Hürriyet Kasidesi Şiiri ve Çözümlemesi - Namık Kemal |
Şiirin Tahlili/Çözümlemesi
Şiir zevkini Encümen-i Şuârâ'nın en genç üyesi olarak eski edebiyatın anlam ve imge dünyasından alan Namık Kemâl, Türk şiirinde yaşadığı dönemi hakkıyla idrak eden ve değişimin, olgunlanlaşmanın ya da bir başka deyişle tekemmül etmenin en önde gelen örneğini temsil eder. Onun özgün tarafı bir sanat zevkine körü körüne bağlı kalmadan duyarlı bir dimağın yapması gerektiği gibi hem kendisinin hem de içinde yaşadığı toplumun yeni arayışlarına ayak uydurma, hattâ bu arayışları tayin etme tasarrufunu göstermiş olmasıdır. Şinasi'nin Münacat'ını okuduktan sonra birdenbire şiir anlayışını değiştiren ve 'hayata ve hakikate uyan' bir sanat anlayışını kurmaya, yaratmaya çalışan öncü bir şair profili çizer. Yunus ilahisi zannettiği Münacat onda bir şiir inkılâbı yapar. Artık süsten, tasannudan, laf kalabalığından ve gereksiz kelime oyunlarıyla belagat hastalığından arınmış bir edebiyatı yaratmanın zamanı gelmiştir. Hatırı sayılır bir divanı olduğu halde şiirini her an değiştirmekten çekinmeyen Namık Kemâl, kendinden sonra gelen nesiller için edebiyatta 'bir inkılâp yaratan adam' olarak görülecektir.
Namık Kemâl'in en çok bilinen manzumelerinden biri Besâlet-i Osmaniyye ve Hamiyyet-i İnsaniyye adıyla yayımlanan ve daha çok Hürriyet Kasidesi olarak bilinen şiiridir. Manzumenin yazılmasına sebep olan şey şairin Encümen-i Şuârâ'dan arkadaşlarından Leskofçalı Galib'in,
(Ey Allah'ım gönlümü milletin geleceğinden dolayı üzme; Rahman (esirgeyen) ismini milletin işlerinden haberdar et. Devlet dedikleri kuş kader okuyla yaralanmıştır; milletin kanadından olduğu gibi benim de gözümden devamlı yaş akmaktadır.)
Manzumesini okur ve çok etkilenir. Devletin ve milletin içinde bulunduğu acıklı durumu ifade etmeye çalışan bu manzume şairi çok derinden yaralar. O minval üzere Hürriyet Kasidesi'ni yazmaya karar verir. Manzumenin tarihi şairin Kanûn-i Esâsı komisyonundan çekildikten sonraki zamana rastlar. Aradaki zamanda şair Şinasi'yi tanır; Bâb-ı âli'ye girer, Genç Osmanlılara katılır, Londra'ya kaçar ve orada Hürriyet adlı bir gazete çıkarır. Bu manzumenin kimi beyitlerine bu gazetede tesadüf edilir.
İlhamını Leskofçalı Galib'in yukarıdaki manzumesinden alan Namık Kemâl, içinde bulunulan duruma ancak ağlayabilen ve kaderine razı bir birey kimliğiyle değil aksine miskinliğinden silkinen ve kendisini var eden değerleri bir kez daha hatırlayarak ya da duyumsayarak kökü mazide yüzü istikbale dönmüş bir kudretli ve kararlı bir bireyin tutumunu sergileyerek yeni bir 'insan' tipi yaratmaya çalışır. Bu bakımdan Hürriyet Kasidesindeki ruh, bir aşiretten cihangirâne bir devlet kuran iradenin temsil edildiği ruhtur. Namık Kemâl bu manzumesinde her bakımdan bir 'duruş'u temsil eder. Bunda meydan okuyan, inandığı davayı sonuna kadar savunan, dirayetli, iradeli, küçük hesap ve oyunların içinde olmayan, vatan ve milliyetperver, hamiyet sahibi, hayatın ve dünyanın anlamım çözmüş, karakter sahibi bir meydan ve gönül adamı portresi çizer. Sanatla şahsiyetin birleştiği bir manzume vücuda gelir.
Tanzimat öncesinden başlayan kavramlara kaside yazma (Adem Kasidesi) geleneği Namık Kemâl'de hürriyet kavramında örneğini bulur. Sansür, sürgün ve hapislerin egemen olduğu bir hayat tarzı içinde hürriyet, en çok telaffuz edilen ve tüketilen kelimeler arasındadır.
Hürriyet Kasidesi, çeşitli yenilgiler, geri kalmışlık ve efendilikten aşağılanmaya giden süreçte iradesini ve direncini kaybedip nispeten içine kapanan bir toplumu, sahip olduğu değerlere yeniden işlev kazandırarak bir bakıma onu yeniden var etme sevdası ve amacım güden bir manzumedir. Şairin metne egemen üslubu inandığını söyleyen bir adamın sesi olarak yankılanır Yukarıda dikkatlere sunulan 'duruş'un en önemli yanı budur. Padişah ya da devlet büyüklerine yazılan kasidelerin yalan ve belagat oyunlarıyla dolu dünyasından birdenbire bir meydan adamının yüreklere nüfuz eden kararlı ve tekin sesi ile karşılaşırız.
(Çağın değer yargılarının doğru yoldan ve samimiyetten sapmış görerek biz de kendi arzumuz ve saygınlığımızla Hükümet kapısından ayrıldık)
Bu beyit bir ideali, hayat görüşü, değer yargısı ve irade sahibi bir adamın 'duruş'unu sergilemektedir. Geçerli olana uymak ve rahatını bozmak yerine yeni bir değerler sistemi kurmanın, bozuk olanla savaşmanın ve yeni bir insan tipi yaratmanın savaşıdır bu. Manzume boyunca bu yeni insan tipini beyit beyit ördüğü ve kasidenin sonunda da artık aksiyon zamanı olduğunu hatırlatarak bir nevi işlevini tamamlar.
Bilindiği gibi Osmanlı devlet yönetim sistemi içinde bürokratların bir göreve gelip gitmeleri tamamen irâde-i seniyye ile mümkündü. Görevden alınmadıkça bir bürokratın rahatını ve elinde bulundurduğu nimetleri terkedip istifa etmesi düşünülmezdi bile. Ancak Sultan, sadrazam ya da ilgili vezir tarafından böyle bir tasarrufa girişilebilirdi. İkbalin neredeyse tamamen devlet kapısında olduğu bir toplumda böylesine bir tavır koyabilmek için herhalde Namık Kemâl olmak gerekirdi.
Manzumenin ikinci beyti yukarıda sözü edilen yeni insan tipinin inşasının devam ettiğini göstermektedir.
(Kendini insan bilenler halka hizmet etmekten usanmazlar; mürüvvet sahibi olanlar zavallılara yardım etmekten kaçınmaz)
Şairin bu beyitte irade ölçüsü olarak insan olmayı yeterli görmektedir. O halde halka hizmet bir makam ve mevkiin sunacağı fırsat değil insan olmanın gereğidir. Dünya iyi ile kötünün savaş alanıdır. Kötünün yanında kalmak kolay, karşısında mücadele etmek zor olandır. Mazlumun yanında olmak, ona yardım etmek zalimle mücadele anlamına gelir. Zulm insanın insana yaptığı kötülüğün adıdır. Bu kelime aynı zamanda karanlık anlamındadır. O halde karanlıkla (cehalet) ve kötülükle mücadele kendini insan bilen her bireyin borcudur.
Şair ilerleyen beyitlerde zaman içinde erozyona uğramış kimi değerlerin tamirine uğraşmaktadır.
(Eğer millet şimdilerde hor görülmüşse onun şanına bir noksanlık geleceğini sanma; cevher yere düşmekle değerinden, özünden bir şey kaybetmez)
Burada olması gerekenle olanın karşılaştırması ve bir durum tespiti vardır. millet dediğimiz değerler bütününü bir ânın ya da bir gündelik kayıplar hanesinde kaybolacak bir kavram olmadığını bir mücevher gibi her zaman değerim muhafaza ettiğini dile getirir. Milletin bugün içinde bulunduğu zayıflık ve düşkünlüğün her zaman sürmesi söz konusu değildir.
