28 Ekim 2022

CUMHURİYET, DEMOKRASİ VE ADALET



CUMHURİYET, DEMOKRASİ ve adalet

Yıllardır “cumhuriyet” üzerine çok şey işittik. Peki ama “cumhuriyet” nedir? Bu soru üniversite öğrencilerine yöneltildiğinde, genellikle şu cevaplar alınır: “Cumhuriyet halkın halk tarafından yönetildiği rejimdir”. “Cumhuriyet halkın yönetime katıldığı rejimdir”; “Cumhuriyet en iyi yönetim şeklidir” vs. Bu cevaplarda öğrencilerin ilkokul birden beri öğrendikleri tüm bilgilerin kalıntıları saklıdır.

Aslında öğrenciler cumhuriyeti değil, demokrasiyi tanımlamaktadırlar. Ülkemizde demokrasiyle cumhuriyetin aynı şeyler olduğu yolunda yerleşik bir inanç var. Her ne hikmetse, “cumhuriyet”in tanımı istendiğinde, “demokrasi”nin tanımı verilmektedir. Farkında olunmadan cumhuriyet, demokrasi ile özdeşleştirilmektedir. Oysa bu anlayış bütünüyle yanlıştır; ve bu yanlışlığın kanıtlanması pek kolaydır. Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.

Öğrencilere “monarşi nedir” diye sorulduğunda ise, genellikle, “monarşinin bir kişinin yönetimi olduğu”, “monarşide iktidarın halka değil, krala ait olduğu”, hatta “krallığın anti-demokratik ve kötü bir rejim olduğu” yolunda cevaplar alınmaktadır. Bu cevaplar, yine öğrencilerin ilkokul birden beri edindikleri kültürü göstermektedir.

Bu cevapları veren öğrenciler monarşiyi demokrasinin karşıt kavramı olarak tanımlamaktadırlar. Aslında ülkemizde, pek farkında olmasak da, her nedense, monarşi ile demokrasinin karşıt kavramlar olduğu yolunda yerleşik bir anlayış var. Monarşinin anti-demokratik bir rejim olduğu, demokrasiyle uzlaşamayacağı yolunda bilinç-altımıza yerleşmiş bir kanı var. Oysa bu kanı bütünüyle yanlıştır. Bazı araştırmacıların demokratik olarak kabul ettiği 21 ülkeden 10’u cumhuriyet, 11’i ise monarşidir. Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.

Görüldüğü gibi cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir. Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

O halde biz cumhuriyet ve krallığın/monarşinin gözlemlenmiş ve deneyimlenmiş verilerle geçerli olan tanımlarını yapmak zorundayız.

Kanımızca cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir. Görüldüğü gibi bu tanımlara göre, cumhuriyet ile monarşi birbirinin karşıt kavramlarıdır. Bu tanımlarda demokrasiye atıf yoktur. Cumhuriyetlerin ve monarşilerin demokratik olup olmadığı ayrı bir sorundur. Yukarıdaki tanımlar, demokratik ve anti-demokratik, mevcut tüm cumhuriyetler ve monarşiler için geçerlidir.

Şüphesiz cumhuriyete ve monarşiye isteyen herkes istediği duygusal anlamı atfedebilir. Ama ampirik verilerle tutarlı olan tek tanım yukarıdaki cumhuriyet ve monarşi tanımıdır. O halde, demokrasiye atıf yapmadan, cumhuriyet ve monarşi birbirinin karşıt kavramı olarak tanımlanmalıdır.

Aslında cumhuriyetin demokrasiyle özdeşleştirilerek tanımlanması sadece bize özgü bir hata değildir. Fransız anayasa hukukçularının bir kısmı da cumhuriyeti demokrasinin eş anlamlısı olarak tanımlamaktadır. Onlara göre cumhuriyet, seçilmiş yöneticilerin ömür boyu değil, sadece belirli bir zaman için görevde kalmasını gerektirir. Bu şart sayesinde cumhuriyet, millî egemenliğin en iyi şekilde gerçekleştiği hükûmet şekli haline gelir. Böylece cumhuriyet, millî egemenlik ile ve dolayısıyla demokrasiyle özdeşleşir.

