19 Ekim 2019
Bugün ve Sonrası
Daima bir sonraki merhaleye ulaşmak için sabırsızlanıyoruz.
Elde etme ihtimalimiz çok düşük bile olsa daha konforlu ve hatta lüks bir hayata erişmek için çaba sarf edip, didiniyoruz.
Bu yüzden, belki de beyhude koşturmaca sebebiyle, içinde bulunduğumuz anı ve ortamı çoğu zaman ıskalıyoruz.
Halbuki yaşadığımız her bir an birikerek bizim bir sonraki merhalemizi hazırlıyor.
Her gün kumbarasına bir lira atmak veya herhangi bir kağıt kırpıntısı atmak gibi bir durum aslında bu.
Tercih bizim.
Ya bundan sonraki merhale/hayat için bir şeyler biriktirir ve biriktirdiklerimizle refah ve huzur içinde yaşarız ya da elemli bir ziyan bizi bekliyordur.
Karar bizim.
"Kadınlar, soy-sop, kariyer, yük yük altın ve döviz, lüks arabalar, hisse senetleri, emlak ve bol kazançlı işler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.
Bunların hepsi dünya hayatının geçimliğidir.
Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır." (Âl-i İmran 3:14 günümüze uyarlaması)
Peyami Bayram
19.10.2019
Çin, Yangjian
14 Ekim 2019
Medyada Gördüğümüz, Duyduğumuz Haberlere Ne Kadar Güvenelim?
Sanırım Ekim 1996 idi, İzmir'in Aliağa ilçesindeydim. Bir akşam üzeri bir siyasi parti ilçe başkanı olan aile dostumuz Faysal Bey aradı ve bana Bosna Hersek'ten gelen bir misafiri olduğunu ve benimle tanıştırmak istediğini söyledi. Bu misafirin Bosna savaşında komutanlık yapmış olduğunu da söyleyerek benim mutlaka görüşmem gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Ben de kendisini kıramadım ve yanlarına gittim. 40-45 yaşlarında aksanı bozuk bir Türkçe ile konuşan misafir anlaşılan bizim arkadaşları oldukça heyecanlandırmıştı. Bosna savaşının anıları çok tazeydi. Hele ki Srebrenitsa katliamının üzerinden henüz bir yıl geçmişti. Bütün Türkiye'yi acıya boğan ve bir türlü yardım ulaştırmaya çalıştığımız o mağdur ve mazlum kardeşlerimizden biri, hem de bir komutan, bir gazi şu anda karşımızdaydı.
Peki bu kişinin sözlü olarak anlattıklarından başka bizi ikna edecek bir kanıt var mıydı? Evet, bu misafirin elinde belge niteliğinde bir yayın vardı. Savaşın en yoğun zamanlarında o günlerdeki Türk medyasının özellikle islamcı kesiminde yoğun bir Bosna haber, yorum ve makaleleri yayınlanmıştı. Yörünge dergisi de o yıllarda islâmî, özellikle milli görüşçü kesimde oldukça popüler bir dergiydi. Bizim misafirin elindeki belge niteliğindeki kanıtı da işte bu derginin kendisini kapak konusu yaptığı ve 8-10 sayfa resimli bir röportajının yayınlanmış olduğu bir sayısı idi.
Bir de bu misafir o röportajın yapıldığı günlerde bir çok parti, dernek ve vakıf ziyareti yapmış. Bu ziyaretlerde çekilmiş bol miktarda resim de çantasındaydı ve bunları da arkadaşlarımızla beraber gördüğümüzde misafirle ilgili ben hariç bütün arkadaşlar ikna olmuşlar ve gözyaşları ile anlattıklarını dinliyorlardı.
O akşam bir çok arkadaş bu misafiri görmek için toplandı, onun bozuk ve aksanlı bir Türkçe ile anlattığı abartılı savaş hikayelerini dinledi. Bir kısmı gözyaşlarını tutamadı. Ben ise bu misafirin anlattıklarını askeri yönden çok tutarsız ve çelişkili buluyordum. Biraz daha açık yakalamak için bazı sorular soruyordum. Aliya İzzetbegoviç ile ilgili sorularımda ise tamamen açık verdi. Eski Yugoslavya döneminde Aliya ile birlikte hapis yattıklarını bile söyledi. Savaşta cephe komutanı olduğunu söyleyen misafirimiz ne cephesini tam olarak tanımladı, ne üst ve bağlı birliklerini, ne diğer komutanları. Hepsini duygusal hikayelerle geçiştirdi. Sağolsun arkadaşlarımız duygusallıkları ile sordukları sorularla benim başka türlü sorular sormama fırsat vermediler.
