20 Aralık 2023

Yine eğitim

Bu eğitim sistemi, pardon sistemsizliği ile ne ekonomi düzelir ne de sosyal hayat.
Acilen mesleki eğitime yönelmeli. 
4+4 veya 4+4+4 gibi saçmalıklarla ve imam hatip sayısı artırmak gibi sadra şifa olmayan projelerle çok vakit kaybettik. 
Paki, Afgan neyse Çinli dolacak yakında ülkemiz.

Irkçı değilim, farklılıklarla bir arada yaşamanın bir zenginlik olduğunu da çok iyi bilirim. 

Bahsettiğim durum bundan çok farklı.

Berberinden beyaz eşya servisine, sanayideki tornacıdan çiftçisine, kunduracısından inşaat işçisine kadar bütün sektörlerde çırak veya ara eleman bulunamıyor. Bu gidişle bazı meslekler ya yok olacak veya o bazılarının beğenmediği göçmenlerin eline geçecek tamamen. 

Aman çocuğum okusun. Diploması da olsun. Hatta yüksek lisans da yapsın diyerek arabasını, arsasını satan anne babalar da “oğlum/kızım işsiz” “kadro bekliyorlar” “mülakatlarda torpilin yoksa şansın yok” diye boş lakırdılarla yakınsın dursunlar. 

Ha, bu arada her ilimize üniversite açtık ya. Çok büyük iş başardık bravo ülkemizin yöneticilerine.
YÖK YÖK sakın kızmayalım ilçelerde de yeterli miktarda ne işe yaradığı belli olmayan meslek yüksek okullarımız da var. Halkımız istedi devletimiz götürdü hizmeti. Ne güzel değil mi?

Bir de o çok havalı sözde vakıf aslında ticari olan özel üniversiteler var. Mezun olan çocuklar bir iş sahibi olabiliyor mu bilinmez ama o okulların sahipleri iyi para kazanıyor ki sürekli her apartmana bir üniversite tabelası asılıyor. Neyse, bu da ekonomiye bir katkı zahir. Bakın öğrenci sayısı artınca işsizlik rakamları azalıyor, o okullara ödenen paralar, okullarda istihdam edilen hoca ve diğer personel, öğrenci yurtları, evleri, servis araçları, kafeler, kırtasiyeler vs vs. Ya sonra?

Sonrasını yukarıda ilk başta yazdım. 

Herkes kendi ailesini ve çocuğunu kurtarmaya baksın. Benden söylemesi. 

Herkese sağlıklı ve neşeli hafta sonları. 

Peyami Bayram
9 Aralık 2023
Arnavutköy, İstanbul

Eğitimin sistemi/sistemsizliği

Ne 4+4, ne de 4+4+4, mesele eğitim sistemimizin çocuklarımızı gerçek hayata hazırlamada çok ama çok yetersiz kalmasıdır. 

Adeta eğitim kasıtlı olarak ihmal ediliyor veya bu şekilde nesiller heba edilmek isteniyor. 

Benim önerim;

1. Her dersin bir hocası olmalı ve öğrenci o derste yeterli seviyeye gelinceye kadar, yani hocadan icazet/yeterlilik alıncaya kadar o derse devam etmelidir. Yani sınıf geçme, yıl tamamlama değil alınan derslerde başarılı olmak esasına göre bir sistem kurulmalıdır. Bir talebenin aynı anda kaç ders alabileceği talebenin isteği/talebi, kapasitesi ve imkanlar nispetinde hocaları, uzmanlar ve ailenin ortak kararı ile belirlenmelidir. 

2. Kesinlikle her öğrenci istidadına uygun alanda eğitim almalıdır. Yani herkese aynı sürede aynı dozda ve aynı usulde eğitim verilmemelidir. Ve her eğitim mutlaka uygulamalı yapılmalıdır. 

3. Başarı ölçümü alınan eğitimin bilfiil uygulanması ile yani hayata intibakı esas olmak üzere tespit edilmelidir. 

4. Herkes her işi yapmayacağına/yapamayacağına göre her talebe de her şeyi bilmek, öğrenmek mecburiyetinde tutulmamalıdır. Balıklar uçmaya, kuşlar da yüzmeye zorlanmamalıdır. 

Aslında böyle sadeleştirilmesi ve güncel hayata adapte edilmesi durumunda eğitim daha verimli olacağı gibi çok da zevkli hale gelebilir. Dolayısıyla;

- eğitim için verilen emek boşa gitmez, 

- eğiten, eğitilen ve ebeveynler azami tatmine ulaşır,

- işgücü piyasasında dengeler yerine oturur, her sektöre uygun evsafta ve yeterli sayıda eleman yetişir, emekte ücret adaleti de sağlanır,

- işsizlik asgari düzeye düşer, belki hiç işsizlik olmaz,

- tarım, hayvancılık, inşaat, sanayi, maden, hizmet sektörü ve daha pek çok alanda üretim artar.

Bunlar benim acizane gözlemlerim. Onca uzman ve bilim insanları ne derler bilmem ama ben çocuklarımız için kafamı çok yoruyorum ve maalesef gördüklerim bana gelecek adına pek az ümit veriyor. Eğitim diye çok fazla kaynak(enerji, işgücü, malzeme ve en önemlisi zaman)israf ediliyor. 

Bu konuda düşüncesi olanlar yorum yaparsa sevinirim.

Herkese selamlar ve saygılar.

Peyami Bayram

7 Aralık 2023

Arnavutköy, İstanbul 

Yağmur


Gökte toplanan sular
Bakar üstümüzden bize 

Ağlar halimize 

İner damla damla

Süzülür için için

Yeryüzünü sular

Türlü nimetler için..


Alem bir insan

İnsan bir alem

Öyle alelâde değil

İnsan olunca bir Âdem

Dökülen yapraklar gibidir 

Gözlerden akan yaşlar 

Vuslatın zirvesidir

Kaynağı kalpteki pınarlar..


Yağmur yüklü bulutlar

Sanki içindedir hisli yüreklerin

Kim bilir ne söyler

Ne diler

Semaya açılan eller

Hangi kirinden arındırır

İblisi kıskandırır 

Göz pınarından akan seller..


Peyami Bayram

20 Aralık 2023

Arnavutköy, İstanbul 


08 Aralık 2023

BİR KUŞ MASALI



Yavru kuşun en büyük dileği uçsuz bucaksız göklerde özgürce kanat açıp uçmaktı. Başka bir şey istemezdi hayatta. 
Karnını doyuracak bir şeyler her yerde bulunurdu nasıl olsa. 
Bu küçük kuş da diğer bütün kuşlar gibiydi, onun da iki ayağı ve iki kanadı vardı. . 
Annesi ve babası vakti gelince uçacağını söylüyorlardı ona sürekli. Fakat bizim yavru kuş onların bu söylediğine inanamıyordu. İnanmaktan öte söylenenlere bir anlam da veremiyordu. Zira anne ve babası bu yaşa gelmiş hala uçabilmiş değillerdi. 
Vadideki diğer kuşlar gibi onlar da daima koşturmaca içindeydiler. Avlayacak bir şeyler varsa onları yakalama, yoksa da buldukları çer çöpün içinden yenilebilecekleri seçip karın doyurma derdindeydiler. Kuş oldukları ve kanatları olduğu halde neden uçmadıkları veya uçamadıklarını hiç konuşmazlardı.


Bununla beraber sürekli uçmaktan bahsediyorlardı tıpkı diğer komşu ve akrabaları gibi.


Neden sürekli uçmaktan bahsederlerdi ki? Üstelik uçmak için gayretli bir çabaları ve kararlı bir tutumları da yoktu. Filhakika bu vadideki bütün kuşlar böyleydi.


Bir de  geçmiş atalarının uçma hikayelerini bol ve abartılı anlatır, onunla gururlanırlardı. Bizim yavru kuş bu hikayelerde anlatılan kuşlarla aynı cinsten olduğuna inanamıyordu bir türlü. Öyle ya; geçmiş nesillerdeki kuşlar öyle güzel uçmuşlarsa neden şimdi bu vadide yaşayan hiç bir kuş uçmuyordu, uçamıyordu? Ya anlatılanlar doğru değildi ya da başka bir şey vardı onun bilmediği, anlamadığı.