Bir sonraki beyitte şair vatan kavramını ele almaktadır.
(Vücudun mayası vatan toprağıdır, bu bakımdan vatan yolunda acı ve sıkıntı çekerse bundan üzüntü duyulmaz)
Vatan toprağı ile bireyi birleştiren ve onu toprağın çocuğu yapan Namık Kemâl'deki bu sahiplenme duygusu öteki yazılarında da kendisini gösterir. Onun Vatan adlı makalesinin bir bölümü şöyledir:
Yukarıdaki cümlelerde hamasî bir vatan anlayışının değil aslında bilimsel bir vatan kavramının ve onu sevmenin haklı gerekçeleri sıralanır. İnsanın vatanını sevmesi onun menfaatine olan bir tasarruftur. Hele her köşesinde hayatınızdan bir iz, altında ecdadınızın kemikleri ve ufuklarında çocuklarınızın istikbali olan bir toprak parçası varsa bu sevgi daha da anlam kazanmaktadır. Böylece şairin nostaljik bir vatan anlayışına değil aksine aklın öngördüğü ve onayladığı bir vatan anlayışına sahip olduğu ortaya çıkar. Namık Kemâl bu durumu da bir insani tasarruf olarak görür.
Giderek üslubunu sertleştiren şair ateşli bir hatip edasında nutkunu irâd eder.
(Dünyada zalimin yardımcısı aşağılık kişilerdir. İnsafsız avcıya hizmet etmekten zevk alanlar ancak köpeklerdir)
Bu beyitte Namık Kemâl, zalimlere yardımcı olanları köpek mesabesine indirgemektedir. Zira köpek insafsız avcının yardımcısı, yaltakçısıdır. Köpek insafsız avcıya yardım etmek suretiyle kendi türüne (hayvanlara) ihanet etmiştir. Bir kemik parçası için bir başka türün (insan) yardımcısı olmayı kabul etmiştir. Bu ironik yaklaşım şairin sanatının önemli sahnelerinden biridir. Şairin zalimle devrin yöneticilerini alçak kişilerle de (erbâb-ı denâet) bürokratları kasdetttiği malumdur.
Böylelikle şairin inşa etmeye çalıştığı yeni insan'ın bu beyitlerde dile getirilen hasletlere sahip olması gerektiği vurgulanır.
(Hayatın değerini şöhretin güzelliğinden ve cazibesinden üstün tutanlar hemen geçici zevklere ebedî feyizleri tercih ederler)
Bu beyitte şair hayatın kıymeti üzerinde durmaktadır. Hayatın değeri geçici zevklerde, şöhretin güzelliğinde değildir. Bunlar gelip geçici şeylerdir. Hayatın değeri ölümsüz işler yapmak olmalıdır. Bu da kendi tutku ve ihtiraslarından, dünyanın ve tenin isteklerinden sıyrılmak, kendini ve potansiyelini kalıcı ve yararlı hizmetler için harcamak anlamına gelmektedir.
(İnsanlarda hayatın uzamasına bunca düşkünlük nedendir? İnsan Allah'ın kendisine verdiği emaneti koruyacağına niçin ondan menfaat beklemektedir?)
Şair burada insanların daha uzun yaşama konusundaki ısrarından şikâyet etmektedir. Can Allah'ın insana verdiği bir emanettir ve insan onu teslim edeceği güne kadar korumakla yükümlüdür. Böyle bir hüküm varken insanların hayatlarına zarar vermesinden korkacakları işlere girişmemelerinin (korkmaları) sebebi nedir? Diye sormaktadır. Namık Kemâl'de ölüm klâsik İslâm ve Şark anlayışının bir tezahürü olarak kolay bir hadise olarak kendisini gösterir. Bir şiirinde;
diyecek kadar ölümü gözü kapalı benimseyen bir tavır sergiler. Gerek bazı şiirlerinde gerekse Vatan yahut Silistre piyesinde ölüm düşüncesi Namık Kemâl'de bir şölen havasında kendisini gösterir. Bunda, bu dünyaya ve onun nimetleriyle cazibesine önem vermeyen bir ruhun yansıması görürüz.
(Kendi nefsinden utanmadan başkalarının ayıplanmasından korkan kişi kendini herkesten daha alçak görür.)
Namık Kemâl bu beytinde insanın kendisiyle barışık olması gerektiği hususu üzerinde durur. Bir insan karakterinin ilk hesaplaşacağı yüz kendisidir. Kendisiyle ikilem halinde bulunan insanların işlerinde ve davranışlarında birlik olmak ve dirlik olmaz. Kendisiyle barışık olmayan, durmadan kendisine yalan sölmeyen ve bir başkası gibi davranan insan başkalarının ayıplamasından korkacağı için durmadan bahaneler ve yalanların ardına sığınır. Namık Kemâl çizmeye çalıştığı yeni insan tipinin bu davramşlardan azâde olmasını istemektedir.
(Akıllı insanlar için yaptıklarından (hatalar) pişman olup çalışmalarını arttırmaları felekten intikam almak demektir.)
Şair bu beytinde bir meziyeti gündemle getirmektedir. Akıllı kişi hatalarından ders çıkaran kişidir. Akıllı kişi çalışma temposunu arttırıp daha çok şey yaratan ve böylece dünyanın insanı ayartan cazibesinden kurtulmuş olan kişidir. Felek (dünya) insanı kendine benzetmeye çalışır. Ona sunduğu imkân ve lezzetlerle kendisine bağlamaya, tutku ve ihtirasların mahkûmu iradesiz bir yaratık yapmaya çalışır. İnsan bu tazyike aklı ile direnir. İş ve çalışma tutku ve ihtirasları törpüleyen ve hem de sonunda bir değer ve üretim sağlayan meşgalelerdir. Şairin yeni insan tipinde feleğin oyununa gelmeyen irade sahibi bir birey profili vardır.
(Başarının hükümleri milletin kalbinin birliğinde durur; rahmet eserleri ümmetin farklı görüşlerinin ortaya konmasından ve tartışılmasından çıkar)
Bu beyitte şair, Hz. Peygamber'in "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir" hadis-i şerifini nazma dökmüştür. İçten içe bir meşveret düşüncesini dillendirmektedir. Buna göre; başarıya ulaşmak için bütün milletin aynı heyecanı duyması ve aynı ideale sarılması gerekir. Ayrılığın olduğu yerde başarı gelmez. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Ümmetin doğru bir kararda buluşabilmesi çeşitli fikirlerin ortaya atılması ve bunların tartışılmasıyla mümkündür. Bu meşveret (şûra) düşüncesinin ta kendisidir. Kendisi de bir meşveret ve meşrutiyetçi olan Namık Kemâl, ülkenin yetiştirdiği zekâların devlet yönetimine katılması ve söz hakkı olmasından yanaydı. Bu bakımdan bu beyit şairin siyasi düşüncelerine İslâmî kaynaklardan delil araması yerinde bir davranış olarak görünmektedir.
(İktidar sahibi kişinin azim gücü düzenin bir düzene girmesini sağlar; metânet sahibi kişilerin ayaklarını sağlam basmasıyla dünya titrer)
Şahsî ve millî irade Namık Kemâl'de önde gelen karakter unsurlarından biridir. O, bireyin irade ve üstünlük sahibi olmasını arzular. Zorluk karşısında geri çekilen, zulmün önünde baş eğen, küçük hesap ve çıkarların peşinde koşan iradesiz insanlar onun yeni insan tipini inşa ederken görmek istemediği davranışlardır. Kolektif bilincin daha çok önderde tezahür ettiği bir gelenekten gelen Namık Kemâl için irade sahibi olma ve inisiyatif alma cesaretini gösterme bir varoluş gayesi haline gelmektedir. Vatan yahut Silistre piyesindeki kahramanlara bu gözle bakmak yeterli olacaktır.
(Kader her iyiliğini her feyzini bir zaman için saklar; milletteki gevşeklik ve zayıflıktan sakın korkma!)
