30 Haziran 2015


Orucumu bozdum!

Ramazan öncesinde buradan ilan ederek bir süreliğine "sosyal medya orucu"na niyetlenmiştim. Lakin şeytanlar hiç rahat bırakmıyor insanı.
İstiklal Marşımız'a dil uzatma haysiyetsizliği,
Doğu Türkistan'daki Çin zulmünün ayyuka çıkması,
bir de üstüne mübarek bir ayda ve üstelik güney sınırımız ateş içinde iken, başka derdimiz yokmuş gibi aşağılık bir sapkın zümrenin adeta onursuzluklarını tescillemek için yaptıkları rezillikler beni daha fazla suskun kalamayacağım bir noktaya getirdi.
Ne mi yapabilirim?
Mehmet Akif ERSOY'un deyişiyle;

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
....


Peyami Bayram
29/06/2015, İstanbul

24 Haziran 2015

Bu ay;

Rahmete muhtaç olanların,
Azığını yoklukta bölüşenlerin,
Mağfiret için açılan ellerin,
Ahirete hazırlık yapanların,
Zenginliği açlıkta olanların,
Ahlaklı kalma talimi yapanların,
Namazı baş tacı edenlerin 
                                        mübarek ayıdır..


17 Haziran 2015

Hayırlı Ramazanlar!

Sosyal medya ve özellikle de Facebook ortamı hakkında bazı şeyleri tekrar ve derinden düşünme vaktidir.

Bir kere sosyal medya denilen, çoğumuz tarafından henüz ne idüğü tam olarak anlaşılamayan, hele de gelecekte ne gibi sorunlara yol açacağı bilinmeyen bu ortamla ilgili bir süre önce görüşlerimi paylaşmıştım.

http://bayramist.blogspot.com.tr/2015_03_01_archive.html

Bunun bir sorun olduğunu belirterek hala bu ortamda olmak aslında beni rahatsız etmiyor değil. 

Şimdi Ramazan ayını da bir fırsat ve imkan bilerek, zamanın da ruhuna uygun bir şekilde "sosyal medya orucu" tutmaya niyetlendim.

Herkes için bereketli bir Ramazan ve ondan müstefid olarak gerçek anlamda bir bayrama kavuşmayı dilerim.

Peyami Bayram
17/06/2015, İstanbul

14 Haziran 2015

Bakara 44-49

Ey Türk, Kürt, Falan Partili, Feşmekan cemaatten, bilmem ne örgütten kendine "Müslümanım" diyenler!
Demek siz kendinizi göz ardı edip iyilik ve dindarlığı hep başkalarına öğütlüyorsunuz, öyle mi?!
Üstelik bunu Kitab'ı okuduğunuz, ona uyduğunuzu iddia ettiğiniz hâlde yapıyorsunuz.
Peki, bunun en azından büyük bir ahlaksızlık olduğunu hiç düşünmüyor musunuz?!
Nefsinizi günahlardan alıkoymak, bu uğurda zorluklara katlanmak ve namaz kılıp samimi niyazda bulunmak suretiyle Allah'ın inayetine sığının.
Şüphesiz bunlar nefse zor gelen işlerdir. Dolayısıyla bunları ancak Allah'a derin saygı ve bağlılık gösteren kimseler yapabilir.
Böyle kimseler şeksiz-şüphesiz bilir ve inanırlar ki öldükten sonra Rableri'ne kavuşacaklar ve hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıkacaklar.
Ey Türkiyeliler!
Vaktiyle Allah'ın size lütfettiği onca nimeti ve böylelikle sizi bir zamanlar cümle âleme üstün kılışını bir düşünün!
Kıyamet ve hesap gününe karşı tedbirinizi alın; çünkü o gün kimsenin kimseye en ufak bir faydası bile dokunmayacak, hiçbir şefaat kimseye fayda sağlamayacak, hiç kimseden günahlarının affı için herhangi bir fidye/bedel kabul edilmeyecek ve günahkârlara asla yardım eli uzatılmayacak.
Allah vaktiyle sizi İngiltere ve adamlarının zulmünden kurtarmıştı. Onlar size işkencenin en beterini reva görüyor, oğullarınızı katledip sağ bıraktıkları kızlarınızı/kadınlarınızı kötü amaçları için kullanıyorlardı.
Bu zulümden kurtulmanız, Rabbinizin size lütfettiği çok büyük bir nimetti.

