06 Ocak 2017

Terör=Savaş biter mi?


Terör=Savaş biter mi?

Öncelikle altını kalın çizgilerle çizerek bir tanım yapmalıyız: 
Terör; modern zamanlarda egemen güçler tarafından  muhtelif ideoloji ve/veya mitlerle kurulan, farklı isimlerle piyasaya sürülerek her türlü silah, mühimmat, lojistik, istihbarat, mali ve eğitim yardımları ile desteklenerek global ölçekteki maksatlarına sinsice ulaşmak için hedef ülke veya bölgelerin meşru yönetimlerini nihai arzu ve isteklerini kabule zorlamaya matuf olarak silahlı çatışmalar, saldırılar, suikastler, katliamlar ve her türlü örgütsel şiddet eylemleri ile savaşın   maskeli olarak yürütülen namert halidir. 

Felsefecilerin, tarihçilerin ve bilim adamlarının deyimiyle, savaşlar kaynakları ele geçirmek için gündeme getiriliyor ve savaş öncesinde medya aracılığıyla manipülasyon yapılarak, insanlar acı günlere hazırlanıp, gerçekleşebilecek saldırıların sahibinin de haklı gösterilmesi için çalışılıyor.

Peki o hal de SAVAŞ NEDİR?

Savaş, Yunan atasözüne göre, “Yok ettiğinden daha fazla kötü insan ortaya çıkardığı için berbattır”, 
Sokrates’e göre, “Kötüyü iyiye yeğlemek insan doğasında yoktur ve bir insan iki kötüden birini seçmeye zorlandığında, kimse azını seçmek varken çoğunu seçmeyecektir.” 
Büyük Larousse savaşı, “Uluslar veya aynı ülkelerdeki iki teşkilatın (iç savaş) arasında, başka bir yolla elde edemediği şeyi kuvvet zoruyla almak, istediklerini kabul ettirmek ve başkasının isteklerine boyun eğmemek amacıyla girişilen kuvvet denemesi” olarak tanımlar.

Günümüz akademisyenleri de savaşın, politik ilişkilerin başka araçların desteği ile sürdürülmesinden başka bir şey olmadığına işaret eder. Akademisyenler, “Savaşlar insan öldürmek için değil, kaynakları, hammaddeleri ve pazarları ele geçirmek için, başka bir deyişle kâr için yapılır. Kâr eksenli bir iç politikanın dışa yansıması da kâr amaçlı olacaktır. Savaş, politikanın bir parçası olmaktan kurtulamaz. Politika beyindir, savaş sadece bir alettir, yoksa tersi değil. Bu durum itibariyle savaşın hiçbir zaman öz yasaları olamaz, dilbilgisi, mantığı olamaz. Politika bugün de eline kalem yerine, ikna yerine silahları almıştır. Suçlanması gereken savaşın etkileri değil, politikacılardır” der.

DAKİKADA 1.9 MİLYON DOLAR ASKERİ HARCAMA

Dünyada 2000 yılı verilerine göre, sadece bir dakikalık askeri harcamaya 1.9 milyon dolar ayrılıyor ve bu miktar harcanıyor. Yani herhangi bir yerde 2 saatlik zamanda 230 milyon dolar silahlanmaya gidiyor. Sadece yere döşeli mayınlardan haftada 800 kişi ölüyor. 2 saatlik zaman diliminde dünyanın değişik yerlerinde 10 insan patlayan mayınla ölüyor. Şimdiye kadar gerçekleşen savaşlarda dünyada milyarlarca insanın öldüğü biliniyor. Yine açıklamalara göre, savaş çığırtkanlığı yapılarak beyinler yönlendiriliyor. Yapılan manipülasyonlar, savaşı haklı hale getiriyor. 

KISACA BURAYA NASIL GELDİK?

Dünya genelinde 60-85 milyon arası insanın ölümü ve milyonlarca yaralı/sakat, şehirlerin yıkımı ve içler acısı atom bombası enkazı ile neticelenen İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan iki bloklu dünyada zaman zaman yaşanan bazı sıcak çatışmaları da içeren Soğuk Savaş 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması ile son buldu.
Aslında biten bir şey yoktu, yeni paylaşımlar yapıldı ve çağın gelişmelerine uygun olarak yeni stratejiler ve yeni savaş yöntemleri ortaya konuldu.
Dolayısıyla 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılması ile yeni bir savaş dönemi başladı.
1991 yılından itibaren dünyadaki sıcak çatışmalara ana hatlarıyla bakacak olursak;

1991 Hırvatistan Savaşı
1992 Bosna Savaşı
1994 Birinci Çeçen-Rus Savaşı
1994 Ruanda Soykırımı
1999 İkinci Çeçen-Rus Savaşı
1998 Kosova Savaşı
2000 İkinci İntifada
2001 Afganistan Savaşı
2003 Irak Savaşı
2006 İsrail-Lübnan Savaşı
2008 Güney Osetya Savaşı
2009 Gazze Savaşı
2011 Libya İç Savaşı
2011 Suriye İç Savaşı(halen devam ediyor)
2012 Mali İç Savaşı
2012 Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki çatışmalar
2014 2014 Kırım bunalımı
2014 Donbass Savaşı
2014 2014 İsrail–Gazze çatışması