Vadide yaşayan bazı kuşlar ise vadiye yakın yamaçlarda yaşayan kuşların uçtuklarını söylüyordu. Aslında vadide yaşayanlar oraya çıkamadıkları için bu da geçmiş nesillerle ilgili hikayelere benziyordu. Belki de yamaçta yaşayan kuşlar vadide yaşayanlara oranla daha yüksekte olduklarından ve onların yaşadıkları yerler tepelerin zirvelerine daha yakın olduğu için vadidekiler onların uçtuğunu zannederek öyle söylemekteydiler. Yamaçta yaşayanların uçtuğunu da bizzat gören olmamıştı nitekim. 


Çok nadiren de olsa gökyüzünde yükseklerde uçan bazı kuşlar görülürdü. Ancak bu görülen kuşların vadide ve yamaçta yaşayanlarla aynı cinsten olup olmadığını dahi anlamak imkansızdı. Çok yüksekten uçtukları için gözle görüp tanımak mümkün olamazdı. Zaten bu vadideki kuşların hangi biri kaldırıp kafasını semaya bakardı ki? Hepsinin kafası yerde sürekli yem aramakla meşguldü. Çok nadir de olsa bazı kuşlar semaya baksa da hiç birisinde uçuş tecrübesi olmadığından havada süzülen kuşların kendi cinslerinden olup olmadıklarını anlayamazlardı.


Bütün bunlarla beraber bizim yavru kuş uçmayı kendisine en büyük hedef haline getirmişti. Her yattığında rüyalarında kendisini masmavi göklerde özgürce uçarken görüyordu. Zaman zaman annesi ve babası da ona uçarken eşlik ediyorlardı fakat çoğunlukla yalnız uçuyordu. Rüyalarında yaşadığı bu doyumsuz hazzı hayatta da yaşamak için bütün gün kanatlarını açıp kapatıyor, nefesini geliştirmeye çalışıyor ve sürekli uçmak için kendini yukarı doğru zıplatıp duruyordu. Onun bu durumu bir çok arkadaşına oldukça saçma geliyordu. 


Yavru kuş kendi başına kalıp ne zaman uçuş denemelerine başlasa çoğu zaman arkadaşları başına toplanırdı. Böyle durumlarda her kafadan bir ses çıkıyordu;

"Ne yani bu vadideki bunca kuşun içinde senden başka uçacak mı kalmadı?"
"Sen mi uçacaksın? Şu haline bakmaz mısın?"
"Eğer uçabilseydi benim babam uçardı, o çok çalışkan bir kuştu."
"Bırak sen bu uçma merakını, ne gerek var kendini yormaya, herkes gibi yaşasana!"
"Uçmak eski nesilde kalmış, kendini boşa yorarsın!" 
"Bu vadide nesillerdir yaşayıp gidiyoruz, burada hepimize yetecek yem de var, sen ne bulacaksın göklerde?"

Yavru kuş bunların hiç birini duymazdan gelerek her gün daha bir azimle uçma talimine devam ediyordu.


Aslında annesi ve babası da onun bu yaptıklarına bir anlam vermiyorlar ama onun kalbi kırılmasın, gücenmesin diye müdahale etmiyorlardı.


Günlerden bir gün babası yamaçtaki kuşların yanına gitmeye bir yol olduğunu söyler bizim yavru kuşa. Belki yavrusunu o yamaca gönderirse bir ihtimal orada uçabilirdi. Nitekim onlar da bazıları gibi yamaçta yaşayan kuşların uçtuklarına inanıyorlardı. Babası çok zor olsa da kendisinin cesaret edip gidemediği yere büyük bir cesaretle ve özveriyle yavru kuşu göndermeye karar vermişti. Ancak annesi yavru kuşundan ayrılmak istemiyordu, onun başına bir şey gelmesinden endişe ediyordu. Çünkü yamaca gidebilen çok az sayıda kuş vardı ve hiç biri de vadiye bir daha asla dönmemişlerdi. Yamaçta yaşamanın getirdiği ayrıcalık mıdır, geri dönmenin utancını yaşamamak için midir bilinmez ama gidip de dönen olmamıştı bugüne kadar. 

Yavru kuş heyecanlanmıştı duyduklarına. Ne de olsa uçmak için bir fırsat, bir yol, bir imkan arıyordu sürekli. Belki bu onun için bir dönüm noktası olacaktı. Çok heveslenmişti, bunu kaçırmak istemiyordu.


Ve uzun tartışmalar sonunda ayrılık vakti gelmişti. 

Yavru kuş anne ve babasıyla vedalaşıp çıktı sonu bilinmez yolculuğa. Bu yolculukta başına her şey gelebilirdi. Bir daha dönmesi neredeyse imkansızdı. Ardına son bir kez baktı, annesinin o andaki yaşlı gözleri hayatında bir daha silinmeyecek bir iz bırakacaktı. Fakat o ileri baktı ve bir de göklere, sonra yürüdü gitti.


Babasının büyük bir gizlilik içinde gösterdiği yoldan çıktı yolculuğa. O andan itibaren sırlarla dolu bir o kadar da zorlu yamaç yolculuğu başladı. Yolculuğa çıkarken yuvasından zihnindeki hatıraları hariç hiç bir şey almadı yanına. Yolculuğun ilk adımı yalnız ve yalın başladı böylece.


Yolculuk çok da uzun sürmedi. Aslında epeyce uzak gözüken yamaç pek de uzakta değilmiş. 


Yamaca ulaştığında yavru kuş merakla her yanı ve her şeyi inceden inceye gözden geçirdi. Neydi burayı doğup büyüdüğü vadiden farklı kılan şey?  

Buradaki hayatın vadideki yaşamdan farkını anlamaya çalışıyordu. 


Yamaçta ilk gördüğü şey, daha doğrusu göremediği ise burada uçan bir tek kuş yoktu! Bu durum ona oldukça garip geldi. Vadide iken buradaki kuşların hepsinin uçtuğu söylenmesine karşın yavru kuş yamaçta bir tane bile kuşun uçtuğunu görmüyordu. Bütün kuşlar vadideki gibi yürüyorlardı. Bir farkla; burada çok iyi bir düzen vardı ve karmaşa yoktu. Sonra "belki de benim buraya geldiğim vakit bunların uçma saati değildir" diye düşündü.


Kalacağı ağaç kovuğu da vadidekinden pek farklı değildi. Olsun, nasıl olsa günü gelince uçmaya başlar ve ağaçların üstünde, tepelerin doruklarında, kayalıkların zirvesinde kendisine çeşit çeşit yuvalar yapacaktı. Şimdi bugünün yorgunluğunu atmak için bir an önce yatıp dinlenmeli..

Sabahın ilk ışıkları ile beraber daha önce hiç duymadığı bir kuş sesi ile uyandı. İşte bu çok hoşuna gitti. Burada farklı şeyler yaşamaya başlıyordu işte. Sonradan öğrenecekti bunun her sabah yamaçtaki kuşları kaldıran özel bir kuş olduğunu..


Dışarıdaki koşturmacayı görünce o da derhal uyuduğu kovuktan dışarıya fırladı. O da ne? Dışarıda gördükleri yavru kuşu çok şaşırttı.Akşam karanlığında görememişti. Meğerse oradaki bütün kuşlar kendisi gibi birer ağaç kovuğunda sabahlamışlardı. Uyandıran kuşun sesiyle bütün kuşlar birer kovuktan çıkmış açık alanda toplanmaya başlamışlardı.


Bugün ilk günü olduğu için çok heyecanlıydı bizim yavru kuş. İçindeki coşku ve merakla bütün kuşların toplandığı yere doğru yöneldi. İki yaşlı kuş orada bütün kuşları bir hizaya dizip derhal harekete geçmelerini istiyorlardı. Yavru kuşu görünce onun da diğer kuşların arasına girmesini söylediler. Yavru kuş da hemen diğer kuşların arasına katıldı. 


Şimdi hepsi bir hizaya dizilmişlerdi. Tecrübeli yamaç kuşlarının liderliğinde meydanı dolduran bütün kuşlar hep birlikte meydanda bir uçtan bir uca defalarca gidip geldiler. Bu hareketleri esnasında ağaçlardan dökülen veya rüzgarla başka yerlerden savrulup gelen çer çöp ne varsa hepsini yediler. Tecrübeli yamaç kuşları yiyecek bir şey olmasa dahi gagalarıyla yere eğilip kalkmalarını, yeri didiklemelerini söylüyorlar ve bunu sık sık yüksek sesle tekrar ediyorlardı.