Not: Yukarıdaki satırlar Bakara Suresi'nin 44-49 ayetlerinin acizane tarafımdan anlaşılan halidir. 

Peyami Bayram
14/06/2015, İstanbul 

10 Haziran 2015

Ağzı olan konuşuyor
Zahmetsiz nimet sahibi olanı mı dersin,
külfetsiz makam sahibi olanı mı dersin,
elini hiç bir taşın altına sokmayan yalancı pehlivanı mı dersin,
iki satır dahi okumamış sahte aydını mı dersin,
daha da ne istersen var bizim memlekette.
Halkını tanımayan aristokrat da
görevini yapmayan bürokrat da bizde.
Gazeteciliği cinsel ve dinsel kışkırtma yapmadan beceremeyen de bizde.
Fakirin müsrifi, bekçinin hırsızı, okumuşun cahili, dindarın ahlaksızı, milliyetçinin asker kaçağı.. Ne ararsan var bizde.
Orospunun namus bekçisi olduğu bir yer burası.
Bir seçim oldu ülkemde bunların hepsi siyaset uzmanı kesildiler başımıza.
Seçim öncesinde kimi tehditle, kimi büyülü sözlerle, kimi aklınca kurnazlıkla, kimi de inceden tiye alarak halkı arzu ettikleri menfaat istikametine yönlendirmeye çalıştılar.
Seçim bitti.
Sonuç?
Kaos.. Koskocaman bir belirsizlik.
Herkeste tedirgin bir bekleyiş.
Bizzat ve bilfiil herhangi bir siyasi partide aktif siyaset yapanlara hiç bir sözüm yok, olamaz da. Çünkü onlar enerjilerini bütün açıklığı ile belli bir istikamette ortaya koymuşlardır. Bunun müspet ya da menfi sonuçlarına katlanmayı da göze almışlardır.
Yukarıda sıraladığım zevat hala konuşuyor.
Ülkemin muhterem sade vatandaşı sırası geldikçe reyini verip sandıkta son sözü söylüyor.
Bu kerameti kendinden menkul, her şeyi bilen mevzubahis zevat da madem bu kadar çok biliyorlar gitsin siyasi partilere katılsınlar veya yeni bir parti kursunlar. Ne kanun ne de başka bir şey onlara engel değil. 
Görelim konuştuklarınız, yazıp çizdiklerinizin oy pazarındaki değerini.
Peyami Bayram
10/06/2015, İstanbul

08 Haziran 2015

Çarıklı Erkan-ı Harp

Çarıklı Erkan-ı Harp

Birilerinin "göbeğini kaşıyan adam", "bidon kafalı" ya da "dağdaki çoban" diye aşağıladığı halk bu ülkenin temel harcıdır.

Kim ne derse desin ben bu halkı seviyorum. 
Bu benim halkım.
Yemen'e, Trablusgarb'e gidip dönmeyen,
Allahuekber Dağları'nda sessizce donarak ölen,
Çanakkale'de destan yazan,
Sakarya-Dumlupınar'da şaha kalkan,
Kıbrıs'ta dirilen
ve iç güvenlikte yitirdiği evladının ardından her şeye rağmen "vatan sağolsun" diyebilen yine bu halk. 
İşte ben bu halkı seviyorum.

Onun fedakarlığı,
cansiperane vatan sevgisi,
cömertliği,
misafirperverliği,
ve engin sağduyusu..
Bunlar benim halkımın en karakteristik özellikleri.

Mehmet Akif'in dizelerinde;
"Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
Kesilir belki fakat çekmeye gelmez boynum!"
diye nefis bir şekilde tanımladığı Türk halkı işte bu.

Bu millet demokrasiyi de çok iyi kullanıyor.

Şöyle yakın geçmişe bakalım;
12 Eylül 1980 darbecilerini alkışlayıp onların anayasasını %92 ile onaylasa da ilk serbest seçimde onların adayını değil kendi adayını iktidara taşıdı. 
Oyunun takipçisi olan bu halk ANAP'ın iktidar sarhoşluğunu affetmedi ve oyunu aldığı kitlelere ters düştüğünde yüzüne bir şamar vurup onu darmadağın etti.

