31 Aralık 2012

Bir yıl sonu..

365 günü biriktirince olur size bir yıl.
Her biten gün aslında bir ömür gibidir.
Her sabah kalkış yeni bir hayat veya yeniden doğuş gibidir. Taze bir güne/hayata başlamak ne güzeldir. Taptaze bir enerjiyle, umutla ve şevkle..
Gün boyu gittikçe artan bir tempoyla bir o yana bir bu yana koşuşturmalar, arayanlar, hesaplar, ödemeler, tahsilatlar, trafik, ziyaretler, raporlar, planlar, toplantılar, mesajlar ..
Gün ortasında vakit bulup biraz dinlenme veya yemek molasının ardından tekrar aynı tempo.
Dünyanın dönüşünü durduramayan insanın hallettiği, tamamladığı, başardığı ve çözdüğü sorunların yanında yetiştiremediği, ertelediği, unuttuğu, ihmal ettiği, savsakladığı, umursamadığı, başaramadığı bir çok şeyi geride bırakarak gününü tamamlaması kaçınılmazdır.
Akşam olup da el ayak çekilince şöyle başını yatağa koyup uzanması tıpkı öldükten sonra toprağa yatırılan cansız bedeni gibi ve uykuya dalması da ölüm gibidir.
Bütün bir gün aslında bir ömrün özeti gibi değil mi?
İnsanın ömür sermayesinin her gün bir kısmı eksiliyor veya bir başka deyişle hesaba geçirilmiş bir gün daha kaydediliyor artıları ve eksileriyle.
Bir yılın sonunda tam 365 günlük bir hesap birikmiş oluyor.
Kim bu hesabı tutuyor?
Bilançoyu bilen var mı?
Borçları-alacakları kim hesaplıyor?
Bilinen hesaplar var, bilinmeyen hesaplar var.
Kime selam verdim de almadı?
Kim söz verip de sözünde durmadı?
Kim bana muhtaçken ben ona el uzatmadım?
Nerede olmam gerekirdi, ben nerede durdum?
Hangi yanlışları yaptım? Hangilerini düzelttim?
Nasıl bir yıl düşlemiştim, nasıl yaşadım?
Bunun gibi daha bir çok sorunun cevabını kendi vicdanıma soruyorum şimdi her günün akşamında sorduğum gibi.
Ve biliyorum ki apansızın göçüp gideceğim bu dünyadan.
Ve bu sorulardan çok daha fazlası bana da sorulacak.

Elbette biliyorum yarın ümittir, yeni bir başlangıçtır, kaybettiklerimi bulma, unuttuklarımı hatırlama, ihmal ettiklerimi ikmal etme, pişmanlıklarımı telafi etmek için bir fırsattır.
Evet her gün yeni bir ölüm ve yeni bir doğum yaşanır benim dünyamda.
Kimsenin kimseye kendisinden daha fazla yardımda bulunamadığı bu dünyada ben de kendim için ne hazırlarım yarınki yolculuğa ona bakıyorum.
Yanıma alacağım bir kaç şey var yarın için:
- İnancım,
- Önceki günden kalan hesaplarım,
- Samimiyetim,
- Umudum,
- Yoldaşım..

Herkese mutlu yarınlar... 

Peyami Bayram
İstanbul
31 Aralık 2012




20 Kasım 2012

Farklı bir 10 Kasım

Tarih: 10 Kasım 1987 
Yer: Piyade Okulu, Tuzla / İstanbul


Her resmi kurum ve askeri birlikte olduğu gibi orada da tören yapılıyordu. Biz de Okul Komutanı Tümgeneral Necati Özgen'in imzaladığı tören programı emriyle oradayız. (Burada belirtmem gerekir: Piyade Okulu'nun Kurmay Başkanı o tarihte Albay olan Osman Pamukoğlu idi. Tören programı da muhtemelen Pamukoğlu'nun elinden çıkmıştı.) 1972 yılında ilkokula başladığımı düşününce on altıncı kez resmi olarak bu törendeydim.

Bu törenin benim için öncekilerden farkı ise elimize verilen tören programında idi.

Bu program da diğer programlar gibi standart saygı duruşu, İstiklal Marşı, konuşmalar, şiirler vs. ile başlıyordu fakat sonu bambaşka idi. Daha önce ve dahi o tarihten sonraki törenlerde de hiç rastlanmadığım bir etkinlikle bitiyordu törenimiz: "Tavaf Yürüyüşü"

Hepimiz birerli sırada heykelin önünden selamlama yaparak geçtik.