Yavru kuş çok yorulmuştu. Diğer kuşlar da çok yorulmuşlardı. Bir an önce bu işin bitmesini istiyorlardı fakat hiç biri ses çıkaramıyordu.


Sonunda bir sesle hepsi durdu. Şimdi tekrar hizaya geçmeleri istenmişti.

Bütün kuşlar yorgun argın tekrar hizaya girdiler.

İşte ne olduysa o toplanmada oldu. 


Tecrübeli kuşların yanında daha irice ve daha yaşlı gözüken bir başka yamaç kuşu başladı konuşmaya.


"Hepiniz farklı vadilerden buraya gelmiş kuşlarsınız. Sizler seçkin kuşlarsınız, uçmak sizin hakkınız. Burada uçmayı öğrenecek ve bütün kuşlara da öğreteceksiniz. Vadideki hayatınızı buraya taşımayacaksınız. Orada öğrendiklerinizi unutun, her şeye burada sil baştan başlayacaksınız. Burası seçkin ve asillerin yurdudur. Hepiniz asil bir kuş olarak bir gün mutlaka uçacaksınız."


Bu sözler yavru kuşu daha da heyecanlandırdı. Evet, tam da istediği olacak ve uçma hayalini gerçekleştirecekti.


Sonrasında başlayan eğitimler de kendisinin daha önceden vadideyken yaptıklarından başka bir şey değildi. Hiç dert etmedi bunu, hatta herkesten çok çalıştı ve hep başarı üstüne başarı kazandı. Bütün çabası bir gün uçabilmekti. Bunun için her türlü yorgunluğa katlanıyordu.


Günler geçti, aylar geçti bizim yavru kuş bir tane de olsa uçan bir kuş görmedi. Evet uçmaktan çok söz ediliyordu. Yaşlı lider kuşların her konuşmalarında hep uçmaktan, uçmanın faziletlerinden, uçan kuşların ne kadar yüce bir iş başardıklarından bahsediyorlardı. Yamaçtaki diğer kuşlar da bu söylevlere öyle inanmışlardı ki kendi aralarında da aynı sözleri tekrar edip duruyorlardı.


Bizim yavru kuş bu duruma hiç anlam veremiyordu. Buradaki kuşlar da tıpkı vadidekiler gibi iki ayakları üzerinde yürüyor, yemlenmek için gagalarını yerde buldukları yeme uzatıyorlardı. Kanatları, ya kanatları? Yavru kuş hep bunu düşünüyordu. O rüyalarında gördüğü uçsuz bucaksız göklerde süzülüp uçarken açtığı kanatlar. O kanatlar sırtında taşıdığı bu kanatlar değil miydi? Neden hem vadidediler hem de yamaçtaki kuşlar bu kanatlarını hiç kullanamazlar buna bir türlü akıl, sır erdiremiyordu yavru kuş.


Bir gün bir arkadaşıyla etrafta gezintiye çıkmışlardı. Arkadaşı ona "sana bir sır vereyim mi?" dedi. Yavru kuş aylardır ailesinden ayrılıp geldiği bu yamaçta ilk defa heyecanlanmıştı "evet, tabii ki, nedir o sır?" diye merakla sordu. "Gel benimle" dedi arkadaşı ve yamacın yukarısına doğru koşmaya başladı. "Ama oraya gitmemiz yasak değil mi?" diye endişe ve aynı zamanda merakla seslendi arkasından bizim yavru kuş. Arkadaşı kararlı bir şekilde ve yüksek sesle "evet, biliyorum, unutma ki bu riski göze alamazsan hiç bir zaman uçamayacaksın!" diyerek koşmaya devam etti. Yavru kuşun merakı iyice arttı. Ama aynı esnada korkusu da arttı. Bir yandan arkadaşının peşi sıra koşuyor bir yandan da heyecanla mı yoksa korkuyla mıydı bilinmez kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Bir yandan da vadideki hayatını, sonra uçabilmek için verdiği mücadeleyi, rüyalardaki uçuşlarını, vadiden yamaca yolculuğunu ve sonra yamaçtaki hayal kırıklıklarını düşünüyordu. Evet, buraya, yamaca geleli beri belki de ilk defa birisi ona uçmakla ilgili ham hayal ve kuru bir konuşmadan öte gerçekten heyecan verici şeyler söylemişti. Bunları düşünürken koşarak arkadaşının ardından yasak bölgeye geçti. 


Bu noktadan itibaren korku ve heyecanın birbirine karıştığı duygular zirveye çıkmıştı yavru kuşta. Kalbi öyle atıyordu ki adeta yerinden çıkacak gibiydi. Ayaklarında da hiç derman kalmamıştı. Nihayet arkadaşına yetişti. Aralarında bir kaç adım kalmıştı.


"Gel" dedi önden giden arkadaşı "artık zirvedesin, bundan ötesi özgürlük" dedi.

Şaşkın bir şekilde "nasıl yani?" diyebildi hem yorgunluk hem de karmaşık duygulardan bitkin bir halde olan yavru kuş.

Yavru kuş duyduklarına bir anlam veremiyordu. "Ne zirvesi, ne özgürlüğü, nasıl yani?" derken bir kaç adım daha atıp arkadaşının yanına yaklaşınca gerçekten bir zirvede olduklarını gördü. Aşağıya doğru yamaç ve daha aşağıda dümdüz ova gözüküyordu. Bu çok harika bir manzaraydı. İlk defa gördüğü bu manzaraya hayran kaldı. Bakmaya doyamıyordu. Bütün yorgunluğu geçmişti.


"Zirve tamam, çok güzel, harika görünüyor" diyerek duygularını ifade ederken "peki, ya özgürlük?" deyiverdi.

"Yasak bölgeye geçmek ve zirveye çıkmakla özgürlüğe kavuştun işte, manzaranın tadını çıkar" derken gülümsüyordu ve hemen ilave etti "yetmedi mi bu kadar özgürlük sana?"

"Manzara gerçekten müthiş, çok etkileyici, ama ne bileyim işte, belki de uçabileceğimi düşünmüştüm. Hani öyle bir laf etmiştin ya?" dedi yavru kuş merakla ve kuşkuyla karışık.

"Bundan sonrası sana kalmış" dedi arkadaşı bilgece bir tavırla.

"Yani?" diyekaldı yavru kuş.

"Bak bu güzel manzaraya, bir de şu uçsuz bucaksız masmavi semaya. Sonra bir de kendine bak, sende olanlara" derken kanatlarını işaret ediyordu yavru kuşun.

"Nasıl yani?" diyebildi şaşkın ve çaresiz bir edayla yavru kuş.

"Evet, tam da aklından geçtiği gibi, tam da rüyalarındaki gibi"

"Yani?"

"Yani, sen bir kuşsun ve senin uçmak için kanatların var. Unut bütün herşeyi. Sana öğretilenleri, ve sana öğretilmeyenleri ama senin hissettiklerini düşün, bir de sık sık gördüğün rüyalarını hatırla!"

Bunları duyunca yavru kuşun tıpkı rüyalarındaki gibi uçmak geldi içinden. Ayakları titriyordu korkudan ama içindeki uçma arzusu onu uçurumun kenarına kadar getirdi. Arkadaşı öylece izliyordu onu. Evet, tıpkı rüyalarındaki gibiydi. Rüyasında da böyle yüksek yerlerde geziyor, uçuyor da uçuyordu. Şimdi nasıl olacaktı? Artık buraya kadar gelmişti, olan olmuştu, bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Korkuların geride kalması gerektiğini umudun peşinde koşmaya devam etmesi gerektiğini düşündü. Ve buna ailesinden ayrılırken nasıl inandıysa öylece inandı. Bu inancı bütün benliğini kapladığı anda kanatları kımıldamaya başladı. Bu harika bir şeydi, buna kendisi de hayret etti. Artık vakit gelmişti. Arkadaşını geride bırakarak kanatlarını açtı ve kendini boşluğa bıraktı. 

Aman Allahım, bu ne müthiş bir his, bu ne muazzam bir duyguydu böyle. Rüyada gibiydi adeta. 

Hayır, hayır o defalarca gördüğü rüyalarda bu kadar haz almamıştı. 

Bu gerçeğin ta kendisiydi. 

İşte özgürlük buydu. 