1991'den bu yana yukarıda belirtilen bölgesel çatışmalarda yaklaşık olarak 1.610.000 asker ve sivil ölmüş, 300.000'e yakın insan yaralanmış ve milyonlarca insan evlerini, yurtlarını terk etmiştir. Sadece Suriye'de 500.000'den fazla insan öldürülmüş 5.100.000 insan evini terk etmiş, 3.000.000'dan fazla insan yurt dışına çıkarak mülteci olmuş, 130.000 kişi kaybolmuştur. Ukrayna'da ise 6.500 kişi ölmüş, 1.177.000 kişi ülke içinde yer değiştirmiş, 763.632 kişi yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Bosna'daki savaşta sadece Srebrenitsa'da 8.372 ve Ruanda'da ise 800.000 sivil soykırıma uğratılmıştır.

Ayrıca yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya pastasının yeniden paylaşımı için yapılan İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bir not düşmekte yarar var. Altı yıl süren bu savaş dünyanın dört bir yanında 24 milyonu asker 49 milyonu sivil olmak üzere tam 73 milyon insanın hayatına mal olmuştur.

Şunları da buraya ekleyelim de zalim kim, barbar kimmiş hafızaları  bir kez daha tazeleyelim; 
– 1. Dünya Savaşı’nda ölen her 100 kişiden 14’ü, 2. Dünya Savaşı’nda ölen her 100 kişiden 70’i, 1990’lardaki savaşlarda ölen 100 kişiden 90’ı sivildi.
– 1945-1992 yılları arasında gerçekleşen 149 savaşta 23 milyondan fazla insan öldü. Bunun yalnızca 3 milyonunu askerler oluşturdu. Bilinen o ki, savaşlarda genellikle 1 askerin ölümüne karşılık 1 sivil doğrudan, 14-15 sivilse açlık, susuzluk, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenlerden ölmektedir.
– Son 10 yıldaki savaşlarda 2 milyon çocuk öldü. 6 milyon çocuk sakat kaldı. 12 milyon çocuk evsiz, 1 milyondan fazla çocuk anasız-babasız kaldı. 10 milyon çocuk psikolojik sarsıntı geçirdi ve on binlerce çocuk tecavüz ve işkenceye uğradı.
– Balkan savaşında Bosna’da 20 bin kadına tecavüz edildi.
– Körfez Savaşı’nda ABD müttefiki devletler, Irak-Kuveyt sınırına ve Basra kenti etrafına 1 milyon, Balkan Savaşları’nda da 64 ülkede 110 milyon patlamamış kara mayınının üzerine basacak insanları beklediği biliniyor.
– Dünyada bugün 500 bini bilim adamı olmak üzere 15 milyon kişi silah ve silah geliştirme endüstrisinde çalışıyor.

1990'lı ve 2000'li yıllar dünyada iletişimin hızla yayıldığı ve teknolojinin olabildiğince geliştiği yıllar olarak tarihe geçmiştir. Artan iletişim imkanları aynı zamanda bilgi kirliliği ile beraber kitlelerin çok kolay kontrol edilebilmeleri ve yönlendirilebilmelerine de imkan sağlıyor. 

Soğuk Savaş öncesinde ülkeler çoğunlukla sahip oldukları Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri'nden oluşan konvansiyonel silahların gücü nispetinde dünya ölçeğinde söz sahibi olabilmekte idiler. Soğuk Savaş yıllarında ise liderliğini SOVYET RUSYA ve ABD'nin yaptığı Doğu(Varşova Paktı) ve Batı Bloku(NATO) olarak iki kutba ayrılan dünyadaki süper güçler konvansiyonel gücün yanına nükleer gücü ve daha sonraki yıllarda ise "Yıldız Savaşları" olarak tabir edilen dijital elektronik sistemleri de eklemişlerdir. Şimdi ise buna "siber güçler" de eklenmiş ve dünya çok boyutlu "siber savaşlar" çağına girmiş bulunuyor. Çoğunlukla istihbarat örgütlerinin kıyasıya savaştığı bir süreçtir bu. Aslında belki de onlara günümüzde "istihbarat orduları" demek daha doğru bir tanımlama olur.

Önceleri kendi silahlı kuvvetleri ile işgal ettikleri ve/veya çatıştıkları ülke topraklarında şimdilerde istihbarat servisleri/ordularının yönettiği/yönlendirdiği yeni "siber savaş" döneminde bölge halkları içinden oluşturulan sözde karşıt grupların çatışması sağlanarak egemen güçlerin amaçları gerçekleştirilmektedir. 