Belki de cumhuriyetin bu yanlış anlaşılış tarzı bize Fransız kültüründen geçmiştir.

Cumhuriyeti devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği rejim olarak tanımladığımıza göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyen Anayasamızın 1’inci maddesinin Türkiye’de babadan oğula veraset yoluyla geçen bir devlet başkanlığının ihdasını yasakladığını söyleyebiliriz. Başka bir şeyi değil.

Türkiye’de cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı “Teşkilatı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddınının Tavzihen Tadiline Dair Kanun” ile ilan edilmiştir. Bu Kanunun 1'inci maddesine göre, “Türkiye Devletinin şekl-i hükümeti, Cumhuriyettir”. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” diyerek cumhuriyeti sürdürmüşlerdir. (*)

Antik Yunan felsefesinin babası olarak kabul edilen Sokrates, öğrencisi Platon tarafından yazılan diyaloglarda, demokrasi hakkında derin endişelere ve olumsuz düşüncelere sahip biri olarak tasvir edilir. Platon'un 10 kitaptan oluşan meşhur Cumhuriyet (Republic) isimli eserinin 6. kitabında Sokrates, Ademantus isimli bir diğer karakter ile demokrasi hakkında sohbet eder. Sokrates bu kısımda Ademantus'a demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye ve anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates, toplumu bir gemiye benzetir.

Sokrates şöyle sorar: "Eğer ki deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?"

Ademantus'un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates'in buna cevabı ise şu şekildedir: "Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanların rastgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?"

Sokrates'in bahsetmeye çalıştığı şey, seçimlerde oy kullanmanın bir "yetenek" olduğudur. Sokrates'e göre oy kullanmak, "rastgele bir sezgi" olarak görülemez. Dolayısıyla oy kullanmanın da, diğer her yetenek gibi insanlara sonradan, dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Yeterli donanıma ve eğitime sahip olmaksızın insanlara oy kullanma hakkının tanınması, yeterli donanım ve eğitime sahip olmayanlara fırtınalı bir havada yolculuk yapacak bir geminin kontrolünün kime teslim edileceği kararını alma yetkisi vermekle aynıdır. 

Platon Devlet adlı kitabında aynen şöyle der: "Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar."

Bize tarih olarak çok daha yakın Nietzsche ise bu konuda aynı görüşleri şu şekilde ifade eder: "Cahil bir toplum özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiç bir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak okuma yazma bilmeyen bir adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir."

Marks’a göre ise, "Cehalet ayrıcalıklı sınıfın elinde ustaca kullanılan bir silahtır."

Elbette bir okul tedrisatından geçmenin ve diplomalı olmanın önemi yadsınamaz. Ama bu tür bir eğitimin mevcut şartlardaki anlamını ve zaaflarını görmeden, bunu kendi başına demokrasi kültürünün gelişimi ve garanti altına alınması açısından yeterli saymak yanıltıcıdır. 

Gerçekten de bu koşullarda en modern eğitim bile, demokrat yetiştirmez, belki sadece bilgiyi meta sanan malumatfuruş yetiştirir… Örneğin Avrupa’da eğer bugün de nispeten kökleşmiş bir demokrasi varsa, bu daha çok 19.yüzyılın eğitimi az yoksul kitlelerinin örgütlü mücadelesi sayesindedir. Görünen o ki; örgütlü ve hakları için mücadele eden "düşük diplomalı" bir işçinin demokrasi eğitimi ve bilinci, kendi halinde ve siyasete katılımı oy vermekle sınırlı "yüksek diplomalı" birinin demokrasi eğitimi ve  bilinicinden çok daha yüksek olacaktır.