Bundan daha güzel bir şey olamazdı.

Artık o gerçekten uçsuz bucaksız göklerde kanat açıp uçan bir kuştu.


Ona artık herkes HÜRKUŞ diyecekti.


Bir yandan doyasıya uçuyor, bir yandan da avazının çıktığı kadar haykırıyordu;

HÜRKUŞ

HÜRKUŞ

BEN BİR HÜRKUŞUM..


Peyami Bayram

8 Aralık 2023

Arnavutköy, İstanbul














03 Aralık 2023

Arayış



Bir İbrahim olasım vardı;
ateşlere dalan..
Bir Musa olaydım; 
önünde deniz yarılan..
Bir İsa olsam;
ölü ruhları uyandıran
Bir Muhammed gibi;
Yaradan Rabbin adıyla okuyan..

Bir yerlerden başladım hep yarıda kaldı,
Nefsim her defasında aklı esir aldı.

Gözüm sürekli kuytuda bir günah arar,
Kaçtım, sığındım Rabbime tekrar ve tekrar.

Günler, aylar geçti içim huzur bulmadı,
Yaban elde sorularım cevap bulmadı.

İçimdeki ıssızlık sadık bir dost arar, 
Döşüme sıcak bir nefes olacak kadar. 

Mushafta buldum hakikatin izlerini,
Bütün nebi ve resullerin özlerini.

Dua ile yere serilir gökler,
Secde ile göğe yükselir yerler.
Yüreği Rahman'a teslim ederler;
İblise korkudur kahraman erler..

Peyami Bayram
3 Aralık 2023
Arnavutköy, İstanbul 

22 Kasım 2023

..mış gibi yapmak yerine sahici olmak


İnsan her sabah uyandığında zaman ve mekan algısı otomatikman çalışmaya başlar.  Normal bir insan günlük rutinlerini yerine getirerek güne başlar.

Bazı insanlar için günlük yaşam oldukça zahmetli ve yorucudur. Bunun sebebi işlerinin çok ve çeşitli olması değil. Bu zahmetli sürecin asıl sebebi gün içinde birden fazla kişilik rolü yapmak zorunda kalmalarındandır.

İçinde taşıdığı duygular ve düşüncelerle dışına yansıttıkları farklı olan insanlar böyledir. Bu insanlar günlerini, aylarını ve sonunda ömrünü harcadığı bu yolda bir açıdan başarılı ve kazançlı gözükse de hiç bir zaman tam anlamıyla iç huzurunu bulamazlar.

Evet, o insanlar yiyip içip, gezip tozup, eğlenip gülüp yaşıyor olabilir. Dıştan görünen ve bir çoklarına çok cazip gelen bu yaşantının o insanları bir türlü mutlu ve huzurlu etmediğini anlamak için titiz bir gözlem yapmak yeterlidir. Özellikle teknolojinin geniş imkanlarını kullanan günümüz insanı için bunu gözlemlemek çok zor değil.

Çok para kazanan, makam, mevki ve hatta nüfuz sahibi olan bu insanların mutsuzluğu  ibretlik bir durumdur aslında. Diğer bir ifadeyle insanın bir türlü tatmin olamaması durumudur bu. Zira her arzuladığı emeline kolaylıkla ve kısa sürede ulaştıktan sonra onun hiçbir kıymeti kalmıyor. 

Çünkü arzular tükeniyor, maddi hazlar biteviye tüketiliyor. Çünkü bu hedeflerin, hayallerin hepsi maddi bir bedel istiyor. Tıpkı bir alışveriş gibi. Yeterli parayı, bedeli bulur, temin eder ve istediğiniz malı veya hizmeti alırsınız ve böylece alışveriş tamamlanır. Maddi bir bedel ve maddi bir karşılık.

İnsanın beklentileri, hayalleri ve umudu maddiyat eksenli olunca bu sınırlı ve kısıtlı dünyada aradığı tatmini bulması asla imkan dahilinde olamaz.

Her şeyden önce insanın kendi hayat süresi buna yetmez. 

Doğumdan ölüme kadar azami seksen yıllık ömrü olsa -ki bu sürenin tamamı bile sınırsız arzu ve istekler için yok hükmünde bir an gibidir- bu sürenin ilk on yılını çocukluk, son on yılını yaşlılık/acizlik, geri kalan 60 yılın üçte birine denk gelen 20 yılını uykuda geçen süre olarak kabul edersek verimli olabilecek belki 40 yıllık bir süreden bahsediyoruz. Kırk yıl hiç durmadan dinlenmeden elde edebileceği maddi şeyler için uğraş veren bir insanın elde edeceklerinin ve tadacağı hazzın tamamı sonuçta yine bu dünyada kalacak. Hayat parantezi kapandığında geride kalanlar onun için bir hiç hükmünde olacaktır. O insanın bir türlü yakalayamadığı iç huzuruyla ilgili sır ise işte bu son cümlenin içinde saklıdır. 

Yani buradan bir şey götürememek. 

Yani maddi dünyada kendisine ne kadar zevk verse de kazandıklarının, elde ettiklerinin tamamının burada kalacak olması. 

Yani, o çok değer verdiği bedeninin bile diğer tüm değer verdiği, peşinde koştuğu ve tüm vaktini harcadığı mal, mülk, servet adına ne varsa hepsiyle beraber geride kalacak olması.

Her kim buradan maddi bir şey götüremeyeceğini erkenden anlayıp da hayatını ona göre düzenlemeye başlarsa gerçek mutluluğu, gönül rahatlığını ve her türlü maddiyatın önüne geçen manevi tatmini yakalar.

Bunun için ..mış gibi yapmak, farklı rolleri yaşamak yerine doğal hayatın, yani fıtratın, yani yaradılış yasalarının akışına kendimizi bırakmalıyız.

Selamla başlayalım güne.

Güler yüzle karşılayalım çevremizdekileri.

Paylaşalım neyimiz varsa elimizde.

Güzel yanlarını görelim sevdiklerimizin.

Yetime, kimsesize, yoksula merhametle destek olalım.

Kendi menfaatimiz için değil tüm insanlık için çalışalım, araştıralım, üretelim.

Bütün gücümüz ve cesaretimizle mazlumun yanında, zalimin karşısında duralım.

Tüm bunları bizi yaratan ve rızıklandıran, yerdeki ve göklerdeki her şeyin yegane sahibi, ölümden sonra bizi tekrar diriltip asla şaşmaz ve yanılmaz bir şekilde hesabı görecek olan yüceler yücesi Allah rızası için yapalım.

İşte o zaman geride bıraktığımız her ne varsa ziyan olmayacaktır.

Gerçek tatmin ve hazzın en yücesi Allah'ın rızasını kazanmaktır.


Peyami Bayram

22 Kasım 2023

Arnavutköy, İstanbul




16 Kasım 2023

İsrailoğulları, Yahudileşmek, Yahudilik, Siyonizm ve İsrail/ 2. YAHUDİLEŞMEK

De ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!”

Cuma 62/6


Giriş yazımızda şöyle bir tasvir yapmıştık;

- İsrailoğulları bir kavimdir.
- Yahudileşmek bir temayüller zinciri ve bir süreçtir. 
- Yahudilik bir durumdur. 
- Siyonizm yahudileşme sürecinden geçip şeytanla kolkola girmiş bir grubun sapkın zihninin ürettiği bütün insanlığa karşı kurulmuş bir cürüm örgütünün ideolojisidir.
- İsrail bu siyonist örgütün faillerinin içinde toplandığı dünyanın baş belası sözde devlettir.

Birinci yazımızda bir kavim olarak İsrailoğulları’ndan kısaca söz etmiştik ve bu kavmin nasıl Yahudileştiğini bir sonraki bölümde irdelemek üzere yazıyı sonlandırmıştık.

Yahudileşmenin ne menem bir şey olduğunu kavramak için bir kavmin, bir toplumun ve hatta bir ferdin halden hale geçebildiğini, imandan küfre ve teslimiyetten isyana sürüklendiğini bütün detayları ile görmeliyiz.

