Notre Dame Katedrali bir kilisedir,
yani ibadethane,
aynı zamanda 856 yıllık bir tarihi eserdir,
Şam Ulu Camii olarak da bilinen Emevi Camii de bir ibadethanedir,
aynı zamanda 1280 yıllık bir tarihi eserdir.
İbadethanelerin savaş zamanında bile dokunulmazlığı vardır,
tıpkı hastaneler gibi,
bu uluslararası hukukta ve İslam hukukunda da böyledir,
Tarihi eserler insanlığın ortak mirasıdır,
tarih, sanat ve kültür insanlığın kollektif kazanımlarıdır ve böyle eserler insanlığın gelişimi için bir çok bilimin istifade ettiği muazzam kaynaklardır.
Talihsiz bir yangın neticesinde hasar gören Notre Dame Katedrali ile ilgili yorum yapan bazı kişiler bu yangınla Suriye'de iç savaşta bombalanarak tahrip edilen Emevi Camii arasında bir ilişki kurarak intikam, nefret ve biraz da sevinç ifade ettiler. Hatta bu yangını bir zafermiş veya bir zaferin baslangiç meşalesiymiş gibi görenler bile oldu.
Ne diyelim, dua edelim bu içler acısı halimize.
Allahım bize o eşsiz merhametinden lutfeyle.
Vicdanlarımızı körelten kapkara taassuptan kurtar bizi, "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma" uyarısının kulaklarımızda çınlamasını eksik etme ya ilahi.
Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in "savaş düşmana benzeyince kaybedilir" sözünün hikmetini içimize nakşeyle Ya Rabbi.
Yeni Zelanda Başbakanı Jasinda Ardern'in tam bir ay önceki o asil duruşundan ve menfur Cami katliamına karşı Yeni Zelanda'nın müslim ve gayrimüslim halkının birlik ve beraberliğinden hiç mi ders alamadınız!
Peyami Bayram
16/04/2019
İstanbul
17 Nisan 2019
04 Nisan 2019
Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor
Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor
15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda Christchurch'te menfur bir saldırıda şehit edilen 50 müslüman ve onlarca yaralı için duyduğum acıyı paylaşmak ve başsağlığı dileklerimi iletmek üzere Yeni Zelanda'nın saygıdeğer Başbakanı Sayın Jacinda Ardern'e bir mesaj gönderdim. Her türlü takdirin üzerinde duygu ve düşüncelerle barışın, sevginin ve dayanışmanın en güzel örneğini vererek bütün dünyaya emsali az bulunur bir liderlik gösteren bu saygıdeğer hanımefendiden hiç beklemediğim halde bana gelen cevap kendisine olan hayranlığımı bir kat daha artırdı.
Bu örnek şahsiyetlerin varlığı insanlık ve gelecek adına ümitlerimizi artırıyor, hayata pozitif bakmamızı ve şükür edecek daha çok şeylerin olduğunu bize hatırlatıyor.
Yaşasın insanlık için, kardeşlik için, barış için, sevgi için omuz verenler, bir araya gelenler.
İnsanlık onurunu ve haysiyetini en güzel şekilde temsil ettiğiniz için size bir kez daha minnet ve şükranlarımı sunuyorum saygıdeğer hanımefendi Jacinda Ardern.
Sayın Başbakan,
Saygıdeğer Hanımefendi,
15 Mart 2019 günü yaşanan tarifsiz acıyı ilk andan itibaren hisseden bütün insanlık ailesine bir anne şefkati ile dokundunuz. O eşsiz duruşunuz, merhametli bakışınız ve samimi davranışınız tüm insanlığa bir umut ışığı olmuştur. Her türlü bölücülüğün, ırkçılığın, faşizmin, fanatizmin, aşırılığın ve vandalizmin hızla yayıldığı dünyamızda sevginin, merhametin, kardeşliğin ve sade bir insan olmanın haysiyetinin ne demek olduğunu hepimize hissettirdiğiniz için size minnettarım.
Yaşadığınız acıyı yürekten paylaşıyorum.
Şahsınızı sevgi ve saygıyla selamlıyor, tüm Yeni Zelandalılara bugünlerde ve daima sabır, metanet, dayanışma, sevgi ve barış içinde bir arada yaşamaları için dua ediyorum.
Allah inanan ve güzel işler yapanlarla beraberdir.
M. Peyami BAYRAM
İstanbul'dan bir dostunuz
Nazik sözleriniz için teşekkür ederim.
Başbakan, Christchurch'teki saldırının ardından gösterilen destek ve merhamet ve başsağlığı mesajlarını paylaşmak için zaman harcayan binlerce insan tarafından derinden etkilendi.
Benden aşağıdaki ifadeyi iletmemi istedi:
Düşüncelerim, sevdiklerini kaybeden ve şimdi tarifsiz bir acı ve keder yaşayan ailelere aittir. Bu acıyı ortadan kaldıramasam da, Müslüman topluluğa sevgilerimi, pek çok Yeni Zelandalı'nın sahip olduğu ve onlara destek olmak için elimden geleni yapacağımın güvencesini gönderiyorum. Amacım, etkilenenlerin ihtiyaç duydukları özen ve desteğe sahip olmalarını sadece değil, gelecek aylarda ve yıllarda da sağlamak.
Bu trajik bir zaman ve Yeni Zelanda’nın tümü bu etkiyi hissediyor. Bir millet olarak daha önce yaşamadığımız bir keder ve öfke biçimiyle boğuşurken, topluluk etkinliklerinde, sosyal medyada ve ülkenin dört bir yanındaki insanlar tarafından ifade edilen şefkat ve nezaket bize bir millet olduğumuzu gösteriyor .
İleride, hepimizin korumak için çok çalışacağımız değerlerin olduğunu biliyorum.
Temasa geçtiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.
Saygılarımla
Dinah Okeby
Başbakanlık Ofisi
Dear Prime Minister,
Honorable Lady,
You touched the whole human family with the affection of a mother who felt the indescribable pain on March 15, 2019 from the very first moment. Your unique stance, compassionate look and sincere attitude have been a glimmer of hope for all mankind. I am grateful to you for making us all feel what love, compassion, brotherhood and dignity of being a simple person means in our world where every kind of separatism, racism, fascism, fanaticism, extremism and vandalism are spreading rapidly.
I heartily share your pain.
I salute you with love and respect, I pray to all New Zealanders to live together in patience, fortitude, solidarity, love and peace.
Allah is with those who believe and do good works.
M. Peyami BAYRAM
A friend from Istanbul
Thank you for your kind words.
The Prime Minister has been deeply moved by the support and compassion shown in the wake of the attack in Christchurch, and by the thousands of people who have taken the time to share their condolences.