Namık Kemâl bu beyinde üçüncü beyitinde anlamını tekrarlamaktadır. Kader Tanrı'nın insanlar ve milletler için önceden çizdiği hayat yoludur. İniş çıkışlarla, başarı ve başarısızlıklarla doludur. Bu bakımdan bir durumun sonsuza dek süreceği düşünülemez. Burada bireylerin ve onların oluşturduğu milletin irade göstermesi gerektiği konusu işlenmiştir. Millet bireylerin oluşturduğu zincirden meydana gelmiştir. Bir halkanın hareketi bütün zinciri dalgalandırır.
(Zincire vurulmuş aslana ayaklarının güçsüzlüğü töhmet değildir; bu dünyada nasipsiz himmet sahiplerinden talih utansın)
Bu beyitte şair kendi siyasal durumunu dile getirmektedir. Bilindiği gibi Namık Kemâl, Vatan yahut Silistre piyesinin tiyatrolarda oynanması ve halkta uyandırdığı yüksek heyecan ve nümayişlere sebebiyet veren taşkınlıklar yüzünden sorumlu tutularak sürgüne gönderilmiştir. Avrupa ve kısa İstanbul ikametlerini saymazsak kısa hayatının büyük bir kısmını Kıbrıs, Sakız, Rodos, Midilli adalarında sürgünde geçirdi. Bu beyitteki ayakları bağlanan aslan şairin kendisidir. Himmet sahipleri (Saray) o himmeti (iyiliği) kullanmaktan uzaksa bundan aslan değil nasipsiz himmet sahipleri utanmalıdır, demek istiyor. Aslında bir Osmanlıcı, devletçi, hilafetçe ve meşrutiyetçi olan Namık Kemâl'in devletin yararına olacak fikirleri kısır siyasi çekişmeler yüzünden uygulamaya koyamadığı bilinmektedir.
(Işık yüksekliğin doruğundan uzaksa bu zorunluluktandır; tabiat yerde sürünen kabiliyetten utansın)
Bir önceki beyitle aynı anlamı dillendiren bu beyitte, ülkenin aydınlarının olması gereken yerde olmadıklarından şikâyet edilmektedir. Burada anahtar kelime Ziya'dır. Bilindiği gibi ışık anlamındaki bu kelime ancak yükseklerde olduğu zaman etrafa ışık saçar ve aydınlatır. Yerde sürünen ışık (şair burada sürgündeki Osmanlı aydınlarım kasdediyor) etrafına ışık saçamaz. Tabiat kendi yarattığı bu değerlerin gerektiği yerlerde olmamasından utanmalıdır. Beytin anlamının biraz zorlanması halinde Ziya kelimesiyle Namık Kemâl, kendisi gibi sürgünde bulunan arkadaşı Ziya Paşa'ya bir gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Zira gerek Ziya Paşa'nın, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hâmit'in bu tür tasarruflarda bulunduğuna tanık olmaktayız.
(Biz o Osmanlı boyunun ulu soyundanız; mayamız bütünüyle şehadet kanıyla karılmıştır.)
Bu beyitte şair Osmanlılığını vurgular. Kolektif ben işaret ettiği anlamım bulur: Biz! Böylelikle yukarıdan beri çizmeye ve inşa etmeye çalıştığı insan tipinin mensubiyetini açıklar. Bütün bu meziyet ve hasletlere sahip olan insanın soyu Osmanlılara dayanmaktadır ve gücünü de oradan alacaktır. Namık Kemâl uğradığı sürgün ve gördüğü muamelelere karşı devletine ve onu bugüne kadar getiren hanedanla ters düşmekten kaçındı. Aslında siyasal didişmelerin arkasında Âli ve Fuat Paşa'ların iktidar kavgaları vardır. Daha özgürlükçü ve yenilikçi bir anlayışa sahip reformcu Mustafa Reşit Paşa ve Midhat Paşa ekolünden gelen Ziya Paşa ve Namık Kemâl, uzun yıllarca daha tutucu ve baskıcı bir siyaset takip eden Âli ve Fuat Paşa'lar ile geçinememişlerdir.
(Biz o yüce hamiyetli çalışkan ve güçlü kişileriz ki bir küçük aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet çıkardık)
Osmanlı ruhunun gerçekleştirdiği başarıları sıralamaya devam eden Namık Kemâl, kolektif bilincin tezahür ettiği biz zamirini zaman içerisinde 'ben'e dönüştürecek ve bunun bireyde tecelli etmesi için çalışacaktır. Küçük bir aşiretten dünyaya hükmeden bir devlet çıkarmanın yolu hamasetten, tenbellikten ve ayrılıkçılıktan değil, çalışmaktan hamiyet sahibi olmaktan ve bunu çevreye yansıtmaktan ve ciddiyetten geçmektedir. Ayrılıkça değil toplayıcı, uzaklaştırıcı değil kucaklayıcı olmak gerekmektedir. Tarihi onu yaratan değerlerle beraber kucaklamak ve algılamak Namık Kemâl'in tarih anlayışının özetidir.
(Biz o yüce yaratılışlı bir milletiz ki hamiyet meydanında ayaklar altında toprak olmaktansa ölmek daha ehven gelir)
Şair 'biz' zamiriyle yeni insan tipinin olması gereken hasletlerini inşa etmeye devam etmektedir. Buna göre, hamiyet meydanında ezilip aşağılanmaktansa onuruyla ölmek daha iyidir. Bu bizim yaratılışımızın öngördüğü bir davranış biçimidir. Tarihî hafızamızda yer eden sık sık telaffuz ettiğimiz 'ya istiklâl ya ölüm' cinsinden keskin ve kararlı bir tercih bağlamı bu düşüncenin dışavurumlarından biridir.
(Hürriyet mücadelesi korkulu bir ateş olsa da dert değil; insan olan bir can için mücadele meydanından kaçmaz)
Şairin getirdiği kıstas hürriyet için gerektiğinde ölüneceğidir. Zira şair hürriyetsiz bir hayatı önemsememektedir. Tanzimat edebiyatının geneline bakıldığında aslında ana hatlarıyla bir 'hürriyet' edebiyatı olduğu görülecektir. Romanlardan, öykülere, piyeslerden şiirlere kadar ele alınan en güçlü tema hürriyettir. Son dönem Osmanlı aydınlanmasının dönüp dolaştığı konu da hürriyettir. İlân edilen iki ferman her ne kadar müslüman teb'a için olmasa bile birçok özgürlüklerin kapışım açan kanunlar olmuşlardır. Yine bu dönemdeki anayasa hazırlama teşebbüsleri ilan edilen iki Meşrutiyet ve padişah hall'eri hep şairin dile getirdiği 'hürriyet kavgası'nın tezahürleri olarak görülmektedir. Fakat demokratikleşmesini yüzyıllara yayan batı toplumlanyla bu süreci bir iki hamlede aşmak isteyen Osmanlı toplumu için aynı hayırlı neticeler zuhur etmemiştir. Bu bakımdan şairin sözünü ettiği 'hürriyet kavgası' aynı zamanda bir 'zihniyet değişimi' kavgasıdır.
(Cellâdın can yakan kemendi acımasız bir ejder olsa yine de bin defa daha esaret zincirinden iyidir)
Bir başkaldırı havası taşıyan bu beyit Namık Kemâl gibi ülkesinin durumundan acı çeken muhalif bir ruhun ortaya koyduğu irade ve kararlılığı göstermektedir. Yukarıdaki beyitle aynı anlam etrafında dönmektedir. Yine, esir yaşamakla özgür kalmak arasında bir tercih söz konusudur. Şairin tercihi aslında çoktan karara bağlanmış bir hükümdür. Esir olmaktansa ölmek daha iyidir.
(Felek her türlü eziyet araçlarını toplasın gelsin; millet yolunda bir hizmetten dönersem kahpeyim)
Şairin meydan okuyuşunun adresi bu kez felektir. Felek (dünya / talih) insanları temel gayelerinden uzaklaştıran tuzaklar hazırlar. Onları kendi esiri haline getirip tutku ve ihtiraslarının ağında düğümlemek ister. Aynı felekten şikâyet 9. beyitte de dile getirilmişti. Bu defa bir meydan okuma söz konusudur ve öznenin kararlılığı ile imanını göstermektedir. Üstelik mücadele edilen değer 'millet yolunda bir hizmet'tir. Şairin yukarıdan beri çizmeye çalıştığı yeni insan profiline pek yakışan bir davranış vurgulanmaktadır. Yeni insan kötü talihiyle, felekle de mücadele ederek millet için en hayırlı iş neyse onu yapacaktır.