Öncelikle kendi kitaplarından başlayalım. Ahd-i Atîk’te İsrâiloğulları bir taraftan Tanrı’nın kavmi, mukaddes millet olarak takdim edilirken (Çıkış, 19/5-6) diğer taraftan kötü davranışları sebebiyle bizzat İsrâil Tanrısı onları tenkit etmektedir. Çünkü onlar;

- Mûsâ ve Hârûn’a karşı gelmiş (Sayılar, 16/2-3),

- Rabb’in gözünde kötü olanı yapmış,

- Yahve’yi bırakıp Baal ve Molok gibi ilâhlara, bu arada altın buzağıya tapmış (Çıkış, 32/1-6; Hâkimler, 3/7, 4/1, 10/6; I. Samuel, 7/3-4),

- zina etmiş (Hâkimler, 8/33),

- Allah’a verdikleri sözü tutmamış, ahidlerini bozmuş, ibadethâneleri yıkmış, peygamberleri öldürmüş (I. Krallar, 19/14),

- başka ilâhlardan korkmuş, Allah’ın şeriatını bırakıp diğer milletlerin kanunlarını benimsemişlerdir (II. Krallar, 17/7-23; Yeremya, 32/30-35).

Yine Ahd-i Atîk’e göre;

- İsrâil dönek, Yahuda haindir (Yeremya, 3/1-22).

“Öküz kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilmekte, fakat İsrâil rabbini bilmemektedir” (İşaya, 1/3).

Yahudi kutsal kitabı, İsrâiloğulları’nın doğru yoldan sapmaları ve başka ilâhlara kulluk etmeleri sebebiyle peygamberler tarafından kınandıklarını ve azapla tehdit edildiklerini gösteren örneklerle doludur.

İsrailoğulları Kur’an-ı Kerim’de de en çok bahsi geçen bir kavim olarak yer almaktadır. Yukarıda alıntılanan Ahd-i Atîk’te geçen konuların neredeyse aynısı Kur’an-ı Kerim’de de geçmektedir. Cenab-ı Hak açılış suresi olarak Fatiha’dan hemen sonra Bakara Suresinin başında hikmetli kitabın Allah’tan sakınanlar için bir hidayet kaynağı olduğunu bildiriyor. Bunun ardından da üç ayetle kurtuluşa erecek olanlar diye müjdelediği Allah’tan sakınan mü’min kullarını tanıtıyor. Hemen arkasından gelen iki ayette ise kısaca kafirleri/nankörleri tanıtıyor. Bundan sonra gelen onüç ayette ise iç dünyaları oldukça karışık olan ikiyüzlüler/münafıklar tanıtılıyor. Sonra ondokuz ayetle insanın yaratılışı, Rabbi ile misakı, iblisin asiliği ve Adem’i ve eşini ayartması, bunun neticesinde de cennetten(veya cennet gibi bir yaşamdan) tard edilmeleri anlatılıyor.

İşte bundan sonra uzunca bir bölümde, yüzden fazla ayetle İsrailoğulları hakkında oldukça tafsilatlı bilgiler verilmiştir. Bu bölümün başında “Ey İsrailoğulları!” hitabı ile seslenen Cenab-ı Hak bir yandan bu kavme hitap ederken bir yandan da hem vahyin ilk muhatabı olanlara ve hem de bugüne kadar gelmiş ve gelecek bütün hidayet arayışındaki insanlara sesleniyor;

“Size bağışladığım nimetimi anımsayın. Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve yalnızca, Bana karşı gelmekten sakının”(2/Bakara 40) ayeti ile, önemli bir hatırlatma ve uyarıyla söze başlıyor ve şöyle devam ediyor;

“Yanınızdakini “tasdik edici” olarak gönderdiğimize inanın.

Onu Küfr edenlerin ilki siz olmayın.

Ayetlerimi az bir değere değişmeyin.

Ve Bana karşı takvalı olun.

“Hakk’ı Batıl’la” karıştırıp, bile bile “Hakk’ı” gizlemeyin.

Salâtı ikame edin, zekâtı yapın.

Ve rukû edenlerle birlikte rukû edin.

İnsanlara birr(İyi olan her şey, bütün iyilikler) olmalarını buyuruyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?

Oysa Kitap’ı da okuyorsunuz.

Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Sabır ve salâtla yardım isteyin.

Kuşkusuz bu içtenlikle itaat edenlerden başkasına ağır gelir.

Onlar ki: Rabb’lerine kavuşacaklarını ve kesinlikle O’na döneceklerini bilirler.

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve size alemler üzerinde(varlıklar aleminde) lütufta bulunduğumu hatırlayın.

Öyle bir günden korunup sakının ki: Hiç kimse bir başkasına yardım edemez.

Kimseden şefaat kabul edilmez.

Kimseden fidye de alınmaz.

Kimseye yardım da edilmez.”(2/Bakara 41-48)

Sonrasında Hz. Musa döneminde kadınlarını sağ bırakıp, oğullarını boğazlayarak azabın en kötüsüne uğratan Firavun’un adamlarından kurtarmış, ardından denizin yarılarak kurtuluşları ile peşlerine takılan Firavun’un ordusu ile birlikte boğulması hatırlatılıyor(2/Bakara 49-50) ve;

“Musa ile kırk gece için sözleşmiştik.

Sonra siz, onun arkasından buzağı(putu) edinerek zalimleştiniz.” (2/Bakara 51)

hatırlatması yapılıyor ve;

“Sonra, bunun ardından, belki şükredersiniz diye sizi affettik.

Doğru yolu bulasınız diye, Musa’ya Kitap’ı ve Furkan’ı verdik.

Hatırlayın! Musa, halkına: “Ey halkım! Siz buzağıyı edinmekle kuşkusuz kendinize zulmettiniz.

Hemen tevbe edin ve böylece nefislerinizi öldürün.

Bu Bâri’nizin(Sizi aklayan, kötülüklerden uzaklaştıran, arındıran yaratıcınızın) yanında sizin için hayırlı olandır.” demişti.

Sonra da O, tevbenizi kabul etmişti.

Kuşkusuz O, Tevbeleri Kabul Eden’dir,

Rahmeti Kesintisiz’dir.” (2/Bakara 52-54)

Sonraki ayette ise kavminin tekrar nasıl küstahlaşarak haddi aştığını anlatıyor;

“Hani siz: “Ey Musa! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız.” demiştiniz de o an, bakıp dururken, sizi yıldırım gürültüsü yakalamıştı.”(2/Bakara 55)

Görüldüğü gibi İsrailoğulları sürekli yoldan çıkma eğiliminde ve haddi aşma durumundalar. Ve merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbimiz de her defasında onları affedip bir fırsat daha sunuyor onlara. Bu öyle bir haddi aşmaydı ki Cenab-ı Hak onlara bir yıldırım hızında ve o şiddette adeta ölümü yaşattı bir anda.

“Sonra, şükredesiniz diye ölümünüzün(yoldan çıkmanızın,haddi aşarak adeta ölmüş gibi olmanızın) ardından sizi dirilttik(yeniden bir fırsat verdik).” (2/Bakara 56)

“Ve bulutları üzerinize gölge yaptık.

Size menn(bir çeşit helva) ve bıldırcın bağışladık.

“Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin.” dedik.

Onlar, Bize zulmetmediler, fakat kendilerine zulmediyorlardı.”(2/Bakara 57)

Evet, öyle ya bir insan, veya bir kavim Allah’a karşı gelmek suretiyle ne ederse kendine eder, alemlerin ve tüm zamanların yegane hakimi olan Allah bakidir. Ne olursa insana/kavme olur gerek bu dünyada gerekse ahirette.

Sonra yine bir itaatsizlik teşebbüsünde bulunur İsrailoğulları;


“Hani: “Şu şehre girin, orada dilediğinizden bol bol yiyin.

O kapıdan secde(onların yasa ve kurallarını kabullenerek) ederek girin.

Ve bizi bağışla deyin ki Biz de yanlışlarınızı bağışlayalım.

İyilik yapanlara daha fazlasını vereceğiz.” demiştik.

Fakat zalimler, sözü, söylenenden başka bir şekle soktular.

O zalimlere, doğru yoldan sapmalarına karşılık gökten bir azap indirdik.”(2/Bakara 58-59)


Ve tekrar bir nimet ve tekrar bir isyan;

“Hani! Musa, halkı için su istemişti.

Biz de demiştik ki: “Asanla kayaya vur.”

Bunun üzerine kayadan on iki göz su fışkırmıştı.

Her grup hangi kaynaktan içeceğini bilmişti.

Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için fakat asilik yaparak yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın.

Hani! Musa’ya: “Ey Musa, asla tek çeşit yiyeceğe dayanamayız.

