitim görmüş ve oradan zengin Batı'ya karşı büyük eziklik, ait oldukları geri kalmış ve fakir ortama karşı ise çarpıcı üstünlük (kibirli) duygularıyla dönmüşlerdir. İslami terbiye almadıkları, halkla manevi ve ahlaki bağ kuramadıkları için onlar çok hızlı bir şekilde temel ölçütleri kaybederler ve yerli kanaatlerinin, adet ve inançlarının tahrip edilmesi, yerlerine ise yabancılara ait olanların -ikame edilmesiyle, topraklarında bir gecede, aşırı hayranlık duydukları Amerika'yı yaratacaklarını sanmaktadırlar. Standart yerine onlar standart kültünü getirirler, bu dünyanın imkanlarını geliştirmek yerine heva ve heveslerini geliştirirler ve böylece rüşvetin, ilkelliğin ve ahlaki kaosun (kargaşa) yolunu açarlar. Onlar, batının gücünün, nasıl yaşadığında değil, nasıl çalıştığında bulunduğunu anlayamamaktadırlar. Batının gücü modada, allahsızlıkta, gece kulüplerinde ve ahlaksız gençlikte değil, batılı insanların hayranlık bırakan çalışkanlık, ısrarlı gayretleri ve sorumluluklarında yatmaktadır.
Bizim en büyük felaketimiz batıcılarımızın kullandıkları yabancı reçeteleri kullanmalarında değil, bu reçeteleri nasıl kullanacaklarını bilmediklerinde -daha doğrusu- bu esnada iyiye yönelik yeterince güçlü duygu geliştiremediklerinde yatmaktadır. Onlar faydalı mamul yerine, aksine medeni sürecin zararlı ve boğucu yarı mamullerini aldılar.
Bizim batıcıların evlerine getirdikleri değer bakımından şüpheli aksesuarlar arasında, genelde çeşitli "revulusyonel" (devrim gibi) fikirler, programlar, reformlar ve ''bütün sorunları çözen" benzer "kurtarıcı doktrinler" bulunur. Bu "reformlar" arasında inanılmaz ufuksuzluk ve uydurma örnekler vardır.
Bir asırdan fazladır ki batı medeniyeti dışında bulunan bir çok halk için, söz konusu medeniyetle tespit edilecek ilişkilerin sorunu ortada durmaktadır. Bu karşılaşma esnasında tamamen red tavrını mı koymalı, dikkatli uyum sağlama veya bu medeniyetin bütün unsurlarını sorgulamaksızın ve seçmeksizin kabul etmeli mi? Birçok milletin zafer veya trajedisi, onların bu kader sorusuna nasıl cevap verdiklerinde yatmaktadır
Öyle reformlar vardır ki içinden bir milletin bilgeliği ortaya çıkarken, diğer taraftan ihanetlerin en büyüğünü barındıranlar da vardır. Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler.
XIX. asrın sonu ve XX. asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı. İkisi de eski imparatorluk, kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri belli olan ülkelerdi. İkisi de gelişmişlik bakımın­dan birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem tarihe sahip idiler. Tek kelimeyle bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti.
Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır.
Yazı meselesinde Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nazaran, belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideagram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur. Bugün Japonya' da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye' de ise -harf inkılabından 40 sene sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda ama olanlar dahi görmeye başlamalıdır.
Sadece bu değil. Çok kısa bir süre sonra, yalnızca basit tescil aracı olan yazının sorun olmadığı anlaşıldı. Gerçek sebepler, sonra da sonuçlar, hakikatte çok daha derin ve önemli idi. Bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır. Yazı, milletin tarihteki devamını sağlar ve "akılda tutma" şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Bir çok diğer "paralel" reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir çeşit manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi "hafızasını", geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?
Demek ki İslam dünyasının reform taraftarları, yeni, değişmiş şartlarda ve yeniden eski ideal ve değerleri gerçekleştirmeyi bilen, akıllı ve bilge halk temsilcileri olamadılar. Onlar değerlerin bizzat kendilerine karşı ayaklandılar ve sık sık soğuk alayla ve şok edici basiretsizlikle halkın kutsallarını çiğneyip yerine sahtesini yerleştirebilmek için hakiki hayatı yok ettiler. Türkiye ve başka ülkelerde bu vahşiliğin sonucu olarak hasta millet yarattılar veya yaratmak üzeredirler. Kendine benzerneyen ve kendi yolunu hissedemeyen, manevi açıdan kafası karışmış ülkeler. Hakiki güç ve heyecandan yoksun, tıpkı onların Avrupalılaşmış şehirlerin sahte parlaklığı gibi onlarda var olan her şey sunidir ve otantik değildir. Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü neye doğru çevirmesi gerektiğini bilebilir mi? Batılıların istediği sözü edilen reformlar, onların İslam dünyasına olan bakış açılarını ve o dünyayı nasıl "tamir" etmek istediklerini açıkça göstermektedir. Bu, her zaman yabancılaşma, gerçek sorunlardan ve halkın ahlaki ve bilimsel kalkınması için zorlu çalışmadan kaçınma ve dış, basit şeylere yönelmek olmuştur.
Kamu idaresini bu tip insanların elinde bulunduran Müslüman bir ülkenin bağımsızlığı ne manaya geliyordu? O özgürlüğü onlar nasıl kullandılar?
Yabancı örnekleri kabul etmek ve siyasi destek aramakla -Batılı ve ya doğulu olsun fark etmez- yöneticileri sayesinde bu ülkelerin hepsi yeni bir işgal hareketini uygun gördüler. İçinde başkasına ait felsefe, hayat tarzı, yardım, sermaye ve başkasına ait destek olan bir çeşit maddi ve manevi bağımlılık ortaya çıktı. Bu ülkeler hakiki değil, sahte bağımsızlık elde ettiler çünkü gerçek ba­ğımsızlık her şeyden evvel manevi bağımsızlıktır. İlk evvela manevi bağımsızlığı için mücadele edip kazanmayan halkın bağımsızlığı kısa bir süre sonra sadece milli marş ve bayrağa indirgenir ki bu iki şey hakiki bağımsızlık için çok yetersizdir. Müslüman halkların gerçek bağımsızlığı için mücadele, her yerde ve yeniden başlamalıdır.

