30 Kasım 2024

Göz boyama oyunu

Birileri "millet",
ötekiler “cumhur”,
başka birileri "halk",
daha başkaları "ümmet",
kimileri de "yurttaş" derken
öyle anlamlar yüklüyorlar ki
bu kavramlara;
deyim yerindeyse
tam bir göz boyama.

Köşe başını tutmaya niyetlenen ya da köşe dönmek isteyen kimseler önce bir senaryo yazmışlar, sonra kendilerine bir rol biçmişler, role uygun bir kostüm ve ağızlarına da bir replik yamamışlar başlamışlar oynamaya. 

Bunu böyle basitçe sıraladık diye bu işler öyle çok da kolay sanılmasın. Bu iş evvela kurnazca işleyen ince bir zeka gerektirir, sonra maharetli bir azim ve elbet bu planın hasılatının toplanacağı münbit bir kitle lazım. İşte her şeyin hem başladığı hem de bittiği yer aslında bu kitle. Veya güruh..

Hakikatte başı kabak, karnı aç, çulsuz ve yalınayak olan bu kitlenin mevcut haline bakmadan vaatlere kanmasıdır esas mesele. Göz boyayıcıların kitlelerin önüne çıkıp da hoş ve aslında boş hayalleri gerçekle karıştırarak anlatması ama kendilerinin makam kapmak ve köşe dönmek olan asıl maksatlarını gizlemesi en büyük hünerleridir.

Modern zamanlarda hile ve göz boyama oyunu pek çok ve oyun izleyenler için bir o kadar da cazip ve eğlencelidir. 

Kağıt para sisteminin bile ne olduğunu, insanlara nasıl bir bir soygun düzeni kurduğunu anlayamadan kredi kartı denilen plastik paraya alıştırıldık. O da yetmedi şimdi fiziksel varlığı dahi olmayan sadece ekranda görünen sanal bir değer değişim aracı oluyor. 

Çık bakalım bu oyunun içinden çıkabilirsen sade vatandaş! 

Ne gariptir ki bu dünya için hiç bir garantisi olmayan, çoğunlukla da mesnetsiz vaatlere aldanırken nedense ölüm gibi mutlak bir hakikatle yüzleşmekten ise bir hayli kaçınırız. Oysa ki ölümden sonra görülecek bir hesabın gerçekleşme ihtimali yarı yarıya bile olsa daha çok ciddiye alınması gerektiğini akıl etmeli değil miyiz? 

Varsa eğer ebedi bir hayatın huzuru yerine şimdi ve buradaki görece kısacık hayatın ham hayallerine umut bağlamak nedense hep daha cazip geliyor biz insanlara. 

Gel de anlat bunu hangi sahile varacağını umursamadan gönüllü olarak hedonizmin kayığına binmiş, modernlik hevesine kapılmış, bir lokma ekmek için kapitalizmin kıskacına düşmüş zavallı insana..

Mezara birer birer defnedildiğimiz gibi yaşadığımız hayatın hesabını da tek başımıza ve hiç bir yardım alamadan vereceğiz. 

Ne diyeyim ki; anlatması anlamaktan çok daha zor.

Ah, kendime bunu anlatabilsem kafi. Zannımca başkalarının da en az benim kadar aklı vardır zahir geçici menfaatlerin kalıcı değerlerden daha fazla öne çıktığı bu dünyada!

Peyami Bayram
26 Kasım 2024
Arnavutköy, İstanbul








23 Kasım 2024

Kimlik ve kişilik

İnsanlar birbirlerini ilk başta kimlikleriyle tanır. 

Karşısındaki kimdir, adı ve sanı nedir, ne işle meşguldür, nerelidir gibi bir insanın genel kimlik bilgileriyle tanış olunur ilk önce. Muhatabın ilk baştaki kimlik bilgileri gerekirse ve ilişki uzarsa zaman içinde detaylanır. Aile, yakın çevre, ilgi alanları, geçmişi ve daha pek çok bilgi kişiye olan ilgi ve merak seviyesine göre karşılıklı olarak birbirine aktarılır. Samimi dostluklar da bu aşamadan sonra başlar genellikle. Çoğu kişi için bu yolla elde edilen kimlik bilgileri yeterli görülür, hele bir de ortak tanıdıklar ve ortak değerler olması ilişkide güven boyutunu da önemli ölçüde halleder.