Aslında bunun benzeri birçok törene katılmış ve buna benzer heykel veya Anıtkabir'de mozole önünde selamlama yürüyüşü de yapmıştım. Fakat nedense hiçbiri beni o günkü kadar farklı bir duyguya kaptırmamıştı.

Metal veya taştan yapılmış beni duyup, işitmeyen, cevap veremeyen bir heykel ve benim ona ta'zimde bulunmam ve daha da ötesi tavaf..

Atatürk'ün kendisinin de söylediği gibi toprak olmuş haliyle bizi işitmeyeceği, görmeyeceği ve cevap da veremeyeceği bir durumda biz ne yapıyorduk? Aslında bir başka açıdan bakınca tam da Atatürk'ün devrim yapmak istediği en önemli alanlardan biri de ölülerden medet ummak değil miydi? Tekke, türbe ve zaviyeler bu sebeple kapanmadı mı? Peki şimdi bu durum neyin nesiydi?

O gün bu duygularla töreni tamamladım. Evet, "tavaf yürüyüşü"nü de yaptım. Ancak o günden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Atatürk'ün de hepimiz gibi ölümlü bir insan olduğunu, O'nun kabrinin ve heykellerinin de her ölümlününki gibi olduğunu idrak ettim. Peygamberler dahil Allah'tan başka hiçbir şeyin ve hiç kimsenin ezeli olmadığı gibi ebedi de olmadığını sonsuz ve benzersiz övgünün yalnızca Allah'a yapılacağına inandım.

Yalnız insanın anne-babaya ve teşekkürü hak eden herkese şükrünü sadece sözlü değil, gösterişten uzak bir şekilde misliyle yapması gerekir. Anne-babasının kendisine küçükken gösterdiği şefkat ve merhametini onlara hasta veya yaşlılığında göstermeyen insan ne kadar onlara teşekkür ettiğini sözlü olarak ifade etse de ikiyüzlü olduğunu herkes görür.

İşte bize de düşen Atatürk'e ve ülkemize hizmet etmiş bütün insanlara teşekkür etmeyi gösteriş ve riyadan uzak bir şekilde ancak aynı cinsten olmak üzere ülkemize ve insanlığa samimi ve dürüst bir şekilde hizmet ve çalışmak olduğunu anlamaktır.

Güzel ülkemin okumuş-okumamış bütün cahilleri ölülerden medet umduğu sürece biz hangi gelişme ve ilerlemeden bahsedebiliriz?

Peyami Bayram

10 Kasım 2012

İstanbul 


Gazze'nin hatırlattıkları..

Gazze'nin hatırlattıkları..

Siyonizm'in dünyanın birinci sorunu olduğunu anlamak gerek.

Dünyadaki hemen hemen bütün savaş ve terörün esas kaynağı bu lanet olası Siyonizm belasıdır.
Kısaca söylemek gerekirse bugün dünyadaki ülkelerin ve insanların sorunlarını temelde bir kaç başlık altında toplamak mümkündür;
1. Halk dilinde geçim diyebileceğimiz ekonomik sıkıntılar,
2. Terör ve/veya savaş,
3. Temel insan hakları
Aslında üçüncüsü ilk iki maddeyi de kapsar bana göre.
Bütün dünyada yapılan diğer mücadeleler -ki Türkiye'deki terör de dahil- aslında bu baş bela Siyonizm insanlığın gündeminden def edilmeden başarıya ulaşamayacaktır. Zaman zaman dünyanın bazı bölgelerinde sıkıntılar azalsa da bitmeyecektir. Aynen kanser gibi dünyanın bünyesine yerleşmiş bu habis ur temizlenmezse dünyada kimseye barış ve huzur gelmeyecektir.
Siyonizm karşıtı olmanın yahudi düşmanlığı(antisemitizm) olmadığının altını çizmekte yarar var. Zira yahudilik bir ırk olarak da din olarak da baksak temel insan hakkı olarak dokunulmazdır. Bu ayrımı çok iyi yapmak lazım. Nitekim İsrail'de bile anti siyonist insanlar hatta hahamlar dahi olduğunu biliyoruz.
İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve (onlara) şöyle deyin: "Biz, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz." (Ankebut 29/46)

Unutmayalım ki Gazze ve Filistin bütün insanlığın onuru için siyonizme karşı direniyor.