(Bu yolda çektiğim sıkıntılar, acılar anılsın, bunun en basit zevki bile vezirlikten sadrazamlıktan daha iyidir)
Hayatının büyük bir kısmını sürgünlerde ve zoraki devlet hizmetlerinde geçiren Namık Kemâl'in kendisi gibi sürgünlerde yaşayan Fransızların büyük şairi Victor Hugo'yu birçok balamdan beğendiği bilinmektedir. Onun sürgünden muhteşem bir dönüşle Paris'e girişi ve itibar görmesi sürgünde yaşayan aydınlara hep bir umut tablosu olmuştur. Fakat Namık Kemâl bu görkemli dönüşü gerçekleştiremedi fakat milletin hafızasında ebediyen yaşayacağım hissetmiş olmalıdır. Bu bakımdan kendine çizdiği hayat yolu mücadele ve zorluklarla doludur. Bu tür meşakkatlerin mükâfatı ancak milletin yüreğinde ve belleğinde yaşamakla ödenir. Bu bilinçle hareketle şair kendisinden sonrakilere seslenmektedir. Kendisine teklif edilenleri bir kenara iterek millet hizmetinde bir ömür harcamanın yolunu seçmiştir.
(Vatan bir vefasız ve alaycı sevgiliye dönmüş; öyle ki aşkına bağlı olanları gurbet acılarından ayırmıyor)
Şair bu beyitle tekrar vatan kavramına geri dönmektedir. Bu kez vatanın kendisi değil ondan uzakta olmak zorunda kalanlar yani kendi gibiler dikkatlere sunulmaktadır. Eski şiirden gelen bir etkiyle vatan kendisini sevenlere vefa göstermemekte, yüz vermemektedir. Halbuki ortada fiilî bir durum vardır ve mesele bir kelime oyunundan öte ciddî bir durum arz etmektedir. Eski şiirdeki imge burada gerçeğe dönüşmüştür. Vatanın sevenlerine yüz vermemesi ondan ayrı sürgünde yaşamak zorunda kalan şair gibileri kendisine geri döndürecek çağrıyı yapmamasıdır. Bu elbette Padişah ya da Sadrazamın yapacağı bir tasarruftur. Fakat imge yerli yerinde kullanılmıştır.
(Ben korkudan, yalvarma ve yakarmadan uzağım; benim indimde görevim menfaatimden hakkım da hükümetin kötü niyetlerinden daha üstündür)
Şair 'ben' zamirini kullanır fakat işaret ettiği kişi yine örmeye ve inşa etmeye çalıştığı kolektif ben'in tezahür ettiği yeni insan tipidir. Buna göre alışık ve geçerli olduğu üzere korku ve yalvarıp yakarma mesleğinden sıyrılmalıdır.
İnsanın indinde hakkı, hükümetin kötü niyetlerinden daha üstün olmalıdır. Bu bir hak arama tarzıdır ve kararlılığı gösterir. Hükümetin kötü niyetleri (hapis, sürgün, para cezası, işten el çektirme vb.) bir hak arayışım kesintiye uğratmamalı, vaz geçirmemelidir. İnsan rica ve korku ekseninde yaşamamalıdır. Şair alışık olan hayat tarzına karşı çıkmaktadır.
(Ey adaletsiz, milletin yiğitleriyle kavga etmekten sakın! Senin zulmünün kılıcı hamiyet ateşinin karşısında erir.)
Şairin meydan okuyuşlarının bir örneği olan bu beyitte muhatap doğrudan doğruya Saray'dır. Şairin üslubu birdenbire hırçınlaşır. Zulüm manzumenin gündemine yeniden girer. Şair bu tavrıyla bütün bir milleti arkasına alıp zulümle mücadeleye girişen bir önder konumundadır. Fakat bu bir cephe savaşı değil bir fikir mücadelesidir. Şairin elindeki silâh hâmiyet kanının âteşi'dir. Bu bakımdan bedenlerden çok ruhlara ve dimağlara hitabeden bir mücadele biçimidir bu.
(Zulm ile işkence ile hürriyeti ortadan kaldırmak mümkün değildir; eğer gücün varsa insanoğlundan idraki kaldırmaya çalış)
Bu beytin de muhatabı "Ey bî-dâd"dır. Hürriyet kavramı tekrar manzumenin gündemine gelir. Şair haklı bir tesbit yapmaktadır. Hüriyeti zulüm ile işkence ile ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bir insanı hapse atabilirsiniz fakat dimağını, aklım, ruhunu asla hapsedemezsiniz. 'Fikri(m) firarda' söz grubu bu düşünceyi ifade etmek için söylenmiştir. İnsanda akıl durduğu sürece hürriyet aşkı sönmeyecektir. Zira akıl ona durmadan hürriyeti ihtar edecektir. İnsanın doğasında olan bir güdüyü güçle durdurulabilir fakat tamamen imha edilemez.
(Gönülde çalışma cevheri elmas cevherine benzer; ağırlığın şiddetinden baskının tazyikinden ezilmez)
Şair bir kez daha 'gayret' kelimesine dönmektedir. Çalışmak ve gayret etmek Namık Kemâl'de en önemli temel insiyaklardan biridir. O dünyadaki gelişmişliğin bir tesadüfün eseri olmadığını iyi kavramıştır. Çalışmadan da birşeyin elde edilemeyeceğini iyi bilmektedir. Bu bakımdan 9. beyitteki anlamı bir kez daha tekrarlamaktadır. Ne baskı ne zulüm ne de başka bir şey gönüldeki çalışma cevherine nüfuz edemez.
(Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyülü imişsin! Gerçi esaretten kurtulduk ama bu kez de senin aşkının esiri olduk)
Bu beyitle hürriyet kavramı bir kez daha varlığını hissettiriyor. Bu defa güzel yüzlü bir kıza benzetilmektedir. Hürriyet insanı esaretten kurtaran fakat kendine âşık eden bir güzeldir. Böylece esaret yön değiştirerek devam etmektedir. Bu kelime oyununun şiire kattığı bir rahatlık vardır. Şair o hırçın üslubundan kurtulmuş daha durgun ve şairane bir üsluba kavuşmuştur. Bu bir sonraki beyitte de devam eder.
(Şimdi kalbi fethedecek güç sendedir; güzelliğini gizleme. Güzelliğin milletin bakışlarından sonsuza dek uzak kalmasın)
Bu bir dua beytidir. Şair milletinin sonsuza kadar hürriyet içinde yaşamasını dilemektedir. İstiklâl Marşı şairine çok ilhamlar veren bu beyit, 'şenindir' ifadesiyle bir dönemin bitip yeni bir dönemin başladığına inanmak isteyen bir şairin dileği olarak da anlam kazanmaktadır.
(Ey geleceğin umudu! Sen ne can dostuymuşsun; dünyayı bütün üzüntü ve sıkıntılardan kurtaran sensin)
Kötü zamanlar yaşayan her duyarlı birey gibi şair de geleceğe olan inancım dile getirmektedir. İstikbâl ümidi her insan için elde edilmesi mümkün bir hazine gibi heyecan vericidir. Mevcut ümidlerini geleceğe erteleyenler için istikbâl daha da anlam kazanır. Şairin istikbal düşüncesi, beklentilerinin ancak bir 'gelecek' kavramının olduğu bir uzamda gerçekleşebilmesiyle mümkündür. Bu bakımdan geleceğe inanmaktan ve ondan çok şey beklemekten başka çaresi yoktur.