O gece misafirimizi benim evimde konuk ettik. Ben şüphelerimden dolayı misafiri temkinli ve kontrollü bir şekilde evimde yatırdım.
Gelelim misafirimizin sebebi ziyaretine. Bosna Hersek'te savaş sonrası yetim kalan çocuklar için kurulan bir vakıfta çalışan bu eski komutan(?), bizim gazi misafir, bu vakıf için İzmir'den kuru üzüm almaya gelmiş. Bizden de para veya maddi bir yardım da istemiyormuş(!). Sadece kuru üzüm almak için uygun yer arıyor, bizim arkadaşların tanıştırmasını istiyormuş.
Ertesi gün misafire bir arkadaşımızın yardımcı olması hususunda konuşuldu. Sabah bu arkadaşımızla misafirimiz Menemen'e üzüm tüccarları ile tanışmaya giderken ben arkadaşımızı bir kenara çekerek "sakın ola bu kişiye kefil olma, hatta sıradan bir yabancı gibi tanıştır ki esnaf da duygusal yaklaşmasın" dediğimde arkadaşım biraz garip karşılaşa da onu ikna ettim ve onları bu şekilde gönderdim.
Onlar gider gitmez ben de hemen telefonun başına oturdum ve bu misafir ile ilgili bilgi toplamaya başladım. O yıllarda cep telefonu herkeste yok, internet çok kısıtlı idi. Ben bu kişinin kim ve neci olduğunu Bosna Hersek Büyükelçiliği, Bosnalılar dernekleri ve buna benzer bir çok yurtiçi ve yurtdışı kurum ve kuruluştan sordum. Tahmin ettiğim gibi hiç kimse bu adamı tanımıyordu. Sonra Yörünge dergisini aramak istedim fakat telefon numarasını bir türlü bulamadım. Misafirin bize gösterdiği dergi çantasındaydı ve çanta benim yanımda emanetti. Derginin numarasını almak için bu çantayı açmalıydım. Şüphelerimde büyük ölçüde haklı olduğumdan da güç alarak yapmamam gereken bir şeyi yaptım ve misafirin bana emanet bıraktığı çantayı çok tereddüt etmeme rağmen açtım. İyi ki de açmışım dergiyi alırken çantada misafirin bize göstermediği bir çok resmini daha gördüm. Bu resimlerde misafirimiz pavyon benzeri yerlerde kadınlarla alem yaparken neşeli pozlar vermişti.
Neyse, ben dergiden numarayı aldım ve İstanbul'da Yörünge dergisinin merkezini aradım ve derginin genel yayın yönetmeni Resul Tosun ile görüştüm. Kendisine elimdeki derginin baskısının gerçek olup olmadığını, bu sayıda kapak konusu yaptığı kişiyi tanıyıp tanımadığını sordum. Bana verdiği cevapta o günlerde Bosna savaşı konusunda çok bilgi/haber ihtiyacı olduğunu kendilerinin de her buldukları haberi teyit etmeden hemen yayına verdiklerini, bu adamın haberini de böyle yaptıklarını ama sonrasında bir sahtekar olduğunu anladıklarını, bu yolla bir çok kişiyi de dolandırdığını öğrendiklerini, bu durumu da bir kaç ay sonra bir uyarı ve özür olarak dergide yazdıklarını söyledi. Ben de kendisine bir gazeteci, dergici, yayıncı olmadığım halde yanımıza gelen bu kişiyi saatlerdir araştırdığımı, emin olmadığım bir kişiyi dostlarımla tanıştırmaktan bile çekindiğimi, kendisinin bir yayıncı, dergici, gazeteci kimliği ile ve yaptığı yayınlarla insanlara doğru bilgi ve haber vermek gibi bir sorumluluğu olduğu halde niçin böyle özensiz ve dikkatsiz davrandıklarını, teyit edilmemiş bilgi/haberi yayınladıklarını, üstelik de bu kişiyi kapak konusu yaparak sayfalarca söyleşi yaptıklarını belirterek sert bir şekilde eleştirdim. Resul Bey de benim haklı olduğumu, bu konuda daha sonra özür yayınladıklarını, savaş günlerinde acil haber ihtiyacından dolayı bu hassasiyeti ihmal ettiklerini belirterek tekrar özür beyan etti. Fakat bence özürü de kabahatinden büyüktü.