Şimdi dönüp bakalım durumumuza. 

Türkiye Cumhuriyeti'ni ayakta tutan şey başta siyaset olmak üzere muhtelif kurumlardır. Demokrasi bireysel olarak aileden başlayarak parlamentoya kadar uzanan toplumun tamamını kapsaması gereken bir bilinç halidir. En küçük köy derneğinden başlayın, sendikalar, meslek birlik ve odalarından siyasi partilere kadar hangi örgütlenmede demokratik bir ortam var? Bir kesim "kurucu irade" olarak kurduğu kurumu, sistemi veya başka bir kesim ise belli bir güç marifetiyle ele geçirerek "zapt ettiği" mevzii kimseye bırakmıyor. Bu durumda düşünen, akleden insanlar  monarşiden kurtulmuş ama oligarşik bir düzende çaresiz bir şekilde demokrasi arayışına giriyor. 

Cumhuriyetin sağlıklı bir demokrasiyle yürümesinin tek çaresi adil bir düzenin tesis edilmesidir. Adaletin sağlanamadığı bir ülkenin cumhuriyet veya monarşi olmasının bir önemi kalmaz. Aynı şekilde adaletin olmadığı bir sistemde demokrasi veya otokrasinin olmasının da hiç önemi olmaz.

Allah nefes verdiği müddetçe yapılması gereken yegane şey yılmadan, usanmadan üretmek için çok çalışmaktır. Bilim, teknoloji, sanat, felsefe, siyaset alanında ürettiğimiz her şey Türkiye Cumhuriyeti'nin daha ileri gitmesine hizmettir. Aynı zamanda çok önemli bir husus da demokrasinin ve demokratik kültürün gelişmesi için her vatandaşın sivil toplum faaliyetlerine azami katılım sağlanmasıdır. Sadece oturduğu yerden eleştiriyle, klavye başında, sosyal medyada paylaşım yapmakla, cafelerdeki dedikodularla ne adalet gelir ne de demokrasi! 

Demokrasi fiilen katılımcılık ister.

Biz binlerce yıllık mazisi olan büyük bir milletiz. Bizden bir kaç kuşak önceki neslin destansı bir mücadele vererek kazandıklarını bırakın tüketmeyi bizim zedeleme hakkımız dahi asla yoktur. Bizim işimiz devraldığımız mirası sorgulamak değil, en az onlar kadar mücadele ederek sonraki nesillere daha yaşanabilir, adil ve müreffeh bir ülke bırakmaktır. 

Yüzüncü yılına girdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin şanlı bayrağının altında hür ve bağımsız yaşamak bizim için en büyük şereftir. 

Unutmayalım ki; Türkiye Cumhuriyeti dünyanın umududur!

Bu şuurda kalmak için en az haftada birer defa on kıtası ile İstiklal Marşı'nın tamamını,  ve Gençliğe Hitabe'yi okumalıyız, çocuklara ve gençlere de okutmalıyız.

Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!

Peyami Bayram


(*)Kemal Gözler, “Cumhuriyet ve Monarşi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998, s.27-34. (www.anayasa.gen.tr/cumhuriyet.htm; erişim tarihi).

25 Ekim 2022

DÜNYA VARLIĞININ DÖRTLÜSÜ

TOPRAK

Ademoğluyuz, özümüz bir avuç topraktır,

Aslını unutan iflah olmaz bir ahmaktır.

Elementleri sessizce kanında geziyor,

Önce can verip sonra da kendine çekiyor.


SU

Her bir şey sudan yaratıldı misaktan önce,

Misakı unuttu şeytan aklına girince.

Sonra bir damla su olduk, ebeveynimizde.

Dokuz ay suda yaşadık; cennet bahçemizde.


HAVA

Ağlayarak ayrılınca o cennet anadan

Hava doldurdu ciğerleri yüce Yaradan.