She has asked me to pass on the following statement:
My thoughts are with the families who have lost loved ones and who are now experiencing unimaginable pain and grief. While I can’t take away this pain, I send the Muslim community my love, as so many New Zealanders have, and the reassurance that I will do all I can to support them. My focus is ensuring those who have been affected have the care and support they need - not just now, but in the coming months and years.
This is a tragic time, and all of New Zealand is feeling the impact. While we as a nation grapple with a form of grief and anger we have not experienced before, the compassion and kindness that has been expressed at community events, on social media, and by people right across the country show us who we are as a nation.
Going forward, I know those are the values we’ll all work hard to protect.
Thanks again for getting in touch.
Kind regards
Dinah Okeby
Office of the Prime Minister
04/04/2019
30 Mart 2019
31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve Düşündürdükleri
Yarın(31 Mart 2019) Türkiye'de mahalli idareler seçim yapılacak.
Son saatlerde benim içimdeki hisler önceki seçimlerden biraz farklı.
Artık seçilmişlerin/siyasetçilerin farklı bir rol üstlendikleri, demokrasi oyununda seçenler ve seçilenler arasında üzerinde fazla düşünülmeyen farklı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her iki taraf da aslında -miş gibi yapıyor, hatta bunu seçmenler(halk) sanki daha çok yapıyor gibi. Siyasetçinin varacağı bir hedefi elde edeceği şahsi çıkarları olabilir. Ancak halkın seçimlerden beklentisi oldukça farklı gibi geliyor bana. Halk biraz daha yüzeysel, hayalperest, ütopik ve belki manevi(dini değil duygusal anlamda) bakıyor ve bu bakışıyla muhtemeldir ki farkında bile olmadan -miş gibi davranıyor. Çok sevdiğim arkadaşım, dostum Dr. Ali Kemal Güler'in sık kullandığı bir lafı vardır "deli numarası yapma" diye, işte tam bu noktada aklıma o geliyor. Zaten çoğunlukla insanlar hakikatin peşinde değiller. O halde yine bu oyuncular ve izleyenler/oylayanlar arasındaki sıradan hikaye devam edecek demek ki.
Benim yarınki seçimle ilgili son sözüm ise kısaca şöyle:
Sandıkta demokrasi olmaz.
Sandıktan demokrasi çıkmaz.
Sandık halkın önünde oynanan oyunların oylamasıdır.
Demokrasi hukukun üstünlüğü ile olur. Hukukun üstünlüğü ise yargının bağımsızlığı ile.
Şimdi perde kapanırken ışıkları söndürüp muhtemel sonuçları düşünüp oy kullanma zamanı.
Peyami Bayram
30/03/2019
İstanbul
Son saatlerde benim içimdeki hisler önceki seçimlerden biraz farklı.
Artık seçilmişlerin/siyasetçilerin farklı bir rol üstlendikleri, demokrasi oyununda seçenler ve seçilenler arasında üzerinde fazla düşünülmeyen farklı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her iki taraf da aslında -miş gibi yapıyor, hatta bunu seçmenler(halk) sanki daha çok yapıyor gibi. Siyasetçinin varacağı bir hedefi elde edeceği şahsi çıkarları olabilir. Ancak halkın seçimlerden beklentisi oldukça farklı gibi geliyor bana. Halk biraz daha yüzeysel, hayalperest, ütopik ve belki manevi(dini değil duygusal anlamda) bakıyor ve bu bakışıyla muhtemeldir ki farkında bile olmadan -miş gibi davranıyor. Çok sevdiğim arkadaşım, dostum Dr. Ali Kemal Güler'in sık kullandığı bir lafı vardır "deli numarası yapma" diye, işte tam bu noktada aklıma o geliyor. Zaten çoğunlukla insanlar hakikatin peşinde değiller. O halde yine bu oyuncular ve izleyenler/oylayanlar arasındaki sıradan hikaye devam edecek demek ki.
Benim yarınki seçimle ilgili son sözüm ise kısaca şöyle:
Sandıkta demokrasi olmaz.
Sandıktan demokrasi çıkmaz.
Sandık halkın önünde oynanan oyunların oylamasıdır.
Demokrasi hukukun üstünlüğü ile olur. Hukukun üstünlüğü ise yargının bağımsızlığı ile.
Şimdi perde kapanırken ışıkları söndürüp muhtemel sonuçları düşünüp oy kullanma zamanı.
Peyami Bayram
30/03/2019
İstanbul
15 Mart 2019
Muhafazakarlar ve Modernistler
Muhafazakarlar ve Modernistler
Aliya İzzetbegoviç
İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslam' a, kendi kabulleri doğrultusunda, İslami yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakarlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslam'ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.
Aralarında mevcut olan büyük farklılıklara rağmen bu iki grup insanın ortak tarafları vardır. Her ikisi de Avrupalıların anladığı manada İslam' ı sadece din (religion) olarak görmektedirler. Mantık ve dil inceliklerine yönelik belli eksiklikleri ve İslam'ın özü, onun tarihte ve dünyadaki rolü hakkındaki anlama kabiliyetsizliği, bir sebepten dolayı tamamen yanlış olarak, onların İslam dinini religion olarak tercüme etmelerini sağlamaktadır.
İnsanın varlığı ve görevi hakkındaki temel gerçeklerinin tekrarlanması manasına geliyorsa da, İslam’ın bir şey hakkındaki yaklaşımı tamamen yenidir. Din ve ilmin, ahlak ve siyasetin, emel (ideal) ve çıkarların ittifakının sağlanmasındaki talebidir. Zahiri ve Batıni dünyanın varlığını tanıyarak İslam, bu iki dünya arasında bulunan uçurumun köprü vazifesini, insanın yaptığını göstermektedir. Bu ittifak ve birlik olmadan religion geriliğe (her türlü verimli hayatın reddedilmesi), ilim ise ateizme doğru çekmektedir.
İslam sadece religion'dur noktasından hareketle muhafazakarlar, İslam'ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedirler. Pratikte sonuç aynıdır.