Bizim hikayenin devamına gelecek olursak. Arkadaşım ve davetsiz misafirimiz döndüklerinde beni çok sert ve elimde tüm dergi ve fotoğraflarla buldular. Dolandırıcı olduğu anlaşılan şahsa derhal burayı terk etmesini söylediğimde "ben sizden bir şey almadım, para falan da istemedim" diyerek bir de utanmadan elimdeki dergi ve resimleri istedi. Ben de onları vermeyeceğimi derhal gitmezse polis çağıracağımı söyledim. Bunun üzerine kaçarcasına çıktı ve gitti.
Yaşadığımız bu olayla ilgili beni böyle davranmaya iten okullarda aldığım eğitimin yanında şu iki ayet çok etkili olmuştur;
Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. (Mümtehine 10)
Şimdi şöyle o günden bugüne doğru bakınca medyanın ne kadar değiştiğini herkes biliyor. Hatta şimdilerde 18-20 yaşlarında olan gençlerimiz telefonsuz, internetsiz bir dönemi hiç bilmezler.
Günümüzde herkesin çok yoğun bilgi/haber etkisi altında olduğu aşikar. Ancak bu maruz kalınan haberler hangi süzgeçlerden geçirilerek bize ulaşıyor? Ya da tam tersi hangi odaklar/merkezler/kuruluşlar bu haberlerin nasıl servis edilmesine karar veriyorlar. Aslında ne oluyor ve bize ne gösteriliyor, sunuluyor?
Bir de sosyal medya denilen herkesin haber/bilgi yaydığı bir mecra var ki ömür törpüsü.
Sevgili okuyucu hakikati mi arıyorsun, bizzat ve bilfiil yaşadığın, sanal olmayan ailen, akraban, komşun, arkadaşın, işverenin, çalışanın, müşterin ve elinin dokunabildiği tüm insanlar ve diğer canlılarla sahici ve sağlam ilişkiler kur. İlken insanlık ve iman ettiklerin olsun. Benim ilkem Bakara Suresi 177. ayette Rabbimizin buyurduklarıdır:
Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.
Peyami Bayram
14.10.2019
İstanbul
28 Eylül 2019
Nasihat 8
Derdi olmayanın
derman araması da olmaz.
Dertsiz kimseden yoldaş olmaz.
Bil ki;
Dermansız dert olmaz.
Dertsiz kimse mert olmaz.
Derdi olanın;
gözü de sözü de tok olur,
ama sert olmaz.
Yıkılmaz bir kaledir
Dertli olanın kalbi,
Muhasara edilir
belki muvakkat
Zaptedilemez o kale
Çünkü onda iman kat kat.
Dertsizden uzak dur,
Bir de ümitsizden.
Kimseye hayır gelmez gayretsizden.
Daima bir derdin olsun evladım,
Derman ararsan Mevla verir,
Sen yola düş,
Gayretin sana ümit verir,
İlim ışık olsun yoluna,
Bakma sağına, soluna,
Kazancın gündelik olmaz bu yolda,
Yarın uzak değil,
Bir gecenin ardında.
Peyami Bayram
28.09.2019
İstanbul
19 Eylül 2019
MOSKOVA
Moskova'da yaşamak gerçekten çok zor.
Geçmişte komünist dünyanın yani demirperdenin merkezi olmuş bugün vahşi kapitalizmin en acımasız şehirlerinin başında geliyor Moskova.
Hayat çok pahalı. Sıradan bir çalışanın, onların eski tabiriyle proleterlerin emeğiyle burada ev sahibi olması neredeyse imkansız. İki odalı, yani bizdeki tabirle 1+1 ev alabilmek için yaklaşık 200-250 bin dolarınız olmalı.
Aynı evin kirası ise bin dolar civarında.
Bahsettiğim bu tarz bir ev şehrin merkezinde falan da değil.
Çok kalabalık ve bir o kadar da hareketli bir şehir Moskova. Yaklaşık 20 milyon insan yaşıyor.