Bilgi ve hikmeti öğretti Rabbimiz; Ya Hu!

Cennet zannedip çok eğlenmeyin sakın! Ya Hu!


Havadan ve sudan yayıldı her bir zararlı;

Kimi frekans yaydı kimi de organizma.

Sinsice girdi hanelere güya yararlı,

Toprak temizler yine, arz daima kararlı.


ATEŞ

ve İblis fısıldadı kulağına;

ilk atamızın,

unutturdu biz nereden geldik,

düşürdü ölümsüzlük tuzağına;

indik cennetten toprağın bağrına..

emek verdik;

topraktan nimetlendik..

ve ateşi yaktık, 

pişirdik verilen nimetleri,

çiğ yiyemezdik her şeyi;

eritmek gerekti bakırı ve demiri.

hem oluştur, hem yok oluştur ateş;

insan çoğu zaman şeytana eş,

hem yakar, hem yaralar ateş.

insan elinde ilaç için har olur,

şeytanın pusatı ateş insanı vurur,

atom parçalanır; 

korkunç bir canavar olur!

toprağı, suyu ve havayı yakar;

cennetimiz cehennem olur..


Peyami Bayram

25 Ekim 2022

İstanbul






18 Ekim 2022

Kişilik Sahibi İnsan

Kişiliği gelişememiş kadınlar 
dişiliğiyle durmaya çalışır
insanlığın orta yerinde, 
ve adam olamayan erkekler;
dişilerin peşindeki pisliğiyle 
harcanır giderler..

Konfor, servet ve makam düşkünlüğü;
her ikisinin de tuzağa düştüğü bataklıktır. 

Sonuç; 
para ve makam/mevki gibi insanı insanlıktan çıkaran 
çeldiricilerin peşine düşmeyen, 
kişiliğini ve adamlığını önceleyen, 
başkalarını/ötekini asla unutmayanlar hakiki insan olur;
hatta insanlığın tohumunu onlar taşır nesilden nesile. 

Bu tür numunelik şahsiyetler ender de olsa
mutlaka vardır çevrenizde
Onları arayın, 
hatta işiniz onları aramak olsun.
Onları bulun. 
Onlara iyi bakın, 
bir daha bakın, 
çok yakından bakın,
onları tanıyın 
onları takip edin,
ve asla peşlerini bırakmayın

Peyami Bayram


02/05/2018

İstanbul 


14 Ekim 2022

MUHAMMED KİMDİR?

Bugün Cuma namazı kılmak için gittiğim camide namaz öncesi vaazı dinliyordum. Kürsüdeki hoca ben camiye girdiğimde peygamberimiz hakkında konuşuyordu. O'nun güzel ahlakından, misyonundan falan bahsediyordu. Sonra peygambere övgüler yaparken öyle bir noktaya getirdi ki; "her şeyin yaratılış sebebi Hz. Muhammed'dir, bütün alem O'nun için yaratılmıştır, Hz. İsa'nın da, Hz. Musa'nın da ve hatta ilk atamız Hz. Adem'in yaratılması da O'nun içindir. Bütün yaratılış O'nun içindir, O'na sebeptir" dedi.

Bu sözleri ilk defa işitmemiştim ama duyduklarım beni son derece rahatsız etti. Büyükçe bir camide kalabalık bir cemaat bu vaazı dinliyordu. İçimizden bazıları her zamanki gibi ellerindeki telefonla meşgul olsalar da bu vaazın muhataplarıydık hepimiz. Benim şahit olduğum neredeyse her zaman ve bütün camilerde olduğu gibi cemaat sessizlik içinde vaazı dinler, sonra namazını kılar ve huzur içinde evine, işine döner. Ben de o sessiz yığının içindeki biriyim ve duyduklarım karşısında sessiz kaldım ama tepkisiz kalmadım.