Müslüman dünyasında muhafazakar düşüncesinin, tek olmasa da, en büyük temsilcileri şeyh ve hocaların kesimidir. Onlar, İslam'ın "İslam' da ruhbaniyet yoktur", şeklindeki açık düsturuna rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf gibi organize ettiler ve İslam’ın yorumlanmasını tekellerine alarak kendilerini Kur' an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı olarak konumlandırdılar. Din adamı olarak onlar ilahiyatçıdırlar, ilahiyatçı olarak onlar dogmatikdirler ve din bir defa ve ebedi olarak verildiğine göre, onların düşüncesine göre aynı din bir kere ve ebedi olarak yorumlanmıştır. Bu sebeple de en iyisi her şeyi, bin küsür sene öncesinde tarif edildiği gibi bırakmaktır. Statükocuların bu kaçınılmaz mantığına göre, ilahiyatçılar her yeni şeyin amansız düşmanıdırlar. Dünya gelişimi içinde ortaya çıkan yeni durumların düzenlenmesi ve Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini hayata geçirmek amacıyla şeriatın yeniden ve tekrar yapılanması, dinin bütünlüğüne yönelik saldırı olarak tanımlanmaktadır. Belki burada İslam'a karşı bir sevgi duygusu vardır, ancak bu patolojik, gerici ve dar ufka sahip insanların sevgisidir ve henüz canlı olan İslam düşüncesini boğan bu gibi insanların sarılışından başka bir şey değildir.
Ancak İslam’ın, ilahiyatçıların elinde kapalı bir kitap olarak kaldığını düşünmek yanlıştır. Hala bilime karşı çok kapalı ve tasavvufa (mistisizm) karşı ise çok açık olan ilahiyat, bu kitabın (İslam) içine İslam ilmine aykırı çok sayıda irrasyonel ve hatta boş inançların girmesine izin vermiştir. İlahiyatın (teoloji) doğasını iyi bilenler onun mistisizme neden direnemediğini, hatta bu şekilde burada neden dini düşüncesinin zenginleştiğinin sanıldığını iyi anlarlar. Tarih boyunca, dinler arasında en temiz ve en mükemmel olan Kur'an'ın monoteizmi, tedricen kompromite (sulandırılmış) edilmiş, pratikte ise dini ticaretin iğrenç şekilleri ortaya çıkmıştır. Kendilerini din koruyucusu ve yorumcusu sanan kimseler, her halükarda çok güzel ve karlı olarak, dinden meslek yaptılar ve hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan dinin hayata geçirilmeyişini kabul ettiler.
Böylece ilahiyatçılar yanlış yerde yanlış insanlar oldular. Ve İslam dünyasının uyanış emareleri gösterdiği şu günlerde bu kesim, bu alemin her türlü sert ve karanlık göstergelerinin temsilcileri oldu. Bu kesim, İslam dünyasına baskı yapan sıkıntılarla başa çıkılınası için herhangi bir yapıcı adım atma hususunda yetenek gösterememiştir. Sözde ilericiler, batıcılar, modernistler ve kendilerini daha nasıl adlandıran kimseler, onlar bütün İslam dünyasında tam bir felaketi temsil etmektedirler, zira çok sayıdadırlar ve özellikle hükümet, eğitim ve kamu hayatının tümünde çok etkilidirler. İslam'ı hocalar ve muhafazakarlarda görerek -başkalarını da buna inandırarak- modernistler bu düşünceyi temsil eden her şeye cephe almaktadırlar. Bu kendi kendini reformist ilan eden kimseleri, genelde utanmaları gereken şeylerle gurur duyduklarından tanırsınız. Genelde onlar; "babasının oğlu", Avrupa' da eğitim görmüş ve oradan zengin Batı'ya karşı büyük eziklik, ait oldukları geri kalmış ve fakir ortama karşı ise çarpıcı üstünlük (kibirli) duygularıyla dönmüşlerdir. İslami terbiye almadıkları, halkla manevi ve ahlaki bağ kuramadıkları için onlar çok hızlı bir şekilde temel ölçütleri kaybederler ve yerli kanaatlerinin, adet ve inançlarının tahrip edilmesi, yerlerine ise yabancılara ait olanların -ikame edilmesiyle, topraklarında bir gecede, aşırı hayranlık duydukları Amerika'yı yaratacaklarını sanmaktadırlar. Standart yerine onlar standart kültünü getirirler, bu dünyanın imkanlarını geliştirmek yerine heva ve heveslerini geliştirirler ve böylece rüşvetin, ilkelliğin ve ahlaki kaosun (kargaşa) yolunu açarlar. Onlar, batının gücünün, nasıl yaşadığında değil, nasıl çalıştığında bulunduğunu anlayamamaktadırlar. Batının gücü modada, allahsızlıkta, gece kulüplerinde ve ahlaksız gençlikte değil, batılı insanların hayranlık bırakan çalışkanlık, ısrarlı gayretleri ve sorumluluklarında yatmaktadır.
Bizim en büyük felaketimiz batıcılarımızın kullandıkları yabancı reçeteleri kullanmalarında değil, bu reçeteleri nasıl kullanacaklarını bilmediklerinde -daha doğrusu- bu esnada iyiye yönelik yeterince güçlü duygu geliştiremediklerinde yatmaktadır. Onlar faydalı mamul yerine, aksine medeni sürecin zararlı ve boğucu yarı mamullerini aldılar.
Bizim batıcıların evlerine getirdikleri değer bakımından şüpheli aksesuarlar arasında, genelde çeşitli "revulusyonel" (devrim gibi) fikirler, programlar, reformlar ve ''bütün sorunları çözen" benzer "kurtarıcı doktrinler" bulunur. Bu "reformlar" arasında inanılmaz ufuksuzluk ve uydurma örnekler vardır.
Bir asırdan fazladır ki batı medeniyeti dışında bulunan bir çok halk için, söz konusu medeniyetle tespit edilecek ilişkilerin sorunu ortada durmaktadır. Bu karşılaşma esnasında tamamen red tavrını mı koymalı, dikkatli uyum sağlama veya bu medeniyetin bütün unsurlarını sorgulamaksızın ve seçmeksizin kabul etmeli mi? Birçok milletin zafer veya trajedisi, onların bu kader sorusuna nasıl cevap verdiklerinde yatmaktadır
Öyle reformlar vardır ki içinden bir milletin bilgeliği ortaya çıkarken, diğer taraftan ihanetlerin en büyüğünü barındıranlar da vardır. Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler.
XIX. asrın sonu ve XX. asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı. İkisi de eski imparatorluk, kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri belli olan ülkelerdi. İkisi de gelişmişlik bakımından birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem tarihe sahip idiler. Tek kelimeyle bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti.
Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır.
Yazı meselesinde Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nazaran, belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideagram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur. Bugün Japonya' da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye' de ise -harf inkılabından 40 sene sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda ama olanlar dahi görmeye başlamalıdır.
Sadece bu değil. Çok kısa bir süre sonra, yalnızca basit tescil aracı olan yazının sorun olmadığı anlaşıldı. Gerçek sebepler, sonra da sonuçlar, hakikatte çok daha derin ve önemli idi. Bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır. Yazı, milletin tarihteki devamını sağlar ve "akılda tutma" şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Bir çok diğer "paralel" reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir çeşit manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi "hafızasını", geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?