Lakin ilişkilerde ilk anda fark edilemeyen kimlikten çok daha önemli bir şey vardır; o da kişiliktir. Kişilik veya şahsiyet dediğimiz şey kimlikten tamamen bağımsız, oldukça karmaşık ve derin bir yapıdır. Bunun içine huy, mizaç, karakter ve ahlak gibi insanın içinin dışına yansıması olan duruş ve davranışların tamamı girer. Bunlar kişinin ailesinden, yaşadığı toplumdan, aldığı eğitimden, içinde bulunduğu ruhsal halden, yaşadığı travmalardan, inançlarından ve daha pek çok şeyden ona yansıyanlardır, veya onun bu sayılanları dışarıya yansıtma biçimidir. Nitekim insanlar bir örnek fabrikasyon ürün değillerdir, her insan tıpkı parmak izleri gibi birbirine çok benzer fakat bambaşka birer kişilik sahibidirler.

İnsanlar çoğunlukla birbirlerini  kimlikleri üzerinden tanır, bilir, yargılar ve hatta onun hakkında hüküm verirler. Halbuki asıl olan bir insanın kişiliğidir. Ve çoğunlukla kişilik kimliğin arkasında kalır, bu da muhatabını yanıltır. 

İnsan ilişkilerinde kişiliğin kimlikten daha önemli olduğunu hemen herkes bilir. Fakat bazen menfaatler, bazen zorunluluklar, bazen ön yargılar ve bazen de önem atfetmemekten dolayı ilişkilerde kimlik kişiliğin önüne geçer.

İyi ve tutarlı bir insani ilişki için muhatabın kimliğinden ziyade kişiliği önemsenmelidir. Bunun için insanların kişilikleri hakkında kanaat edinmek için para alışverişi yapmak, birlikte yolculuk yapmak, beraber yiyip içmek, emanet alıp vermek, beraber eğlenmek gibi farklı ilişki türleri muhatabı tanımak için oldukça faydalıdır. Ayrıca iyi gözlem yapanlar için insanların giyim kuşamı, konuşma tarzı, gülmesi, oturuşu, yürüyüşü, öfke hali, sevinç ve hüzün hali ile varlık ve yokluktaki tavırları da kişilik yapısı hakkında pek çok ip ucu verir.

Her şeye rağmen insan bir muammadır ve kalbinin içinde kim bilir ne sırlar gizlidir. Sadece bir insanı bile tam anlamıyla tanıyabilmek için bazen bir ömür yetmeyebilir. 

İnsan için en iyi şey kendini bilmek ve mutlaka haddini bilmektir.

Peyami Bayram

17 Kasım 2024

Arnavutköy, İstanbul 


PUT VE PUTÇULUK

Türkçe’ye put şeklinde geçen ve aslı Buddha ismine dayanan Farsça but kelimesi “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” diye tanımlanır. Batı dillerinde putun karşılığı olarak kullanılan idol “görünüş, şekil” anlamında eidos kelimesinden türetilen eidolondan gelir. 

Hiç düşündünüz mü gerçekten nasıl bir Tanrı’ya inanıyor ve neye/nelere kulluk ediyorsunuz? Evet, hemen buna itiraz edip, “bu nasıl bir soru böyle” diyeceğinizi biliyorum. Bu suali ilk önce kendime yönettiğimi de belirtmek isterim. Kendimizle ve dostlarımızla hakikati konuşmayacaksak hiç konuşmayalım. 

Yaşantımıza şöyle bir bakıp da “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan sûret veya heykel, tamamen veya kısmen bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ibadet konusu haline getirilmiş maddî obje, Allah’tan başka ilâh edinilen nesne” tanımına uyan neler olduğunu tespit etmeliyiz.

Burada da karşımıza ilah kavramı çıkıyor. Bu kavramı anlamadan zaten inandığımızı iddia ettiğimiz Allah’ı da tam olarak anlamamış ve zihnimizde doğru bir yere oturtmamış oluruz. Dolayısıyla Allah gönlümüzde de yeterince ve olması gereken yere yerleşmemiş olur.

İlâh kelimesinin sözlükte “tapınmak, kulluk etmek” anlamına gelen ulûhet (ilâhet, ulûhiyyet), “hayret etmek, gönülden bağlanıp sığınmak” mânalarındaki veleh (eleh) veya “gizli olup duyu idrakinin üstünde bulunmak” anlamındaki leyh kökünden türemiş olabileceği kabul edilir. Buna göre ilâh “tapınılan, yüceliği karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılıp sığınılan, duyularla idrak edilemeyen varlık” demektir.

Şimdi bir daha bakalım zihnimizde ve gönlümüzde yer verdiğimiz yegane ilah, tapındığımız, yüceliği karşısında hayrete düştüğümüz, gönülden bağlanıp sığındığımız, duyularla idrak edilemeyen tek varlık Allah mı? Yoksa somut veya soyut başka varlıklara da benzer nitelikleri atfediyor muyuz?