Rabb’inden bizim için yerden çıkan ürünlerden; sebzesinden, acurundan, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarmasını iste.” demiştiniz.

Musa da: “Daha değerli olanı(onurlu bir hayatı) daha değersiz olanla(onursuz bir hayatla) değiştirmek mi istiyorsunuz?

O halde şehre inin; sizin istedikleriniz orada var.” dedi.

Böylece, onların üzerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu.

Ve Allah’ın gazabına uğradılar.

Bu, Allah’ın ayetlerine inanmadıklarından ve nebilerini haksız yere öldürmelerindendi.

Bütün bunlar, onların asileşip haddi aşmalarındandır.”(2/Bakara 60-61)


Ve bu asiliğin ardından yine yüceler yücesi Allah’ın kullarına merhametli müjdesi;

“İman edenler, Yahudiler, Nasranîler(Hristiyanlar) ve Sâbiîler; kim Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman edip sâlihâtı(Kötülüğe karşı mücadele etmek. Bozuk olan şeyi düzeltmeye çalışmak, düzeltici olmak, yapıcı olmak, düzeltmeye teşvik etmek, iyiye yönlendirmek) yaptı ise ödüllerini Rabb’leri verecektir. Ve onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”(2/Bakara 62)

Ve yine Allah’a bir söz verme, sonra yine bir yüz çevirme;

“Hani bir zamanlar, takva sahibi olmanız için, size verdiğimiz şeylere kuvvetle sarılıp kendinize mal etmek ve içindekilerini sürekli aklınızda tutmanız konusunda sizden söz almıştık. Ve Tur’u üzerinize kaldırmıştık.

Yine de yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın iyilikseverliği ve bağışlayıcılığı olmasaydı elbette kaybedenlerden olurdunuz.”(2/Bakara 63-64)

Allah’ın tekrar ve tekrar affedişi, tekrar bir fırsat verişine karşın isyan ve itaatsizlik tekrar etmeye devam ediyor;

“Elbette siz, cumartesi yasağını çiğnemekle hadlerini aşanları biliyorsunuz. Bu nedenle onlara, “Düşkün maymunlar olun(Kişilik ve davranış yönünden “maymunlar gibi olun.” Burada biyolojik bir değişimden değil ahlaki bir durumdan söz etmektedir. Bu bir benzetmedir.)” dedi.

Biz bunu, yanında onlara ve onlardan sonra gelecek kuşaklara ibret; muttakilere de bir öğüt olarak yaptık.”(2/Bakara 65-66)

Ve şimdi de Kur’an-ı Kerim’in bu en uzun suresine ismini(Bakara/Sığır) veren ibretlik olay anlatılıyor;

“Hani, Mûsâ halkına: “Allah, sizden bir sığır kesmenizi istiyor.” demişti.

Onlar da: “Sen bizimle alay mı ediyorsun.” dediler.

Mûsâ; “Cahillerden olmaktan, Allah’a sığınırım.” dedi.

Onlar: “Bizim için Rabb’ine söyle, onun nasıl bir sığır olduğunu açıklasın.” dediler.

Musa, “Allah, onun ne tam yaşlı ne de yavru; ikisinin arasında bir yaşta olduğunu söylüyor; öyleyse sizden isteneni yapın.” dedi.

Onlar: “Bizim için Rabb’ine söyle, onun rengi nedir; bize bildirsin.” dediler.

Mûsâ: “Allah; onun parlak sarı renkte, bakanlara keyif veren bir sığır olduğunu söylüyor.” dedi.

Yine onlar: “Bizim için Rabb’ine sor; onun niteliğini açıklasın. Zira bizce sığırların hepsi birbirine benziyorlar; eğer Allah dilerse biz doğru olanı bulmuş oluruz.” dediler.

Musa: “Allah, onun ekin sulayarak, çifte koşularak yıpranmamış; alacası olmayan, kusursuz bir sığır olduğunu söylüyor.” dedi. Onlar: “İşte şimdi gerçeği bildirdin.” dediler. Ve nihayet sığırı boğazladılar. Neredeyse bunu yapmayacaklardı.”(2/Bakara 67-71)

Yukarıda sıralanan bütün hadiselerdeki gibi bunun da ardından mucize niteliğinde ibretlik bir olay yaşanır;

“Hani! Siz, bir kimseyi öldürmüştünüz de birbirinizle atışmıştınız.

Oysa Allah, gizlediğiniz şeyi ortaya çıkarandır.

“Onun(kesilen sığırın) bir kısmı ile ona vurun” dedik.

İşte Allah, böylece ölüleri dirilterek ayetlerini(delillerini) size gösterir.

Umulur ki gerçeği kavrarsınız.”(2/Bakara 72-73)

Ve bir tasvir. Bunca uyarı, mucize ve tekrar tekrar verilen fırsatların hepsini hiçe sayan insanların, yani İsrailoğulları’nın nasıl bir psikolojik hallerinin olduğunu, taşlaşmış, hatta taştan bile beter bir kalbe sahip olduklarını anlatıyor bize Rabbimiz;

“Sonra kalpleriniz yine katılaştı;

kaya gibi, hatta kayadan da katı.

Zira öyle kayalar var ki içinden nehirler fışkırır,

yine öyle kayalar vardır ki yarılıp bağrından su çıkar.

Yine öyleleri vardır ki Allah’a duyduğu içtenlikli saygıdan harekete geçerler.

Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”(2/Bakara 74)

Böyle taş yürekli, iki yüzlü ve dönek karakterli insanların nasıl bir davranış sergileyeceklerini hidayet ehli/iman ehli kullarına haber veriyor Cenab-ı Hak. Bu gibi insanların her çağda ve her toplumda bulunabileceğini de ihtar edercesine apaçık anlatıyor;

“Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?

Onlardan bir grup, Allah’ın kelamını dinleyip iyice anladıktan sonra, onu bile bile çarpıtırlar.

Onlar, iman edenlerle karşılaştıkları zaman, “Biz de iman ettik.” derler.

Baş başa kaldıklarında: “Rabb’inizin size açıkladığını, size karşı delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz! Neden aklınızı kullanmıyorsunuz?” derler.

Allah’ın, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiğini bilmiyorlar mı?

İçlerinde ummiler(Kitap’ı bilmeyip de ondan habersiz olanlar) vardır.

Kitabı bilmezler.

Kuruntularından(Yersiz ve yanlış düşünce) başka bir şey bilmezler.

Ancak zanda bulunuyorlar.

Yazıklar olsun o kimselere ki: Kitabı elleriyle yazıyorlar, sonra da az bir kazanç elde etmek için “Bu Allah’ın katındandır.” diyorlar.

Yazıklar olsun onlara, elleriyle yazdıklarından dolayı.

Yazıklar olsun onlara, kazandıklarından dolayı.

“Sayılı günlerin dışında ateş bize dokunmaz.” dediler.

De ki: “Allah’tan buna dair bir söz mü aldınız?

Eğer böyle ise Allah, kesinlikle verdiği sözden dönmez.

Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz şey mi söylüyorsunuz?”

Hayır! Kim bir kötülük kazanır da yanlışları kendisini kuşatırsa, onlar Cehennem ehlidir ve onlar, orada kalıcıdır.

İman edip, sâlihâtı yapanlar Cennet ehlidirler.

Ve onlar orada kalıcıdırlar.”(2/Bakara 75-82)

Teşbihte hata olmaz, haşa, öğrencileri dersi iyice anlasın kavrasın da sınavda geçer not alsın diye çırpınan bir öğretmen nasıl tekrar tekrar anlatırsa önemli, can alıcı noktaları merhametlilerin en merhametlisi olan yüce Rabbimiz de bize bütün safhalarını anlattığı bu sürecin önemli kısımlarını bir kez daha hatırlatıyor. Sonra adeta anlamayan kalmasın diye tekrar en başından bir kez daha özetliyor. Böylece son vahyin muhatapları olan bütün insanlar yaratılış yasalarının neler olduğu bir kez daha bu ibretlik olaylarla ilişkilendirilerek anlatılmak suretiyle uyarılıyor;

“Hani! Bir zaman İsrailoğulları’ndan, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin; anne ve babaya, öksüzlere, düşkünlere iyilik yapın; insanlara iyi söz söyleyin, salatı ikame edin, zekâtı yapın diye kesin söz almıştık.