Demek ki İslam dünyasının reform taraftarları, yeni, değişmiş şartlarda ve yeniden eski ideal ve değerleri gerçekleştirmeyi bilen, akıllı ve bilge halk temsilcileri olamadılar. Onlar değerlerin bizzat kendilerine karşı ayaklandılar ve sık sık soğuk alayla ve şok edici basiretsizlikle halkın kutsallarını çiğneyip yerine sahtesini yerleştirebilmek için hakiki hayatı yok ettiler. Türkiye ve başka ülkelerde bu vahşiliğin sonucu olarak hasta millet yarattılar veya yaratmak üzeredirler. Kendine benzerneyen ve kendi yolunu hissedemeyen, manevi açıdan kafası karışmış ülkeler. Hakiki güç ve heyecandan yoksun, tıpkı onların Avrupalılaşmış şehirlerin sahte parlaklığı gibi onlarda var olan her şey sunidir ve otantik değildir. Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü neye doğru çevirmesi gerektiğini bilebilir mi? Batılıların istediği sözü edilen reformlar, onların İslam dünyasına olan bakış açılarını ve o dünyayı nasıl "tamir" etmek istediklerini açıkça göstermektedir. Bu, her zaman yabancılaşma, gerçek sorunlardan ve halkın ahlaki ve bilimsel kalkınması için zorlu çalışmadan kaçınma ve dış, basit şeylere yönelmek olmuştur.
Kamu idaresini bu tip insanların elinde bulunduran Müslüman bir ülkenin bağımsızlığı ne manaya geliyordu? O özgürlüğü onlar nasıl kullandılar?
Yabancı örnekleri kabul etmek ve siyasi destek aramakla -Batılı ve ya doğulu olsun fark etmez- yöneticileri sayesinde bu ülkelerin hepsi yeni bir işgal hareketini uygun gördüler. İçinde başkasına ait felsefe, hayat tarzı, yardım, sermaye ve başkasına ait destek olan bir çeşit maddi ve manevi bağımlılık ortaya çıktı. Bu ülkeler hakiki değil, sahte bağımsızlık elde ettiler çünkü gerçek bağımsızlık her şeyden evvel manevi bağımsızlıktır. İlk evvela manevi bağımsızlığı için mücadele edip kazanmayan halkın bağımsızlığı kısa bir süre sonra sadece milli marş ve bayrağa indirgenir ki bu iki şey hakiki bağımsızlık için çok yetersizdir. Müslüman halkların gerçek bağımsızlığı için mücadele, her yerde ve yeniden başlamalıdır.
(İslam Deklarasyonu Kitabından)
Doğar doğmaz ağzı kapanan çocuklar.. (Amerika'nın asıl sahibi Kızılderililer)
“Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar.”
Amerika Kıtasında Ekim ayının ikinci pazartesi “Kolomb Günü”dür.
Şenliklerle, şölenlerle kutlanır..
Tıpkı bizim “İstanbul’u Fetih Günü” gibi..
Amerika üç gündür Kolomb Günü’nü kutluyor..
Bazı ülkelerde milyonlar çılgınca eğleniyor..
Peki kutlanan ne?..
*. *. *
1492 yılında Cenovalı kaşif Kristof Kolomb’un Nina, Pinta ve Santa Maria gemileri Amerika kıyılarına yanaştığında onları Arawak kızılderilileri karşıladı..
Kızılderililerin inancında Tanrılar sakallıydı ve denizden gelmişlerdi..
Sakallı istilacıları görünce onları doğaüstü sandılar..
Yüzerek selamladılar..
Mısır, patates ikram ettiler..
Atları, iş hayvanları, demir silahları yoktu..
Ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı..
İşte o altınlar sonları oldu..
*. *. *
Kolomb kızılderililerle ilgili ilk izlenimlerini İspanya Kraliçesine şöyle yazmıştı..
“Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer”
Seyir defterine de şunları eklemişti.
“Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Demir silahları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silahları yok… Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”
Bir de not düşüyordu.
“Bu insanların çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avrupalalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi gerektiği kanısındayım”
*. *. *
Ardından katliam başladı..
Sakallı yabancılar altın ve değerli taş aramak için köyleri yağmaladı, yakıp yıktı..
Yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar..
Kadınlara tecavüz ettiler..
Direnen erkeklerin kulaklarını kestiler, kafa derilerini yüzdüler..
Gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.
Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi..
Ardından akın akın geldiler..
Tüm Amerika Kıtasını cehenneme çevirdiler..
Katliamlara papazlar da katıldı..
Katolik olmayı kabul etmeyen Kızılderili şamanları ayaklarından asılarak canlı canlı yakıldı..
Kolomb Amerika’ya vardığında dünya nüfusunun 5’te biri kızılerili idi..
Sayıları 70 milyonu geçiyordu..
1492’den bugüne sadece 2 milyon kaldılar..
*. *. *
Dünya tarihinin en büyük soykırımını yapan Avrupalı istilacıların bu katliamı kitaplara şöyle yansıdı;
"İspanyollar istilacılar her geçen gün daha kibirli oluyordu.. Aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı.. İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu..
Birgün ikisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki papaz, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler.”
Las Casas;
“Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı… Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu.. Bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum.”
Las Casas
“Tanrı’nın hususi takdiriyle savaştan kaçan kızılderililerin tamamına yakını çiçekten öldürdük. Tanrı topraklarımızı temizledi”
Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop;
“Kızılderilileri yakıyorduk.. Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı. Çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi.. Bizlere olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı elimize düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya şükranlarımızı sunarız.”
Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford;
“Kızılderililerin hamal olarak kullanılmasını kınamıyorum. Ancak bir adamın bir domuza ihtiyacı varken 20 tane öldürüyordu. 4 Kızılderili’ye ihtiyaç duyduğunda bir düzine alıyordu. Metreslerini omuzlarda taşınan hamaklar içinde fakir Kızılderililer’e taşıtan birçok İspanyol vardı. Bu uygulamalar esnasında yerlilerin maruz kaldığı kötü muameleler, zararlar, soygunlar, haksızlıklar ve büyük kötülüklerin sayılması istense bunun sonu gelmez. Çünkü onlar için Kızılderilileri öldürmek, yararsız hayvanları öldürmekle birdi.”