Gelelim beni rahatsız eden konuya. Gerçekten bütün alemler, insanlar, nebiler, resuller Hz. Muhammed için veya O'nun hatırına, O'nun sebebiyle mi yaratılmış? Nereden çıktı bu görüş? 

Tasavvuf düşüncesinde "levlake hadisi" olarak bilinen ve kutsi hadis olarak aktarılan bir rivayettir bunun temeli. Fakat hadis âlimleri tarafından açıkça 'uydurma (mevzu)'olduğu belirtilen, kısaca; “Sen olmasaydın… Sen olmasaydın… Ben kâinatı yaratmazdım" diye aktarılan bir söz. Açıkçası tasavvuf ehlinin Nur-u Muhammediye veya Hakikat-i Muhammediye dedikleri yaratılan bütün mevcudatın ilk ve asıl sebebi ile ilgili bir görüştür bu.

Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayet bunu teyit etmez, bilakis bir çok ayet bu düşünceyi tekzip eder.

Peygamberimizin insanüstü değil bilakis bizim gibi bir beşer olduğunu ifade eden aşağıdaki gibi bir çok hadis de rivayet edilmiştir:

Ömer b. Hattâb, “Hz. Peygamber’i şöyle derken işitmiştim” demiş ve şu rivayeti aktarmıştır:

“Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı surette methettikleri gibi sakın sizler de beni methederken aşırı gitmeyin! Şüphesiz ki ben sadece Allah’ın  ku­luyum. (O yüzden bana sadece) Allah’ın kulu ve resûlü deyin.”

Enes b. Mâlik’in rivayet ettiği bir hadise göre bir adam Nebîmize “ya seyyidî /ey efendim, ey efendimin oğlu! Ey bizim en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” gibi sözler sarf ederek seslenmişti. Adamın bu sözlerini işiten Nebîmiz ise şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Allah’tan korkun. Sakın şeytan sizi aldatmasın.Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Allah’ın kulu ve resulüyüm. Allah’a yemin ederim ki beni, Allah’ın bana verdiği makamın üstüne çıkarmanızı sevmiyorum.”

Başka bir rivayet şöyledir: Resûlullâh, Ümmü Seleme’nin odasının kapısı önünde şiddetli bir kavga işitmiş ve dışarı çıkıp kavga edenlere şöyle demişti:

“Şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım. Zaman olur ki bana sizden iki hasım gelir de biriniz haksızken diğerinden daha düzgün konuşmuş olabilir; ben de o düz­gün sözleri doğru sanarak onun lehine hükmedebilirim. Binaenaleyh kimin lehine bir Müslümanın hakkı ile hükmettimse bilsin ki bu hak ateşten bir parçadır; ister onu alsın, ister bıraksın.”

“Peygamberimizin her zaman ve her durumda insan olduğu, Allah’ın ancak bir kulu olup yalnız ona kulluk yaptığı açık ve kesin iken İslam’a mensup kimi çevreler onun hakkında aşırı gitmekte, kulluğa yakışmayan kimi nitelemelerle nitelemektedir. Yüce Allah, onun için ve başkaları için “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler” (Zümer, 39/30) dediği halde kimileri, başka insanlardan ayırarak bedeni ve ruhu ile yaşadığı, insanlar arasında dolaştığı, rüyalarına girdiği veya toplantılarına katılarak kendileriyle konuştuğu, kendisi ile görüşüp hadis rivayetlerinin sahih olup olmadığını kendisinden sorup öğrendikleri, kabrinde diri olup kendisine yapılan seslenmeleri ve duaları işittiği gibi şeylere inanmakta ve seslendirmektedir.”

 “De ki: Ben de tıpkı sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuş­mayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin.”  (Kehf, 18/110)

 “Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, etrafını aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/45–46)

 “De ki: Ben resûllerin ilki değilim. Benim ve sizin başınıza gelecekleri bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkâf, 46/9)

“De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.

De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah’a karşı beni kimse himaye edemez, O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam.