(Hükmetme çağı şimdi şenindir, hükmünü dünyaya duyur; Allah ikbalini her türlü belâdan korusun)
Artık bir 'hürriyet çağı'na girilmiştir. Tarihin bu akışını hiçbir güç durduramayacaktır. Şair bunu yaklaşık 150 yıl önceden müjdelemektedir. Gerçi bugün onun hayal ettiği çizgiyi çoktan geçtik; fakat bu öngörünün o tarihlerde yapılması bizce çok anlamlıdır. Bu âdeta gelecek yüzyıla gönderilmiş bir mektuptur. Bizler bugün bu mektubu memnuniyetle okumaktayız. Namık Kemâl'in taklide, bayağılığa ve hamasete düşmeden yaptığı bu öngörü alkışlanacak mahiyettedir.
(Ey yaralı kükreyen aslan! Senin gezdiğin güzel sahralar zulmün köpeklerine kaldı, artık gaflet uykusundan uyan!)
Manzumenin bu son beytinde şair tarihi ihtannı yapar. Bu Orhun Abideleri'nde geçen "Ey Türk! Titre ve kendine dön!" cinsinden bir uyarıdır. Şairin aslan diye hitab ettiği nesne, manzumenin başından beri çizmeye çalıştığı yeni insan tipinden başka bir şey değildir. İnsiyaklarını ve doğal tepkilerini kaybeden bir gençliği yeniden inşa etmek ve hemen her alanda bütün melekelerini tamamlamış bir birey tipolojisi çizmeyi amaçlayan bu manzume, ana hatlarıyla 'hürriyet' kavramı üzerinde durmasıyla hedeflediği amaca ulaşmıştır.
Genel olarak bakıldığında şairin, hürriyet, hamiyet, zulümle mücadele, insan olmanın hükmü ve değeri, vatan aşkı, korku, acizlik, hak, meşveret, millet gibi kavram ve unsurlar üzerinde yoğunlaştığı görülür. Şair edebiyatımızda 'sosyal şiir'in en güzel örneklerinden birini vermiştir. İfadelerdeki samimiyet ile şairlerin hayat hikâyesiyle örtüşen düşünceler manzumeyi daha kıymetli yapmaktadır. Bu bakımdan Namık Kemâl'in hafızalardaki en kuvvetli eseri budur. Öteki birkaç eseri ile birlikte ona "Vatan ve hürriyet kahramanı" denmesinin sebebini burada aramak gerekir.
Kaynak: Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı-1 (Şiir), Salkımsöğüt Yay.
|
25 Aralık 2018
Hürriyet Kasidesi Şiiri ve Çözümlemesi - Namık Kemal
13 Aralık 2018
Selam
SELAM
Sağa selam,
sola selam,
yere selam,
göğe selam,
ölüye selam,
diriye selam,
gökteki kuşa,
topraktaki solucana,
uzaktaki aborjinden
yakındaki cana,
dağdaki çobana,
denizdeki levende,
ağaca, çiçeğe,
yapraktaki börtü böceğe,
dostuma selam,
komşuma selam,
yurduma selam.
Selam olsun
hudutta nöbet tutana,
okulda kalem tutana,
hasta yatana,
ırgat olan tarla tapana,
ilim yapana,
sanat yapana,
her ne iş yapsa
Hak rızasi için yapana,
yola çıkana,
yolda kalana,
gurbettekine,
sıladakine,
mapustakine.
Selam olsun
her bir insan tekine;
bir çocuk gülüşünde buluşan,
barış için yarışan,
kalbinde sevgi taşıyan,
ömrünü adalete adayan,
zulme razı olmayan,
az konuşup çok çabalayan,
Hak yolunda canını hiçe sayan
tüm gazilere
ve şehitlere.
Aramızda selamı yaymayı
bize öğretene,
ebedi öğretmene,
salat ve selam olsun alemlere rahmet Muhammed'e..
Peyami Bayram
13/12/2018
İstanbul
04 Aralık 2018
adım kara
siyahlara gömüldük,
sadece dostlara göründük,
kimse anlamazdı halimizden,
içimizdeki insan kaçardı bizden,
unutmadık umutlananları,
saymadık arkada bırakılanları,
bir tek renk kaldı geriye
beyazdan griye
baksana etrafa;
sebep çok,
eski açlar tok,
umudun rengi yok...
sadece dostlara göründük,
kimse anlamazdı halimizden,
içimizdeki insan kaçardı bizden,
unutmadık umutlananları,
saymadık arkada bırakılanları,
bir tek renk kaldı geriye
beyazdan griye
baksana etrafa;
sebep çok,
eski açlar tok,
umudun rengi yok...
Peyami Bayram
4 Aralık 2018
İstanbul
4 Aralık 2018
İstanbul
16 Kasım 2018
işte bu benim
bekledim,
hep bekledim,
çok bekledim...
ümidimi derdime ekledim,
derdi attım omzumdan
ümidimi yedekledim
hepsini O'ndan bekledim
O'nu kendime yakın belledim
O'nu hiç unutmadım
üşenmedim
ertelemedim
ve utanmadım..
çoktur kusurum,
bilirim, kulum
affedilmek umudum
daim bilirim acizim;
işte bu benim...
peyami bayram
16/11/2018
istanbul
27 Ekim 2018
Nasihat 6
Nasihat 6
Gençlerin yetiştirilmesi bağlamında aslında okulların çoğu bir işe yaramaz, hatta en iyisi bile..
Şayet bir insanın amacı, hedefi, ülküsü, ideali ve istikbale dair bir planı yoksa verilen eğitimi nerede öğüteceğini, nasıl sindireceğini ve hangi yolda sarfedeceğini bilemediğinden öğrenim hayatı diploma edinme sürecinden öteye gidemiyor.
Çocuklarımıza bir istikamet çizemez, onlara koşacakları bir hedef gösteremez, içinde bulundukları zamana ve mekana ilişkin farkındalık düzeylerini artırmalarına yardımcı olamaz isek yarınlarımız için hiç bir şey yapmış olamayız.
Kim ne derse desin aileden daha iyi bir okul, ebeveynden daha iyi bir öğretmen olamaz. Bu sebeple evlilik ve çocuk dünyaya getirme konusunda gençlerimize çok iyi rehberlik edilmeli, duygu ve bilgi düzeyleri yükseltilmeli, maddi yönden sosyal ve kamu desteği sağlanmalıdır.
Eğitim sistemi çocukların istidadı ve toplumun ihtiyacına göre meslek odaklı planlanmalı, buna bağlı olarak çocuklara üretime katkıda bulunmanın hazzı hissetirilerek mesleki motivasyon ilk andan itibaren sağlanmalıdır.
Hayatın içinde canlandırılmayan bir fikir, bir ideoloji veya bir din insanlığa bir katkı sağlamaz, tarihin akışına müdahil olamaz ve böylece müntesiplerinin iddiaları da boşlukta kalır.
Halis niyet,
Samimi gayret,
Azami cesaret,
Doğru istikamet,
İçtimai muavenet,
Himmet-i devlet,
İnşallah sonu selamet...
Peyami BAYRAM
24/10/2018
Hong Kong - İstanbul
Gençlerin yetiştirilmesi bağlamında aslında okulların çoğu bir işe yaramaz, hatta en iyisi bile..
Şayet bir insanın amacı, hedefi, ülküsü, ideali ve istikbale dair bir planı yoksa verilen eğitimi nerede öğüteceğini, nasıl sindireceğini ve hangi yolda sarfedeceğini bilemediğinden öğrenim hayatı diploma edinme sürecinden öteye gidemiyor.
Çocuklarımıza bir istikamet çizemez, onlara koşacakları bir hedef gösteremez, içinde bulundukları zamana ve mekana ilişkin farkındalık düzeylerini artırmalarına yardımcı olamaz isek yarınlarımız için hiç bir şey yapmış olamayız.
Kim ne derse desin aileden daha iyi bir okul, ebeveynden daha iyi bir öğretmen olamaz. Bu sebeple evlilik ve çocuk dünyaya getirme konusunda gençlerimize çok iyi rehberlik edilmeli, duygu ve bilgi düzeyleri yükseltilmeli, maddi yönden sosyal ve kamu desteği sağlanmalıdır.
Eğitim sistemi çocukların istidadı ve toplumun ihtiyacına göre meslek odaklı planlanmalı, buna bağlı olarak çocuklara üretime katkıda bulunmanın hazzı hissetirilerek mesleki motivasyon ilk andan itibaren sağlanmalıdır.