Cieaze de Leo;
“Kızılderililerin eğer altını yoksa çocuklarını satarlardı. eğer çocukları da kalmamışsa kendi hayatlarını verirlerdi. Bu haraçları veremediklerinden ötürü Kızılderililer işkence acıları altında ya da gaddarca zindanlarda öldürülürdü. Zira İspanyollar onlara hayvani bir vahşilikle muamele ediyor ve onları hayvandan daha aşağı görüyorlardı.. Kızılderililerin cesetleri köpeklerin önüne yem olarak atılıyor, vücutlarından yaralara iyi gelebilecek bir yağ üretiliyordu. Kızılderili kadınlar sıra hâlinde direk ve ağaçlara, çocukları da onların ayaklarına asılıyordu.”
Papaz Motolinia;
“Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm.
Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar.”
Bartolome de Las Casas;
“Askerler pek çok Kızılderili’yi uykularında öldürdüler. Annelerinin göğüslerinden çekilip alınan bebekler anne-babalarının gözleri önünde kılıçla parçalanıyor ve bebeklerin parçaları ateşe atılıyordu. Kundaktaki bebekler beşikleri içinde parçalanıyor, kafaları eziliyor, en taşyürekli adamın bile vicdanını sızlatacak bir vahşilikle öldürülüyorlardı.. Bazı bebekler nehre atıldı, onları kurtarmak için anne ve babaları da suya atladı. Ama askerler ne çocukların ne de anne-babaların sudan çıkmalarına izin vermediler, hepsi boğuldu.”
David de Vries;
"Kızılderili kadınları çocukları doğduğunda elleriyle onların ağzını kapatırlar..
Nefes alması için ellerini bir süre çekip, bebeğin tekrar ağlamasına fırsat vermeden aynı hareketi tekrarlarlar. .
Ağlamamak, gözlerini dünyaya açan bir Kızılderilinin aldığı ilk derstir..
Beyaz adamdan kaçarken, kucaktaki bebeğin ağlaması her şeyin sonu demektir..
Dersini iyi alamayan bir bebeğin çıkaracağı ses, kurşun yağmurundan ölmek demektir.
Amerika Kıtası bugünlerde “Kolomb Günü” nü kutluyor..
Şenlikler, şölenler yapılıyor..
Milyonlar çılgınca eğleniyor..
Kolomb’tan bu güne 524 yıl geçti..
524 yılda 70 milyondan fazla insan katledildi..
Bir kültür yok edildi..
Beyaz adamın bu eğlencesi(!), Kızılderililer'in sonu oldu..
Ne mi düşünüyorum?
Ne mi düşünüyorum?
Bildik bilmedik her konuda bir şeyler söyleyen,
ötekine tahammülü olmayan,
eline fırsat geçse en acımasız zalimlerden olacağını ifşa eden,
içinde sakladığı faşizan düşünceleri uygun zemin buldukça ortaya döken,
masa başından ve klavye gerisinden akıl veren,
dinden konuşurken ilahlık taslayan,
hiç bir fedakarlıkta bulunmadığı değerler için ahkam kesen,
otun, böceğin, çiçeğin bile hakkını söylerken mazlumu görmeyen,
biz demeyi beceremeyen içini dışını benlik bürümüş,
haline bakmayıp aleme nizam vermeye kalkan,
yakınlarına bile en ufak bir hayrı dokunmayan,
selamı dahi menfaatine geldiğine gönderen,
sözümona dünyanın en akıllısı,
kendine dokunmayan yılanları koynunda saklayan,
birlikte yaşadığı insanların sevgisini ve güvenini kazanamamış,
dünyada ebedi bir yaşam arayışında olup hesap günü ve ahiret yokmuş gibi yaşayan,
sanal, yani somut bir gerçekliği olmayan bu alemdeki(internet) her habere balıklama atlayan lakin mutlak ölümle sonuçlanacak hayatının ahiretine dair haber veren Allah'ın vahyine yüz çevirenlere içim ısınmıyor.
Allahım sen bizi hidayet eyle...
14 Mart 2016
İki yıl olmuş, değişen bir şey yok...
Bildik bilmedik her konuda bir şeyler söyleyen,
ötekine tahammülü olmayan,
eline fırsat geçse en acımasız zalimlerden olacağını ifşa eden,
içinde sakladığı faşizan düşünceleri uygun zemin buldukça ortaya döken,
masa başından ve klavye gerisinden akıl veren,
dinden konuşurken ilahlık taslayan,
hiç bir fedakarlıkta bulunmadığı değerler için ahkam kesen,
otun, böceğin, çiçeğin bile hakkını söylerken mazlumu görmeyen,
biz demeyi beceremeyen içini dışını benlik bürümüş,
haline bakmayıp aleme nizam vermeye kalkan,
yakınlarına bile en ufak bir hayrı dokunmayan,
selamı dahi menfaatine geldiğine gönderen,
sözümona dünyanın en akıllısı,
kendine dokunmayan yılanları koynunda saklayan,
birlikte yaşadığı insanların sevgisini ve güvenini kazanamamış,
dünyada ebedi bir yaşam arayışında olup hesap günü ve ahiret yokmuş gibi yaşayan,
sanal, yani somut bir gerçekliği olmayan bu alemdeki(internet) her habere balıklama atlayan lakin mutlak ölümle sonuçlanacak hayatının ahiretine dair haber veren Allah'ın vahyine yüz çevirenlere içim ısınmıyor.
Allahım sen bizi hidayet eyle...
14 Mart 2016
İki yıl olmuş, değişen bir şey yok...
11 Mart 2019
Servet (Kısa bir hikaye)
Servet
İçinde bir boşluk olduğunu söylüyordu uzun zamandır.
Bir gün o boşluğun içine düştü.
Boşlukta ne ile boğuştuğunu bile bilemeden çabaladı durdu aylarca.
Onlarca kez bu boşluktan kurtulma denemesi bir sonuç vermemişti. Kendi boşluğunda kaybolmak üzere iken bir şey çınladı kulağına.
Bir zamanlar çokça okuduğu bir kitaptandı bu.
Sanki bir mucize gibi karşısına çıkan bu sözler onun etrafındaki boşluğa bir renk vermiş, bir ışık huzmesi olmuştu.
Sonra ansızın annesinin onu şefkatle okşayan elini ürpertiyle hissetti alnında ve yanaklarında.
İrkildi, birden bakındı sağına soluna annesini arayan gözlerle.
Göremedi yıllardır çeşitli mazeretlerle yanına varmadığı annesini.
Hayali geldi o tatlı tebessümüyle gözünün önüne, "yavrum" diyen sesi kulağında çınladı.
Hatırladı bütün maziyi.
Ellerine baktı,
ve düşündü
bütün yapıp ettiklerini.
Birer birer gözünün önüne geldi
sevdikleri
nefret ettikleri
haksızlık ettikleri,
ömrünü feda ettikleri,
sevdikleri,
umut verdikleri,
umut bağladıkları,
tekrar tekrar niyetlenip
sonra vaz geçtikleri,
içinden çıkamadığı
girift olmuş meseleler.