Çatışma alanını mümkün olduğunca geniş tutarak önceden hazırlanmış taşeron örgüt elemanları ile hedef ülkenin dört bir yanında masum halka ve güvenlik güçlerine karşı can yakıcı darbeler vurmak suretiyle hedef ülkenin meşru yönetimini yıpratmak, güvenlik güçleri ve halkta yılgınlık, bezginlik, ümitsizlik, korku ve panik uyandırmak amaçlanıyor. Bu şekilde siyasi, ekonomik ve diplomatik olarak aciz bırakılmaya çalışılan hedef ülkede bu olayların adaletli bir yargılaması da yapılamazsa ülke halkı her açıdan içten veya dıştan gelebilecek sözde yardımlara olumlu bakmaya yönlendirilir. Bu ya içten gelen ve baştan beri oyunun kurucuları tarafından yönetilen/yönlendirilen askeri bir darbe veya farklı gerekçelerle ve değişik adlarla ülkeye girecek olan sözde barış/asayiş/koruyucu güçler olacaktır. Böylece hedef ülkeden elde edilmek istenenler bu yeni yapı ile yerli işbirlikçiler eliyle elde edilecektir.

Özet olarak yukarıda sıraladıklarımız bugün dünyada "terör" olarak adlandırılmaktadır. 

Terör örgütlerinin altyapısı ve işleyişinde en önemli katkı teknik anlamda "Beşinci Kol" olarak adlandırılan faaliyetlerdir.

"Delikli demir çıktı mertlik bozuldu" özdeyişinde ateşli silahların çıkmasıyla bilek bileğe mücadelenin silaha sahip olanın lehine namertçe bozulduğu ifade edilmişti atalarımız tarafından. Biz de bugün, 21. yüzyılda, terör örgütlerinin arkasına gizlenen dünyadaki bütün derin ve gizli güçlerin nasıl namertçe ve şeytani yöntemlerle dünyayı ve ülkemizi kana buladıklarını görüyor, devletlerin terör örgütleri eliyle gayrimeşru işleri nasıl namertçe çevirdiklerine tanıklık ediyoruz.

Dünyanın hiç bir yerinde terör olarak adlandırılacak bir olay veya terör örgütü olarak adlandırılacak bir yapı; 
- organizasyon, finansman, eğitim, silah-teçhizat ve eleman temini gibi konularda profesyonel yardım almadan ne örgüt olabilirler ne de eylem yapabilirler. 
- Bu profesyonel yardım elbette emperyal güçlerin istihbarat teşkilatları tarafından sağlanır. 
- Velev ki ideolojik altyapıları ve haklı gerekçeleri olan oluşumlar dahi olsa bu profesyonel yardıma mutlaka ihtiyaç duyacaklar ve ilgi alanındaki  bir veya birden çok istihbarat örgütünün kucağına oturacaklardır. 
- Sonrasında ilke ve amaçlar egemen güçlerin menfaatleri doğrultusunda revize edilerek kısa sürede büyütülen ve geliştirilen örgüt kontrolüne girdiği güçlerin amacına hizmet etmeye başlar.

Günümüzde dünyada çok güçlü devletlerin yanında onlardan daha da güçlü sermaye sahipleri/grupları vardır. Bu sermayedarların kimisi dünyadaki bir kaç ülkenin tamamından daha zengin ve dolayısıyla daha etkindir. Her biri; 
- güçlü bir sanayi üretimi,
- yeraltı kaynağı(petrol, gaz, maden),
- teknoloji,
- finans ve bankacılık
gibi çağın önemli güç ve egemenlik enstrümanları, satış ve dağıtım mekanizmaları ile bunlarla ilgili süreçleri ellerinde bulunduruyorlar. Bu sayede dünyanın güçlü devletlerini de arka planda bu sermaye sahiplerinin idare ettiğini söylesek çok yanılmış olmayız. 

Dolayısıyla böylesine büyük servet sahipleri devletleri, devletler istihbarat teşkilatlarını, istihbarat teşkilatları da kukla olarak terör örgütlerini kullanıyor günümüzde. Bu çarkı bilmezsek dünya ve Türkiye ile ilgili yaptığımız bütün tahlil ve yorumlarda yanılma ihtimalimiz çok yüksek olacaktır.


Bu bağlamda ülkemiz ve bölgemizdeki olaylara dönecek olursak;

1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti yıllarca savaştığımız ülkeler tarafından 1924'te Lozan Antlaşması ile tanınarak uzun süren ağır savaş şartlarının yorgunluğu ile Misak-ı Milli sınırlarının çok gerisine ikna edilmek suretiyle  dünya siyasetinde yeni bir hüviyet kazanmıştı. Ancak bu antlaşma pek tabiidir ki düşmanların düşmanlıklarının bittiği anlamına gelmiyordu. 