Hayatın içinde canlandırılmayan bir fikir, bir ideoloji veya bir din insanlığa bir katkı sağlamaz, tarihin akışına müdahil olamaz ve böylece müntesiplerinin iddiaları da boşlukta kalır.
Halis niyet,
Samimi gayret,
Azami cesaret,
Doğru istikamet,
İçtimai muavenet,
Himmet-i devlet,
İnşallah sonu selamet...
Peyami BAYRAM
24/10/2018
Hong Kong - İstanbul
23 Ekim 2018
Bugün günlerden Aşura
Aşura gününde yaşanan Kerbela acısının ve belki bugünlerdeki müslümanlar arası her türlü çatışmanın temeli iktidara karşı nasıl bir muhalefet güdüleceği konusunda hala adam akıllı bir teamül geliştiremeyen biz müslümanların hilafet tarihinin başlarındadır sanırım.
Resulullah'(as)'ın vefatından sonra Hz. Ebubekir'i tanımayıp beyat etmeyen, daha sonra Hz. Ömer zamanında ona beyat etmeyen, Hz. Osman döneminde yine beyat etmeyen bazı sahabeler vardı.
Hz. Ali'ye geldiğinde artık iktidara karşı olanlar muhalefetin boyutlarını çok ileri götürüp silaha sarıldılar.
Gerçi önceki iki halife de muhaliflerin sinsi planları ile katledilmişlerdi ama karşılıklı cephe oluşturup silahlı çatışmaya gidilmemişti.
Muhalifler Hz. Ali'nin karşısına silahlı birliklerle dikildiler, daha da ileri gidip mızrakların ucuna Kur'an ayetleri asıp saldırdılar. Başlarında ise Hz. Aişe annemiz vardı maalesef.
Şimdi ben diyorum ki orada olsaydım ben de annemin karşısına dikilirdim.
Çoğunluğun beyatını alan iktidara karşı olduğu için.
Birliği bozduğu için.
Muhalefeti çatışmaya, çarpışmaya döndürdüğü için.
Bu tutumun bugünkü mezhep yaklaşımları ile bir alakası da yok üstelik.
Delilsiz, mesnetsiz, kulaktan dolma haberler,
haber görünümlü yönlendirmeler,
deformasyon mahsulü bilgiler,
sloganik ve sığ söylemler,
ne idüğü belirsiz kişilerin iftiraları,
mali kaynağı şüpheli kişi ve kuruluşların her türden faaliyetleri,
insanların hassas duygularını sömüren kışkırtmalar,
bir de günümüzde istihbarat örgütlerinin kontrol/güdümündeki her türlü medya.
Bunlar muhalefetin kullandığı yöntemler olmaya devam ediyorsa ve iktidardakiler de bunun diğer cephesi oluyorsa bizim yirmibirinci yüzyılda olmamız bir şeyi değiştirmeyecektir.
Kerbela'nın adı Dağlıca olur, Şemdinli olur, Hakkari olur, Suruç olur, Ankara olur.
1400 yıldır şeytanın temsilcileri şekilden şekle girdiği bu coğrafyada bu zamanlarda da IŞİD olur, PKK olur, İsrail olur, MOSSAD olur, Almanya olur, CIA olur, İngiltere olur, Rusya olur.
Müslümanların iktidarı da muhalefeti de şu ilahi düsturları benimseyip yaşam tarzı haline getirse dünyadaki bu acı, gözyaşı, göç, kan ve ölümler yaşanmazdı;
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği önerip emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk (“ümmet”) bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır.”(Âl-i İmran (3), 104.)
“Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılan en hayırlı topluluk/ümmetsiniz. Çünkü iyiliği önerir, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız..”(Âl-i İmrân (3), 110.)
Hiç istemem fakat korkarım ki bizim birlik, beraberliğimiz ve bir sancak altında toparlanmamız geçmişte olduğu gibi ancak küffarın topyekün taarruzu ile mümkün olabilecek.
Allah'ın son resulü Hz. Muhammed(sa) bu ayrışmanın, kutuplaşmanın ve ırk/kavim/kabile tasssubunun acı neticelerini o günkü ortamdan örnekle çok açık ifade etmiş;
“Nizâr evlâdı: “Yetişin ey Nizâroğulları! “ Yemenliler de: “Yetişin Ey Kahtanoğulları!” dedi mi, hemen tepelerine felâket iner; hemen Allah’ın nusreti üzerlerinden kalkar: Hepsine birden de kılıç musallat olur.”
(Hadîs-i Şerîf, Nuaym bin Hammâd, Fiten 1-396)
Aşuranın tarihte bir gün olarak takvim yapraklarında kalmasını ne çok isterdim.
Peyami Bayram
23/10/2015
10 Muharrem 1437
Bakü, Azerbaycan
Bu yazıyı haklı çıkarırcasına bir de FETÖ musibetini gördük o günden bu yana.
Allah sonumuzu hayır eylesin.
23/10/2018
Hong kong
20 Ekim 2018
Günah ve iman,,
Günah işlemekten korkmayan yoktur, yasak fiili yapmanın nefse verdiği anlık hazzın cazibesidir aklı baştan alan, gönül çelen. Sonuçta nefsaniyetle elini ateşe uzatanın eli yanar, lakin pazarlıksız bir imanla bedeni ateşe atılana gül bahçesi sunulur.
18/10/2018
İstanbul
18/10/2018
İstanbul
06 Ekim 2018
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Çok konuşan,
çok eleştiren,
çok yorum yapan,
ve
ne hikmetse
çok bilen(!)
bir toplum olduk.
Bu bize
sivilliğin,
demokrasinin,
özgürlüğün
ve de çağdaşlığın
bir getirisi sanırım.?
Sorsan
herkes
demokrat,
özgürlükçü,
halkçı,
namuslu,
hak-hukuk güder,
vatansever,
bilimsellikten yana,
vs.
Sanki bu ülke
yaşamadı darbeleri,
sanki bizim gençlerimiz
kırmadı birbirini,
sanki biz değiliz
birbirini ötekileştiren,
sınıf ve statüler
oluşturan,
sanki Amerikalılar
vergi kaçırdı,
sanki Çinliler
üretti bozuk malları,
sanki Fransızlar
yaptı çürük inşaatları,
ya da Ruslar
kadınlarımıza şiddet
uyguladı
bu ülkede.
Hepimizin
elleri kirli!
Hepimizin elinde
kendimizi karanlıkta bırakan
tam karşıya tuttuğumuz
bir el feneri.
Aynaya bakmayı
sevmeyen
bir toplumuz.
Kendi kusurlarımıza
mazeret üretmekte,
"öteki"nin
kusurunu abartmakta
çok mahiriz.
Özellikle gençlerimize
seslenerek
diyorum ki;
eğer
bu bozuk düzenin
değişmesini istiyorsak.
Hepimiz
derhal
mıntıka temizliğine
başlamalıyız.
İlk önce
kendi ellerimizi
yıkayarak elbette...
Ne diyordu
Meryem'in oğlu İsa(a.s);
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Peyami Bayram
26.09.2013
İstanbul
Çok konuşan,
çok eleştiren,
çok yorum yapan,
ve
ne hikmetse
çok bilen(!)
bir toplum olduk.
Bu bize
sivilliğin,
demokrasinin,
özgürlüğün
ve de çağdaşlığın
bir getirisi sanırım.?
Sorsan
herkes
demokrat,
özgürlükçü,
halkçı,
namuslu,
hak-hukuk güder,
vatansever,
bilimsellikten yana,
vs.
Sanki bu ülke
yaşamadı darbeleri,
sanki bizim gençlerimiz
kırmadı birbirini,
sanki biz değiliz
birbirini ötekileştiren,
sınıf ve statüler
oluşturan,
sanki Amerikalılar
vergi kaçırdı,
sanki Çinliler
üretti bozuk malları,
sanki Fransızlar
yaptı çürük inşaatları,
ya da Ruslar
kadınlarımıza şiddet
uyguladı
bu ülkede.
Hepimizin
elleri kirli!