Put ve puta tapıcılık insanın olduğu her zaman diliminde ve her coğrafyada olmuştur ve olagelmektedir. Ne tarih öncesi, ne islam öncesi ne de ötekileştirme yapılarak farklı kimlikler ve inanışların içinde bulunduğu bir durum değildir.

Zaten en büyük tehlike de insanın kurtulmuştuk düşüncesi ve onun getirdiği konfordur.

Allah’ın son nebisi Hz. Muhammed içinde yaşadığı toplumun fertlerine “la ilahe illallah(Allah’tan başka ilah yoktur) deyin ve kurtulun” derken hangi kurtuluştan söz ediyordu? 

Bu bir davetti elbette ama kimi, neye davet ediyordu bunu çok iyi anlamak şart. Yoksa neye ve nasıl inandığımızı bilmeden hasbelkader kendimizi içinde bulunduğumuz bir tarih kesimi, bir coğrafya ve bir ailenin ferdi olmakla kurtuluşa erdiğimizi sanarak en büyük tuzağa düşmüş oluruz.

Peyami Bayram

23 Kasım 2024

Harbiye, İstanbul






16 Kasım 2024

Neden yazıyorum?

İnsanoğlu için iletişim belki de nefes alıp vermek, yiyip içmek ve sair temel gereksinimlerinden biridir. Kendi derdini anlatmak için, başkalarını tanımak için, aile, eğitim, ticaret, sanat, hukuk ve kısacası hayatın her alanı için iletişim olmadan insanın ne bireysel ne de toplumsal hayatı devam edemez. 

İletişim bilindiği gibi temel olarak sözlü, görsel, işitsel ve yazılı iletişim şeklinde olabilmektedir. İnsanoğlunun yazıyı icadından beri yazı yoluyla iletişim tarihin, bilimin, sanatın, kültürün, medeniyetin ve dinlerin ana kaynağı olagelmektedir. Her ne kadar günümüzde teknolojinin gelişmesi görsel ve işitsel iletişim vasıtalarını öne çıkarmış olsa da yazının önemi hep önde olmaya devam edecektir. 

Yüzyıllardır Herodot tarihi okunuyor, Dede Korkut masalları hem sözlü hem basılı nesilden nesile aktarılıyor, Aristo’nun, Eflatun’un, Da Vinci’nin, Victor Hugo’nun, Tolstoy’un, Evliya Çelebi’nin, Gazali’nin, Farabi’nin, İbn-i Sina’nın eserleri yeryüzündeki yüzlerce dilde binlerce nüsha basılmaya devam ediyor. Keza dünyanın en çok okunan kitapları olan Kur’an-ı Kerim ve Kitab-ı Mukaddes de hâlâ yeryüzünde en çok dile tercüme edilen ve basılan kitaplardır. 

Kısacası insanlık yazarak ve okuyarak bu günlere gelmiştir. Her türlü bilim, sanat, felsefe ve daha pek çok şey yazıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Dahası tarih araştırmalarının da en önemli nesnesi yazılı materyallerdir. 

Şu an bu yazıyı dijital bir ortamda yazıyorum, fiziksel olarak bu yazı evrende bir yer işgal etmiyor. Belki de bu ve bunun gibi dijital verilerin tamamı bir gün yok olacaktır. Bunların fiziksel olarak basılı hale getirilmesi bu yüzden ayrıca önem arz etmektedir. 

Yazının başlığındaki soruya dönecek olursam benim yazı yazmam öncelikle kendime notlarımdır, sonra yaşadığım çağın insanlarına ve özellikle birinci dereceden aile ve yakın çevremle kalıcı bir iletişim kurma çabasıdır. Günlük hayatta söylediklerimizi, konuştuklarımızı ve en önemlisi çoğunlukla hissiyatımızı birbirimize derli toplu aktaramıyoruz. Veya bu benim için böyle diyebilirim. Bu sebeple içimden geçenleri, gözlemlerimi, tecrübelerimi ve belki de bazen yanılma ihtimalim çok da olsa öngörülerimi paylaşmak için yazmayı, yazarak iletişim kurmayı seviyorum. Ayrıca yazının kalıcılığı ve gerek şimdiki zamanda gerek gelecek zamana aktarılabilirliğini de ciddiye alıyor ve belki bu anlamda yazmayı üzerime bir vazife olarak da görüyorum. Bu kendimi veya yazdıklarımı önemli gördüğüm anlamına gelmez. Sade ve basit bir yaşamı olan her insanın bu evrende bir iz bırakılabileceğine inanıyorum. 


Peyami Bayram 
16 Kasım 2024
Çemberlitaş, İstanbul 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...