Kim ne derse desin, bu bir hamaset değil, bir tesbit olarak söylemeliyiz ki; Batılıların Orta Doğu olarak adlandırdıkları bölgenin tarihi misyonunda egemen ve lider ülke Türkiye olarak belirgindir. Bölgede bağımsızlığını deyim yerindeyse kendi dişiyle tırnağıyla verdiği savaş neticesinde kazanmış yegane ülkedir Türkiye Cumhuriyeti. Bunu çok iyi bilen yirmi ve yirmibirinci yüzyılın dünya ölçeğindeki oyun kurucuları(egemen güçleri) Türkiye'nin bu tarihi misyonunun canlanmasını hiç bir zaman istemedikleri için ülkemiz ve bölgemiz üzerinde çok ince hesaplar ve sinsi oyunlar planlamışlardır.

Bu planlarını gerçekleştirmek için ülkemizi doğudan batıya, kuzeyden güneye çeşitli zamanlarda değişik vesilelerle sosyolojik, demografik, dini, kültürel, askeri vb her yönüyle etüd edip bu toprakların ve insanımızın her türlü hassasiyetini uygun zamanda ve yerde kullanmak üzere en ince detayına kadar tesbit etmişlerdir. Oynanacak olan istihbarat oyunları ve savaşlarındaki en önemli bilgi kaynağı böylece elde edilmiştir.

Aslında 27 Mayıs 1960 darbesinin öncesine kadar giden fakat belirgin olarak 1968 kuşağı ile başlayan bir süreç var geçmişte. 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar ülkemizde sağ-sol çatışmaları, yer yer Alevi-Sünni kışkırtması, temeli daha eskilere dayanan fakat yoğun olarak 1984'te başlayan PKK terör eylemlerinin yanı sıra bazı sözde dini yapılanmalar ve bunun karşısında katı laikçiler de kutuplaştırılan diğer taraflar olmuştur maalesef. 

Tüm bu saydıklarımız Türkiye'de potansiyel ayrıştırma-karıştırma alanları olarak modern dünyanın sömürgeci/emperyalist müstekbirleri tarafından ustaca kullanılmış ve kullanılmaya devam edilmektedir. 

Sağcı-solcu, ilerici-gerici, laik-şeriatçı, alevi-sünni, Türk-Kürt gibi etiketleme/ayrıştırma/saflaşmalar ülkeler ve toplumlar için tıpkı bünyeye giren bir virüs gibidir. 
Bünyenin en ufak bir zafiyetinde onu hasta eder, tedavisi gecikir ya da yanlış tedavi uygulanırsa ölüme götürür. 
Bu tür virüsleri Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yayan istihbarat örgütleri ile yerli işbirlikçileri eskiden olduğu gibi bugün ve yarın da var olmaya devam edecektir.

Bu virüse karşı ve kamu yararı için hakkı ve adaleti savunmak, hoşgörü, itidal, kardeşlik en önemli hasletler olarak öne çıkmaktadır.

Bizim için bu oyunun içinde olmaktan kaçınma imkanı olmadığına göre huzur ve güvenliğimiz ile gelecek nesillerimiz için şiddeti kınarken başka bir kamplaşmaya, kutuplaşmaya veya çatışmaya sebep olacak beyanlardan kaçınılmalıdır. Zira terör örgütleri eliyle yapılmak istenen tam da budur. 

Medya ve özellikle de sosyal medya denilen istihbarat ordularının en çok kullandığı ortamlardaki bilgi kirliliği ve kasıtlı yönlendirmeler birinci derecede dikkat edilmesi gereken yerlerdir.

"Allah’a ve Elçisi'ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir." (8.Enfal Suresi,46.ayet)

Peyami Bayram
05/01/2017
İstanbul













03 Ocak 2017

DİKKAT EKONOMİSİ, Kemal Sayar






DİKKAT EKONOMİSİ


Yıllar geçtikçe daha da meşgul bir adam oluyorum. E-posta kutum daha hızlı doluyor, benden acele cevap bekleyen konuşma veya yazı talepleri, görüşme temennileri, uzman soruları derken zihnim öylesine dağılıyor ki kendimi bunların hiçbirine karşılık veremez halde buluyorum.  Bazen de sevdiğim bir insanın yüzüne dalgın bakarken buluyorum kendimi, zihnim bir yerlerde gezindiği için onun hal ve sözlerini kaçırmış oluyorum. Zaten dikkat gerektiren bir işim var, bana emanet edilen öyküleri dikkatle dinlemeli ve süzebilmeliyim ki onca kelimenin arasına gizlenmiş değerli madeni bulabileyim. Bilmiyorum belki yaşlanmaktan, belki de modern hayatın hızlı temposuna katılıp sürüklenmekten ama, bir yazılı metne yoğunlaşmam giderek daha da güçleşiyor. (Birisi Yavaşla diye bir kitap yazmış mıydı?) Elbette şehir hayatı içinde sessizlik oyukları bulmak da zorlaşıyor, reklam endüstrisi tarafından kirletilmemiş bir boşluk bulmak da. Zihinlerimiz sürekli bir bombardıman altında. Türkiye’de hayat sanki dünyadan daha hızlı akıyor, sayısız olay biz daha onları hazmetmeye zaman bulamadan hızla güncelliğini yitiriyor. Günümüzde kıtlığı çekilen şeylerden birisi de dikkat. Derinleşme ve adanma zorluğu çekiyoruz, büyük emek gerektirecek işleri daha ucuz ve kolay yollarla halledebilmek, derin mevzulara şıpın işi formüller bulmak istiyoruz.  Felsefeyi elli soruda bir el kitabından halletmek gibi. Bu yazıda kendi kel başıma bir merhem arayacağım, konumuz dikkatin ekonomisi.