Hepimizin elinde
kendimizi karanlıkta bırakan
tam karşıya tuttuğumuz
bir el feneri.
Aynaya bakmayı
sevmeyen
bir toplumuz.
Kendi kusurlarımıza
mazeret üretmekte,
"öteki"nin
kusurunu abartmakta
çok mahiriz.
Özellikle gençlerimize
seslenerek
diyorum ki;
eğer
bu bozuk düzenin
değişmesini istiyorsak.
Hepimiz
derhal
mıntıka temizliğine
başlamalıyız.
İlk önce
kendi ellerimizi
yıkayarak elbette...
Ne diyordu
Meryem'in oğlu İsa(a.s);
"İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Peyami Bayram
26.09.2013
İstanbul
04 Ekim 2018
İnsanımız ne halde?
Bu ülkenin insanları
evde ana-baba,
okulda öğretmen,
işyerinde patron,
kışlada komutan,
karakolda polis,
evlenince koca
dayağı ile yo(ğ)rulmuştur.
Bu en azından bizim yaşlarda olanlara kadar böyledir.
Belki bu yüzden bizim insanımız;
biraz nobrandır,
yüzü gülmez,
bakışları donuktur.
Sosyal ilişkilerinde çekingen,
medeni cesareti noksan
ve en önemlisi;
belki bu yüzden şiddet eğilimli
ve her an patlamaya hazır barut fıçısı gibidir.
Sevgi tohumlarının ekilip
yeni filizlenecek sevecen,
güler yüzlü,
merhametli,
tatlı dilli,
hoş sohbetli,
özgüveni yüksek,
çalışkan,
özverili,
olgun ve asil karakterli
insan yetiştirmek için bu toprakları nadasa mı bırakmalıyız yoksa?
9 Eylül 2014
İstanbul
evde ana-baba,
okulda öğretmen,
işyerinde patron,
kışlada komutan,
karakolda polis,
evlenince koca
dayağı ile yo(ğ)rulmuştur.
Bu en azından bizim yaşlarda olanlara kadar böyledir.
Belki bu yüzden bizim insanımız;
biraz nobrandır,
yüzü gülmez,
bakışları donuktur.
Sosyal ilişkilerinde çekingen,
medeni cesareti noksan
ve en önemlisi;
belki bu yüzden şiddet eğilimli
ve her an patlamaya hazır barut fıçısı gibidir.
Sevgi tohumlarının ekilip
yeni filizlenecek sevecen,
güler yüzlü,
merhametli,
tatlı dilli,
hoş sohbetli,
özgüveni yüksek,
çalışkan,
özverili,
olgun ve asil karakterli
insan yetiştirmek için bu toprakları nadasa mı bırakmalıyız yoksa?
9 Eylül 2014
İstanbul
10 Ağustos 2018
Üç Mesele
Üç Mesele
Prof. Dr. Mete GUNDOGAN
Paradigma değişiminde doğru soruları sormak çok önemlidir. Eski paradigma ancak sorgulamalarla aşılabilir. Ancak bu sorgulamanın doğru sorular ile yapılması lazımdır. Eski paradigma zihinlerde kendi sorularını ve sorgulamasını da oluşturmuştur. Dolayısıyla, sizler eğer yeni bir paradigmayı anlamak istiyorsanız, soracağınız sorular aykırı ve bazen de saçma olarak da algılanabilir. Yine de sorgulamalar yeni paradigma doğrultusunda ısrarla devam ederse, bir de bakarsınız ki zihninizde yepyeni bir kurtuluş ya da kuruluş yolu açılmıştır. İşte bu yazımızda, yeni paradigmaya delil olacak üç temel meseleyi özetle anlatmaya çalışacağız.
Borca Dayalı Para Sistemi (BDPS) ile ilgili olarak temelde üç sorunun (meselenin) cevabının verilmesi gerekir. Bu üç soru, sistemi anlama açısından sorulması gereken en doğru sorulardır. BDPS zulmünün anlaşılmasına yönelik bütün sorular, bu üç mesele altında toplanabilir.
- Kullandığımız para kimindir?
- Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor?
- Devletimizin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?
İşte bu üç soruya cevap aramaya başlayarak zihnimizdeki mevcut paragidmanın yıkımına başlayabiliriz. Şimdi, bu üç meseleyi bunlardan türetilecek soruları irdeleyerek anlatmaya çalışalım.
Kullandığımız para kimindir?
Bu soru ilk bakışta size saçma gelebilir. “Hocam başka bir şey sormaya çalışıyor ama sanırım yanlış ifade etti” gibi bir zanna kapılabilirsiniz. Hatta, “cebimdeki para benim alınteriyle kazandığım paramdır, tüketim hakkımdır” diye kestirip atabilirsiniz. “Benim bu boş işlerle uğraşacak vaktim yok” da diyebilirsiniz. Bu ve benzeri tepkilerin hepsi eski paradigmaya göre doğal tepkilerdir.
Ama, gerçeklerle yüzleşmeye hazır mısınız?
Cebinizde ya da emin olarak bıraktığınız bir başka yerdeki para, bir şirketin malıdır. Siz o malı kullandığınız için o yapıya kira vermektesiniz.
Şimdi burada hemen aklımıza şu iki soru daha gelmelidir. Pekiyi para bir ölçü birimi değil midir? Nasıl oluyor da mal olarak ifade ediyoruz?
Siz, paranın bir ölçü birimi olduğunu zannediyorsunuz ve ölçü biriminin mal olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Yerden göğe kadar haklısınız. Biz de zaten bunu söylüyoruz. Ancak ekonomi kitaplarında ya da anlatımlarında paranın ölçü birimi olduğu söylenmiyor! Şu şekilde ifade ediliyor: paranın üç fonksiyonu vardır. Ölçü birimi, değişim aracı ve değer depolama aracı. Halbuki, her menkul malın bu üç özelliği olabilir! O zaman bu şekilde ifade etmek, birinci olarak, algı yanılmasına sebep oluyor ikinci olarak da paranın bir mal haline getirildiğini ispat ediyor. O zaman ilk sorduğumuz soru çok anlamlı bir soru halini alıyor.
Madem ki cebimizdeki para bir maldır, o halde bu mal kimin malıdır? Kullandığımız para kimindir? Neden onundur? Neden devletin değildir? Bu mal (para) nasıl üretiliyor? Kullanım ömrü nedir? Bu şekilde kurgulamak zorunda mıyız? Bu işten en çok kazanan kimdir? Bu işin kaybedenleri kimlerdir? Bu malı kullanım karşılığında bir kira ödüyor muyuz? İşte bunlar gibi daha bir çok soru sorulabilir. Bu soruların bizi götürdüğü birinci adres Merkez Bankası’dır. Ancak rakamlara baktığımızda, piyasada Merkez Bankası’nın ürettiği paranın neredeyse 15 katı daha para olduğunu görüyoruz. Onu kim üretiyor diye sorduğumuzda karşımıza bankalar çıkıyor. Daha doğrusu bankaların para yarattığını anlıyoruz.
Pekiyi bankalar nasıl para yaratıyor?
Bankalar kendilerinde olmayan parayı havadan yaratarak var ediyorlar. Bankalar mevduatının belli bir oranını zorunlu karşılık olarak merkez bankasına yatırıyor. (Belli bir oranını yatırabildiği gibi, tamamını yatırınca o oranın katı kadar kredi yaratma kabiliyetine sahip oluyor!) zorunlu karşılığın belli bir oranını da ‘kredi’ adı altında yeni mevduat olarak kredi alanın hesabına yazıyor. Bu kredi, paranın sahip olduğu bütün kabiliyetlere sahiptir ve para gibi işlem görür. Bu kredi/para başka birine transfer edildiğinde, bu sefer o (havadan yaratılan) para sisteme ‘yeni’ mevduat olarak giriyor. Bu işlem böyle devam ediyor. Tabi bu sonsuz miktara kadar değil, kanunların öngördüğü oranlara kadar yapılabiliyor. Biz bu işleve Kısmi Rezerv Sistemi işlevleri diyoruz. Ancak burada bir hususun altını çizeriz. Görüldüğü gibi, bankalar aracı kurumlar değildir. Yani bankalar, kendilerinde var olan parayı ödünç isteyenlere veren aracı kurumlar değil bizzat parayı havadan yaratan kurumlardır. Kısmi Rezerv Sistemi işlevleri ile anlatmamız, mevcut mevzuat zorunluluklarından dolayıdır.