(İslam Deklarasyonu Kitabından)


Doğar doğmaz ağzı kapanan çocuklar.. (Amerika'nın asıl sahibi Kızılderililer)





“Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar.”
Amerika Kıtasında Ekim ayının ikinci pazartesi “Kolomb Günü”dür.
Şenliklerle, şölenlerle kutlanır..
Tıpkı bizim “İstanbul’u Fetih Günü” gibi..
Amerika üç gündür Kolomb Günü’nü kutluyor..
Bazı ülkelerde milyonlar çılgınca eğleniyor..
Peki kutlanan ne?..
*. *. *
1492 yılında Cenovalı kaşif Kristof Kolomb’un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları Arawak kızılderilileri karşıladı..
Kızılderililerin inancında Tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi..
Sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar..
Yüzerek selamladılar..
Mısır, patates ikram ettiler..
Atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu..
Ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı..
İşte o altınlar sonları oldu..
*. *. *
Kolomb kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesine şöyle yazmıştı..
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”
Seyir defterine de şunları eklemişti.
“Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok… Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”
Bir de not düşüyordu.
“Bu insanların çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avrupalalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi gerektiği kanısındayım”
*. *. *
Ardından katliam başladı..
Sakallı yabancılar altın ve değerli taş aramak için köyleri yağmaladı, yakıp yıktı..
Yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar..
Kadınlara tecavüz ettiler..
Direnen erkeklerin kulaklarını kestiler, kafa derilerini yüzdüler..
Gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.
Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi..
Ardından akın akın geldiler..
Tüm Amerika Kıtasını cehenneme çevirdiler..
Katliamlara papazlar da katıldı..
Katolik olmayı kabul etmeyen Kızılderili şamanları ayaklarından asılarak canlı canlı yakıldı..
Kolomb Amerika’ya vardığında dünya nüfusunun 5’te biri kızılerili idi..
Sayıları 70 milyonu geçiyordu..
1492’den bugüne sadece 2 milyon kaldılar..
*. *. *
Dünya tarihinin en büyük soykırımını yapan Avrupalı istilacıların bu katliamı kitaplara şöyle yansıdı;

"İspanyollar istilacılar her geçen gün daha kibirli oluyordu.. Aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı.. İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu..
Birgün ikisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki papaz, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler.”
Las Casas;
“Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı… Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu.. Bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum.”
Las Casas
“Tanrı’nın hususi takdiriyle savaştan kaçan kızılderililerin tamamına yakını çiçekten öldürdük. Tanrı topraklarımızı temizledi”
Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop;
“Kızılderilileri yakıyorduk.. Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı. Çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi.. Bizlere olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı elimize düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya şükranlarımızı sunarız.”
Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford;
“Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili’ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamaklar içinde fakir Kızılderililer’e taşıtan birçok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekle birdi.”
Cieaze de Leo;
“Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.. Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.”
Papaz Motolinia;
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”
Bartolome de Las Casas;
“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taşyürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.. Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”

David de Vries;
"Kızılderili kadınları çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar..
Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. .
Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir..
Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir..
Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir.

Amerika Kıtası bugünlerde “Kolomb Günü” nü kutluyor..
Şenlikler, şölenler yapılıyor..
Milyonlar çılgınca eğleniyor..
Kolomb’tan bu güne 524 yıl geçti..
524 yılda 70 milyondan fazla insan katledildi..
Bir kültür yok edildi..
Beyaz adamın bu eğlencesi(!), Kızılderililer'in sonu oldu..

Ne mi düşünüyorum?

Ne mi düşünüyorum?

Bildik bilmedik her konuda bir şeyler söyleyen,
ötekine tahammülü olmayan,
eline fırsat geçse en acımasız zalimlerden olacağını ifşa eden,
içinde sakladığı faşizan düşünceleri uygun zemin buldukça ortaya döken,
masa başından ve klavye gerisinden akıl veren,
dinden konuşurken ilahlık taslayan,
hiç bir fedakarlıkta bulunmadığı değerler için ahkam kesen,
otun, böceğin, çiçeğin bile hakkını söylerken mazlumu görmeyen,
biz demeyi beceremeyen içini dışını benlik bürümüş,
haline bakmayıp aleme nizam vermeye kalkan,
yakınlarına bile en ufak bir hayrı dokunmayan,
selamı dahi menfaatine geldiğine gönderen,
sözümona dünyanın en akıllısı,
kendine dokunmayan yılanları koynunda saklayan,
birlikte yaşadığı insanların sevgisini ve güvenini kazanamamış,
dünyada ebedi bir yaşam arayışında olup hesap günü ve ahiret yokmuş gibi yaşayan,
sanal, yani somut bir gerçekliği olmayan bu alemdeki(internet) her habere balıklama atlayan lakin mutlak ölümle sonuçlanacak hayatının ahiretine dair haber veren Allah'ın vahyine yüz çevirenlere içim ısınmıyor.

Allahım sen bizi hidayet eyle...

14 Mart 2016

İki yıl olmuş, değişen bir şey yok...

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...