Georg Simmel yüz yıl önce sinir sisteminin modern şehirde aşırı uyarılmasından söz etmişti. Bugün sosyal medyadan üzerimize yağmur gibi yağan mesajlarla birlikte kişinin kendine sahip olma ve dikkatini iradesi yönünde celbetme iktidarımızı kaybetmiş durumdayız. Anda tam manasıyla olamıyor, bir kitaba veya sohbete kendimizi kolaylıkla kaptıramıyoruz. Değişen teknolojik çevremiz daha fazla uyarılma ihtiyacı yaratıyor gün be gün. Uyarının muhtevası anlamsızlaşıyor. Neyin değerli ve dikkate değer olduğuna dair sarih bir cevabımız bulunmuyor. "Dikkat, en üst seviyeye vardığında dua ile aynı şeydir. Ön şart olarak inanç ve sevgiyi gereksinir. Katıksız dikkat, duadır" der Yerçekimi ve Tanrı'nın Lütfu'nda  Simone Weil.

Endişe, sıkıntı veya çatışmayla başa çıkmak yerine dikkatimizi yüzeysel olana yönlendiriyor ve orada teselli arıyoruz. Yüzeysel ilgiler derin düşüncenin yerini alıyor. Medya, özellikle ergenlerin kendileri üzerine eleştirel bir biçimde düşünebilme, ahlaki bir tutum ve sorumluluk geliştirme yeteneklerini köreltiyor. Giderek artan sayıda çocuk ve ergen; bir düşünce, duygu veya ödevde kalabilme, onun üzerine yoğunlaşabilme melekelerini kaybediyor. Gürültü ve çelinme her yerde, hep daha fazla uyaran aranıyor ve odaklanma, nadir bulunur bir meziyet haline geliyor. Sonuç: Büyük bir dikkat eksikliği salgını.

Seçimlerin oluşturduğu bir siste, neyin kayda ve seçilmeye değer olduğuna dair bir kararsızlık içinde bocalıyoruz. Ruhsal hayatlarımız biçimsizleşiyor ve önüne sunulan her şeyi şuursuzca tüketen obez bir bünyeye dönüşüyor. Ivır zıvır, hayatı sömürgeleştiriyor. Zihinlerimiz artık bedenlerimizin olduğu yerde değil, bu yüzden kendiliğinden bir etkileşim giderek daha az gerçekleşiyor. Geçtiğimiz günlerde bir kafenin masaları arasından seyirtirken, şaşkınlıkla neredeyse her masada birilerinin önündeki telefon veya tablet ekranına baktığını fark etmiştim. Karşılıklı sessiz oturmak bile bir keyfiyettir, en azından muhatabınızın varlığının farkındasınız. Önümüzdeki ekrana baktığımızda ise muhatabımızı görmemiş oluruz, onun görülme talebini geri çeviririz. Kamusal alanların dikkat çekici teknolojiler tarafından işgal edilmesi insanı insandan uzaklaştırıyor ve üretilmiş bir gerçekliğe yönlendiriyor. Bu üretilmiş gerçeklik de özel şirketlerin mutfağında pişirilip maddi kazanç amacıyla soframıza konuyor. Oysa nefes almak için nasıl temiz havaya ihtiyaç duyuyorsak, düşünmek için de sessizliğe ihtiyaç duyarız.

Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir. Ama aynı zamanda dikkatimizi paylaşılan bir dünyaya yöneltiyoruz, bizim nazarımızı celbeden şey bir başkasının nazarını da celbediyor. Dikkatimizi dünyaya çevirerek başka ses ve sözleri dinlemek, başka insanların ve onların iddialarının farkına varmak, ahlaki bir görevdir de. Başkalarının acılarına dikkat kesildiğimiz her seferinde içimizdeki kötülüğün bir kısmını yok ederiz.