Yıllarca "mürteci" damgası vurulan ve çeşitli şekillerde okulda öğrenim görme, orduda görev yapma ve seçilme hakkı engellenen bir kitleyi önce belediyelerde test eden sonra ufak bir miktarda oy oranıyla meclise sokan ve nihayetinde Türkiye'nin en büyük partisi haline getirip tek başına 13 yıl ona iktidar veren yine benim halkım.

Bu kez iktidardakine önemli bir ihtarda bulunurken ondan ümidinin bitmediğinin mesajını da vermiştir. Bununla beraber muhalefet partilerinin de hiç birisine tek başına iktidarı layık görmemiştir.

Bu seçimde benim güzel yurdumun ince zekalı ve derin sezgili halkı dünyanın en önemli ve güçlü devletlerinden birisi olmamız yolunda en büyük engellerden birisinin daha kaldırılması için HDP'ye, dolayısıyla TBMM'ne bir şans vermiştir. 
Benim bu mesajdan anladığım;
1. Dağdan in, silahı bırak.
2. Mecliste yerini al, sorunların çözüm yeri burasıdır.
3. Eğer ilk iki maddeye uyarsan birlikte kardeşçe yaşamamız için bir engel yok. 
Böylece güzel Türkiyemiz'in bir önemli meselesi daha halkımızın üstün iradesi ile çözüme kavuşma yoluna girmiş olacaktır.
Bu iradeye eskiler "çarıklı erkan-ı harp" demişler. Yani bugünkü dille biz ona "halkın kurmay zekası" diyebiliriz. 

İşte bu güzide milleti saygıyla selamlıyorum.

Peyami Bayram
08/06/2015, İstanbul




04 Haziran 2015

Eğitim sistemindeki doldur-boşalta bir son verilmelidir

Türkiye'de 61 bin 936 okulda, 9 milyon 27 bin 343'ü erkek, 8 milyon 505 bin 645'ini kızların oluşturduğu, 17 milyon 532 bin 988 öğrenci eğitim görüyor. Bu kurumlarda 405 bin 496'sı erkek, 468 bin 251'i kadın olmak üzere 873 bin 747 öğretmen, 562 bin 882 derslikte görev yapıyor.
Yurt genelinde resmi ve özel 5 bin 430 anaokulundan 1 milyon 59 bin 495  öğrenci faydalanırken, bu kurumlarda 25 bin 858 öğretmen çalışıyor.Okul öncesi eğitim alanların 555 bin 194'ü erkek, 504 bin 301'i kız öğrenci. Okul öncesi eğitim kurumlarında ise 50 bin 466 derslik bulunuyor.
Türkiye'de 28 bin 532 ilkokulda, 2 milyon 850 bin 72'si erkek, 2 milyon 724 bin 844'ü kız olmak üzere 5 milyon 574 bin 916 öğrenci eğitim görüyor. Bu okullarda 243 bin 305 derslikte, 288 bin 444 öğretmen görev yapıyor.
Ortaokulda ise 17 bin 19 eğitim kurumunda okuyan 5 milyon 478 bin 399 öğrencinin, 2 milyon 762 bin 595'ini erkekler, 2 milyon 715 bin 804'ünü de kızlar oluşturuyor. Ortaokullarda 280 bin 804 öğretmen, 128 bin 551 derslikte eğitim veriyor. Açıköğretim ortaokulunda ise 298 bin 148 öğrenci eğitim alıyor. Açıköğretim ortaokullarındaki öğrencilerin, 189 bin 35'ini kızlar, 109 bin 113'ünü erkekler oluşturuyor.
Açıköğretim de dahil 10 bin 955 resmi ve özel lisede, 2 milyon 859 bin 482'si erkek, 2 milyon 560 bin 696'sı kız olmak üzere 5 milyon 420 bin 178 öğrenci okuyor. Liselerdeki öğrencilerin, 3 milyon 916 bin 521'i devlet okullarında, 196 bin 663'ü özel okullarda, 1 milyon 306 bin 994'ü ise açık liselerde okuyor.
Bu haber tamamen resmi rakamları veriyor.