Benimkisi yalnız Allah’tan olanı, onun gön­derdiklerini tebliğdir o kadar.” (Cinn, 72/21–23)

 “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En’âm, 6/50)

 “De ki: Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim: Ne fayda sağlayabilirim ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet gaybı bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim ve bana hiç fenalık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.” (A’râf, 7/188)

“Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olmak için elçi gönderdik.”(Enbiyâ, 21/107)

Bu son ayete özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. Bu ayette Allah Teâlâ Peygamberimizin bir beşer/insan olarak yaratılışını değil, risâletini/elçiliğini ön plana çıkarmaktadır. Yani ayette “biz seni âlemlere rahmet olmak için yarattık” değil; “seni âlemlere rahmet olmak için elçi gönderdik” buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu iki cümle birbirinden tamamen farklı manalar taşımaktadır. Âlemlere rahmet olan; onun yaratılışı değil; peygamberliğidir. Bu da Peygamberimizin risaletinin ön planda tutulması gerektiğini göstermektedir.

Ayetler gayet açık ve net.. Biz, “yüzü suyu hürmetine tüm kâinatın yaratıldığı ve kendisinde Allah’ın tecelli ettiğine” inanılan insanüstü bir peygambere değil; tıpkı bizim gibi bir beşer olan ve bu yüzden bize örnek gösterilen (üsve-i hasene), melek olmayan, gaybı bilmeyen, yeri geldiğinde Rabbinden azar işiten, -tıpkı bizim gibi- işlediği günahları için tevbe – istiğfar etmesi istenen; ama bütün bunların yanında büyük bir ahlak sahibi olan, risâleti açısından âlemlere rahmet olarak gönderilen ve her yeri bu risâlet nuru ile aydınlatan beşer peygambere iman etmekle mükellefiz. Çünkü bu, bizim imanımızın ilk şartı, olmazsa olmazıdır. Bir kişinin mümin olabilmesi için öncelikle Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına, ardından da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in O’nun kulu ve resûlü olduğuna şahitlik etmesi gerekir:

“Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine ben şahitlik ederim ki Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür.”

Şahitlik etmek, tanıklık etmektir. Tanıklık ise olayı hiçbir şüpheye yer vermeksizin görmek demektir. Bu yüzden “ben müminim” diyen herkesin, Peygamberimizin Allah’ın resûllüğünden önce herkes gibi bir kul (abd) olduğuna tanıklık etmesi yani bunu gözüyle görmüş gibi kesin bir şekilde bilmesi ve inanması gerekir. Onun her şeyden önce bir kul olması; aşırı yüceltmeci, beşer üstü bir peygamber tasavvuruna İslam’da yer olmadığının en temel göstergesidir.

Bütün bunlardan sonra bazı yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için şu gerçeği dile getirmemiz gerekmektedir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem muhteşem ahlakıyla, örnek kişiliğiyle (üsve-i hasene), mü’minlere olan engin merhamet duygusuyla, adaletiyle, şefkatiyle… bir insan olarak hepimizden üstündür. Bu üstünlük, çalışıp gayret gösterilmiş ve hak edilmiş bir üstünlüktür. İşte onun Allah tarafından bize örnek gösterilmesinin sebebi de budur. Bunu bir kenara bırakarak onu beşer üstü bir varlık gibi görmek ve göstermek, sebebi ne olursa olsun ilk başta Resûlullah’a haksızlıktır, onun örnekliğini yok etmektir. Bu yüzden her Müslüman bütün davranışlarında olması gerektiği gibi bu konuda da dengeli ve dikkatli olmalı, Resûlullâh’ı Allah’ın tanıttığı şekilde tanımalı ve her durumda onu örnek alarak yaşamaya çalışmalıdır.

Not: Dr. Yahya Şenol'un makalesinden faydalanılmıştır.

Peyami Bayram

14.10.2022

İstanbul


RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...