Aynı anda 1 ila 2 milyon insan yerin altında metroyla bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyor.
Evet bu rakam belki biraz abartı gibi gelebilir. Ancak bizzat metro istasyonlarını ve o kalabalığı görünce inanmamak elde değil.
Yerin altında bazı yerlerde iki bazı yerlerde de üç kat metro hattı döşenmiş. 1900'lü yıllardan itibaren yapılan bu metro hatlarının yapımı yani metro hattının genişletilmesi hala devam ediyor. Bir çok defa geldiğim bu şehirde bizzat şahit olduğum yeni istasyonlar bile var.
Metro ucuz ve daha hızlı bir ulaşım imkanı sunuyor aslında burada yaşayanlara. Fakat dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi burada da toplu taşımaya yine alt ve orta gelir grubu biniyor. Üst gelir grubu içinse statü meselesi tabii ki.
Moskova'da otomobil almak çok kolay. Alt gelir grubunun bile araba alması mümkün. İkinci el orta sınıf bir binek otomobil bir kaç bin dolara alınabiliyor. Petrol üreten bir ülke olması hasebiyle akaryakıt da o oranda ucuz. Bizdekinin dörtte birinden az.
Böyle olunca her imkanı olan araba alıyor ve trafik karmaşası her geçen gün artıyor.
Şehrin bazı yerlerinde yedi şerit gidişi, yedi şerit gelişi olan yolların dahi hiç neredeyse hiç yürümeyen trafiğini sıklıkla görebiliyorsunuz. Kış ayları ise çok daha sıkıntılı.
Bütün bunların yanında iyi taraflarını da görmeliyiz diye düşünüyorum.
Şehirde hiç gecekondu yok.
Her yerde planlı bir yapılaşma mevcut.
Bir bölgede bizdeki TOKİ benzeri bir yapılaşma planlanıyor önce.
Altyapısı da insanlardan önce varıyor oraya.
Hani bizde insanlar boş bulduğu yere ev yapar, mahalle kurar; imar planı ve tüm altyapı sonradan gelir ya. İşte burada bu düzgün işliyor.
Ayrıca yukarıda bahsettiğim çok şeritli yollar SSCB döneminde yapılmış. O dönemdeki otomobil sayısı şimdikine nazaran yok denecek kadar.
Son olarak Moskova'nın Rusya'da ayrı bir yeri olduğunu belirtelim. Hatta eski Sovyet cumhuriyetleri için de bu böyle. Hala hepsinin merkezi gibi. Burada her milletten insan yaşıyor. Mesela bir Türk olarak burada her yerde Türkçe konuşabileceğiniz birilerini bulmanız mümkün. Bazen farklı lehçe ve aksanlarla da olsa anlaşmak zor olmuyor.
Moskova'nın bu ayrıcalığı elbette ekonomiye de yansımış. Buradaki fiyatlar ve ağır koşullar sadece Moskova için geçerli diyebiliriz. Moskova'dan 100-150 km. uzaklaşınca hayat şartları çok değişiyor.
Şimdilik Moskova'dan aktaracaklarım bu kadar.
Sevgiyle ve sağlıkla kalın.
Peyami Bayram
19 Eylül 2013
Moskova
11 Eylül 2019
Adalet
"Mecidiyeköy'de Torunlar İnşaat tarafından yıkılan Ali Sami Yen Stadı yerine yapılmakta olan rezidans inşaatında çalışan işçilerden onu servis asansörünün düşmesi sonucu öldüler."
(Haber)
On işçinin bir dizi ihmaller neticesi ölümü ile ilgili şantiye şefi, proje müdürü ve iki de asansör teknisyeni tutuklanmış.
Muhtemelen bu kişilere ufak yollu cezalar verilip vefat edenlerin ailelerine de sus payı hükmünde tazminatlarla bu olay kapatılır.
Bu ülkede bunca yıldır edindiğim onca tecrübeler bunu gösteriyor.
Bence o inşaatın birinci patronu kim ise onu cezalandıramayan, tutuklayamayan sistem adil bir sistem değil sermayeden, yani güçlüden yana bir sistemdir.
Evet ölenle ölünmez, patron da böyle bir netice olsun istemezdi.
Buna da eyvallah.
Peki bu gökdelenleri bu patron ne için yapıyor?