43 yıldır Türkiye'deki eğitim sistemini bir öğrenci, öğrenci velisi ve meraklı ve ilgili bir vatandaş olarak yakından takip etmekteyim.
Konunun teknik detayları, devletin ve/veya hükümetlerin milli eğitim stratejileri/politikaları, müfredat, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve buna benzer konulara girmek niyetinde değilim. Özellikle okullarımızdaki boşa geçen zamanın nasıl bir israfa sebep olduğunun altını çizmek ve bu konuda yetkilileri uyarmak niyetindeyim.

Hepimizin bildiği gibi okulların açıldığı ilk iki hafta ve kapanmadan önceki son iki hafta çoğunlukla okullarda bir boşluk olmaktadır. Bunun sebeplerine hiç girmeyeceğim, doğrudan sonuçlar üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Bahsettiğimiz süre dört hafta, yirmi iş günü, ortalama günlük 6 ders saatinden 120 ders saati demektir. Aslında birinci ve ikinci yarıyı başlangıç ve bitişlerini ayrı ayrı ele alsak bu rakam daha da artacaktır ama biz bu kadarını ele alalım.

Bu durumdan iyi niyetli olarak şunu anlıyorum ki; aslında uygulanan müfredatı tamamlamak için kalan süre bizim eğitim sistemimiz içinde yeterli olmaktadır.

Yaklaşık 61.936 okulda ve 562.882 derslikte 17.533.000 öğrenci 873.747 öğretmenle birlikte hiç bir ders işlenmeyen 120 ders saatinde toplamda elektrik, su , öğretmenlere verilen ders saati ücreti, kullanılan diğer kırtasiye vs masrafları için benim hesaplamalarıma göre yaklaşık olarak bir milyar TL hazineden harcanmaktadır, öğrenci ve öğretmenlerin yol masrafları, şehir trafiğine kattıkları yoğunluk ve diğer etkileri hesaplamak ayrıca bir uğraş gerektirir. Konunun psikolojik, pedagojik, sosyolojik, ahlaki, disiplin ve daha pek çok alanda olumsuz etkilerinin olabilirliğini bir kenara bırakarak sadece maddi anlamdaki kayıplar ve alternatif kazançları irdelemek istiyorum burada.

Boşa geçen bu sürenin, yani her bir öğretmen ve öğrenci için 120 saatin alternatif olarak nasıl daha verimli hale getirilebileceği üzerinde düşünürsek. Bu kadar sürede ve bu bütçe ile;

- Öğrencilere herhangi bir sanat, meslek veya spor alanında uygulamalı eğitimler verilebilir, belki öğretmenler de bu şekilde farklı bir alandaki yeteneklerini geliştirir ve aynı zamanda öğrencileri ile daha iyi bir iletişim imkanı doğar. 
- Öğrenci ve öğretmenlere şehir içinde ve şehir dışında eğitici nitelikli kültür turları düzenlenebilir.
- Öğrenciler bulundukları bölgede farklı iş kollarında çıraklık eğitimine tabi tutulabilir.
- Kitap okuma alışkanlığı geliştirmek için programlar hazırlanabilir.
- Bu süre tamamen yabancı dil eğitimi için kullanılabilir.
- Bir dizi sosyal sorumluluk projeleri öğrenci ve öğretmenlerle birlikte yerine getirilebilir.

Bu saydıklarıma çok daha farklı öneriler de eklenebilir elbette. Yeter ki okullarda mevzuat/müfredat/bürokrasi gereği doldur-boşalt yapmak yerine gelecek nesiller için azami faydayı elde etmek hedef alınsın.


Peyami Bayram
04/06/2015
İstanbul






02 Haziran 2015

Eduard Kaukin

Seyahat ettiğim eski Doğu Bloku veya Sovyetler Birliği ülkelerinde sosyalist rejim zamanında yaşamış, o yıllarda öğrenim görmüş, herhangi bir işte çalışmış, şimdi serbest kapitalist dönemde de yaşayan insanlarla karşılaştığımda onlarla tanışmak benim için büyük bir zevk ve düşünce dünyam açısından da önemli bir kazanç oluyor. Yaşayan tarih diyebileceğim bu insanlar aslında günümüz dünyasını anlama, insanı, toplumları ve yönetim sistemlerini tanıma, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve manevi/ruhi farklılık ve benzerlikleri yerinde ve canlı şahitlerle gözlemleme fırsatı sunuyorlar.