Nasıl gıda mühendisleri şeker, tuz ve yağ seviyeleriyle oynayarak damak tadımızı okşayan gıdalar oluşturuyorsa medya da uyaranlarını en cazip paketler halinde, karşı konulamaz bir biçimde sunar. Dikkatin çelinebilirliği, obezitenin zihinsel eşdeğeri olmuştur. Uyarım daha çok uyarılma ihtiyacını beraberinde getirir. Uyarım olmazsa huzursuzlanırız. Hızla akan imgeler, yüz kırk harfe sıkıştırılmış düşünceler ve gün boyu bizden bir cevap isteyen kısa mesajlar, bize bir kitabın sunduğundan çok daha fazla uyarım vaat eder. Modern tüketici benlik, sabır ve adanmışlığı sevmez. Al ve git. Bak ve git. Sığlaşan dikkat. Liberal agnostisizm bize insan için iyi olanın seçme imkânında saklı olduğunu söyler. Ancak tercihlerimiz çoğu zaman bize bile ait değildir, biz seçtiğimizi sansak da birileri bizim yerimize seçer, kapitalizm çağında tercih bir sosyal mühendislik eseridir. Büyük veriye sahip zengin şirketler, internet ve diğer sosyal sosyal mecralarda izimizi sürer ve bize neyi seçebileceğimize dair bir paket sunar. Geçenlerde sosyal medya uzmanı bir arkadaşım, sosyal medya ağlarının bizi bilgisayar ve telefonlarımız üzerinden dinleyebildiğini ve konuşma içeriğimizi analiz ederek, önümüze yeni alışveriş seçenekleri yığdığını söylemişti. Dehşet verici değil mi?

Düşünmek inziva ister. Tefekkür, dünyaya gitmek, onunla konuşmak ama sonra yaşadıklarımızı hazmedebileceğimiz bir tecrit hücresi bulmakla gerçekleşir. İçe dönüş olmadan ne güzel bir dize çıkar, ne de ilham verici bir düşünce. İbadet de önünde sonunda bir sevgi yoğunlaşmasıdır, Tanrı’yla aradaki perdelerin kalkması, onun varlığına dikkat kesilerek sadece huzurda olma halidir. Dikkat, hayret ve şükranı besler. Bir çiçeği dikkatle inceleyen kişi onun yaratılışındaki güzelliği görmezden gelemez. Dikkat, bizi kendimizden alıp güzelliğe taşır.

Dikkatimize el koyan teknolojilerle  doymuş bir kültürde, içsel hayatlarımız ekilip biçilecek boş bir arazi gibi düşünülüyor. Reklam ek, tüketim biç. Reklamın zihnimize çarpmadığı bir zaman ve mekan aralığı bulmak zorlaşıyor. Teknolojinin ne amaçla kullanıldığına ve insanı nasıl suiistimal ettiğine bakmamız gerekiyor. Neden bu biçimde tasarlandı ve hayatın her alanına nüfuz etmesine izin verildi? Yakın zamanda açıklanan Pisa verileri ülke olarak gençlerimizin okuduğunu anlamak konusunda hiç de iyi olmadığını gösterdi. Eğitim zahmet ve çile ister. Bir kitabın sayfalarında ısrarla kalabilmeyi, bir meseleyi anlayabilmek için saatler boyunca masadan kalkmadan didinmeyi gereksinir. Dikkat ve dirayet. Yıllardır bu sınav sisteminin Türkiye’nin nesillerini mahvettiğini yazıyorum. Çocuklarımızı gerçek olana geri çağırmalıyız. Bu haliyle eğitim dünyanın soyut ve uzak bir resmini sunuyor bize. Okulda öğretilen pek az şeyin gerçek hayatta bir mütekabiliyeti var. Çocuklar elleriyle de öğrenmeli, bir şey yaparak, bir tahtayı sabırla oyarak, kendi elinden çıkan şeyi tutkuyla ve hevesle inşa ederek. Çocuklarımıza bir dizenin güzelliğinde kaybolmayı da öğretebilmeliyiz.

Aman dikkat.

Dr. Kemal SAYAR
02/01/2017, Serbestiyet
http://serbestiyet.com/yazarlar/kemal-sayar/dikkat-ekonomisi-750475

02 Ocak 2017

ŞEHİD VE ŞEHİDLİK NEDİR?, Erkan Erdoğan

ŞEHİD VE ŞEHİDLİK NEDİR?