Sonra, içinizden pek azınız hariç sözünüzden döndünüz.

Ve sizler, döneklik yapanlarsınız.

Hani! Bir zamanlar sizden, birbirinizin kanlarını dökmeyeceğinize ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair kesin söz almıştık.

Bu sözümüzü kabul ettiğinizin tanıkları sizlersiniz.

Sonra siz o kimselersiniz ki; birbirinizi öldüren, bir kısmınızı yurtlarından çıkarıp, onlara karşı günahta ve düşmanlıkta iş birliği yapanlarsınız.

Bir de esir olarak size gelirlerse, onlarla fidyeleşiyorsunuz(Fidye karşılığında bırakıyorsunuz).

Oysa onları yurtlarından çıkarmak, üzerinize haram kılınmıştı.

Yoksa böyle yapmakla Kitap’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz.

Sizden böyle yapanların cezası dünya hayatında aşağılanma, Kıyamet Günü’nde de en şiddetli azaba uğramaktır.

Zira Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Onlar, dünya hayatına karşılık ahiret hayatını satan kimselerdir.

Bundan dolayı onlardan azap hafifletilmeyecek ve onlara yardım da edilmeyecektir.” (2/Bakara 83-86)

Surenin devamında bu kez bize, bizden önce kitap gönderilenlere ve tüm insanlara, sanki son vahyin muhatapları ve İsrailoğulları ile biz bir aradaymışız gibi hitap ediyor ve bir yandan onların yaşadığı süreci ve içinde bulundukları marazi durumu herkesin gözlerinin önüne apaçık bir şekilde seriyor;

“Ant olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik. Ardı sıra resuller gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya da Beyyinât’ı(Kanıt içeren, açıklayıcı, açığa çıkarıcı olanı) verdik ve O’nu Kudus’un Rûhu(Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi) ile destekledik. Ne zaman bir elçi hoşunuza gitmeyen bir şey getirdiyse, büyüklük taslayarak kimini yalanlayıp, kimini de öldürmediniz mi?” (2/Bakara 87)

Bildiğimiz gibi Hz. İsa da doğrudan İsrailoğullarına gönderilen, onların içinden bir elçiydi. Ve diğer pek çok elçiye yaptıkları gibi onu da öldürmüşlerdi.

İşte tam burada Cenab-ı Allah İsrailoğulları’nın işledikleri cürümler üzerinden nasıl bir duruma geldiklerini ve onları neden lanetlediğini beyan ediyor;

“Ve onlar, “Kalplerimiz örtülüdür.” dediler. Hayır, öyle değil, Allah; onları, Küfr’lerinden(İnançsız, inanmayan, gerçeğin üzerini örten, gerçeği kabul etmeyen, nankör. Allah’ı ve vahyi reddeden) dolayı lanetlemiştir. Bu yüzden çok azı inanır.(2/Bakara 88)

Burada dikkat edilmesi gereken esas konu Cenab-ı Hakk’ın kimleri niçin lanetlediği veya lanetleyeceğidir. Yani, konuyu ele almaya başladığımız noktadan itibaren düşünecek olursak ta Mısır’da Firavun’un zulmünden kurtuluşlarından itibaren yüceler yücesi Allah’ın defalarca mucizevi lütufla yardımlarda bulunduğu İsrailoğulları kısa bir süre sonra tekrar yoldan çıkmışlar, sonra af dilemişler ve affedilmişler, sonra tekrar yoldan çıkıp tekrar affedilmişler ve bu defalarca böyle sürüp gitmiş. Adeta ısrarlı bir inatla Allah’a isyan etmeyi sürdürmüşler. Bu asi ve yoldan çıkmış hallerini de sanki Allah’ın onlardan istediği bir şeymiş gibi göstermek için elçilerin getirdikleri mesajları(vahyi) tahrif ederek heva ve heveslerine göre batıl(saçma, uyduruk) bir din(sistem) kurgulamışlar. Kurguladıkları bu sistem/düzen ile;

- bir yandan kendi maddi/dünyevi menfaatlerine hizmet edecek,

- bir yandan uydurdukları hikaye/menkıbe ve hurafelerle kendileri ve kavimleri için uhrevi bir kurtulmuşluk inancı oluşturarak,

- kurguladıkları/uydurdukları ulusal(kavme dayalı) bu din/sistem/ideolojik yaklaşım ile

- bir yandan da bu gayri ilahiliği tüm İsrailoğulları’na dayatarak köklü ve kalıcı bir egemenlik kurmak istemişlerdi.

Bu hikayenin içinde seçilmiş bir toplum/kavim, müjdeli bir gelecek olduğu için bir de beklenen bir kurtarıcı olmalıydı elbette.

İşte Hz. İsa onların beklediği kendi kavimlerinin içinden çıkmış bizzat İsrailoğulları kavmine mensup bir elçiydi. Ancak bu elçi onların uydurduklarını tasdik edici değil bilakis onların sahte dinini yıkıcı olarak gelmişti. Böyle bir şey pek tabii ki onların, yani Yahudileşmiş din adamlarının, yani din bezirganlarının asla işine gelmezdi. Çünkü daha önceki elçiler gibi Hz. İsa da saf dışı edilmeliydi ki kurdukları/kurguladıkları/uydurdukları ve adına “din” dedikleri halkı manevi/uhrevi hurafeler ve vaatlerle aldatan ama aslında dünyevi/maddi olarak sömüren düzenin bozulmasını istemezlerdi. Cenab-ı Hak bu hakikati dile getiriyor ve bizim dikkatimize sunuyor;

“Onlara, Allah katından yanlarındakini(Tevrat) tasdik edici bir kitap(Kur’an) gelince; daha önce Allah’tan kâfirlere karşı üstünlük kazanmak için böyle bir şey istedikleri halde, onlara bildikleri şey(Kitap) gelince bu kez onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti, gerçeği yalanlayan nankörlerin üzerinedir. (2/Bakara 89)

“Allah’ın, dilediği kimseye kendi lütfundan indirmesini çekemeyerek; Allah’ın indirdiğini küfretmekle(inkar etmekle) kendilerini ne kötü bir şeye karşılık sattılar. Bundan dolayı art arda gelen gazabı hak ettiler. Gerçeği yalanlayan nankörler için alçaltıcı bir azap vardır. (2/Bakara 90)

“Onlara, “Allah’ın indirdiklerine iman edin.” denildiğinde, “Biz, ancak bize indirilene(Tevrat ve İncil) iman ederiz.” dediler. Ve ondan(kendilerine indirilenlerden) başkasını kabul etmezler. Oysa O, yanlarındakini tasdik eden, hak bir kitaptır. Onlara de ki: “Madem inanıyordunuz, ne diye daha önce Allah’ın nebilerini öldürüyordunuz?” (2/Bakara 91)

“Gerçekten Musa size beyyinât(Kanıt içeren, açıklayıcı, açığa çıkarıcı bilgi) ile geldi. Sonra siz onun arkasından buzağı figürünü (bir özenti, düşük akıllı bir hevesle adeta bir ilah gibi) yaptınız. İşte siz, o zalimlersiniz. (2/Bakara 92)

“Hani sizden, “Size verdiğimizi kuvvetlice alın ve dinleyin.” diye kesin söz almış ve Tur’u üzerinize kaldırmıştık(Sizin öncünüzü Tur’a yükseltmiştik). Demişlerdi ki: “Dinledik ama itaat etmiyoruz.” Küfr’leri yüzünden kalplerine buzağı sevgisi içirildi. De ki: “Eğer gerçekten inanıyorsanız, inancınız sizden ne kötü şey istiyor!” (2/Bakara 93)

“De ki: “Eğer Allah katında; ahiret yurdunun, diğer insanların değil de yalnızca size ait olduğunu iddia eden sözünüzde samimi iseniz, o zaman ölümü istesenize!” (2/Bakara 94)

“Ama elleriyle yaptıkları şeylerden dolayı, ölümü asla istemezler. Allah, zalimleri en iyi bilendir.