Yaşadıkları sanki tek tek geliyordu gözünün önüne.
Hepsi için artık çok geç olmuştu, belki de son anlarını yaşıyordu hayatının.
Hastaneye getirdiklerinde kazadan sağ kurtulan tek kişiydi. Ailesine öldü diye haber verilmişti. Diğer kazazede yakınları gibi cenaze teslim almaya gelen annesine yoğun bakımda olduğunun söylenmesi bir müjde olmuştu.
Altıncı günün sonunda o uzun, bitmek bilmeyen rüyadan uyandığında yanında annesi vardı. Eli annesinin o müşfik elleri arasındaydı, dudakları dualarla kıpırdıyordu yüreği yaralı kadının. Yarı baygın bakışlarını farkeden annesinin "yavrummm, Rabbim sana şükürler olsun" diyen sesi odayı doldurdu. Sonra annesinin sevinç gözyaşları karıştı şükür dualarına. Daima vakarlı ve mütevekkil duran annesinin o sevinç halindeki ani ses yükselmesi hemşirenin de koşarak gelmesine sebep oldu.
İki günde bir nöbetlerinde yoğun bakımdaki umutsuz vaka olarak gördüğü hasta ve onun refakatçisi bu mübarek kadının o asil duruşu hemşireyi çok etkilemişti. Öyle ki bu annenin ölüm döşeğinde yatan evladına sevgisi ve merhameti onun için de anlamlı bir anıdan öte hayatı anlamlandıran önemli bir ders olmuştu. Bu anneye sadece saygı duymuyor, zaman zaman adeta onun kerim sevgisini oğlundan kıskanmış, sanki bir azize gibi masumane dualar ile sebatkar bekleyişine hayran olmuştu. Saygıdeğer bir hasta refakatçisi olan bu sevimli kadın hemşirenin savruk ve biraz da başıboş yaşantısını sorgulamasına da vesile olmuştu. Aslında çok yorucu ve yıpratıcı olan yoğun bakım nöbetlerini sırf o annenin evladıyla ilişkisini, ona ihtimamını ve fedakarlığını gözlemlemek için neredeyse iple çeker olmuştu.
Hemşirenin koşarken ilk aklına gelen şey olmamış, genç adam ölmemişti. Annenin oğluna gözyaşları ve şükür ifadeleri ile sarılmasına müdahale etmedi, bilakis bir an onları öylece izledi ve göz pınarlarında biriken iki damla gözyaşına da engel olamadı. Mesleğinin ilk yıllarındaki hemşire birden kendini toparladı ve profesyonel bir davranışla annenin oğluna sarılırken bağlı olan serum ve cihazlara bir zarar vermediğinden emin olduktan sonra aynı heyecanla doktora koşup haber verdi. Bu haber doktor için de bir müjde idi. Dokuz saat süren bir ameliyat, peşinden bir kaç defa hastayı kaybedecek kadar tablonun kötüleşmesi ve şimdi bu haber günün son saatlerinde yorgun düşen bir cerrah için kesinlikle bir müjde niteliğindeydi.
Doktor odaya girdiğinde anne biraz geç farkına vardı ve derhal kendisine çeki düzen vererek doktora dönüp bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da "biliyordum, Rabbim ona bir fırsat daha verecekti, sonsuz şükürler olsun, elhamdulillah' dedi ve geriye çekilerek doktorun hastaya yaklaşması için yol verdi.
Doktor çok bitkin halde yarı açık gözlerle bakan hastaya "beni duyuyormusun?" diye sordu, cevap alamayınca elini tutarak "beni duyuyorsan gözlerini kapatıp açarak cevap ver" dedi. Bu şekilde ve bir kaç farklı yoldan hastayla iletişim denemelerinde bulunduysa da başarılı olamadı. El ve ayaklarındaki refleksler kısmen sözlü ve görsel iletişimden daha iyiydi.
Merakla izleyen anneye dönerek "şimdilik bir şey söylemek için biraz erken olsa da galiba sizin dualarınız etkisini gösterdi" dedi hafiften gülümseyerek. Hemşireye dönüp "Türker hoca ameliyattan çıkınca haber verelim, bir de o görsün" dedi ve odadan çıktı.
Annesi çok uykulu ve yorgun gözüken oğlunun gözlerinin içine baktı ve "çok yorgunsun, istersen biraz dinlen, sonra konuşuruz, ben buralardayım, tamam mı?" derken yine elini alnına ve sonra sıvazlayarak yanağına götürdü. Oğlunun gözleri yavaşça kapandı.
....
Tam sekiz gündür gözlerini şuursuzca açıyor ve hiç bir şekilde iletişim kurmuyordu. Servis hemşiresi annesinin oğluyla bir bebek gibi ilgilendiğini gördükçe hem onu takdir ediyor, hem üzülüyor hem de "ne zaman yorulacak acaba bu kadın?" diye içinden geçiriyordu.
"Bugün Türker hoca Servet'in tekrar MR'ını istedi" dedi hemşire hastanın kanını alırken. "Niye ki?" der gibi oldu, sonra "Türker hoca istemişse mutlaka Servet'im için bir şeyler düşünmüştür, ben hiç ümidimi yitirmedim" dedi annesi. Hemşire "teyze, sen iki haftadır bu odadan çıkmadın, hiç mi yorulmadın?" deyince kadın biraz şaşkın ve biraz da hisli bir şekilde "kızım insan evladının ihtiyacı varken onu nasıl bırakır da gider?" dedi. "Ama onun şuuru yerinde değil, koma halinde, üstelik biz her ihtiyacını görüyoruz burada" diye biraz da son kısmını tonlamalı söyledi hemşire. "Estağfirullah kızım, ben o manada söylemedim, onun bana başka türlü ihtiyacı vardır, bunu sana anlatamam, bu başka bir şey, anlatması mümkün olmayan" dedi ve sustu mahzun bir halde.
Öğleden sonra Servet'i MR çekimine götürdüler. Türker hoca asistanları ve diğer branşlardan konsultant hekimler ile toplantı yaptıktan sonra Servet'i ertesi gün beyin ameliyatına almaya karar verdi. Annesi bu kararı duyduğunda çocuklar gibi sevindi. Halbuki bu ameliyatın çok riskli olduğu, Servet'in ameliyat sonrası neyi kazanıp neyi kaybedeceğini söylemenin mümkün olamayacağını, her türlü olumsuz sonuca hazır olması gerektiği bizzat Türker hoca tarafından tane tane anlatılmış hatta bir de rızasının olduğunu imzalı belge ile teyit ettirmişlerdi annesine.