İşte Eduard Gaukin de en son seyahatimde Kazakistan'ın Almatı şehrinde tanıdığım bir insan.

Göğsünde gururla taşıdığı Sovyet madalyaları ile adeta kişisel tercihini de ilan eden bir hali vardı.

1934 Ukrayna doğumlu.
Dedeleri Tarafından Fin kökenli.
8 Yaşında iken ailesi ile birlikte Stalin tarafından Polonya'ya sürgün edilmiş.
Oradan da Almanya'ya toplama kampına gönderilmiş.
Almanya'da 2 yıl fabrikada çalıştırılmış.
Oradayken Alman askerleri için her ay bir litre kanlarını almışlar. Bu yüzden gelişim çağında ve bedenen çalışan bir çocuk olarak bünyesi çok zayıf kalmış ve uzun zaman kilo alamamış.
İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra da Almanya'dan Kazakistan'a gönderilmişler. Burada Sovyet rejiminde tahsilini tamamlamış.
Kazakistan'da otuz yıl bir fabrikada tekniker olarak çalışmış. Yirmi yıla yakın voleybol oynamış.
Bu hafta evliliğinin ellinci yıldönümünü kutluyor. Torun ve torun çocukları var.
İki kez kalp krizi geçirmiş. Şeker hastası. Muhtemelen şekere bağlı görme sorunu var. Bastonla yürüyebiliyor.

Bu şekilde tanıştığım bütün eski sosyalist ülke vatandaşı olan özellikle emeklilik çağında olan ve İkinci Dünya Savaşı'nı görmüş olan insanlarda gözlemlediğim ilk ve en önemli şey derin bir hüzün diyebilirim. Onların gözlerinde ıssız bir feryat, çaresiz bir teslimiyet, ümitsiz bir bakış ve derin bir güven arayışı ile elbette sevgi ve ilgiye muhtaçlık gördüm. Bunların bir kısmı belki bütün yaşlı insanlarda görülebilir ancak iki farklı dünyayı da yaşamış bu insanların durumu gerçekten çok değişik.

Düşünsenize uzun yıllar kapalı bir sistemde yaşamış; bir insan olarak maddi ihtiyaçları her yönüyle yeter miktarda da olsa kimseye muhtaç olmayacak şekilde karşılanmış bu insanlar birdenbire arkasındaki bütün destekleri ortadan kaldırılarak iş, konut, eğitim, sağlık, güvenlik, adalet gibi insanın temel ihtiyaçlarının bile parayla çözüldüğü bir sistemin ortasında yapayalnız bırakılmışlar.

Sovyet zamanında herşeyimiz vardı; çok iyi bir eğitim, konut, iş, sağlık, güvenlik, adalet gibi konular halkın hiç dert etmeyeceği konulardı diyor o nesil. Çünkü devlet bunları herkes için en uygun şartlarda sağlıyordu.

Şimdi 6000 Tenge maaş alıyor ve 6000 de sürgünden dolayı alıyor. Yaklaşık toplamda 60 USD. Bunun ne anlama geldiğini izah etmek için kısa bir bilgi; Almatı'da en düşük ev kirası 800 dolar civarında, bir ekmek yaklaşık yarım dolar.

Bunca yaşadıklarından sonra hayatında onu mutlu eden neler yaşadığını sorduğumda Sovyet dönemindeki rahat ve huzurunu söyledi. Şimdi herşeyin sona erdiğini ve hiç bir şeyin onu huzura erdirmediğini anlattı. Sadece cebinden çıkarıp fotoğrafını gösterdiği torunlarının varlığının onu mutlu ettiğini anladım. Sanırım bu onun neslinin devamı olmasından ötürü ona bambaşka bir ebedîlik duygusu veriyordu.
"Biz bundan sonra da bir hayat olduğuna inanıyoruz" dediğimde inanmaz bir şekilde karşılık vererek "varsa da hayatın çoğu burada" diye karşılık verdi. 

Sosyalizmin maneviyatsızlığından kapitalizmin acımasızlığına savrulan bir insanın portresini daha böylece görmüş oldum.


Peyami Bayram
30/05/2015
Almatı, Kazakistan

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...