Pekiyi, bu şekilde üretilen para kimindir? Bütün bu soruların cevaplarını (gerçek olarak) verdikçe yeni sorular zihninizde doğuyorsa, o zaman bilin ki zihninizde yeni paradigma devrimi oluyor demektir. Bundan sonra herşeyi yeniden yapılandırmaya anlamlandırmaya başlayabilirsiniz.
Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor?
Bu ikinci mesele, bizlere şu açılımları getiriyor ya da getirmelidir. Madem ki para bir maldır ve sahibi vardır, o halde bu maldan ne kadar üretileceğine kim karar veriyor? Şimdi biliyoruz ki iki ana üretici var. Merkez bankası ve bankalar (yukarıda tarif ettiğimiz şekilde KRS işlevleri ile)
Merkez Bankası’nın ne kadar para üreteceğinin formülünü bir profesyonel yönetici şu şekilde ifade ediyor; “bu işin yarısı teknik yarısı da hissetme ile ilgilidir”! Bu ifadelere biz de katılabiliriz. Ancak ikinci grup olan bankaların üretimi tamamen banka müdürlerinin bir imzası ile gerçekleşiyor! Neredeyse bir kısıt yok gibidir. Teknik olarak mevduat munzam karşılıkları bir sınır olarak görülebilir ama iyi incelenirse, – işlevler tersten yapıldığında – onun da bir sınır oluşturamayacağı gayet aşikardır. Hem bankaların ürettiği para tamamen rakamlardan ibarettir. Çünkü bankaların para üretimi, Merkez Bankası’nın para üretimine benzemez.
Kısacası, ne kadar para üretildiği bütün milleti ilgilendiriyor ama ne kadar para üretileceği kararını millet vermiyor! BDPS sayesinde bankalar istedikleri gibi karar veriyorlar. Hatta burada ciddi etik sorunlar da vardır. Şöyle ki, bankalar olmayan parayı kredi olarak veriyorlar. Diyelim ki bir şahıs gitti bir bankadan 20 milyon lira kredi aldı ve bu kredi ile bir fabrika yaptı. Bu durumda, olmayan para ile parası olmayan bir şahıs kendisine bir fabrika yaptığına göre, o fabrika kimindir? Şahsın mı? Bankanın mı? Milletin mi? Devletin mi? Bu gerçekten çok çetin bir meseledir.
Neticede, hepimizi tek tek ve toplu olarak ilgilendiren para miktarında söz bize ait değildir! Diğer bir ifade ile, ne kadar para üretileceğine bir avuç adam kolaylıkla karar veriyor ama ceremesini milletçe biz hepimiz çekiyoruz. Ama ne çekiş! Piyasada hepimizi krallar gibi yaşatacak kadar para var olduğu gözüküyor ama hiç kimsede para yok! Hepimiz borçluyuz. Çünkü bu Borca Dayalı Para Sistemidir.
Kimin ne kadar para üreteceğinin kararını biz vermiyoruz. Bu kadar önemli bir konuda milletçe bizim bir sözümün geçerliliği yok! Ne ilginç değil mi?
Devletin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?
Tabi bu soru da başka bir faciayı gözlerimizin önüne seriyor. Hükümetler devlet adına borçlanma yapıyor. Devlet dediğimiz de biziz. Yani bizim milletçe oluşturduğumuz yönetim erkidir. Fakat, borçları bizler fert fert ödüyoruz. Yani sen ben ödüyoruz, vergi ve değişik harçlarla.
Pekiyi bizim adımıza borçlanmayı kim yapıyor? Hazine.
Nasıl yapıyor? Birkaç bürokrat birkaç bankacı ile biraraya geliyor ve devleti yani bizi hatta seni beni ne kadar borçlandıracaklarına karar veriyorlar. Diyebilirsiniz ki bütçe kanununda devletin bütçe açıklarını sürekli borçlanma ile kapattığını biliyoruz. Ancak bu konu çok farklı bir konudur ve teknik olarak BDPS içerisinde, bütçenin açık vermesi matematiksel olarak zorunludur. Açık da borçtur. Dolayısıyla bütçe kanununun parlamentoda oylanması sorumuza cevap oluşturmuyor.
Pekiyi bu borç alınırken borçlunun rolü nedir?
Sonuçta, hükümetlerin/devletlerin aldıkları borçları millet ödüyor. Ama ne kadar borç alınacağı, borcu ödeyenlere sorulmuyor. Bu durumda, bu sorunun şu şekilde sorulması daha isabetlidir: milletin ne kadar borçlandırılacağına kim karar veriyor? Örneğin ben borçlandırılmak istemiyorum. Benden sonra çocuklarımın da borç altında ezilen bir sistemde yaşamasını da istemiyorum. Ama benim bir şey söyleme hakkım yok! Çocuklarımın ise hiç yok çünkü onların bu sistemden haberi bile yok. O zaman, bu bir köle düzeni değil de nedir?
Mevcut parlamenter demokrasıde bizler sesimizi duyurmak için millet vekili seçiyoruz. Onlar da bizim adımıza karar veriyorlar. Madem ki sistem bu şekildedir, hiç olmazsa devletin her borçlanmasının kararını parlamento versin. Seçtiğimiz milletvekili karşımıza geldiğinde, “kardeşim neden beni bu kadar borçlandırdın?” diye sorgulayalım.
Ancak bu konuda borcu ödeyene herhangi bir söz hakkı verildiği yok. Bir avuç adam beni ne kadar borçlandıracağına karar veriyor. Sonra da bana habire borç ödemek düşüyor. Buna kısaca kölelik düzeni diyebiliriz. Çünkü birileri “devlet” kisvesi altında sürekli benim adıma borç alıyor ve bana sürekli borç ödemesi düşüyor. O halde ben de çıkıp (bu borçları reddetme adına) desem ki “bu devlet benim devletim değil”, bu şekilde en doğru işi yapmış olmaz mıyım? Çünkü siz, yaptığınız ’BDPS zulmüne’ devlet mefhumunu alet ediyorsunuz. Ortaya öyle bir “devlet” çıkarıyorsunuz ki bu “devlet” paranın sahibi değil, ne kadar para üretileceğine karar veren değil ama kendi adına beni ferden sürekli borçlandırıyor! Adeta, BDPS hapishanesinin gardiyanlığını yapıyor. O halde “devletin ne kadar borçlanacağına kim karar veriyor?” sorusu, cevaplandırılması gereken en acil sorudur. Yoksa zihinlerdeki “devlet” her dem nefret (borç) biriktirmektedir. Bu böyle gitmez.
Neticede, tekrar ediyorum. Bu üç meselenin cevabını bulmak için yapacağınız irdelemeler zihninizde bir köle düzeni olan BDPS KRS zulmünü yıkmalı ve yeni paradigmaya genişçe bir yer açmalıdır. Kullandığımız para kimindir? Ülkemizde ne kadar para üretileceğine kim karar veriyor? Devletin ne kadar borç alacağına kim karar veriyor?
Bu kısa irdelememizin sonunda sizi önemli bir meydan okuma ile başbaşa bırakıyorum. Haydi bakalım, bu soruların cevaplarını bulmaya cesaretiniz var mı?
http://www.metegundogan.com/uc-mesele/#more-342
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
RAMAZAN 1447 CÜZ 30
OTUZUNCU CÜZ Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...
-
İstikamet ve istikamet açısı Bilindiği gibi bir çemberin 360 eşit yayının merkezdeki açısına 1 derece denir. Bir çemberin 6400 eşit ...
-
Hemen başta merakınızı gidereyim. Biz bu savaşın merkezindeyiz, hatta tam ortasındayız. Merkezi veya ortası derken neyi kastettiğimi aşağıda...
-
Son günlerde uyuşturucu ve her türlü ahlaksızlıkların ortaya döküldüğü iğrençlikler herkesin gözüne adeta zorla sokuluyor. Dünyada büyük güç...