O gece Safinaz hanım hiç uyumadı, sabaha kadar, namaz kıldı ve dua etti. En samimi duygularla niyaz etti, yalvardı Rabbi'ne. Rabbi'nin bildiği kalbini dua yaptı döktü diline, açtı bütün içini, dertleşti, halleşti Rabbi'yle. İstedi O'ndan, istedi ve yine istedi, yalvardı. Bütün sonuçlara razı olarak yalvardı. Biliyor ve kesin iman ediyordu ki ne gelirse O'ndandı ve mutlaka mütevekkildi, öylesine emindi Rabbi'nden. Özellikle Duha ve İnşirah surelerini okudu durdu sabaha kadar.
Sabah erkenden ameliyathane ekibi Servet'i almaya geldi. Bütün evrakları ile birlikte Servet'i asansöre bindirirlerken Safinaz Hanım'a oraya gelemeyeceğini, burada beklemesi gerektiğini söylediler, O da oğlunun yüzünü tekrar dualarla sıvazladı ve alnından öperek vedalaştı.
Zişan hemşire nöbeti devraldığında öğrendi Servet'in ameliyata alındığını, annesi odada yalnız oturuyordu. Elinde tespih, dudakları yine kıpır kıpırdı. Zişan'ı görünce "hoş geldin kızım, hayırlı sabahlar" dedi gülen çehresiyle. "Günaydın teyzeciğim, haydi bakalım, hayırlısıyla iyi bir ameliyat olur inşallah" dedi, "inşallah kızım" diye karşılık verdi Safinaz Hanım. "Bir şeye ihtiyacın olursa biliyorsun ben daima buradayım" dedi Zişan hemşire odadan çıkarken. O da tespih çekmeye ve dudakları kımıldamaya devam ederken başıyla onaylayıp gülümsedi.
Birkaç saat sonra Zişan hemşire bir bardak çay ve birkaç bisküvi ile odaya geldiğinde Safinaz Hanım'ı oturduğu yerde uyuklar vaziyette buldu, onu rahatsız etmemek için sessizce kapıyı çekerken uyandı ve "sen miydin kızım?" dedi, "seni uyandırmak istememiştim" dedi. "Servet'imden bir haber mi var?" dedi merakla. "Yok, hayır, ben sadece sana çayla bir kaç bisküvi getirmiştim" dedi ve elindekileri ikram edip yanına ilişti. Çoktandır Safinaz Hanım'a sormak isteyip de fırsat bulamadığı şeyleri ona sormak için iyi bir fırsattı Zişan için.
"Servet bey senin tek yakının herhalde?" diyerek doğrudan konuya girdi.
Çok zeki bir insan olan Safinaz Hanım Zişan'ın niyetini anlayıp o da lafı uzatmadan başladı anlatmaya;
"Servet'in babası o henüz benim karnımda iken bir kaza sonucu rahmetli oldu. Daha bir yıllık bile evli değildik. Oğlumu doğurduğumda ondan başka bir yakınım yok denecek durumdaydı. Bu yüzden onun adını Servet koydum, o benim dünyadaki tek Servet'im oldu gerçekten de. Öğretmen olduğum için o hep benim yanımdaydı, yani hep okulda. Bu yüzden okulu fazla sevemedi. Fakat yine de üniversiteyi kazandı, belki biraz benden, benim okulumdan ve öğrencim gibi olmaktan kaçar gibi başka bir şehre gitti. İşte herşey bundan sonra değişti. Oradaki arkadaşları, çevresi ve sonrasında o kız" dedi ve duraksadı. "Neyse Allah rahmet etsin, o da bu kazada ölmüş" dediğinde Zişan hemşirenin yüz ifadesi çok değişmişti. "Ben oğluma haram lokma yedirmedim, onu her şeyden gözüm gibi sakındım. Lise yıllarında da bir kaç kez ergen isyanları olmuştu fakat birlikte aşmıştık onları. Bana hiç kıyamazdı, çok gençtim o yıllarda, beni çok da kıskanırdı, hiç bir yere yalnız göndermezdi, o liseye başladıktan sonra ben alışverişe bile gitmezdim, her şeyimizi o alırdı. Hatta boş zamanlarında ve yaz tatillerinde çalışmaya başlamıştı. Evimizin borcu vardı, son taksitlerini Servet'imle birlikte ödedik. Üniversite hayatının ilk iki yılında da çok iyiydi, sık sık gelirdi, yazları birlikte çok güzel vakit geçirirdik, gündüz çalışırdı, akşamları beraber yürüyüş yapar, çay bahçesine gider, evde muhabbet ederdik. Üçüncü sınıfta okuldan bir asistanın tavsiye ettiği bir firmada part-time işe başladı, orada bir kızla arkadaş olmuş, benimle en kısa sürede tanıştıracağını söyledi. O zamana kadar hiç bir kızla arkadaşlığı veya sevdiği bir kız olmamıştı. Sömestr tatilinde ben emekli olmuştum, yanına gittim, orada beni o kızla tanıştırdı. İlk gördüğüm andan itibaren hiç beğenmedim o kızı" "Teyzeciğim, ölmüş gitmiş, nesini beğenmedin kızcağızın?" diye kesti Zişan hemşire Safinaz Hanım'ın sözünü. "Nasıl anlatayım sana, o pek anlatılmaz, biraz öngörü, biraz insan sarraflığı belki biraz da annelik içgüdüsüyle hissedilen bazı şeyler" dediğinde "hımmm" dedi ve devamını bekler bir bakışla baktı Zişan Safinaz Hanım'ın yüzüne. "Neyleyeyim ki erişkin bir insanın yaptıklarına müdahale etme imkanınız olamıyor." dedi kestirmeden ve devamında; "yok, öyle ona müdahale ettim, vazgeçirmeye çalıştım falan sanma sakın. Hiç bir şey söylemedim. Ertesi gün o kız beni ailesiyle tanıştırmak istemiş, bizi yemeğe davet etti. Olmayacak ya, o gün beni bir karın ağrısı tuttu, afedersin bir ishal olmuşum, öğleden sonra hastanedeydik, gece yarısına kadar serum takılıydı, sonra çıktık hastaneden. Ertesi gün ben Servet'ten beni derhal uçakla göndermesini istedim, o daha tam iyileşmeden göndermek istemedi ama ben ısrar edince bileti aldık ve ben eve döndüm. O günden sonra ben bir daha o kız hakkında hiç konuşmadım. Telefon görüşmelerimizde Servet uzun süre o kızın bana selamını söyledi, ondan haberler verdi fakat ben pek karşılık vermedim. O da bir süre sonra bahsetmedi. Üçüncü sınıfın sonunda yaz tatiline geldiğinde artık eskisi gibi değildik. Ben ona her zamanki gibi, belki daha fazla ihtimam gösteriyordum. Emekli ikramiyemden ayırdığım parayla onun odasının mobilyalarını bile değiştirmiştim fakat o sadece bir teşekkür etti hepsi o kadar. Eskiden olsa bana ne laflar sıralar, ne methiyeler dizerdi. Zaten tatilin yarısı olmadan oradaki işten çağırdıklarını söyleyip döndü. Son senesinde ise sömestr tatilinde dahi gelmedi eve, iş yoğunluğu varmış, neyse okulu başarıyla bitirdi ve beni mezuniyet törenine "mutlaka bulunmalısın, sensiz olmaz, bu senin emeğin, sensin beni bugünlere getiren" gibi çok içten ve samimi bir arzuyla çağırdı. Biletimi bile almıştı. Nasıl anlatayım, çok mutlu olmuştu gittiğime, birlikte güzel bir gün geçirdik. Ertesi gün işyerine de uğramamı istedi, kırmadım gittim. Güzel bir işi vardı, Antalya'nın en büyük sigorta şirketlerinden birinde sevilen, gözde bir eleman olmuştu benim oğlum, gurur duydum."