Peyami Bayram
15/11/2012


http://www.youtube.com/watch?v=dlfhoU66s4Y&feature=share

05 Haziran 2012

Bugün 5 Haziran 2012 Salı,

29 Mayıs 2012, yani geçen hafta bugün ailemizin beklenen yeni ferdi dünyaya geldi.

Gün anlamlı bir gündü, mekan da Fatih olunca isim de bu anlamlı güne ve mekana uygun düşsün istedik ve O'na Muhammed Fatih ismini verdik. Biliyorum ki isimle müsemma olması için önce bizim sonra kendisinin çok çaba sarf etmesi gerekecek. Zaten isim vermek biraz da söz vermek gibi değil mi? İdrakinde olan ve onun sorumluluğunu daima hissedenler için. Diğer çocuklarımıza verdiğimiz isimler de bu anlamlandırma ve isimle müsemma olma talep/duası ile verilmişlerdi aslında.
İnsanın hayatı tasavvur, idrak, tahkik ve bu yolda sa'y etmekten ibarettir. Bunların hepsi de hayatı anlamak ve anlamlandırmak düşüncesinden geçer. Yani aslında anlam her şeydir. Anlamsızlık ise hiçliktir. İnsan değerlidir ve anlamlıdır. Çünkü Rabb-ul Alemin ona ruh vermiştir. Ruhun ihtiyacı ise hikmet ve hizmettir. Ebeveyn olarak bütün evlatlarımız için duamız bu yöndedir. İnşaallah  Muhammed Fatih de Allah'ın lütf-u keremine nail olur ve azim ve şevkle hikmete uzanan bir istikamette hizmeti zevkle ifa eden bir ömür geçirir şu fani dünyada.

26 Nisan 2012

Özür ve teşekkür

Özür ve teşekkür


İnsan olmak noksan olmaktır.
Aynı zamanda insan olmak hata yapmaktır.
Belki de bu noksanlıktır hata yapmaya sebep.

İnsan bu durumunu bilmeli ve öncelikle her türlü noksanlıktan münezzeh yaratıcısına sonsuz şükretmelidir.
Sonra anne-babasına daima şükretmelidir. Her ebeveyn teşekkürü hak eder velev ki onlar da insan olmaları hasebiyle noksanları olsa da.
Ayrıca insan ilişkili olduğu her varlığa da teşekkür etmelidir.
Bir bardak su veren de, bir anlık gölgelik yapan da, işveren de, yol veren de, selam veren de, öğüt veren de, gülümseyen de, hediye veren de, arayıp hal hatır soran da, hastayken ziyaret eden de, taziyeye gelen de kısacası her yerde herkese teşekkür gerekir. İnsan yalnızca zalimlerden uzak durmalıdır.
Teşekkürü öncelikle muhatabın yüzüne karşı içten ve samimi bir şekilde ifade etmelidir. Fakat kanımca teşekkürün en güzeli kendi cinsinden olanıdır. Yani size bir selam verenin selamına selamla karşılık vermek gibi iyilik yapana da iyilikle karşılık vermek en güzel teşekkürdür. Dilimizde "teşekkürü bir borç bilirim" sözü belki de bunun için söylenmiştir.


Hatalarımız da biz insanların olmazsa olmazıdır. 
Hatasız olmak ancak Allah'a mahsustur.
Bu konuda da hatalarımızdan ötürü öncelikle Allah'tan içtenlikle af dilemeliyiz.
Fakat hatamız başka bir varlığa yönelik veya başkalarını etkiliyorsa onlardan muhakkak surette özür dileyip, helallik istenmelidir. Muhatap(lar)ından özür dilenmedikçe bu bir hak olarak insanın üzerinde kalacaktır. Bu özür de aynen teşekkür gibi aynı cinsinden olmalıdır. Yani insan bedelini ödeyemeyeceği hatayı yapmamalıdır, yoksa borç üstünde kalır. Bunun için topluma karşı yapılan hata/suçlar kolay telafi edilemez. Savaş, soykırım, işgal ve talan gibi. Aynı şekilde çevreye karşı hatalar da böyledir. Çevre kirliliği, doğayı katletme, doğal hayatı değiştirme gibi suçlar da böyledir.


Şimdi düşünme vakti.


Kendimizi teşekkür edilmeye ve özür dilenmeye layık görmüyor muyuz?


Eğer ben teşekkürü ve özür dilenmeyi hak ediyorsam kesinlikle etrafımdaki herkes en az benim kadar hak ediyordur.


O halde her zaman teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi bilmeliyiz.