Ve sen, onları, yaşamaya karşı insanların en ihtiraslısı, hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha çok ihtiraslı bulacaksın. Her biri bin yıl yaşamak ister. Oysaki uzun ömürlü olmak, böyle birini azaptan kurtarmaz. Zira Allah, yaptıkları her şeyi görmektedir.” (2/Bakara 95-96)

“De ki kim Cibrîl’e(Allah’ın düzeltici, onarıcı olan vahyine) düşmansa, Bilsin ki O(Allah) , onu(Cibril’i) iki eli arasındakileri(Ehli Kitap’ın yanında bulunan Kitapları) tasdik edici olarak Allah’ın izni ile(Allah’ın belirlediği kurallara göre) senin kalbine çokça indirdi. Müminler için bir hidayet ve müjde olarak.” (2/Bakara 97)

“Kim Allah’a ve O’nun meleklerine, resûllerine, Cibrîl’e(Bozulan toplumu onarmak için gönderilen vahye), Mîkâl’e(Hami, koruyucu, büyük öncü) düşman olursa; iyi bilsin ki Allah da Kafirlere düşmandır.” (2/Bakara 98)

“Ant olsun Biz, sana apaçık ayetler indirdik. Ancak, onları, fâsık(Vahyin belirlediği sınırların dışına çıkan; iyi, doğru, güzel ve temiz şeylerden uzak kalan. İnanç olarak inanan, yaşam olarak kâfir) olanlar Küfr’eder.” (2/Bakara 99)

“Onlar, ne zaman bir söz verdilerse, içlerinden bir grup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmiyorlar.” (2/Bakara 100)

“Ne zaman onlara, Allah’tan, yanlarındakini tasdik edici bir elçi gelse, Kitap Ehli’nden bir grup, sanki hiç haberleri yokmuş gibi, elçinin getirdiğine sırt çevirirler.” (2/Bakara 101)

Özetleyecek olursak;

İsrailoğulları, diğer ifadeyle Yakupoğulları Kur’an-ı Kerim’de en çok bahsi geçen kavimdir. 114 sureden 24’ünde İsrailoğulları kıssaları çeşitli şekillerde yer almaktadır. Yine Kur’an’da ismi geçen 24 peygamberin 11’i İsrailoğulları’na gönderilmiştir. Kur’an baştan sona fasılalarla tekrar ve tekrar Hz.Musa’dan bahsederek adeta mü’minler için bu konunun ve bu kıssalar zincirinin önemini ısrarla vurgulamıştır. Çok ilginçtir ki; Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’da en çok bahsi geçen peygamber Hz. Musa’dır. Kuvvetle muhtemeldir ki Cenab-ı Allah Hz. Muhammed ve arkadaşları üzerinden adeta bütün vahye iman etme iddiasında bulunarak hidayet arayanlara; “Ey hidayet arayan müslümanlar, sakın İsrailoğulları’nın Hz. Musa döneminde yaptıklarını yaparak siz de onlar gibi Yahudileşmeyin!” uyarısında bulunmuştur.

Merhametlilerin en merhametlisi olan, bağışlaması bol olan Cenab-ı Hak yarattığı kullarını cennette ebediyen rızıklandırmak suretiyle ne şanından bir şey yitirir ne de O’nun sonsuz hazinesinden bir şey eksilir. Ayrıca kullarını ateşe atmaktan da zevk alacak gaddar bir mitolojik Tanrı da değildir, bilakis O Rahman ve Rahim, Gafur ve Kerim, eşi ve benzeri olmayan hiçbir şeye ihtiyacı olmayan övgüye yegane layık olan yüceler yücesi Allah’tır.

Bu durumda ne diye yarattığı bir kula veya bir kavme durduk yere topluca lanet etsin?

Olmaz ya, haşa, farz edelim ki lanetledi. Peki, neden çağlar ve nesiller boyu bu lanet devam etsin? Her yeni doğan dünyaya masum gelmekteyken, bırakın daha önceki nesilleri anne-babasının bile hiçbir günah yükü çocuğa yüklenemezken nasıl lanetli bir kavim, gazaba uğramış bir ırk olsun?

Bu kurgu mutlak ve ebedi adaletin yegane sahibi olan Allah’ın yapacağı bir şey olamaz.

Bu suçlayıcı, dışlayıcı, nefret ve kin dolu bir çıkarım yine olsa olsa yukarıdaki ayetlerde sözü geçen davranış kalıpları içinde düşünen ve o yönde hareket eden asileşip yoldan çıkanların, yani bizim mahallede gözüken ama maalesef Yahudileşen bir zihniyetin mashsulüdür.

Bize Kur’an-ı Kerim’de iman edip salih amel işlememiz karşılığında sınırsız cennet nimetlerini müjdeleyen Rabbimiz aynı zamanda Hz. Lokman’ın dilinden hiç kimseye en ufak bir haksızlık yapılmayacağını çok net bir şekilde bildirmiştir;

Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (31/Lokman 16)

Bu kadar hassas ve ince bir hesap görücü ve aynı zamanda kullarına karşı çok merhametli olan alemlerin Rabbi olan Allah’ın bir kavme o kavmin belli bir kuşağının/neslinin, belli bir dönemde yaptıkları hatalar, işledikleri günahlar, isyanlar ve tuğyanlar sebebiyle kendileriyle beraber sonraki nesillerinin de cezalandırılması, lanetlenip damgalanması Kur’an-ı Kerim’in ilahi ilkelerine aykırıdır. Zira Allah asla tutarsız ve ilkesiz olmaz.

İsrailoğulları’nın yukarıda Bakara Suresi’nde peş peşe anlatılan kıssalardaki durumu bize bir temayülü, yani bir eğilimi ve bu süreçteki davranışlar bütününü anlatıyor. Bu davranışlar bütünü tekil olarak bir insan ve o insanların toplum olarak tipolojisini Yahudileşmek diyebileceğimiz bir kalıp halinde önümüze sermektedir. Bu tipolojiye uyan herhangi bir zamanda, herhangi bir coğrafyada ve herhangi bir şahıs veya toplumla karşılaştığımızda onların da Yahudileşmiş olduklarını anlayabiliriz.

Başka bir deyişle de bütün bu ayetler benzer yönelişleri, eğilimleri gösterdiğimizde bizim de “müslüman” ve “mü’min” kimliğinde olsak dahi Yahudileşebileceğimiz ve de lanetlenebileceğimiz konusunda şiddetli bir ilahi uyarıdır.

Kısacası lanetli olan İsrailoğulları kavmi değil, yoldan çıkarak sapıtan ve bu sürecin sonunda Yahudileşen bir zihniyettir. Ve bu zihniyetin tarihi, coğrafyası ve kimliği yoktur. Kim bu zihniyete benzemek suretiyle üzerine alırsa Allah’ın laneti ve gazabını da üzerine almış olacaktır.

Kur’an-ı Kerim’de müslüman kimseler, yani ilahi vahye tabi/teslim olanlar için şeytanın/nefsin aklı çeldiren en büyük tuzağı olan Yahudileşme temayülü en ince detaylarına kadar anlatılmıştır.

Kurtarıcı(mehdi ve/veya mesih) bekleme, kurtulmuş/kurtarılmış veya cennetlik kavim/cemaat/ümmet, ve bunun tam karşısında da lanetlenmiş düşman bir kavim/cemaat/grup düşüncesine sahip olanlar tam da Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Yahudileşmiş kimselerdir. Allah’ın laneti onların üzerinedir. Çünkü bu zihniyet yeryüzünde barışı tesis etmekten uzak, bilakis barış ve esenlik yurdunu savaş, çatışma, kan dökme, sürgün, işgal ve her türlü tecavüzün asıl kaynağı, yani apaçık şeytanın taraftarlarıdır.

Sonuç itibarıyla şunu söyleyebiliriz;

Yahudileşmek sadece İsrailoğulları’nın değil her insanın yakalanabileceği zihinsel, ruhsal bir arazdır, inancı ve kalbi saran amansız bir hastalıktır.  

Çok bulaşıcıdır. Hem zamanı hem de coğrafyayı aşarak her yere yayılabilir. 

Yani geçmişteki bir hastalık veya bir kavmin hastalığıdır diye düşünenleri belki daha çok etkileyen bir beladır. Herkese sirayet edebilir. 

Son derece tehlikelidir. Bu hastalığa duçar olanlar hem dünyayı ifsad eder hem de kendi ahiretini berbat eder. 

Korunmanın tek çaresi bize hakikati anlatan Kerîm Kur’an’ı çok iyi anlayarak okumak ve mutmain bir kalple Allah’a sığınmaktır.


Peyami Bayram

16 Kasım 2023

Arnavutköy, İstanbul


RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...