Para kazanmak için.
İşçiler ne için öldü ve halen ne için çalışıyorlar?
Para kazanmak için.
İşçiler para kazanayım derken canından oldu.
Hem canından hem de kazancından!
Patron ise kazanmaya devam ediyor.
O rezidansta daire fiyatları yaklaşık 3-4 milyon TL.
Madem ki patronlar her şeyi parayla ölçer.
Az zarar, çok kar gibi.
Burada da denklem öyle kurulmalı.
Ölen on işçinin geride kalanlarına o rezidanstan birer daire verilmeli.
Değil mi?
Adalet böyle gerektirir bence.
Yoksa adalet birilerinin daha rahat etmesi için ötekilerin ona karın tokluğuna hizmet etmesini sağlayan mekanizmanın adı mı?
Bu sistem firavun düzeni, nemrut düzeni.
Modern zamanlarda buna ne mi diyorlar?
Demokratik Kapitalizm!
La...
Peyami Bayram
11.09.2014
İstanbul
29 Ağustos 2019
Yıldız
Yıldız
Şöhretli bir yıldız olmak var;
sahnelerde, ekranlarda
bugünlerde çocukların aklında..
Kırlarda dolaşmadılar onlar..
Gece vakti ıssızlıkta,
kurt ulumalarında
bilemezler onlar
nasıldır
bir seyyahın
ya da bir denizcinin
yıldıza bakışı..
Ne bilsinler
yıldızdan gelen akışı..
Ne fal açılan yıldıznamelerde
ne de Yıldız’daki sarayın
pencerelerinde görünmez
bir yıldızdır o..
Milletinin gönlünde ışık saçan,
yıldırımlarla çakan,
destanlar yazan bir yıldızdır o..
Bakmasını bilene
yol gösterendir
fezadaki her yıldız..
Görmesini bilene
sonsuz bir hız..
Kim takarsa onu
şahididir tarihin,
sahibidir talihin..
Önce hayallerini yaşadığımız,
sonra omuzlarımızda taşıdığımız
milletin emanetidir,
vatanın izzetidir,
subayın alametidir o yıldız.
Peyami Bayram
29 Ağustos 2019
İstanbul
10 Ağustos 2019
ELDEN GİDEN
Vatan elden gidiyor,
din elden gidiyor,
rejim elden gidiyor,
ormanlarımız yok ediliyor,
denizlerimiz kirleniyor,
ozon tabakası deliniyor.
Bu gibi tepkisellikler ne getiriyor?
Sanırım sadece kitlelerin gazını alıyor.
İnsanlar birden fazla konuda bunalmış, sıkılmışken bir konu öne çıkarılır, çoğunlukla sonu bir yere varmayan ufak ya da büyük çaplı eylemlerle kitlelerin manipüle edilmesi sağlanır. Biraz eylem, slogan derken hele de polisin biber gazı ve jopu da değmişse fevkalede bir iş yaptığına inanan vatandaşın keyfine değme gitsin. Yediği pataktan başı göğe erince(!) yeni bir eyleme doğru hazırlanır öfkeli kitle.
Bu döngüyle küresel sermaye baronları kıs kıs gülerek servetlerini ve nüfuzlarını artırmaya devam ederler. Birilerinin sermayesi ve nüfuzu artıyorsa buna mukabil birilerinin parası ve emeği çalınıyor demektir.
İnsanlar sadece kendi emeğine ve parasına sahip çıkmak için mücadele etmek yerine boyundan büyük sorun(?)ların karşısına dikilmeye kanalize edilir.
Esasında "ekmeğimiz elden gidiyor" en temel ve karşı konulamaz haklı bir söylemdir. Bu söylem arşı inletir. Buna rağmen çalıştığı işten atılma ve işsiz kalma korkusu ile haksızlığa karşı koymak ikilemi insanı cidden zora sokar.
Ne var ki hergün cebinden eksilen parayı, sofrasından eksilen lokmayı unutturarak soyguna devam etmek isteyen egemenlerin yazdığı senaryolara figüran olmak insanların büyük çoğunluğunu avutuyor.
Ne diyelim oyun oynamayı sever insanoğlu, yenilse de gam değil, tekrarı vardır.
Oysa hakikatle yüzleşmek zordur!
Peyami Bayram
10.08.2019
İstanbul
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...