13 Nisan 2012

2 Nisan 2012 Pazartesi


Dün sabah 06:15 gibi evden çıktık ve 06:50 de Havalimanı'na vardık. Mücahid'in uçağına tam bir saat vardı. Zaten on-line check in yapmış ve bagajı da yoktu. O'nunla vedalaşıp Kenan ve Abdullah ile beraber doğruca Avcılar'a gittik. Sınav saatine daha çok vardı. Biz orada bir pastanede çay-kahve içerken Mücahid arayıp uçağı kaçırdığını haber verdi. Üzüldük, başka da yapacak bir şey yoktu. Bilet değişikliği yapıp beklemeye başlamış, ama ne bekleme.. Akşam 22:50'deki uçak rötarlarla ancak sabaha doğru hareket etmiş ve saat 7'de ancak Bükreş'e varabilmiş. Yani yaklaşık 24 saatte vardı 1 saatlik mesafeye. Neyse, hayırlısı olsun, bundan da çıkarılacak çok dersler vardır muhakkak.

02 Nisan 2012

31 Mart 2012 Cumartesi


Annen Perşembe ve Cuma gunü işe gidemedi. Artık iyice ağırlaştı. Zaten gelecek haftadan itibaren de doğum iznine ayrılacak. Bu günlerde çok hareketli oldugun için anneni epey endişelendiriyorsun. Ben de böyle zamanlarda seninle konuşuyorum. Beni duyduğunu tahmin ediyorum. Yoksa aramıza katılmak için mi sabırsızlık ediyorsun? Hayır, hiç sabırsızlanma, her şeyi zamanı gelince yaşayacak ve göreceksin hayırlısıyla.
Mücahid ağabeyin üç gündür burada, yarın Bükreş'e dönecek. Belki de onun için bu hareketlilik. Diğer ağabeylerin de O gelince çok sevinçli ve mutlu oluyorlar. Tabii ki annen ve ben de. Ailenin hep bir arada olması çok güzel bir duygu. Hayat elbet yollarımızı ayırır zamanla, bu beklenen ve doğal bir süreçtir. Fakat insan sevdikleri ile birlikte olmak için çabalıyor daima. Şükürler olsun biz birbirini seven ve bir arada olmaktan mutlu olan bir aileyiz. Senin de bu birlikteliğe katılmanı sabırla bekliyoruz. Gece uzaktan bir misafirimiz geldi. Mücahid'in Romanya'dan arkadaşı Kenan. Ben O'nu Bükreş'te tanımıştım. Sabaha karşı geldiği için şimdi Mücahid ile beraber aşağıda yatıyorlar. Bugün onunla ilgileniriz, en iyi şekilde O'nu ağırlarız inşaallah. Yarın da hareketli bir gün olacak. Mücahid gidecek ve Abdullah YGS sınavına girecek insaallah. Mücahid için önümüzdeki günler biraz zorlu bir süreç var, inşaallah hayırlı bir netice alır. Abdullah da bu sınav için ne hedefliyorsa Allah yardımcı olsun. O'nun için hayırlara vesile olması için dua ediyoruz. Hepimizin varacağı yer gittiğimiz yolun dışında değildir. Hepimiz için Allah'tan hayırlı istikamet ve hayırlı akibet niyaz ediyorum.

27 Mart 2012

Başlarken..

Bugün 27 Mart 2012. 
Burada yazmaya başlamamın birinci sebebi yaklaşık iki ay sonra dünyaya gelecek beşinci çocuğumuzdur.
En büyüğünden itibaren 21 yaşında, 19 yaşında, 16 yaşında ve en küçüğü ise 13 yaşında olan dört oğlumun dünyaya geldikleri tarihlerde bilgisayar ve internet kullanımı bu kadar yaygın değildi. Tabii benim yaşım daha gençti. Şimdi dede olunacak bir yaşta beşinci defa baba olmanın garip hisleri içindeyim. Biraz bunu paylaşmak istedim. Ayrıca doğacak bebeğimizle şimdiden buradan bir iletişim kurmayı, onun için bir nevi günlük oluşturmayı düşündüm. Ağabeylerinin böyle bir şansı olmamıştı. O, bu açıdan biraz ayrıcalıklı olacağından herhangi bir kıskançlığa sebebiyet vermeyeceğini de biliyorum sanırım:)


Yukarıdaki resimde ağabeyleri arkadaşları ile beraberler. En küçük ağabey İmran Alperen o zaman henüz yürüyemiyordu.  En büyük oğlumuz Hüseyin Mücahid(resimde soldan ikinci), ikinci oğlumuz Abdullah Furkan(sağdan birinci), üçüncü oğlumuz Taha İbrahim(sağdan ikinci). Şimdi hepimiz beşinciyi, yani ailemizin yedinci üyesini merakla bekliyoruz. Öncelikle sevgili eşim Zeliha'nın bu süreci sağlıkla ve sabırla tamamlamasına yardım etmesi ve sağlıklı ve hayırlı bir neticeye eriştirmesi için Allah'a dua ediyorum.

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...