"Afedersiniz, Zişan hemşire bizim hastanın serumu bitti bakar mısınız?" diye gelen refakatçi Safinaz hanımın sözünü böldü.
"Teyzeciğim, ben hastalarıma bir bakıp geleyim" diyerek odadan çıktı.
Servet ameliyata gideli dört buçuk saat olmuştu, öğle ezanı okunuyordu, ezan biter bitmez Safiye hanım hemen namaza durdu. Namazı bitince uzun uzun dualar etti yine. Zişan'ın da işleri bitmişti, tekrar geldiğinde Safinaz hanım merakla; "Servet'imden bir haber var mı?" diye sordu. "Hayır yok teyzeciğim, biz de bekliyoruz" dedi. "Hadi sen anlatmaya devam et, bak hem vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsun"
"Ah kızım, seni de meşgul ediyorum." diyerek söze başladı Safinaz hanım
"Her şey çok güzeldi, şirketin sahipleri Servet'i çok seviyorlar ve beni gururlandıracak ifadelerde bulunuyorlardı. Part-time olarak girdiği işte iki yılda neredeyse patronlardan sonra en önemli elemanı olmuştu şirketin. Lakin o kız.." dedi ve duraksadı. Sanki bir şeyler söylemek istiyordu da söyleyemiyordu. Biraz daha durdu, gözleri buğulanmaya başladı, tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibi olmuştu, nefesi sıklaştı, burnundan sık nefesler almaya başlamıştı ki hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Zişan ne yapacağını şaşırdı, bu asil ve güçlü görünen kadının bu haline nasıl tepki vereceğini bilemedi, dona kaldı. Son anda, hızlı bir hamleyle etajerin üzerindeki peçetelikten bir peçete verebildi. Bir yandan sağanak yağmur gibi boşalan gözyaşlarını silerken bir taraftan o hıçkırıkların arasında anlatmaya devam etmeye çalışıyordu; "o kızcağız..." dedi tekrar hıçkırıklara boğuldu, evet Zişan çok iyi fark etmişti, o ana kadar bahsederken zavallı bir yaratık gibi bahsettiği kız şimdi acınası ve belki de himmet edilesi bir ifadeyle anılmıştı. "O kızcağız Servet'imin yanında beni görünce nezaketle ve gülümseyerek elimi öpmeye yöneldi.." yine hıçkırıklarla ağlayarak ve bu sefer Zişan'ın boynuna sarılarak "ben ona elimi vermedim..."
Kadıncağız sarsıla sarsıla ağlıyordu ve Zişan'ın ona yapabileceği bir şey yoktu. Zişan da ona bu konuda hak vermiyordu, içinden geçenler yüzüne yansımıştı. Allah'tan yüz yüze değillerdi o anda.
Safinaz hanım Zişan'ı hiç bırakmak istemiyordu sanki. Belki de bu itiraftan sonra yüz yüze gelmek istemiyordu. Böyle bir süre ağladıktan sonra Zişan'ı bıraktı ve başı önüne eğik, tıpkı suçlu bir çocuk gibi ağlamaya devamla; "işte o gün bizim oğlumla ayrılığımız başladı, tam üç yıl oldu, ilk bir yıl o hep bana ulaşmaya çalıştı fakat ben o kızcağızdan vazgeçmesini umarak ona karşılık vermedim, sonra o da beni aramaktan vazgeçti."
"Haklıydı, ne diyebilirim ki, ben çok kabalık ettim, onu çok incittim, onu hiç ummadığı bir yerden ve çok zamansız vurdum, haklıydı, kabahat bende olduğu halde o bana döndü, ben yine ona yüz vermedim. İçim yanıyor, ben nasıl böyle yaptım, ben nasıl bir anneyim, nasıl bir insanım? Allahım beni affet..."
"Evlenmişler, bunu işittiğimde bir kez daha sarsıldım, çok aramak istedim, hatta yanına gitmeyi düşündüm defalarca..."
"Olmadı işte, olmadı, olmadı..."
"Burada, bu şekilde kavuşmak varmış..."
"Onun suçu yok, benim bütün kabahat, gururum, kibrim, nefsim, kıskançlığım... ne dersen de..."
"Rabbim beni affet.."
"Böyle biteceğini, böyle buluşacağımı hiç düşünmezdim..."
"Şimdi kızcağızla helalleşemedim, inşallah Servet'imle..."
Tekrar hıçkırıklara boğuldu.
Zişan hemşire bir bardak su uzattı; "bunu için biraz, kuruyan boğazınıza iyi gelir" dedi, suyu titreyen ellerinde zor tutuyordu.
O sırada koridordaki ses Zişan hemşireyi çağırıyordu.
"Beni çağırıyorlar, gitmem lazım" diyerek, biraz da bu ortamdan kaçarcasına koşarak çıktı.
Bankoya vardığında Türker hocayla yüz yüze geldiler. Türker hoca dudaklarını büzerek başını iki yana salladı ve odasına doğru yürüdü.
Zişan olduğu yerde donakaldı.
Bu durumu Safinaz hanıma nasıl söyleyeceğini düşünmek bile istemedi.
Aklına ilk gelen şey ise bir kaç ay önce yüzüstü bırakıp, "bıktım artık" diyerek terkettiği yatalak annesine bakan babasını aramak oldu.
Babası derhal açtı telefonu ve hasret, sevinç ve şefkatle "kızııım" der demez Zişan hemşire zorla "babamm" deyip hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Peyami Bayram
11 Mart 2019
İstanbul
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...