Kurani kavramların içi boşaltılıp rivayet kültürü ile dolunca şehid kavramıda anlam kaymasına uğramıştır.
Şehid şahid olan demek olup, çok ileri derecede bilgi sahibi olan demektir.
Kuranda geçen ifade ile Allah ile ilgili en yüksek derecede bilgi sahibi olan demektir.
Şehid hayatını canını imanına inancına şahid kılandır.
İlmiyle amel eden insanlara da şehid denir.
Kurana göre şehidlikle ölmek arasında bir ilişki yoktur bilinenin aksine şehidlikle hayatta olmak arasında organik bir bağ vardır.
Şehid olmak için Allah yolunda öldürülmekten ziyade Allah yolunda yaşamak vardır.
Allah yolunda ölmek ve öldürülmekle ilgili bir çok ayetin şehidlerle alakalı olduğu ileri sürülsede ,sözü geçen ayetlerin şehidlikle alakası yoktur.
‘’Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz sezemezsiniz.’’(bakara suresi 154.ayet)
‘’Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır.’’(ali imran suresi 157.ayet)
‘’Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar.’’(ali imran suresi 169.ayet)
‘’Allah'ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.’’(ali imran suresi 170.ayet)
Şehidlik ölüme endekslenince,
Allah tan değilde rivayet kültüründen öğrenince ortaya içi sulanmış ve kokuşmuş bir şehidlik olayı çıkmaktadır.
Doğum yaparken ölen şehid,hastalıktan ölen şehid,suda boğulan şehid,yanarak ölen şehid…..
Freni patlayan kamyon misali giden şehidlik açıklamalarına , devrim şehidi,moda şehidi,örgüt şehidi,sendika şehidi,patates şehidi….. gibi saçmalıklar eklenerek uzarda uzar.
Şehidleri şehid yapan ölmeleri yada öldürülmeleri değil ,Allah yolunda olmaları ve hayatlarını inançlarına şahid kılarak yaşamalarıdır.
Şehidlik kuranda övülmüştür,
‘’Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!’’(nisa suresi 69.ayet)
Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: "Allah için bana yardım edecekler kimdir?" Havariler: "Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol" dediler. (ali imran suresi 52. Ayet)
"Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz."(ali imran suresi 53.ayet)
Rablerine olan halis inancın hayata aktarılması ve takvada yarışarak Allah’a kulluk biliciyle yaşayan ve hayatını imanına şahid tutan herkes Allah’ın izni ile övülmüş olan şehid makamına ulaşmıştır.
Bir yanılgıyı daha düzelterek konuya ışık tutalım, yiğit ve gerçek bir Müslüman olarak bildiğimiz hamza için şehidlerin efendisi denir. İnanıyoruz ki hamza Allah’a olan inancını hayatına şahid kıldı ve şehidlerden oldu.
Ama bir paye verilecekse şehidlerin büyüğü olarak peygamberimizi söyleyebiliriz. Peygamberimizin şehidliğini bizzat Allah belirlemiştir.
‘’İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Rasul de size örnek ve model olsun. Elçi'ye uyanların arasından topukları üzerinde geri dönenleri seçip ayırmak için, senin daha önce yöneldiğin yönü kıble olarak tayin ettik. Hiç şüphesiz bu olay Allah'ın yol gösterdikleri hariç, herkes için çok zor bir sınavdı; Allah sizin imanda ısrarınızı kesinlikle zayi etmeyecektir: Elbette Allah insanlara karşı sınırsız bir şefkat, sonsuz bir merhamet sahibidir.’’(bakara suresi 143.ayet)
‘’Ve Allah uğrunda üstün çaba sarf ederek gereği gibi mücadele edin: O (mesajını hayata taşımak için) sizi seçti; ve O din konusunda sizi zora koşmadı. (Sizden tek istediği) atanız İbrahim'in inanç sistemine (tabi olmanız). O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da müslüman olarak isimlendirdi ki, elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız. Şu halde, artık namazı hakkını vererek kılın ve zekatı içten gelerek verin; bir de Allah'a sımsıkı bağlanın: O'dur sizin tek efendiniz; O ne güzel koruyup kurtarıcı, ve O ne güzel yardımcıdır!’’ (hac suresi 78.ayet)
Yukarıda ayetlerde gördüğümüz üzere resul yaşayanlara örnek model olarak bizzat Allah tarafından belirlenmiş . resul hayatına inancını şahid kılarak şehidlerden olmuş ve bütün insanlığa örnek gösterilmiştir.
Anlaşılıyor ki şehidlik ölüm şekli ile değil yaşam şekli ile alakalı. Bu yüzden yok şu sebepten öldürüldü yok bu sebepten öldürüldü acaba şehid midir gibi tartışmalarında aslında anlamsızlığı ortaya çıkmaktadır.
Herşeyin doğrusunu bilen Allah’tır.
ERKAN ERDOĞAN

30 Aralık 2016

Giden zaman

"Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uyanık yeter."


Çok sıkıntılı, kasvetli, hüzünlü, korku, endişe, keder ve acılarla dolu bir yılı geride bıraktık. 


Herkes için barış, adalet ve esenlik dolu bir yıl dilemekle beraber pasif iyinin aktif kötüye destek verdiğinin bilinciyle 2017 yılında ümitsizliğe ve yılgınlığa kapılmaksızın aktif iyilerden olacağım ve bu uğurda elimden geleni de esirgemeyeceğim inşallah. 


2017 yılının ilk gününde ASR Suresi bende şu çağrışımı yaptı. 


Tanıklık edin

şu göz göre göre

hızla akıp giden zamana!


Kesinlikle ziyanda olmayan yok.


Ancak;

gerçekten iman edenler

ile

imanının gereği 

insanlığa yararlı işler yapanlardan başka,

ve

bir de;

insanlık onuru ve sözün namusu için

birbirlerine Hakk'ı söyleyen

ve insani değerleri yaşatmak için direnenler İle birbirlerine bunu tavsiye edenler dışında...


Peyami Bayram

01/01/2017

İstanbul 


29 Aralık 2016

Gizli ajandası, hedef ve ülküsü olan örgüt(lenme)ler

Gizli ajandası, hedef ve ülküsü olan her türlü ideolojik/dini örgüt(lenme)ler, istihbarat örgütlerinin kuklası/maşası/piyonudur.
Kim(ler) belli bir ideoloji/din referansı ile yerel ya da uluslararası düzene karşı bir yapılanmaya girişirlerse ya başında ya da sonunda ya bilmeden/farketmeden kendilerinden daha büyük olan yapılanmaların kontrolü altına girerler ya da onlarla bilerek ve isteyerek menfaat birlikteliğine giderler. Şayet kendinden büyük güç(kurum/yapı/örgüt)lerle çatışma halinde ise o nispette güçlenmesi ve/veya farklı güçlerle birlikte olması gerekir.


23 Aralık 2016

BİMER'e yaptığım başvuru No: 1600666517 

Diyanet İşleri Başkanlığımız ülkemizin en önemli birleştirici kurumlarından birisi ve halkımız için de ana referans kaynak olmak durumundadır.
Bu konumunun gereği olarak halkımızı irşad etme vazifesini camilerimiz ve camilerdeki görevliler aracılığı ile yaptığı gibi internet ortamında da bihakkın ifa etmek durumundadır. Ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu dijital bir çağ yaşanmakta ve insanlar soru ve sorunlarını bu dijital ortamda paylaşmakta veya bilgi ve çözümler aramaktadır. DİB'nın web sitesinde daha önceden soru-cevap bölümü bulunmaktaydı. Burada eskiden sorulmuş soruları ve verilmiş cevapları bulmak mümkündü. Eğer sorunuz bu indekste bulunmazsa yeni bir soru sorabilmekteydiniz. Ben de buradan bazı sorularıma cevaplar aramış, soru sormuş ve cevaplar almıştım. Son olarak 2015 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında sorduğum iki soruya cevap aldım. Ne zamandan beri olduğunu tam bilemesem de uzunca bir zamandan beri ne eski sorulara(kendi sorum dahil) ulaşmak mümkün olabiliyor ne de yeni bir soru sormak. Sadece sıkça sorulanlarla ilgili hazırlanmış bir bölüm var, orada da sadece hac, kurban, oruç ve zekat konuları var.
Ülkemizde onlarca dini grup ve yapılanma, yüzlerce hatta binlerce din/islam ile ilgili yorum yapan, fetva veren, kalem oynatan web sitesi veya sosyal medya hesabı varken ve bu tür yapılanmaların bir kısmının nasıl ayartılarak nerelere kanalize edildikleri bugün daha da belirginleşmekte ve bunu herkes görüyor. 
Ülkemizin dünyada sürmekte olan asitmetrik bir savaşın ana hedefi olduğu Cumhurbaşkanımız ve MGK tarafından ısrarla ve altı çizilerek dile getirilmektedir. Bu asimetrik savaşın din/inançlar ve yol/mezhepler üzerinden de yürütüldüğü ayan beyan ortadadır. FETÖ ve IŞİD gibi örgütler esas olarak müslüman alt kimliği üzerine sapkın fikirlerini sözde "İslam" ve dini esaslara göre inşa etmektelerdir. Biz müslümanlar, Türkiye Cumhuriyeti ve bölge ülkeleri için esas tehlike de işte buradadır.
Böylesine ciddi ve büyük bir saldırı altında olan biz müslümanların ve özellikle de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sahih olan bilgileri doğrudan elde edebileceği en güvenilir kaynak DİB olmalıdır.
Bu hem günlük hayatın içinde camilerimiz ve Kuran kurslarımızla ameli ve fiili olacağı gibi dijital ortamda ve sosyal medyada da olmak durumundadır kanaatimce.
Bu bağlamda DİB web sitesinde soru-cevap kısmının tekrar aktif hale getirilmesinin uygun olacağı kanaatindeyim.
Ayrıca sosyal medyada da bir şekilde varlık gösterilmesi gerektiği kanaatindeyim ancak yol ve yöntemi konusunda çok iyi düşünülmesi gerekir. Bunun da saygıdeğer DİB'mız kıymetli Mehmet GÖRMEZ Beyefendi ve ekibi tarafından elbette dikkate alınacağından eminim.
Saygılarımla,

Peyami BAYRAM
23/12/2016

Hayat bir nefestir..

Hayat bir nefestir; aldığın kadar.
Hayat bir kafestir; kaldığın kadar.
Hayat bir hevestir; daldığın kadar.

23.12.2016

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...